Showing posts with label 2010 dünya kupası. Show all posts
Showing posts with label 2010 dünya kupası. Show all posts

Monday, August 9, 2010

Dünya kupası: Sınıfsal apartheid’ın tellalı


BU YAZI BİR+BİR DERGİSİ'NİN HAZİRAN-TEMMUZ 2010 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.




“Bizi burada görmek istemediklerini söylediler. Stadyum çevresinde bulunmamızı istemiyorlar. Yani gitmek zorundayız.” Bu sözler 40 yıldır Durban Kings Park Stadyumu’nun çevresinde işportacılık yaparak geçinen Regina Twala’ya ait. Önemli sözler çünkü Twala’nın maruz kaldığı bu dışlayıcı tavır Güney Afrikalı kent yoksullarının Dünya Kupası’yla birlikte artarak hissettiği baskıyı birebir yansıtıyor.

Durban şehrinde artık Kings Park adlı bir stadyum yok. Onun yerinde 457 milyon dolara mal olan son teknoloji ürünü bir yapı yükseliyor: Moses Mabhida Stadyumu. Bu görkemli yapı inşasıyla beraber çevresindeki yoksulluğu ‘nev-liberal’ bir abrakadabrayla yok etti. Bir başka deyişle ‘pislik’ halının altına itelendi ve artık her şey pirüpak!

Öyle mi gerçekten? Dünya Kupası’yla birlikte Güney Afrika‘yı varsıl, aydınlık bir gelecek mi bekliyor? Yoksa Dünya Kupası tam da bu müreffeh hayallerin katili mi? Ülkede yoksulların, siyahların sporu olarak bilinen futbol, bu pahalı ve gösterişli şenliğiyle ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaya mı geliyor, zenginle yoksulun arasındaki uçurumu bir fersah daha arttırmaya mı?

Bunlar aslında her büyük spor organizasyonu sırasında muhalif kutuplar tarafından seslendirilen sorular. Özellikle dünyanın 1980’lerde geçirdiği neo-liberal dönüşümle birlikte sporun olağanüstü bir şekilde ticarileşmesi ve başlı başına devasa bir endüstri haline gelmesi yarattığı çelişkileri ve problemleri daha da görünür kıldı. Bu seferki coğrafya Güney Afrika, hali hazırda zenginle fakirin arasındaki uçurumun akıl almaz bir seviyede olduğu, yapısal uyum programlarının halkın canına okuduğu bir ‘üçüncü dünya’ ülkesi. Irkçı apartheid rejiminden kurtuluşunun 16.yılını kutlayan Zulu diyarında yeni ayrımcılık döneminin bayraktarlığını neo-liberal politikalar yapıyor ve Dünya Kupası bu politikalarla hayli içli dışlı.

ANC’deki sağ sapma

Apartheid rejiminin yıkıldığı 1994’ten beri iktidarda olan ANC(Afrika Ulusal Kongresi) kâğıt üzerinde sol bir parti. Hareket, silahlı kanadı Umkhonto we Sizwe(Halkın mızrağı) ile birlikte apartheid dönemi süresince rejime karşı mücadele verdi. Muhalefet yıllarında sol hassasiyetler üzerinden politika yapan ve destek toplayan ANC, iktidara geldikten sonra kendisini Washington odaklı yapısal uyum programlarının kucağına bıraktı.

ANC’deki zihinsel değişimi Nelson Mandela’nın dört yıl arayla söylediği şu 2 cümleden anlayabiliriz. Sene 1990: “ANC’nin temel politikası ekonomide kamulaştırmadır.” Sene 1994, “ANC’nin temel politikası ekonomide özelleştirmedir.”

ANC, iktidara Neo-Keynesçi bir ekonomik program olan RDP(Yeniden inşa ve Kalkınma) ile gelse de kısa sürede bu programı tedavülden kaldırdı ve vaatlerinin tam aksi bir siyaseti dikte eden GEAR sistemini devreye soktu. Buna göre parti, kalkınma, istihdam ve refahın paylaşımını ön plana sokacaktı. Fakat bu politikalar beraberinde özelleştirmeyi, ücretlerin düşürülmesini ve tenkisatları getirdi. Parti, yeni bir siyahi eliti semirtirken çalışan kesimi görmezden geldi ve Güney Afrika Cumhuriyeti 90’ların sonunda yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporuna göre zenginle yoksulun arasındaki uçurumun en yüksek olduğu ikinci ülke haline geldi(Dönemin birincisi Brezilya).

