Showing posts with label mithat fabian sözmen. Show all posts
Showing posts with label mithat fabian sözmen. Show all posts

Sunday, March 7, 2010

2010: Güney Afrikalı yoksulların Dünya Kupası'yla imtihanı

BU YAZI İLK OLARAK 7 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.



John Leshiba Moshoeu’nun FIFA ve Dünya Kupası organizatörlerini endişelendiren ‘bilet krizine’ dair sözleri manşetlerdeydi bu hafta. Gençlerbirliği, Kocaelispor ve Fenerbahçe’de oynadığı futbolla göz zevkimize şöyle bir rahat 10 sene hizmet eden Moshoeu bilet krizini halkın içinden bir gözle şöyle değerlendiriyordu: “Futbol, Güney Afrika’da yoksulların sporu. Onlardan bu paralara biletler almalarını bekleyemezsiniz.”

Kadife bilekleriyle sevdiğimiz Moshoeu’nun dillendirdiği bu gerçek, oyun tarzı gibi zarif ve ince. Biraz daha açık sözlü ve korkusuz olmaksa bize düşüyor. Doğrudur, futbol yoksulların sporu ve bu spora, sahip olduğu dinamizmi ve nüfuzu verenler bizleriz. Fakat tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi burada da yarattığımız şeyin sahibi değiliz. Uzaktan sevebiliyoruz ancak. Köşe başlarını tutan elitlerinse bezirgânlık becerileri üst seviyede. Hayat verdiğimiz şeyin bedelini onlar belirliyor ve bizim sayımız, sevgimiz, emeğimiz arttıkça bu bedelin miktarı da artıyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti, bu turnuva için hiçbir ‘masraftan’ kaçınmayarak 5 stadyum inşa etti. Mevcut stadyumlardan da beşi yenilendi. Tüm bunlar için harcanan miktar 1 milyar doların üzerinde. Bu rakam, yetkililerin 2004’te yaptıkları ilk maliyet hesaplamasının 3.5 kat üzerinde. Organizasyon için şu ana kadar harcanan toplam para da resmi hesapların 2 kat fazlasına tekabül ediyor. Güney Afrika hükümeti ve Dünya Kupası organizasyon komitesi bu masrafları ucuz işçi çalıştırarak(geçen sene stadyum inşaları grevler yüzünden durma noktasına gelmişti) ve elbette bilet satarak karşılamak istiyor. Fakat sorun şu ki Moshoeu’nun dediği gibi Güney Afrikalılar’ın bu biletleri satın alacak ekonomik gücü yok.

Endüstri futbolunun bir numaralı kuralı: Harcayacak paranız yoksa yönetici elitlerin umurunda bile değilsinizdir. Dünya kupasının organizasyonundan sorumlu Güney Afrika ekibi en başından beri ülkelerinin ne kadar futbol delisi olduğundan dem vuruyor. Oysa Zulu diyarının ulusal liginde maçlar bini ancak bulan kalabalıklara karşı oynanıyor. Alelade bir lig maçına dahi bilet parası ayıramayan insanlardan normalin 6 katı fiyata bilet almalarını beklemek hayalcilik olur. FIFA’nın yahut organizasyon komitesinin de zaten böyle bir beklentisi olduğunu sanmıyorum. Parayı veren düdüğü çalar ve parayı veren çıktığı sürece hangi milliyetten olduğu önemli değil.

İşte sorun burada artarak devam ediyor. Geride bıraktığımız Vancouver Kış Olimpiyatları’nda da sıkça bahsettiğim üzere bu tip küresel organizasyonların en önemli özelliği yüksek miktarda turist çekmeleri. Her ulus devlet gibi Güney Afrika Cumhuriyeti de dışarıya karşı olumlu bir imaj sergileme kompleksinden muzdarip ve senelerdir organizasyon ileri gelenlerinin kafasını en çok kurcalayan şey göz önündeki kent yoksullarının ‘çirkin’ görünümlü evlerini nasıl ortadan kaldıracakları!

Kent yoksullarının sürgün yeri: ‘Teneke kent’

Örneğin bundan 2 sene öncesine kadar Cape Town’da hava alanından kente kadar giden otoyolun etrafı tamamen gecekondu mahalleleriyle çevriliydi. Bunun yaratacağı olumsuz imajdan çekinen Güney Afrika hükümeti geride bıraktığımız dört sene boyunca bu mahalleleri kalkındırmak ve yoksulluğu sonlandırmaya çalışmak yerine paraları teknoloji harikası statlara harcayıp buraları deyim yerindeyse halının altına süpürmeyi tercih etti. Sonuç olarak mahalleler üzerinde şiddetli ve amansız bir zorunlu tahliye politikası uygulandı, evler yıkıldı.

Bugün kentin çeperlerinde oluşturulan yeni mahalleler toplama kamplarından farksız. Bunlardan biri olan Blikkiesdorp, sakinleri tarafından ‘teneke kent’ olarak anılıyor. Çünkü binlerce altyapısız, güvensiz, yan yana dizilmiş teneke yığınından başka bir şey değil buralar. Zorunlu tahliyelerin tek uygulandığı kent Cape Town değil. Durban şehrinde de benzer uygulamalar var ve 2007’den beri AEC(Zorunlu Tahliyelere Karşı Mücadele Birliği) önderliğinde Güney Afrika’nın önde gelen aktivistleri ve kentsel dönüşüm mağduru kent yoksulları bu saldırılara karşı savaş veriyor.

Bu savaşı yürütenlerin başında 26 Aralık 2009’da kaybettiğimiz efsanevi figür Dennis Brutus geliyordu. Şair, yazar ve müebbet muhalif Brutus, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ayrımcı apartheid döneminde başlattığı uluslararası boykot çağrısıyla ülkenin olimpiyatlara katılmasını engellemiş(ülke 1964-1992 arası hiçbir olimpiyata katılamadı) ve ilerleyen dönemde ülkedeki ırkçı siyasal yapının yıkılmasında önemli rol oynamıştı. “Utanmazları utandıran” Brutus’ün 2010 Dünya Kupası kampanyası boyunca göz önüne aldığı tek bir şey vardı. O da bu turnuvanın varlığından, azametinden ve maliyetinden zarar gören yoksul halkı örgütlemek ve onların varlığından tüm dünyayı haberdar etmek. Merhum yoldaşın ölmeden önce verdiği son röportajlardan birinde söylediği şu sözlerin kulağımıza küpe olması dileğiyle:
Sporun gücünü ve sahip olduğu etki alanını inkâr edemeyiz. Spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylediğiniz her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır.

Sunday, October 18, 2009

Solda olacağız;Hrant'ın yanında

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

“Geçmişin doğruları bugünün yanlışlarına dönüşürken, geride belli belirsiz bir kımıltı kalır. Tarihin treninden düşmüş, sakatlanmış, erksizleşmiş bir doğruluk hayaletidir bu. Bizi uğraştırmaya devam eder. Ve sezeriz; dayanıklılığını, yenilgisinden almıştır.”

Yukarıdaki pasaj Orhan Koçak’a ait. Kanımca mutlak bir evrensel gerçekliğe işaret etmediği gibi, hedefi de tarihi aşamalara göre değerlendirilebilir. Mesela günümüzde Kemalizmin ruh halini bu pasajdan iyi hiçbir şey özetleyemez herhalde.

Ulusalcı cephenin son dönemde normalleştirilmeye çalışılan Türkiye-Ermenistan ilişkilerine karşı olan tavrı, Ermeni diasporasıyla ne kadar benzer, fark ettiniz mi? İki kesimin de, milliyetçi bir hayaletin savaş ve nefret bağımlılığı yayan çığırtkanlarının arkasından gitmek dışında bir meziyetleri yok. Komşu ülkelerin kaç saatte fethedileceğini hesaplamakla meşgul zeka küpü paşalarının ve kanaat önderlerinin rotasında az dayak yemediler. Ama dedik ya, dayanıklılıklarını yenilgilerinden almışlar.