1999’da Thabo Mbeki’nin başkanlığa gelmesiyle ANC, bir seçimden daha zaferle ayrıldı ama hükümetin işçi sınıfı üzerindeki baskısı azalmadı. Bu dönemde GEAR politikasını bir üst seviyeye taşıyan Güney Afrika Cumhuriyeti, merkezine yeni gelişen siyahi burjuvaziyi alarak sermayeye dayalı bölgesel bir güç olmayı hedef tahtasına oturttu.
Sub-imperialism olarak anılan bu agresif neo-liberal anlayışın çalışan kesim üzerinde şiddetli etkileri oldu. İşsizlik, %20’lerden %48’lere kadar çıktı, halk %20 oranında fakirleşti, zenginle yoksul arasındaki uçurum iyice arttı. AIDS’li oranı ve fuhuş akıl almaz boyutlara erişti. Hükümetin adı sıkça yolsuzluklarla anılır oldu ve son olarak büyük tepki toplayan zorunlu gecekondu tahliyeleri yaşanmaya başladı.

Haussmann Güney Afrika’da

Konut yetersizliği, barınma sorunu ve gecekondu mahalleleri Güney Afrika otoritelerinin apartheid döneminden beri başını ağrıtan konular. Mike Davis’in “Gecekondu Gezegeni” kitabından aktaracak olursak : “...sömürge ırkçılığı temeline kurulan apartheid rejimi köyden kente göçü kriminalize etmekle kalmamış, tarihsel olarak kent merkezlerinde yaşayan beyaz olmayan toplulukların müthiş bir acımasızlıkla yerlerinden sürülmelerine de neden olmuştu. Yaklaşık 1 milyon siyahi sözde ”beyazlara” ait bölgelerden tahliye edilmişti.” Apartheid dönemindeki 1 milyon kişinin zorla tahliyesi acılı ve kanlıydı. 1980’lerin sonunda dünya tarihinin en şiddetli gecekondu isyanlarından birini ortaya çıkaran bu gergin süreç, rejime karşı savaşan ANC’nin de önemli kozlarından biri olmuştu.

Irkçı rejim yıkıldıktan sonra siyahların şehirlere girmesini yasaklayan kanunlar iptal edildi ve böylece Güney Afrikalı sanatçı Rian Malan’ın tasviriyle “uzaklarda bir baraj yıkıldı ve milyonlarca perişan, umut dolu siyahi dağlardan sel gibi akmaya başladı.” Yeni rejimle birlikte kentleşme oranları muazzam bir artış gösterdi. Güney Afrika’nın büyük şehirleri böylesi bir yükü kaldıracak ekonomik alt yapıya sahip değildi ve nihayetinde Johannesburg, Cape Town, Durban gibi kentlerde devasa gecekondu mahalleleri oluşmaya başladı.

ANC hükümeti iktidara gelir gelmez konut sorununu çözebilmek için “5 yılda 1 milyon ev” projesini devreye soktu ama 90’lar boyunca hatırı sayılır bir ilerleme kaydedemedi. 2000’lerde parti iyiden iyiye neo-liberalleşince konut projeleri de Friedrich Engels’in deyimiyle Hausmannlaştı. Engels, burjuvazinin konut sorununa getirdiği kendince çözümleri 1860’larda Paris’i yeniden inşa eden şehir plancısı Georges-Eugene Haussmann’la özdeşleştirir ve bu çözümleri sorunun kaçınılmaz olarak yeniden üretileceği tarzda çözümsüzlükler olarak değerlendirir. David Harvey de ‘Sosyal Adalet ve Şehir’ adlı yapıtında konut sorununun kapitalist sistem içerisindeki çözümlerle halledilmesinin olanaksız olduğunu öne sürer. Özetle ANC, 2000’lerle birlikte konut sorununu duyarsız serbest piyasa usullerince çözmek için BNG(Breaking New Ground) programını açıkladı. Bu programın en önemli projeleri de Capetown’daki N2 Gateway ve Durban ile Johannesburg’daki “sosyal konut” projeleriydi.

Mike Davis, üçüncü dünya metropollerinde uygulanan Haussmann tipi kentleşmeyi, devletin “güzelleştirme” hatta “yoksullara toplumsal adalet sağlama” namına planlı müdahalelerde bulunarak sermaye sınıfına ve çalışan orta sınıfa yeniden mekânsal sınırlar çizdiği bitmek bilmeyen bir toplumsal savaş olarak betimler. Buna göre yoksul kesimin kentsel olarak kârlı bölgelerde konuşlanmış yaşam alanları ekonomik gelir elde etmek ve sosyal kontrolü sağlamak adına gasp edilmekte ve yerinden edilen yoksullar kent çeperlerindeki izole bloklara mahkûm edilmektedir. Elbette böylesi tartışmalı ve şiddetli süreçlere gebe projeleri hayata geçirebilmek için devletin kamuyu ikna edici kozlara sahip olması gerekmektedir.

İşte bu noktada uluslararası çapta “mega etkinlikler” devreye girer. Olimpiyatlar ve Futbol Dünya Kupası nüfuzları itibariyle bu alanda öne çıkan örneklerdir. Ev sahibi uluslar adına dünyanın geri kalanına karşı ülkelerinin propagandasını yapma imkânı veren bu etkinlikler dışarıya karşı güzel, zengin, gelişmiş vs. görünme kaygılarını ön plana alır ve verilecek iyi bir sınavın ülkenin tanıtımına dolayısıyla turistik albenisine ve ekonomisine önemli katkıları olacağını halka empoze eder. Güney Afrika Cumhuriyeti Spor Bakanı Danny Jordaan Dünya Kupası’nın ülke için önemini şöyle ifade etmektedir: “Bütün dünya biz Güney Afrikalılar’ın birinci sınıf olduğunu görecek.”

Hâlbuki Güney Afrika, yolsuzlukları, %30’lara varan işsizlik oranı, AIDS ve fuhuş problemi ve belki de en önemlisi konut sorunuyla hiç de birinci sınıf bir ülke değil. Kuşkusuz Güney Afrikalılar da bunun farkında. Fakat Dünya Kupası’nda çizilecek iyi bir imajın ülkeyi bir anda refaha kavuşturacağı ilüzyonuna da özellikle orta sınıfı ikna etmek çok kolay. Şehirlerin “güzelleştirilmesi” projelerinin hedefi halindeki kent yoksulları içinse durum tamamen farklı.

Mega spor etkinlikleri kent yoksullarına karşı

Uluslararası spor etkinliklerinin kent yoksulları için kâbus haline dönüşmesinin tarihi 1936 Berlin Olimpiyatları’na kadar uzanıyor. O dönemde “ulu” rejimlerinin imajına halel gelmesinden korkan Naziler, şehir merkezindeki evsiz ve gecekonducuları acımasız yöntemlerle yabancılara görünemeyecekleri “ıraklara” sürmüşlerdi. Sporların aşırı ticarileşmesi ve neo-liberalizmin hâkim olduğu 80’ler ve sonrasında ise bu tarz spor etkinlikleri adeta seri katile dönüştü.

COHRE(Barınma Hakkı ve Tahliyeler Merkezi)’nin raporlarına göre yaklaşık 720 bin kişinin yerinden edildiği 1988 Seul Olimpiyatları’yla başlayan süreç, 2008 Pekin’le tavan yaptı. Pekin’de 1.5 milyona yakın kişinin kitlesel tahliyesi nihayet medyanın ilgisini çekebildi. Oysa ki Pekin’e gelene kadar 20 yılda yine COHRE raporlarına göre tam 2 milyon kent yoksulu mega spor etkinliklerinin yarattığı bahanelerle evlerinden kovulmuş, yaşam alanlarını kaybetmiş ve mağdur duruma düşürülmüştü.

COHRE raporlarından aktaracak olursak; 1992 Barcelona Olimpiyatları sırasında tam 624 aile evlerinden sürüldü, oyunlar sebebiyle 1986 ila 1993 arasında konut kiraları %145 oranında arttı. Yerinden edilmeler en çok kentin Roman nüfusunu hedef aldı ve yaklaşık 60 bin kişiyi kapsadı.

’96 Atlanta Olimpiyatları’nda ezici çoğunluğu Afro-Amerikalı olmak üzere 30.000’e yakın yoksul yaşam alanlarını değiştirmeye zorlandı, 3.000 ev yıkıldı, mahalleler ve evini kaybeden halk kriminalize edildi. Bu dönemde(95-96 yılları) tam 9.000 evsiz tutuklandı.

2004 Atina Olimpiyatları yalnızca ülke ekonomisinde bedelleri halen ödenen bir gedik açmakla kalmadı. 2700 Roman vatandaşın barınma hakları oyunlar sebebiyle tecavüze uğradı, toplamda 10 bin kişi mağdur edildi. Gecekonduların yıkımı için kanunları çiğneyen jet bürokratik kararlar alındı. Yerinden edilen kent yoksullarına verilen alternatif konut sözleri tutulmadı.

2010 Vancouver Kış Olimpiyatları, doğa harikası ormanların katledilmesine, kent merkezindeki mahallelere uygulanan soylulaştırma projelerine, 700 yoksulun buradaki evlerinden kovulmasına ve alışılageldiği üzere bedelini Vancouver halkının vergilerle ödeyeceği büyük mali zararlara yol açtı.

Önümüzdeki Ekim ayında Yeni Delhi’de düzenlenecek olan Commonwealth Oyunları da sevimsiz yüzünü göstermekte hiç gecikmedi. 35 bin gecekondu sakini “kenti güzelleştirme” adına zorunlu olarak mahallelerinden tahliye edildi. Elbette “mega etkinlikler” sporla sınırlı değil. Birçok uluslararası politik, ekonomik ve sanatsal etkinliğin sistem tarafından nasıl yoksulsavar’a dönüştürüldüğünü kanıtlayacak örnekleri sunabiliriz. 2010 Dünya Expo Fuarı için Şangay’da 400 bin kişinin yerinden edildiği notunu iletmem yeterli olacaktır herhalde.