Futbol diplomasisine karşı sığ milliyetçilik

Literatüre “pinpon diplomasisi”nden sonra futbol diplomasisi terimini eklemesi dışında pek de önemi olmayan Türkiye-Ermenistan maçında yine devredelerdi. FIFA’nın “milli maçlarda başka ülkelerin bayraklarının açılmaması” kuralını hatırlamasıyla derdest edilen Azeri bayraklarına getirilen yasak, anlamsızdı. Anlamsızdı; zira bu tip yasaklar, pisliği halının altına ötelemekten ve işleri kızıştırmaktan başka bir işe yaramaz. Azerbaycan bayrağı, milliyetçi cephenin Ermeni barışına karşı sarıldığı son umutlardan biriydi. O da ellerinden alınınca, hırsları dillerine vurdu.

Tekbirlerle karşıladıkları Ermenistan Milli Takımı’nın ulusal marşını ıslıklamakla şovlarına başladılar. “Ayağa kalkmayan Ermeni olsun” dediler, “Ermeni’ye koymasan da…” tezahüratları yaptılar. En zoruma giden de “Odam Kireç Tutmuyor” gibi güzel bir türkümüzü ırkçı salyalarına bulamalarıydı.

Aynı cephenin medya boyutu da ayrı bir komedi. Her milli maçı Kurtuluş Savaşı’na çeviren kendileri değilmiş gibi, “Futbola siyaset karıştı” tarzı başlıklar attılar. Bu seferki siyasetin barışçı olması işlerine gelmemişti elbette. Her zamanki sığlığıyla, “Bu maçı vericez başka yolu yok” başlıklı bir yazı yazan Yılmaz Özdil, vatanseverliğini, kötü esprilerle bezediği bu ilkokul kompozisyonuyla sağlama almaya çalıştı.

Anlayacağınız, ulusalcı kesimle ilgili sıkıntım sadece dar dünya görüşleriyle ya da çıkarmak bilmedikleri at gözlükleriyle sınırlı değil. Bir derdim de müthiş sıkıcılıkları. Milliyetçi taraftar gruplarının tezahüratları; Yılmaz Özdil, Emin Çölaşan gibi köşe yazarlarının marifet(sizlik)leri yahut Serdar Ortaç, Mustafa Yıldızdoğan gibi ayrı tellerden çalan neferlerin eserleri(!..) Her biri ayrı dert! Tamam, başka hiçbir yerde rastlayamadığımız banalliklerin tespiti kendilerini alaya almak için iyi malzeme veriyor vermesine de, bunların kültür ve yazın mirasımızda bıraktıkları tahribat da küçümsenecek gibi değil ki!

Kapitalizme karşı ağzını açamayanlar…

Bir sosyalist olarak Taraf gazetesi ve Genç Siviller’e karşı olan yaklaşımım, Max Horkheimer’in şu meşhur sözündeki gibidir: “Kapitalizme karşı ağzını açamayanlar, faşizm geldiğinde susmalıdır.” Hani Express dergisinin, eylül sayısındaki Adnan Keskin röportajında başlığa taşıdığı gibi: “Taraf emek sömürüsünde ne tarafta?” O taraf, patronlardan emekçilere dönmediği sürece uyuşmayacağımız garanti.

Yine de kendileriyle anlaştığımız bazı noktalar var. Örneğin, Kemalist devlet aygıtının yaydığı milliyetçilik ve militarizm virüsüne karşı olan savaşta aynı taraftayız. 1 Mayıs’ta Marmara Oteli’nden sarkıtılan “1 Mayıs 1977’de buradan ateş edenler bulunsun” pankartında, yahut Ermenistan maçında açılan “Hrant’ın ülkesine hoş geldiniz!” pankartında da aynı taraftaydık. Fakat dediğim gibi, kapitalizme karşı ağızlarını açamadıkları sürece iş birliğimiz bu hususlarla sınırlı kalacaktır.

‘Solda olacağız’

Bu ülkede söylenmesi gereken bazı sözler var. Ve bunları doğru üslupla doğru zamanda kim söylerse söylesin, desteğimizi esirgemeyiz. Türkiye’de milliyetçi kesim kimi zaman anti-emperyalist olduğunu iddia eder. Ne yazık ki bu milli mücadele döneminden kendilerine miras kalan bir slogandan öteye gitmez; zira, kapitalizm ya da sınıf mücadelesi deyince apışıp kalırlar, ağızlarını açamazlar. Anti-emperyalizme karşı savaştan anladıkları şey bu değildir çünkü. Her alanda oldukları gibi bunda da sığlıkları başroldedir ve ilkel milliyetçi içgüdüleriyle hareket ederler.

Tek dertleri dünyayı buldukları gibi bırakmak (keşke ekolojik anlamda da öyle olsanız), sıkıcı yaşam alanlarını korumak, sınırları belirginleştirmek ve hakim ideolojiyi yaymaktır. Yazının başında Türkiye-Ermenistan ilişkilerinin normalleştirilmesine karşı Ermeni diasporasının ve Türk milliyetçilerinin tavrının benzerliğinden bahsetmiştim. 100 yıl içerisinde Ermeni sözcüğü, Türkiye Cumhuriyeti sınırları içerisinde kullanılan bir küfür haline dönüştürüldüyse ve bu milliyetçi kesimi zerre kadar rahatsız etmiyorsa, ortada insani bir sorun var demektir. Barış sözcüğünden ancak faşistler bu kadar rahatsız olabilirdi.

Dayanıklılığını yenilgisinden alan pehlivanlardan Ermeni diasporası ve Türk milliyetçiliği güzel bir gol yemiştir geçtiğimiz çarşamba günü. Aynı şekilde, seneler içinde umman boyutuna ulaşan kibriyle Fatih Terim’in hükümranlığı da sona ermiştir. Bunların hepsi güzel gelişmeler. Peki ya “Aşırı milliyetçi bir Türküm, o yüzden Türk antrenör isterim” diyen Arda Turan’a, rakibine utanmadan sıkılmadan 3 kere “O… evladı” diye küfreden Emre Belözoğlu’na, “Ayağa kalkmayan Ermeni olsun” diyen tribünlere, gazeteci tokatlayan başkanlara ne zaman gol atacağız?..

Gidiyorsun Terim ama ne yazık ki miras bıraktığın kötü huylar bazı öğrencilerinde ve spor kültürümüzde yaşayacak. Bunlara karşı savaşacağız; zaten o Allah’ın emri… Ve tüm bunlar bana, Nevzat Çelik’in şu dizelerini hatırlatacak: Çok olmadığımız kesin/çok olan tarafta değiliz./Türkiye’de Kürt olacağız/Kürtlerde Ermeni/Ermenilerde Süryani/gidip Almanya’da Türk olacağız…/Köpeğin karşısında kedi/Kedinin karşısında kuş olacağız/Hakem hep karşı takımı tutacak/ve biz hep yedi kişiyle tamamlayacağız maçı/çiçeklerden kamelya olacağız/az kolumuzun tarafında/solda olacağız…

Sunday, October 11, 2009

Yabancılaşma ve spor

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR

Amerikan Basketbol Ligi (NBA) yönetimi geçtiğimiz hafta şanına yakışır bir karar aldı. Şöyle emretti başkan David Stern: “Bundan kelli yedek bankında (bench) oturan oyuncular maçı hiçbir suretle ayakta takip edemez, etmeye kalkarsa da teknik faulu yer.” Gerekçesini de ilk ağızdan açıkladı. Yani bizim akıl yürütüp ukalalık yapmamıza gerek yok. Şöyle devam ediyor naif görünüşlü tiranımız: “Uygulamanın amacı ön koltuklarda oturan (en pahalı koltuklar) izleyicilerin maçı rahatça takip edebilmelerini sağlamak.” Düşünceli adam vesselam, müşteri de velinimetidir laf aramızda. Esnaflığına diyecek lafımız yok da peki ya patronluğu?

Stern’ün patronluğu da benzerlerinden yani diğer spor elitlerinden farklı değil. IAAF, FIFA, UEFA, NFL, MLB, WTA gibi kurumların öncelikleri neyse NBA’in de öyle. Öncelik seyirciyi müşteriye çevirmek. Parası olan kesim, maçlara gelmeli, forma almalı, uydu yayını bağlatmalı. Parası olmayan kesimse mümkünse stada girememeli (çünkü stadyum seyircisi elitleştiriliyor) ama belli belirsiz bir taraftarlık ve kulüp mitine ölesiye bağlanmalı ki zar zor kazandığı tüm parasını hayattaki ”tek” eğlencesi ve “aşkı”’na yatırabilsin.

HER ŞEY ‘MÜŞTERİLER’ İÇİN

Elbette buradaki sınıflılaştırma niyetini açıkça görmek mümkün. İşin kreması paralı kesime, cefası ise maniple edilen işçi sınıfına reva görülüyor. Benim gelmek istediğim noktaysa bu sınıflılaştırmanın ötesinde spor sahalarına ve sporculara aşılanmaya çalışılan soğuk, mekanik, resmi şirket kültürü ve Fordist diye niteleyebileceğimiz çalışma koşulları. Daha önce İsviçreli hakem Massimo Busacca’ya tribünlere parmak hareketi yaptığı için verilen cezayı sizlere aktarırken de bu konuya ucundan değinmiştim.

Sporcular ve hakemler gittikçe tek tipleştiriliyor. Sırtlanmış oldukları baskı, ürettikleri adrenalin ve yaratmış oldukları emek, adına seyirci denilen müşterilerin keyfi uğruna önemsizleştiriliyor ve yürürlüğe giren kurallar sayesinde mümkün olduğunca tepkisiz kalmaları sağlanıyor. Sporcuların ve hakemlerin kendilerine küfreden ya da ırkçı saldırılarda bulunan tribünlere karşı tepki vermeleri yasak. Onlardan “profesyonel” olmaları bekleniyor. Bugün bir futbolcunun gol attıktan sonra sevincini taraftarlarla fiziksel etkileşime girerek paylaşması sarı kartı gerektiriyor. Keza formasını çıkarması ya da siyasi mesaj vermesi de yasaklı. Busacca örneğinde gördüğümüz gibi pek muhterem ve her daim haklı müşterilerin aşağılamalarına tepki vermeye kalkarsanız cezalandırılıyorsunuz. Usain Bolt (ki kendisi günümüz sporunun sayılı özgün karakterlerindendir) gibi yarış esnasında duyguları dışa vurmak bizzat federasyon başkanı tarafından sporun ruhuna aykırı olarak damgalanabiliyor. Veyahut son örnekte olduğu gibi “müşteriler” maçı rahatça izleyebilsin diye oyuncular, yedek bankında ayağa kalkmaktan men edilebiliyor. Hal-i hazırda tepeden tırnağa metalaştırılmış olan atletler böylece mekanik bir fabrika/ofis çalışanına dönüştürülüyor; başka bir deyişle emek alanlarına yabancılaştırılıyorlar.

ROBOTLAŞTIRILMAK İSTENEN SPORCULAR

Tüm hikâye aslında yabancılaştırma kelimesinde gizli. Spor gibi yüksek bireysel yetenek ve doğaçlama isteyen bir alanda bunu gerçekleştirmek zor gibi görünebilir ama geldiğimiz noktaya bir baksanıza! Senede 100 küsur maça çıkıyorsunuz ama yedek bankında ayağa kalkmak yok, seyirciye tepki vermek yok, seyirciyle fiziksel temas yok, siyasi mesaj vermek zinhar yasak. Maçlara geleceğiniz kıyafet bile lig yönetimi (NBA) tarafından belirlenmiş. “Hip-hop” tarzı giyinemezsiniz, takım elbiseyle geleceksiniz (tabii burada ırkçılık da işin içinde).

Üretimde emekçinin vasıflarını ve emeğini profesyonellik adı altında mekanikleştiren bu sistem tıpkı Fordizm’de olduğu gibi emekçilerine yüksek gelir sağlıyor ve bu da işçinin kendisini memnun hissetmesine yol açıyor. Fakat bu “nispi refahın” belirsizliğinin arkasında profesyonellik kisvesi altında robotlaştırılmaya çalışılan bireyler var. Nispi refah ve Fordizm gibi tanımları indirgemeci bir yaklaşımla kullandığımı düşünebilirsiniz nihayetinde bu akademik bir makale değil ama bence durum tam da budur.

Toparlayacak olursak; dünya spor endüstrisi, tüketicilerini memnun etmek ve daha çok tüketmelerini sağlamak üzerine kuruludur ve bunun da yolu sporcuların mümkün olduğunca sömürülmesinden geçer (Senede 100 maç). Tıpkı Fordizm’de olduğu gibi bu sömürüyü gizlemenin ise iki yolu vardır. 1-Yüksek gelir, 2-Yabancılaştırma. Dolayısıyla spor sahalarında “profesyonellik” adı altında geçen mekanikleştirmenin birinci önceliği sporcuları emek alanlarına yabancılaştırmaktır. Gerisi zaten kendiliğinden gelir.

Wednesday, August 5, 2009

Wenger'in inadı ve Uygun'un dili

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Her mevsim başı kendimi Arsenal üzerine aynı temada yazılar yazmaya zorunlu hissediyorum. Arsenal’i niçin sevdiğimden tam olarak emin değilim. Ian Wright yüzünden olabilir, Bergkamp yüzünden olabilir, 95 Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde Espanyol’a uyuz olup kendilerinden taraf olmam yüzünden de olabilir. Dedim ya niye sevdiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim her maçlarına denk gelişimde içimden bir şeylerin “Ulan ‘Topçular’ kazansa” be diyerek taraftarlık zaafiyetlerimi dürttüğü.
“Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız.” Eski futbolcu, günümüzün yorumcularından Alan Hansen’ın bu sözü belki de İngiliz spor medyası tarihinin en meşhur sözlerinden biri olagelmiştir. Her klişe lafa olduğu gibi buna da bayılmıyorum. Fakat dedim ya, birkaç senedir mevsim sezon başı ve mevzu Arsenal iken kendimi bu cümleyi tekrar ederken buluveriyorum.

Geçtiğimiz hafta, 16 milyon pound’a Arsenal’den Manchester City’e transfer olan Kolo Toure, giderayak kendisine futbolu öğreten kulübü ve teknik adamı yaylım ateşine tuttu. Arsene Wenger’in bu transfer politikasıyla devam etmesi durumunda Arsenal taraftarlarının kupa hasreti çekmeye devam edeceğini iddia eden Fildişi Sahilli stoperin cümleleri soğukkanlı bir iş adamından farksızdı. “Bugün futbolda para harcamazsanız başarılı olamazsınız. Bu bir endüstri.”

İnsanın öfkeli kelimelerini ağzına tıkayan şeyse, Toure ve onun gibi düşünenlerin haklı olması. Arsene Wenger, Arsenal’in mali operasyonlar başkanı ya da alt yapı direktörü olsa başarılı kabul edilebilirdi. Tek hedefi kâr etmek olan bir kulüp sahibi olsa, malikânesinde paracıklarını sayan bir Varyemez Amca kadar mutlu olabilirdi. Gelin görün ki bunların hiçbiri değil Fransız teknik adam. İşinizin devamı için başarının belki de en elzem olduğu koltukta oturuyor ve 4 senedir hiçbir şey kazanamadı. Buna rağmen Wenger inatçı politikasını değiştirmedi. Dolayısıyla bu sene de herhangi bir başarı elde edemeyeceklerini söylersek kâhinlik yapmış olmayız. İnatçı politikadan kastımı açayım isterseniz; Arsenal bu sezon Galatasaray’dan da Fenerbahçe’den de Beşiktaş’tan da daha az para harcadı transfere. Üstüne üstlük yaptığı futbolcu satışlarıyla 30 milyon pound da kâra geçti. İlk kez geçen sene piyasaya tanıttığı Wilshere, Merida, Ramsey gibi sabi sübyan yetenekleri ise bu yıl sık sık kadroya dâhil edeceğinden emin olabiliriz.