Teneke kentler ve Dünya Kupası

Tüm bu gerçekler ışığında ANC’nin gözünü Olimpiyatlar ve Dünya Kupası’na dikmesiyle kentsel dönüşüm projelerinin, gecekondu yıkım ve tahliyelerinin aynı döneme denk gelmesinin tesadüf olmadığı sonucuna varabiliriz. Cape Town, Johannesburg, Durban gibi kentler başta olmak üzere maçlara ev sahipliği yapacak tüm şehirlerde apartheid dönemini aratmayan görüntüler yaşanıyor.

Cape Town, dünya kupası zulmünün en çok hissedildiği yer. Hükümetin dar gelirlilerin konut sorununu çözmek için uygulamaya koyduğu N2 Gateway Projesi, 25 bin konutluk bir proje. Dışarıdan bakıldığında umut verici, iyi niyetli bir hamle gibi gözüküyor ama hadiseyi biraz deştiğinizde yüzleştiğiniz gerçekler can sıkıcı. N2 Gateway, Cape Town’ın merkeziyle havaalanını birleştiren N2 Karayolu’nun çevresinde inşa ediliyor. Dünya Kupasıyla birlikte Cape Town’a gelecek olan on binlerce turistin Güney Afrika’ya dair göreceği ilk görüntüler buraya ait olacak. Hükümetin N2 Gateway Projesi’nde gösterdiği ivedilik ve ‘özveri’ bu bilgiyle biraz daha anlam kazanıyor.

Projenin hayata geçirilmesi için Joe Slovo Enformel Bölgesi olarak anılan mahallenin 20 bin sakini evleri yıkılmak suretiyle bölgeden sürüldü. Sürüldükleri yer bir toplama kampından farksız olan ve resmi kayıtlarda Delft olarak geçen bir cehennem parçası. Delft’te yaşamaya zorlanan mağdurların bölgeye taktıkları isim Blikkiesdorp, Afrikaan dilinde Teneke Şehir anlamına geliyor. Burada insanlar neredeyse bütün temel hizmetlerden yoksun bir şekilde, tenekeden yapılma perişan barakalarda yaşamaya zorlanıyorlar. Bir ‘Teneke Kent’ sakini olan Pamela Beukes’e göre Dünya Kupası, Apartheid Rejimi’nden bile kötü: “Apartheid döneminde bize ev yapmamız için tuğla veriyorlardı. Bunlar onu bile vermiyor, tenekeden evlerde yaşıyoruz.”

Hükümet yetkilileri bunun geçici bir durum olduğunu söylese de uzmanlar, N2 Gateway Projesi’yle üretilen evlerin kent yoksulları için sürdürülebilir bir sonuç sağlamadığı kanısında. Birincisi Joe Slovo’luların bu evlerin kiralarını karşılamaları çok zor. İkinci olarak bölge, şehre ve iş alanlarına çok uzak, bu da mahallenin çalışanları için yüklü bir ulaşım masrafı demek. Son olarak yine Güney Afrika’da geçen Yasak Bölge 9(District 9) filminde benzer bir hikâyeyle evlerinden tahliye edilmek istenen mülteci uzaylılara MNU çalışanı Wikus’un dediği gibi: “Bu evler, eski evlerinizden çok daha küçük, oraya taşınmak istemezsiniz!”

Benzer müdahaleler, yıkımlar ve yerinden etmeler Durban’da da yaşanıyor. Bir gecekondu mahallesi olan Kennedy Road Eylül 2009’da ANC tarafından görevlendirildiği iddia edilen sivil görünümlü 40 kişi tarafından yerle bir edildi, birçok gecekondu sakini dövüldü, bazı evler yakıldı. Kentte Dünya Kupası döneminde ‘çirkin’ görüntüler yaratmasından çekinilen birçok gecekondu sakini, işportacı ve çocuk satıcı kriminalize edilerek ya tutuklanıyor ya da kent çeperlerine gönderiliyor. Bu kişilere polis copunun söylediği tek bir şey var: “Dünya Kupası’nda buralarda gözükmeyin.”

Yine COHRE’nin şehirde yaptığı detaylı araştırmalara göre eThekwini Belediyesi’nin gecekondu mahallelerinde uyguladığı zorunlu tahliyeler kanunsuz ve dar gelirliler için geliştirilen konut projeleri de yetersiz. Bölgede gecekondu mahallelerine uygulanan zulümlere dur demek için kurulan Abahlali baseMjondolo grubu 30’dan fazla gecekondu yerleşiminde örgütlü, epey etkili bir halk hareketi.