Arsene Wenger’in ne kadar zeki bir adam olduğunu anlatmaya gerek yok. Tüm bu inatçılıkları başarısız olmaya olan esrarengiz ve bitmek bilmeyen bir tutkudan dolayı yapmayacağı da aşikar. Geriye birbirinden romantik 2 seçenek kalıyor. Ya Arsene Wenger, endüstrinin kalbine konuşlanmış bir devrimci ve tüm futbol âlemine bacak arasından gol atıyor, ya da yine aynı devrimci pozisyondan futbolun tamamen kazanmaya endeksli vahşi kültürünü baltalayarak bize bir şeyler anlatmak istiyor. Tabii bir de diğer seçenek var: Wenger, evde play station oynarken “yenilirsem de güçsüz takımla yenildim derim” diyen kendine güvensiz bir ergen gibi devamlı rakiplerinden zayıf takımlar oluşturuyor ve “ben genç oyuncu yetiştiriyorum” kisvesinin altına saklanıp başarısızlıklarını böylece örtbas ediyor.
Wenger’in iç dünyasında neler oluyor bilemiyorum ama Arsenal tribünlerinin 1 seneyi daha kupa görmeden geçirmek istemediklerine eminim.

UYGUN’UN DİLİ

Bir başka teknik adam profilini de bizim buralardan çizelim. Bülent Uygun. Nam-ı diğer Asker Bülent. Onun iç dünyasının Wenger kadar ilginç olmadığı kesin. Eylemlerini tetikleyen dürtülerinde Wenger’de olduğu gibi entelektüel bir dürtü aramıyoruz elbette. Benim merak ettiğim benzerine sadece Fatih Terim ile Jose Mourinho’da rastlanan bu kendine güvenin ve egonun nereden kaynaklandığı.

Saydığım isimler her ne kadar antipatinin doruklarında gezinseler de sayısız kupa ve başarı kazanmış, futbolcu yetiştirmiş isimler. Sultan Süleyman’a kalmayan dünyanın onlara kalacağını sanmalarından kelli bir yanlışları yok. Bülent Uygun deyince ise akla maalesef kısıtlı imkânlarla zirveye oynamış bir futbol takımı değil hepsi birbirinden sevimsiz onlarca vecize(!), mehter marşı eşliğinde yaptırılan ileri zekâ ürünü antrenmanlar, Sedat Peker’li, Fethullah Gülen’li ilişkiler, medyaya yapılan şovenist açıklamalar ve futbolcuyken her gol sonrası verdiği asker selamları kalıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz haftalarda DTP’ye karşı bir tehdit gibi kullandığı şu cümleyi hatırlamakta fayda var: “Söz ola kese savaşı, söz olsa kestire başı.” Kuşkusuz dili olmasa Bülent Uygun’u seven insan sayısı daha çok olacaktı. Muhafazakâr kesime, yani ülke geneline yakın gelebilecek tüm falsolarına rağmen memleketin çoğunluğu bu adamın aldığı hezimetler sonrası “İyi oldu, hak etti” diyebiliyorsa Uygun için takkesini önüne alıp düşünme vakti çoktan geldi de geçiyor demektir.

Son aylardaki incilerinden birkaçını yan yana dizmeden rahat edemeyeceğim. Sivaslı futbolcuların gece hayatına kapılmama nedeni olarak öne sürdüğü tez: “İstanbul’da Laila, Sivas’ta La İlahe İllallah var.”, Beşiktaş ve Galatasaray’ı hedef alan iğneleyici(!) sözleri( sözünün eriymiş ama helal olsun): “Avrupa’da belki 5, 7, 9 yeriz ama 6 veya 8 yemeyiz.” , Sezon öncesi oynanan PSV maçının hakemine yönelttiği fantastik iddia ve hakaretler: “Hakem Anderlecht taraftarı ve PSV hayranı, embesilin teki.”

Komik adam aslında gülüyoruz.

Wednesday, July 22, 2009

'Ölümden öte ne var'

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Güzel haberler almıyoruz bu aralar. Bir yandan sevdiğimiz, tanıdık yüzlerin vefat haberleri geliyor arka arkaya. Öte yandan tanımasak da yiğitliklerini düşmanlarının pervasızlığından anladığımız yüreklerin milyonların gözü önünde idama mahkum edilişine tanık bırakılıyoruz. İstedim ki önce kısa bir haber-yorum potpurisi yapalım sonra ölümsüzleşen bu güzel insanları analım.

G.SARAY’IN HÂL-İ AHVALİ

Galatasaray, perşembe günü UEFA Avrupa Ligi 2. ön eleme turu rövanşında Kazak ekibi Tobol’la oynayacağı karşılaşmayla bir anlamda sezonu açacak. Ali Sami Yen’deki son sezonun ilk maçı olacak bu müsabaka. İlk maçta bir hayli eksik bir kadroyla mücadele eden ‘cimbom’un genç ve yedek oyuncuları pek tat vermemişti. Hatta Arda ve Baros oyuna girene kadar “zayıf” rakibi karşısında hiçbir varlık gösteremediler desek abartmış olmayız. Gerçi takım revire dönmedikçe bu kadroyu bir daha sahada görmeyeceğiz ama yine de eksikliği şimdiden hissedilen bazı noktaları dillendirmekte fayda var. Öncelikle Rıdvan Dilmen’in çok beğendiği Servet-Gökhan Zan ikilisi tam bir saatli bomba. Hele ki 4-3-3 gibi ofansif bir sistemde bu kadar ağır ve oyun kuramayan stoperlerle Galatasaray çok sıkıntı yaşar. Bunu Tobol’un Türkiye 3. Ligi seviyesindeki hücum hattına karşı bile hissettik. Dilmen, 07/08 sezonu öncesi Fenerbahçe için de “15 gol yemez bu takım” yorumunu yapmış sezon sonunda sarı lacivertli takım ligi 37 gol yiyerek tamamlamıştı. Galatasaray, defansını hızlı, atletik bir oyuncuyla takviyelendirmezse benzer bir sona hazırlıklı olmalı. Sarı-kırmızılı ekibin bir diğer büyük sorunu da orta alanda. Rijkaard, 4-3-3 oynatmak istiyor ama elinde Barcelona’daki Xavi ve Iniesta gibi iki virtüöz yok. Galatasaray’ın kısmen çift yönlü ama her iki sahada da sınırlı ve en önemlisi teknik özellikleri yetersiz Barış Özbek-Mehmet Topal-Mustafa Sarp-Tobias Linderoth-Ayhan Akman ve Mehmet Güven’li orta sahasının bu sistemin gerektirdiği hızlı ve isabetli pas trafiğini yaratması imkansız. Bu da Arda-Kewell-Keita gibi ofansif kanat oyuncularının topla oynama imkanlarını minimuma indirecek çok sağlıksız bir durum. Kısacası Rijkaard, 4-3-3 oynamak istiyor ama elindeki malzeme buna ne kadar uygun orası ciddi bir soru işareti. Geçtiğimiz hafta Bayern München’in yeni teknik direktörü Louis Van Gaal’in elindeki kadro uygun olmadığı için 4-3-3 sisteminden vazgeçeceğini açıkladığını da bir dipnot olarak düşelim.