Ülkenin en büyük şehri Johannesburg’daki yıkımlar ve zorunlu tahliyeler tipik bir soylulaştırma projesi örneği olarak göze çarpıyor. Şehir konseyinin kente olan ekonomik yatırımı arttırmak için gündeme getirdiği “Birinci sınıf Afrika şehri: Johannesburg” hedefini gerçekleştirmek için kolları sıvayan yetkililer bunun için ilk adımı attı ve kent merkezinde yaşayan gecekonducuların evlerini yıkarak sakinlerini şehrin çeperlerine postaladı. Toplamda 235 kötü durumdaki bina yıkıldı. Bu yıkımlardan toplam 67 bin kent yoksulunun etkilendiği belirtiliyor. COHRE raporlarına göre yıkımlar ve zorunlu tahliyeler gece yarılarında habersiz bir şekilde gerçekleştirildi. Bu yıkımlarda hükümet acımasızlıklarıyla nam salan Kırmızı ve Mavi Karıncalar adlı paralı milis kuvvetlerini kullandı.

Yeni nesil apartheid’ın kaynağı olarak Dünya Kupası

Güney Afrika Cumhuriyeti, Dünya Kupası için 3 milyar dolara yakın para harcadı. 5 yeni stadyum inşa edildi, var olan statlardan 5’i de yenilendi. Sadece spor tesisleri için harcanan para 1 milyar doların üzerinde. Bu rakam 2004 yılında yapılan ilk maliyet hesaplarının 3.5 kat üzerinde. Turnuva, Mayıs ayına kadar maç biletlerini satmakta dahi zorlandı. Çünkü Güney Afrika halkı ekonomik olarak FIFA’nın belirlediği bilet ücretlerini karşılayabilecek seviyede değil. Nihayetinde bilet fiyatlarında muazzam bir dampinge gidildi ve son gelen haberlere göre biletlerin büyük kısmı satıldı.

Tüm bu harcanan paraların, yapılan lüzumsuz büyüklükteki lüks stadyumların, beş yıldızlı tesislerin yerine teneke kentlerde, insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur edilen kent yoksullarının sorunları çözülebilirdi. Çözülmedi! %30’u vuran ve turnuva sonrası geçici inşaat işleri biteceği için artacak olan işsizlik oranını aşağı çekecek yatırımlar yapılabilirdi. Yapılmadı! Fuhuş ve AIDS sorunlarıyla mücadele etmek için projeler başlatılabilirdi. Olmadı! Tıpkı daha önceki dünya kupalarında, olimpiyatlarda olduğu gibi halktan esirgenen bu devasa yatırımlar bir göz boyama ve propaganda aracının nesneleri olarak kullanıldı.

Nelson Mandela, Güney Afrika’da düzenlenen 1995 Rugby Dünya Kupası’nı yıllarca apartheid rejiminde birbirinden ayrı yaşayan siyahlarla beyazlar için bir kaynaşma, dayanışma ve uzlaşma aracı olarak kullanmıştı. 2010 Dünya Kupası ise Mandela’nın hayallerinin tam aksine hizmet ediyor. Yoksulla varsılın arasındaki uçurumun geri döndürülmez boyutlara eriştiği, yoksulların açıkça dışlandığı, kentlere sokulmadığı bir nevi sınıfsal apartheid’ın pervasız bir şekilde hayata geçirildiğini gözlemliyoruz.

Bir yanda toplama kamplarından beter teneke kentlerde yaşamaya zorlanan milyonlarca insan, diğer yanda 500 milyon dolarlık futbol stadyumlarında sadece belli sınıfların davetli olduğu bir ‘karnaval’. Maalesef 2010 Dünya Kupası, sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesi konusunda çarpıcı bir örnek olarak literatürdeki yerini alacak. Ana akım medya bunların hiçbirinden bahsetmeyecek elbette ama siz televizyon başında futbol keyfini yaşarken bu 1 aylık festivalin, yalancı ütopyanın maliyetini çok ağır bir şekilde ödeyen milyonlarca Güney Afrikalı kent yoksulunun varlığını görmezden gelmeyin.

Monday, August 2, 2010

Dünya kupası, spor endüstrisi ve neo-liberalizm

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL KÜLTÜR DERGİSİ'NİN TEMMUZ 2010 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.