KRİZİN DEĞİŞTİRDİĞİ DENGELER


Ekonomik krizlerden güçlenerek çıkan kesimler her zaman için piyasanın devleri olmuştur. Futbolda da durum aynı. Bir yanda Real Madrid, diğer yanda Arap sermayesinin el attığı Manchester City şu ana kadar harcadıkları 400 milyon avroyu aşkın parayla futbol endüstrisinin tüm dengelerini alt üst etmiş durumdalar. Öyle ki Vatikan’daki Papa’dan, UEFA başkanı Michel Platini’ye kadar herkes bu durumdan şikayetçi. Son olarak OECD yani İktisadi Kalkınma ve İşbirliği Örgütü de futboldaki bu aşırı ve dengesiz para akışının sporu organize suç örgütleri için cazip bir alan haline getirdiğinden dem vurdu. Eh, bizler yani sporun emekten yana sosyalist seslerinin yıllardır parmak bastığı gerçekleri kapitalist kalkınma(!) örgütlerinden geç de olsa duyuyor olmak güzel olmasına güzel de, çözüm var mı? “Laissez faire, Laissez passer” yani “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci liberal tavır aynen devam ediyor. Bu ortamın doğurduğu bir başka sonuç da, dünya futbolunda son 10 seneye damgasını vuran İngiliz Premier Ligi’nin kulüplere ve futbolculara uyguladığı yeni yüksek vergili sistem nedeniyle cazibe merkezi olma özelliğini İspanyol Birinci ligi La Liga’ya kaptırması. Yeni yürürlüğe girecek kanuna göre nisan 2010’dan itibaren İngiliz kulüpleri İspanyollara göre %70 daha fazla vergi öder hale gelecek. Bu da kaliteli futbolcuların yavaş yavaş İspanya’ya kaymasına neden olacak (zaten örneklerini şimdiden görmeye başladık). Şimdilik pek de temiz olmayan yabancı sermayenin aşırı harcamalarıyla ayakta duran Premier Lig’in değişen dengelere karşı lider pozisyonunu geri elde etmek için ne gibi hamleler yapacağını ise ileride göreceğiz. Şu bir gerçek ki özellikle bu seneden itibaren İspanya, futbolun bir numaralı adresi olacak.

TENİSTE İSTANBUL KUPASI


Bu yıl 5.si düzenlenecek olan İstanbul Cup, 27 Temmuz-3 Ağustos tarihleri arasında oynanacak. 400 bin dolara yakın bir harcama yapılarak yenilenen Enka Arena’da düzenlenecek olan turnuvadaki en büyük yenilik artık maçların toprak değil de sert zeminde oynanacak olması. Daha önce Maria Sharapova, Venus Williams, Elena Dementieva gibi yıldızlara ev sahipliği yapan turnuvanın katılımcıları bu sene biraz daha mütevazı. Avustralya Açık 2009’da sert zeminde yarı final oynayarak dikkatleri üzerine çeken dünya 7 numarası Rus Vero Zvonareva, turnuvanın en büyük favorisi. İsviçreli Patty Schnyder ve 2007 İstanbul Cup’ta aldığı sürpriz sonuçlarla dikkat çeken İran asıllı Fransız Aravane Rezai turnuvanın diğer öne çıkan isimleri olarak göze çarpıyor. Bilet fiyatlarına gelince; tenisi belli bir zümrenin izleyebilmesi konusunda İstanbul Cup yöneticileri de dünyadaki benzerlerinden farklı düşünmüyor. İlk tur maçları nispeten uygun fiyatlı olsa da son 8’den itibaren fiyatlar 100 TL’nin üzerinde seyrediyor. Kısacası “bu spor bizim, parası olmayanlar otursun evinde izlesin” mesajı veriyor tenisin elitleri yine.

‘İNSANDIR ÖLÜNCE YAŞAR’

Çok gevezelik ettim… Bu hafta, spor ve medya dünyasından iki sevilen Beşiktaşlıyı, iki beyefendiyi, iki delikanlıyı uğurladık ölümsüzlüğe. Eski milli futbolcu/spor yazarı Vedat Okyar ve televizyoncu Orhan Şengürbüz vefatlarıyla sadece Beşiktaşlıları değil takım ayırt etmeksizin tüm spor sevdalılarını hüzne boğdular. “İnsandır ölünce, ölür/İnsandır, yaşarken ölür, İnsandır ölünce yaşar” Ne mutlu Vedat Okyar ve Orhan Şengürbüz’e ki onlar ölünce yaşamaya devam edenlere dahiller.
Bir de yaşarken ölüme mahkum edilenlerimiz var. Kanser hastası olmasına rağmen canı candan sayılmayarak tedavi olmasına izin verilmeyen İsmet Ablak yaşamını yeni yitirdi. Şimdi de tek suçu tanımadığı insanların kurtuluşu için mücadele etmek olan Güler Zere’yi göz göre göre ölüme terk ediyor Türkiye Cumhuriyeti’nin kokuşmuş adaleti. “Ölüm, böyle altı okka koymaz adama/Susmak ve beklemek, müthiş” demiş ya benzersiz şairimiz Ahmed Arif; susmayalım artık, göz göre göre insan harcayan bu zulüm çarkına sessiz kalmayalım. Kanserden muzdarip Güler Zere’nin 70 milyonla dalga geçercesine ölüme mahkum edilmesine en hırçın haykırışlarımızla engel olalım: GÜLER ZERE’YE ÖZGÜRLÜK!..

Monday, June 30, 2008

Brandon Jennings Hadisesi



Brandon Jennings...Kenny Anderson kadar hızlı, Allen Iverson kadar gösterişli, Magic Johnson kadar iyi bir pasör(e biraz da abartalım) ve-evet- saçlardan da anlayacağınız gibi MC Hammer kadar da rüküş. Onun basketbolda yeni bir akımın öncüsü olacağı söyleniyor. Merak etmeyin saç kesimiyle değil.

Henüz 18 yaşındaki 1.85'lik guard eğer Arizona için girdiği SAT sınavını geçemezse 1 sezonluğuna Avrupa'da forma giyeceğini ve NBA Draftı'na kolej oynamadan gireceğini açıkladı. Eğer dediğini yaparsa bunu gerçekleştiren ilk Amerikalı basketbolcu olacak. NBA, 2006'da aldığı kararla liseden draft olmayı yasaklamış ve seçmelere katılabilmek için atletlere yaş sınırı getirmişti(19). Bu yolla hem NCAA basketboluna katkıda bulunmayı hem de ligi talan eden yetenekli ama altyapısı zayıf gençlerden kurtulmayı hedefliyorlardı. Fakat şöyle de bir gerçek var ki: her basketbolcu adayı Allan Houston ya da Grant Hill değil. Çoğu fakir ailelerden geliyorlar ve yine kurallar gereği profesyonel olmadan hiçbir sponsordan hediye ya da para kabul edemezler. Kolejde geçirilecek bir yıl ailelerine 1 sene daha masraf olmaları demek ve bu da Brandon Jennings gibi birçok ismin kaldıramayacağı bir yük.

Lise sonrası Avrupa'da 1 sene profesyonel basketbol oynama fikri, basketbolun pazarlama dehası Sonny Vaccaro'dan çıkmıştı. Michael Jordan, Kobe Bryant ve LeBron James gibi yıldız isimlere ilk büyük kontratlarını imzalatan isim olan Vaccaro'nun bu fikri 2009 Draftı'nda ilk 5 sıradan seçilmesine kesin gözüyle bakılan Brandon Jennings'in aklını fazlasıyla çelmiş gözüküyor.