Ghiggia’nın Maracana’yı yasa boğan golünü, 1950’lerin ‘Altın Takımı’ Macaristan’ı, 1966 Kuzey Kore mucizesini, Cruijff’un Hollanda’sını, Tanrı’nın Eli’ni, Roberto Baggio’nun kaçırdığı penaltıyı, İlhan Mansız’ın Roberto Carlos’a attığı çalımı dün gibi hatırlıyoruz. Futbola ve özellikle de dünya kupalarına dair ne izlediysek, duyduysak, okuduysak en ince ayrıntısına kadar zihnimizde. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’ın Amerikan bombalarıyla yerle bir edilişini, 1976’daki darbeden sonra 78’de Arjantin’i dünya şampiyonu yapan askeri cuntanın stadyumları cesetlerle doldurmasını, Diyarbakır Cezaevi’ni, Güney Afrika’daki apartheid rejimini unuttuk belki ama futbola dair enstantaneler en ince ayrıntısına kadar hafızamızda…

İnatla, müthiş bir iradeyle hatırlıyoruz!

Futbol hafızasının, çağın ruhuna meydan okuyan bir hali var. Marksist edebiyat kuramcısı Terry Eagleton’ın dediği gibi bu durum postmodern çağın amnezik toplumları için renkli bir tezada tekabül ediyor. Kuşkusuz bu tezat futbola has koşulların bir sonucudur. Spor endüstrisi ve şekillendirdikleri, anlık fenomenler yaratma ve geleceğe kalıcı imajlar bırakma konusunda bir hayli mahirler. Bunu tanımlarken bilhassa ‘endüstri’ kelimesini kullanıyorum zira spor endüstrisinden geleceğe miras kalanlar saha içerisinde olup bitenlerden çok daha fazlasıdır.

Hoş, ulu sloganı “spora siyaset sokmayın” olan FIFA, IAAF ve ekonomik gücün motoru global şirketler, endüstrinin yan etkilerini saklamak için tüm medyatik güçlerini kullanıyorlar ama zulmü en azından yaşayana unutturmak mümkün değildir. Spor endüstrisi mazlumlarının sayısı son 30 yılda öyle bir boyuta erişti ki sorunun parametreleri de iyice belirginleşti. Artık mesele yan kategorilerle açıklanmaya gerek duyulmayacak biçimde aşikâr: Neo-liberal zulüm!

Neo-liberal zulmün ayak sesleri

Kapitalizmin kronik aşırı birikim sorunundan doğan krizlerin yaşandığı 1970’lerden sonra Anglo-Amerikan dünya, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan önderliğinde kökleri 1930’lara kadar giden bir ekonomi politik doktrini olan neo-liberalizmi kendilerine kurtarıcı olarak seçtiler. Kesintisiz sermaye birikimini sağlama konusunda sıkıntılar yaratan refah devleti anlayışından arz yanlı iktisadı destekleyici politikalara keskin bir geçiş yapıldı. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumların da desteğiyle neo-liberal doktrin ülkemiz dahil kapitalist dünyanın her köşesine nüfuz ettirildi.

Neo-liberal doktrin teknolojik gelişmelerle birlikte küreselleşme rüzgarını da arkasına alarak devlet varlıklarını ve ortak mülkiyete ait değerleri özelleştirmeler ve piyasa liberalizasyonu aracılığıyla piyasaya dahil etti. Köyden kente göç hızlandırıldı, büyük şehirlerde endüstrisizleştirme hamlesi başladı ve büyük sanayi emeğin ucuz olduğu çevre bölgelere kaydırıldı. Böylece hem sistemi krize sürükleyecek aşırı sermaye birikimini emecek yeni bölgeler oluşturuldu hem de global kentler küreselleşmeyle birlikte başatlaşan finans kapitalizminin merkezleri haline getirildi.

Neo-liberalizm ve küreselleşmeyle birlikte ulus-devletlerin ve ulusal ekonomilerin tarih sahnesinden çekilme sürecine girdiği artık herkesçe kabul edilen bir gerçek. Bu merhale global şehirlerin bölgesel merkezler olarak yükselişe geçtiği bir dönem aynı zamanda. Büyük kentler ekonomik ve siyasi gücü ellerinde toplamaya başladıkça sermayenin kesintisiz birikimini sağlamak adına erişebildikleri tüm coğrafi alanlara ve kurumlara el koymaya başladılar. Bu “gasplar” kapitalizmin ‘yaratıcı yıkım’ prensibine uygun bir şekilde gerçekleşti ve sermaye palazlandıkça omzuna bastığı, varlıklarına el koyduğu kesimler güçsüzleşmeye başladılar.

Peki spor endüstrisini bu gasplarla ilişkilendiren nedir? Daha doğrusu spor endüstrisinin bu el koymalarda oynadığı rol tam olarak nasıl açıklanabilir?

Bir kentsel baskılama aracı olarak spor endüstrisi

Olimpiyatlar ve futbol dünya kupası gibi mega organizasyonlar ulus-devletler için küresel ölçekli bir yarışma sahnesidir. Büyük turnuvalar neo-liberalizm modası ortaya çıktıktan sonra ekseriyetle ‘global’ ve gittikçe kuvvetlenen kentlerde gerçekleştirildi ve bir numaralı vaatleri dış sermayeyi bölgeye çekmekti. Bu turnuvalar aynı zamanda bölgede aşırı birikmiş sermayeyi emecek altyapı yatırımlarını da teşvik eder ama bu yatırımlar güçten düşürülmüş, dışlanmış ve uzaklaştırılmış alt sınıfları kapsamazlar. Zira bu akımın ve genel olarak neo-liberal kentçiliğin alamet-i farikası kentsel dönüşüm projeleridir.