Peki eğer Jennings dediğini yapar ve başarılı bir örnek oluşturursa uzun vadede bunun basketbola ne gibi getirileri ya da götürüleri olacaktır? Büyük bir geçmişe sahip olan NCAA basketbolunun ilk aşamada büyük yaralar alacağı kesin ama muhafazakarlığı bir tarafa bırakıp profesyonel basketbola daha uygun yeniliklere imza atarlarsa bu hem lig hem de genç oyuncular için daha iyi bir gelecek anlamına da gelebilir. Hücum süresinin 35 saniye olduğu ve üçlük çizgisinin NBA ölçülerinden yakın olduğu bir ligde oynanan amatör basketbolun ne kadar eğitici olduğunu ilk sorgulayan ben değilim elbette. Yazının kahramanı Brandon Jennings'in de bu konuda şüpheleri var ve geleceklerini sadece basketbol üzerine kuran gençlerin konsantrasyonunun derslerle bozulmasının pek de iyi bir şey olmadığını da düşünüyor genç yıldız adayı.

Peki ya Avrupa basketbolu ve NBA? Son senelerde CSKA, Olympiakos, Panathinaikos gibi takımlar bütçe olarak NBA salary cap'ine yaklaşmaya başladılar. Toronto Raptors'da bir rol oyuncusu olarak senede 4.5 milyon dolar kazanan yaşayan Euroleague efsanesi Anthony Parker'a Olympiakos'un geçtiğimiz günlerde yaptığı 3 yıllığına 30 milyon dolarlık teklif dudak uçuklatıcıydı. Parker'ın salary cap nedeniyle NBA'de bu paraları kazanması imkansız. Dolar'ın Euro karşısındaki önlenemez düşüşü ve Avrupa'da herhangi bir parasal limitin olmaması yakın gelecekte kimi NBA yıldızlarının Avrupa'ya kaymasına sebep olabilir. Tüm bu gelişmelerin üstüne Brandon Jennings tarzı oyuncular, ilk senelerini Avrupa'da geçirdikten sonra NBA'e geçmek isterlerse çaylak kontratına kanaat etmeleri gerekeceği için Euroleague'de kalmayı da yeğleyebilirler. Gerçi bu ilk 14 sıradan seçilen oyuncular için bu büyük dert yaratmaz sonuçta senelik 2 ila 4 milyon dolar arası bir para kazanacaklar ama NBA yıldızlarının hepsinin de lottery oyuncusu olarak lige adım attığı söylenemez. Euroleague takımları mali bakımdan NBA'i zorlamaya devam ederlerse yakında NBA'deki yıldız oyuncu kalitesinin aşağılara indiğini buna karşılık Avrupa liginin hızla geliştiğini görebiliriz. Bu da kuşkusuz NBA'i salary cap ve çaylak kontratı gibi konularda radikal değişiklere gitmeye itebilir.

Gördüğünüz üzere genç bir yıldız adayının "ne kolej derdi çekeceğim giderim Avrupa'da paramı kazanırım" demesi nice değişikliklere ve belki de devrimlere yol açabilir. Eğer Jennings seneye Avrupa'da oynarsa bu tarihi bir maceranın başlangıcı olacaktır. Umarım 2008/09 sezonu NBA 09 Draftı'nın en iyi 2 guard adayı Ricky Rubio ile Brandon Jennings'i aynı ligde gördüğümüz ilk sezon olur.

Saturday, June 7, 2008

Ana Ivanovic: Yeni Şampiyon, Yeni Kraliçe, Yeni Kahraman




Ana Ivanovic - Dinara Safina 6-4 6-3

Henin'in vedası sonrası yeni kraliçesini arayan WTA'in beklediği kurtarıcı fazla gecikmedi. 20 yaşındaki Sırplar'ın büyük umudu Ana Ivanovic artık sadece büyük bir umut olmaktan ibaret değil. O şimdi bir şampiyon. Hatta daha da ötesi.

Dünyada bayanların yeni bir numarası Ana, aslında en zayıf olarak gösterildiği bir alan olan toprak kortta şampiyonluk yaşayarak ileride neler yapabileceğinin sinyallerini verdi. Geçtiğimiz sene Fransa Açık ve Avustralya Açık'ta Henin ve Sharapova'ya kaybeden Ivanovic'in karşısında bugün nispeten daha tecrübesiz bir isim vardı. Rus Safin ailesinin ikinci gururu Dinara Safina büyük bir sürpriz gerçekleştirerek ulaştığı finalde elinde geleni yaptı. Sharapova, Dementieva ve Kuznetsova gibi devlere karşı çok başarılı olan baseline savunmasını Ivanovic karşısında da zaman zaman etkili olarak kullandı ve cesur winner'ları etkileyiciydi ama kendi servis oyunlarına tutunamaması ve kritik oyunlarda yaptığı basit hatalar bir sürprize daha imza atmasına olanak vermedi.

Ivanovic de esasında gerçek performansından uzaktı. Zaten hiçbir zaman iyi bir baseline müdafaacısı olmamıştır ve oyun tarzı da toprak kort için biçilmiş kaftan sayılmaz ama yine de benim Ivan Lendl'a benzettiğim müthiş gücünü ve acımasız forehandlerini çok iyi kullanarak oyunun hakimiyetini eline geçirdi. Servislerinde sorun yaşayan Dinara'yı etkili forehand servis geri dönüşleriyle cezalandırmayı bildi ve göründüğünden daha zor geçen bir maçı kazanarak başarılarla dolu geçmesini beklediğimiz kariyerinin ilk büyük zaferine imza attı.

Şimdi Ana'nın önünde grand slam'lerin kraliçesi Wimbledon var. Power oyununu, çok geliştirdiği hızını ve kondüsyonunu göz önüne alırsak orada da zafere ulaşma şansı yüksek. Fakat unutmamak gerek ki bu kez karşısında toprak kort handikapını hissetmeyecek olan Williams kardeşler ve kaybettiği WTA 1 numarası ünvanını geri kazanmak isteyen hırslı bir Sharapova olacak.

Saturday, May 24, 2008

Roland Garros 2008- İlk Bakış



Tamam, Justine bizi terk etti(zaten kim etmedi ki, hem biz kimiz?) pekiyi tenis dünyası genel olarak yavan bir sezon geçiriyor ve yine eyvallah ki, Fransa Açık son dönemlerde gidişatını yüzde yüz oranda kestirebildiğimiz düdük Hollywood filmlerine benzemeye başladı ama yine de tüm bu olumsuz faktörlerin tenis ve grand slam açlığımı dindirdiği zannediliyorsa, sen okuyucu, bu yazarın geride bırakmak üzere olduğumuz Nba sezonunda tam 95 Cleveland Cavaliers maçını soluksuz izlediğini bilmiyorsun demektir. Tsiyeeeaaah! Hiçbir şey bu zavallıyı sportif saplantılarından kurtaramaz.


Rafael Nadal, Fransa Açık'ın ve toprak kortun James Bond'una dönmüş vaziyette. Yazının başında belirttiğim gibi hiçbir türlü kötü son göremediğimiz Hollywood filmlerine dönmeye başladı Roland Garros. Öyle bir adam hayal edin ki çıktığı 102 toprak kort maçının 100'ünü kazanmış. Bu turnuvadaki hali daha da berbat: 21 galibiyet 0 mağlubiyet! E haliyle de peşpeşe kazanılan üç şampiyonluk... Bu sezon da hikayenin pek farklı olacağını sanmıyorum. Her ne kadar Roger Federer, Nadal'ı toprak kortta yenmek için yeni sistemler geliştirdiğini iddia etse de İsviçreli raketteki form düşüklüğünü de göz önüne alırsak Nadal'ı toprakta sadece kendisinin yenebileceğini söylemek çok da cesaret gerektiren bir şey olmaz. Son dönemde dizinden 1-2 ufak problem yaşayan Nadal turnuva boyunca sağlığını koruyabilirse üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşacaktır. Bu da İsveçli efsane Bjorn Borg'un Wimbledon'dan sonra Roland Garros'ta da rekorlarına ortak olunması anlamına gelecek ki, çok değil 90'larda yani Sampras ve Agassi'nin ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerde Borg'un rekorlarının kırılmasının imkansız olduğu konsensusuna varılmıştı. Öte yandan son dönemin en iddialı rekabet "freak"'lerinden Novak Djokovic'in limitlerinin her zaman için çok yukarılarda olduğunu ve Avustralya Açık'taki gibi bir sürpriz yaparsa hiç şaşırmayacağımı da ekleyeyim. Ya da yok abartmayayım kesinlikle şaşırırım ama şunu söyleyeyim Federer Nadal'ı yenerse bu benim için daha büyük bir şok olur.

Ada'nın yıllar geçtikçe daha büyük bir hayal kırıklığı olma yolunda büyük adımlar atan yetenekli ama aklı yarım ismi Andy Murray kendisinden halen patlama bekleyen insanlar varsa onlara yine hüsran yaşatacaktır. Avustralya 2008'in sürpriz isimlerinden Jean Wilfried Tsonga ise "one hit wonder" olma yolunda kaydettiği hatırı sayılır mesafelere bir de diz sakatlığı sebebiyle Fransa Açık'ı kaçırma hanesi ekleyecek ki bu da Yannick Noah'dan beri kendi evlerinde gülemeyen Fransızlar'ın zaten az olan umutlarının sıfırlanması demek. Sonuç olarak finali Nadal'la Federer oynar ve şampiyon İspanyol raket olur. Philippe Chatrier yine vamos! nidalarıyla inler.

Bayanlarda ise Justine Henin'in vedasına sevinebilmek için neden arayan 2-3 serseri varsa bu seneki turnuvanın onun yokluğunda daha heyecanlı geçecek olmasına bel bağlayabilir mevzubahis hainler. Henin son 5 turnuvanın 4'ünü kazanmıştı ki ezici oyunu sebebiyle finaller finalden çok 1.tur mücadelesi şeklinde geçmişti. Bu sene ise onun yokluğunda Serena Williams, Jelena Jankovic, Maria Sharapova, Ana Ivanovic ve sürpriz şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova turnuvanın favorileri arasında gösterilebilir. Avustralya Açık 2008'in şampiyonu Maria Sharapova turnuva öncesi yaptığı açıklamada bu turnuvayı kaybetmenin kariyerinin sonu olmayacağını belirtmişti yani şimdiden defansif bir tavır belirlemiş durumda ki bu onun rekabetçi yapısına hiç uyan bir davranış biçimi değil. Büyük ihtimalle bu açıklaması sebebiyle Nike tarafından kulakları çekilmiştir. Sharapova gibi "oyunu toprak korta uymayangillerden" Ana Ivanovic de son Roland Garros'ta finale kalarak herkesi şaşırtmıştı. Bu turnuvada ise güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim Serena Williams ile aynı torbada olması onun dezavantajına, çeyrek finalde elenebilir. Geldik şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova'ya! Biliyorum biraz cesurca ama Rus raketin bir geçiş döneminde olan bayanlar tenisinde bu sallantılı dönemden faydalanabileceği umudunu taşıyorum. Ivanovic'i olası bir çeyrek final eşleşmesinde elerse yarı finalde de vatandaşı Sharapova'yı yenecek güce sahip olduğuna eminim. Asıl soru finalde karşısına kim gelecek? Serena Williams mı Jelena Jankovic mi? Ne olursa olsun kendisinden üstün bu iki tenisçiyi de alt ederek büyük maç kazanamama handikapını en azından bir turnuvalık yeneceğini öngörüyorum.

Herkese iyi seyirler.

Thursday, March 20, 2008

Vogue'nun Sevimsiz Kapağı



LeBron James, “Seçilmiş Kişi”, “Kurtarıcı”, “NBA’in Altın Çocuğu”…Henüz profesyonel yaşama adım atmadığı günlerde Ohio’nun küçük bir şehri olan Akron’dan ülke gündemine oturmayı becermiş bu süper yeteneğin adı 16 yaşından beri yani 7 senedir Amerikan medyasının manşetlerinden hiç eksik olmadı. Michael Jordan’ın emekliliği sonrası popülaritesini ve reytinglerini kaybetmeye başlayan NBA’in imdadına hızır gibi yetişen genç adam sadece saha içi başarılarıyla değil çektiği reklamlar, kamuoyunda çizdiği imaj, sponsorları ve dünyanın en zengin adamı Warren Buffett’i bile etkilemeyi başaran zekasıyla kısa zamanda dünyanın en önemli simalarından biri haline geldi. Kırdığı rekorlar ve gerçekleştirdiği ilklerin ismiyle yan yana anılmasına alıştığımız süperstar son olarak dünyaca ünlü kadın ve moda dergisi Vogue’ya kapak olan 3.erkek olarak tarihe geçti. (diğer ikisi Richard Gere, George Clooney) Bir diğer deyişle Vogue’ya kapak olan ilk siyahi erkek de diyebiliriz. Sevenlerinin deyişiyle “Kral”’ın yaş tahtaya basmasına pek alışık değiliz ama bu sefer işler onun zekasının dahi algılayamayacağı kadar derin ve kötü niyetli olabilir.

Annie Leibovitz’in Vogue için çektiği kapak resmi, ilginç, bir o kadar da tanıdık ve rahatsız edici. Dünyaca ünlü top model Gisele Bündchen, fiziğiyle Yunan heykellerini andıran 2.05 118 kiloluk(sadece %3’ü yağ) LeBron tarafından sıkıca kavranmış. Manşet gayet masum: “Secrets of Best Bodies” yani Kusursuz Bedenlerin Sırrı. Gelin görün ki fotoğrafta bir iticilik var. LeBron’a verdirilen poz, Gisele’i tutuş biçimi-ki fotomontaj olma ihtimali çok yüksek-… Söylemesi sinir bozuyor ama semiyotikler aşkına beyaz kadın siyahi vahşi görünümli bir “canavar” tarafından sıkıca kavranmış ve sanki canavar onu alıp birazdan ormanın derinliklerine götürecek. Birkaç sanat blogcusunun da belirttiği üzere Fransız heykeltraş Emmanuel Fremiet’nin 1887’de yaptığı “Kız kaçıran Goril” figürünü yahut göstergebilimciler tarafından pek de masumane yorumlanmayan ünlü Hollywood filmi King Kong’u hatırlatan bir simgesellik var. Bilindiği üzere maymun, “medeni” beyazların siyahilere uygun gördüğü aşağılık aşağılama metaforlarından biridir. Bir iletişim öğrencisi olarak göstergebilim alanında uzman olmamam bir eksiklik olarak değerlendirebilir ama birçok göstergebilimcinin de işaret ettiği gibi esasında bu kavram, farkında olduğumuz gerçekliklerin bilmediğimiz diller ve şekiller yoluyla zihnimize kazınmasından başka bir şey değildir.

LeBron ve Gisele’li bu kapak resmine bakıp estetik diyebilmek kanımca pek mümkün değil. Peki Vogue gibi bir dergi ve Annie Leibovitz gibi bir fotoğrafçı, gayet güzel fizikli bu iki insandan neden pek de estetik gözükmeyen bir kapak yaratmayı seçer? Pek mantıklı gelmiyor. Öyle değil mi? Yani, elimizde Helenistik dönemin heykellerini kıskandıracak fizikli bir adam ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğu hiç şüphe götürmeyen bir kadın var! Leibovitz’in de alanında ne kadar uzman olduğunu biliyoruz. O zaman ortaya niye bu her tarafı falso kapak çıktı? Resmin yarattığı şaşkınlık ilk günlerde o kadar fazlaydı ki, kimsenin dilinin varmadığı “LeBron biraz canavara benzetilmiş” tarzı yorumlar nihayet bu hafta dile getirilmeye başlandı(kapak geçen hafta medyaya sızdırıldı ve Nisan ayının kapağı). En azından son günlerde günümüzde büyük medya kuruluşlarına göre çok daha demokratik ve özgür bir söylem içeren forum ve blog seviyesinde bu eleştirilere rastlayabiliyoruz. Fotoğrafın alt metninde “siyahi canavar” vurgusunun şiddeti ne yazık ki çok hissedilir.