Büyük kentlerde ve özellikle İstanbul’da artık hepimizin aşina olduğu kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma(jantrifikasyon-soylulaştırma) projeleri kentin sermaye için kârlı olabilecek bölgelerinde konuşlanmış yoksul mahalleleri hedef alır ve buraları alenen gasp ederek kontrolü altına geçirir. Projeler, kent yoksullarının yaşam alanlarına el koyduğu gibi bu “istenmeyen” insanları kentin çeperlerine göçmeye de mecbur bırakır ve özellikle kayıtlı olarak istihdam edilme imkânlarını en aza indirger. Bu el koymalar çoklukla şiddetli bir muhalefetle karşılaşır dolayısıyla bu muhalefeti en azından kamuoyu nezdinde azaltacak bahanelere ihtiyaç vardır. Spor endüstrisinin yalnızca üst, kısmen de orta sınıfları gözeten getirileri bu bahanenin ta kendisidir.

İstanbul’da Olimpiyat’ın O’su dahi Olimpiyat Köyü’nün inşa edileceği Ayazma’da mutenalaştırma projelerinin ortaya çıkmasına yetmişti. Olimpiyat yahut dünya kupası düzenleyen şehirlerdeki örneklerse haliyle çok daha acımasız. COHRE(Barınma Hakkı ve Zorunlu Tahliyeler Merkezi)’nin raporlarına göre 1988 Seul Olimpiyatları’ndan beri olimpiyat, dünya kupası gibi mega spor organizasyonlarına ev sahipliği yapan kentlerde yaklaşık 3.5 milyon kent yoksulu evsiz bırakıldı ya da yerinden edildi. Bu organizasyonların yıkıcı hale gelmesinin 1980’ler ve sonrasına denk gelmesi neo-liberal politikaların kentler ve kent yoksulları üzerindeki etkisini anlatması bakımından kafiyelidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi 80’ler aynı zamanda neo-liberal doktrinin önce Anglo-Amerikan sonra da tüm dünya sathında başat hale geldiği ve hız kesmeden yayıldığı yıllardır.

Güney Afrika örneği

Bu bağlamda 90’ların ikinci yarısından itibaren neo-keynezyen ekonomi politikalarının yerini Washington odaklı neo-liberal yapısal uyum programlarına bırakan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ısrarlı Olimpiyat ve Dünya Kupası düzenleme çabalarını da daha iyi anlayabiliriz(tabii kendi ülkemizinkini de). Konut sorunu, yolsuzluk, fuhuş, AIDS gibi sorunlarını 16 yıllık iktidarı boyunca çözemeyen Mandela’nın partisi ANC(Afrika Ulusal Kongresi) ülkeyi dış sermaye için daha cazip hale getirecek dünya kupası düzenleme fırsatını yakaladığında ilk işi bu cezp edici görselliği yaratacak ilüzyonları inşa etmek oldu.

Bir yandan toplam maliyeti 3 milyar doları bulan stadyumlar ve çok amaçlı kompleksler inşa edilirken öte yandan turistlerin ve medyanın gözü önündeki yoksulluk görüntüleri itinayla “temizlendi”. Elbette bunu yapmak kolay olmadı. Güney Afrika Cumhuriyeti zenginle yoksulun arasındaki uçurumun en yüksek olduğu ülkelerden biri. Ülkedeki işsizlik oranı %30’a yaklaşıyor ve büyük kentlerde gecekondulaşma bir hayli yaygın.

Tüm bu “çirkin” görüntülerin yaratacağı memnuniyetsizlikten korkan Güney Afrika hükümeti ülkenin imajını bozan bu unsurları hızlı ve şiddetli bir şekilde temizleme operasyonlarına girişti. 2006’dan bu yana başta Cape Town, Johannesburg ve Durban gibi büyük şehirler olmak üzere dünya kupasına ev sahipliği yapacak tüm kentlerde vuku bulan kentsel dönüşüm projeleri kent merkezinde ve teşhire açık mekânlarda yaşayan on binlerce gecekondu sakininin üzerinde müthiş bir baskı oluşturdu.

Bu baskı, sürgünleri, gecekondu yıkımlarını, kent yoksullarının geçimlerini sağlamalarına olanak veren kimi ufak iş alanlarının zorla lağvedilmesini ve en acısı da ülkedeki Apartheid dönemini hatırlatan bir uygulamayı getirdi: kent çeperlerinde yaşamaya mahkûm edilen ve şehirlere sokulmayan yoksullar. Üstelik tenekeden yapılma toplama kamplarında yaşamaya zorlanan eski gecekondu sakinlerinin durumu Apartheid dönemindekinden bile beter.