Göstergebilim uzmanı olmaya gerek yok. Az çok medyayla içli dışlı olan herkes, herşeyin bir mesaj iletmekten ibaret olduğunun farkında. Bu açıdan ileticiler her zaman güçlü olmuştur, bir başka deyişle güçlülerin elinde yer almıştır. Roland Barthes’ın dediği gibi her fotoğraf, kodsuz bir mesajı içinde barındırır ve medyanın ’güçlü’lerinin kodladıkları mesajlar genelde iyi niyetli değildir. Helen’lerden miras alınan Ari ırkın üstünlüğü(medeniliği) fikri bugüne kadar çok can yaktı. Yine de modern Batı Medeniyetinin her santimetrekaresinde imzası bulunan yüce Helen medeniyetinin bu sevimsiz kalıntısı alt metinler halinde kitlelerin kulağına fısıldanmaya devam ediyor. Belki de ben ve içeriği itibariyle tarihte bir ilk olan bu fotoğrafı rahatsızlık verici bulan kişiler azınlıktır ama siyahi süperstar LeBron James kullanılarak Vogue ve Annie Leibovitz’in pek de masum bir iş çıkarmadığı düşüncesindeyim. Ayrıca dünyanın güzel bir yer olmadığı ve insanoğlunun büyük kesimin kötü niyetli olduğunu da düşünüyorum. Umarım bunlar sadece benim karamsar gözlemlerimden ibarettir.

Wednesday, January 23, 2008

Ada'nın Yükselen Yıldızı : Harry Aikines-Aryeetey


Spora her zaman büyük önem veren İngilizler, son dönemlerde tüm ilgi ve yatırımlarına rağmen bekledikleri sonuçları alma konusunda büyük hayal kırıklıklarına uğradılar. Milli futbol takımları beklenen başarıları yakalayamadı ve son olarak Avrupa Kupası'na katılma hakkını bile elde edemedi. Teniste tek umutları Tim Henman, değil bir grand slam şampiyonluğu, final dahi göremedi ve sonunda da kronik sakatlıkları sonucu emekli olmak zorunda kaldı. Büyük başarılar bekledikleri atlet Christine Ohuruogu tarihin en büyük bayan 400 metrecisi olması ümit edilirken doping cezası aldı. Gerçi yazın dünya şampiyonasında kazandığı altınla kendisine yöneltilen eleştirileri biraz hafifletti ama yine de şüpheli gözler hep üzerinde.

Tüm bu hayal kırıklıklarına rağmen İngilizler hep sabırlı olmayı bildi. Fakat artık kum saati akmaya başladı. Malum 2012 Olimpiyatları Londra'da düzenlenecek ve evsahipleri atletizmin en prestijli alanlarında altın madalya alma konusunda son derece hevesli ve sabırsızlar. En büyük umutları ise 20 yaşında bir delikanlı. Harry-Aikines Aryeetey. Genç Harry, 2004'ten beri ulusal medyanın merceğinde. 16 yaşında 100 ve 200 metrede kazandığı altın madalyalar, 2005'te BBC'nin afilli "Yılın Genç Sportif Kişiliği" ödülünü kazanmasını ve IAAF tarafından Yılın Yükselen Yıldızı seçilmesini sağladı. 100 ve 200 metre yarışçısı olması ortodoks atletik görüşlere aykırı gelse de kanımca bu onun sıradışı bir atlet olduğunun kanıtından başka bir şey değil. Sadece 100 metreci ya da 200 ve 400 metrede yenilmez olan çok atlet gördük ama hem 100 hem de 200 metrede jenerasyonunun en iyisi olarak öne çıkması gerçekten çok etkileyici. Henüz 18 yaşında 200 metrede 21 saniyenin, 100 metrede ise 10.40'ın altında dereceler verebilmesi ise Adalılar'ın ona bağladığı büyük madalya umutlarını açıklamaya yetiyor.

Gana kökenli genç atlet, bir yandan başarılı bir lise hayatını geride bırakırken aynı zamanda 2006 Dünya Gençler Şampiyonası'nda da 100 metre şampiyonu oldu ve 10.37'lik derecesiyle bu alanda yine akranlarının en iyisi olduğunu kanıtladı. Geçtiğimiz sezonu sırt sakatlığı ve koçu Trevor Graham'la ilgili şüpheler yüzünden sıkıntılı geçiren sprinter, 2008 itibariyle yeniden pistlere döndü. Şimdilik Pekin Olimpiyatları'nda yarışıp yarışmayacağı kesinlik kazanmadı ama geçtiğimiz günlerde 60 metre kapalı alan yarışında erken kariyerinde pek de alışık olmadığı yenilgilerden birini aldı. Yarış sonrası son derece olgun bir şekilde yaptığı "Tek isteğim yarın bir daha yarışmak ve kazanmak. Atletler böyle olmalıdır, her zaman kazanmak benim tek düşüncem. Sırt sakatlığımı atlattığım için mutluyum ama kaybettiğim için kızgınım." açıklaması onun ne kadar rekabetçi bir yapıya sahip olduğunu kanıtlıyor. Harry Aikines Aryeetey'in yeteneği ve ateşli, hırslı yapısı da zaten 2012 Londra'ya büyük önem veren İngiliz Atletizmi'nin en çok ihtiyacı olan şey.

Monday, January 21, 2008

Ghana'08, 2.Gün






Günün Maçları

Fas 5 Namibiya 1

Nijerya 0 Fildişi Sahili 1

Mali 1 Benin 0

RESİM 1: Afrika Kupası'nda 2.günler hep sessiz geçer. Evsahibi takımın maçları haricinde stadların dolmamasına alışkınız ama bu seferki biraz abartıydı. Fas-Namibiya maçını izleyen seyirci sayısı 7 bini geçmezken, mücadeleyi takip edenler 6 gole rağmen tatmin olamadı. Namibiya'nın Faroer Adaları kıvamında bir takım olması, Fas'ın turnuvanın teknik açıdan en üstün takımı olarak göze çarpması ve biz Avrupalılar'ın ismine pek de aşina olmadığı Soufiane Alloudi'nin hat-trick yapması karşılaşmadan akılda kalan notlardı.

RESİM 2: Nijerya ve Fildişi Sahil'li 'ölüm grubu'nun sürpriz yapması beklenen takımı Mali, zayıf Benin karşısında tek kelimeyle sıradandı ve hayal kırıklığı yarattı. Benin'in aşırı defansif oyununa karşı uzun süre çözüm üretemeyen Mansa Musa'nın torunları, maçın oynandığı Sekondi şehrindeki genel elektrik problemi yüzünden 15 dakika geciken ikinci yarının 5.dakikasında Frederick Kanoute'nin ayağından buldukları penaltı golüyle sonuca gidebildiler. Gittiler de hepimizin heyecanla beklediği sürpriz yapma hadisesinde pek de ciddi olamayacaklarını da bu etkisiz performanslarıyla hissettirdiler. Umarım yanılmışızdır. Mali adına dikkat çeken tek nokta ise enfes formalarıydı. Her zaman ilginç dizaynlarıyla dikkat çeken Afrikalılar'da bu turnuvanın iddialı ülkesi Mali olacak gibi gözüküyor.

RESİM 3: Günün maçı! Maliymiş, Beninmiş, Fasmış, Sektoui'nin flip floplarıymış... Kimin umrunda. Herkes bu iki Afrika devinin mücadelesine kitlenmişti bugün. Turnuvanın iki favorisinden Nijerya, güçlü rakibi karşısında hemen hemen hiç varlık gösteremezken maç boyu oyunu domine eden Sahil Çocukları, 66'da Salomon Kalou'nun harika golüyle grupta avantajı eline geçirmesini bildi.