“En azından Apartheid döneminde evlerimizi inşa etmemiz için bize tuğla veriyorlardı. Şimdi o bile yok, tenekeden evlerde oturuyoruz” diyen Sandy Rossouw, “apartheid’dan bile kötü” benzetmesinde yalnız değil. Rossouw gibi Blikkiesdorp adlı teneke kentte yaşayan Jane Roberts’a göre de dünya kupası nedeniyle yaşamak zorunda bırakıldıkları yer şeytanın idaresindeki bir zindandan farksız ve polisler akşam vakti dışarıda gezen herkesi sorgulayıp, tartaklayacak kadar pervasız.

Neo-liberal ekonomi ve kent politikalarını hızlandırıcı fonksiyonu sebebiyle tercih edilen Olimpiyatlar, Dünya Kupaları gibi spor organizasyonları tıpkı Güney Kore, Yunanistan, Çin, Hindistan hatta İspanya, Kanada ve ABD örneklerinde olduğu gibi Güney Afrika’da da kent yoksullarına karşı muazzam bir baskılama aracına dönüşmüş durumda. Dünya Kupası ülkenin küresel ekonomiye entegrasyonunu kolaylaştırırken aynı zamanda işçi sınıfı ve yoksulların yaşam standardını düşürmekte, iş olanaklarını kısıtlamakta ve onları sefalete ve kayıt dışı ekonomide sürünmeye mahkûm etmektedir.

Küresel spor endüstrisinin yarattığı bu sonuçların diğer neo-liberal politikalarla benzerlik göstermesi çarpıcıdır. İşçi sınıfını heterojenleştiren ve Manuel Castells gibi kent uzmanlarına göre de uzun vadede proleteryanın silikleşmesine yol açacak olan bu kentsel müdahalelerin özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki gidişatı karbon kâğıdından geçmişçesine benzerdir. (Yeri olmasa da parantez içinde belirtmek gerek ki Mike Davis, Jan Breman gibi ekonomi ve kentleşme uzmanlarına göre kent yoksullarını marjinalleştiren bu süreç Castells’in iddia ettiğinin aksine daha farklı ama güçlü bir proleter hareketin canlanmasına da zemin hazırlayabilir.)

Ne yapmalı?

Sonuç olarak 19.Dünya Kupası’nı geride bıraktığımız şu günlerde engin futbol hafızamıza ekleyecek nice enstantane bulduk bulmasına da mevzubahis anların hepsiyle aramızda burjuva medyasının yanıltıcı elinin olduğunu unutmamalıyız. El mahkûm “büyük” medyanın bize gösterdiklerini hatırlayacağız ama bu dünya kupasına asıl damga vuran, yüz binlerce kent yoksulunu mağdur eden ve 16 yıl sonra Güney Afrika’da yeniden apartheid dönemini hatırlatan görüntülerin yaşanmasına sebebiyet veren neo-liberal sefalet ne olacak? Kupayı kimin kazandığının tesiri mi daha büyük yoksa bu yaşananların mı?

Genelde bizim çevrelerde spor küçümsenir hatta “afyon” addedilir. Oysa sporlar ve özellikle de futbol milyarlarca insana erişme kapasitesi olan kitlesel bir fenomendir. En son Güney Afrika örneğinde de tecrübe ettiğimiz üzere spor endüstrisi de her endüstri gibi sermaye sınıfının kontrolü altında sınıfsal çelişkileri keskinleştirmektedir. Bu bağlamda bir üst yapı kurumu olarak sporun bir mücadele alanı olduğu gerçeğiyle yüzleşmeli ve bu alandaki direnişimizi derinleştirmeliyiz.

Aralık 2009’da kaybettiğimiz Güney Afrikalı muhalif ozan-yazar-eylemci Dennis Brutus’ün de dediği gibi: “spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylenen her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır.” Megafonu ele alma vakti geldi de geçiyor.

Sunday, July 11, 2010

Johannesburg’da final, Pretoria’da zafer!

BU YAZI İLK OLARAK 12 TEMMUZ 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

The Guardian’ın deneyimli Spor Yazarı Richard Williams’ın dediği gibi “2010, Afrika’nın turnuvası olarak başladı, Güney Amerikalıların şovu olarak devam etti, Avrupa’nın kupası olarak sonlanıyor.”

Turnuvaya katılan 6 Afrika takımından Gana haricinde kalanlar göz doldurmaktan uzaktı. Fire vermeden 5 takımla gruplardan çıkan Güney Amerikalılar, Avrupalı rakiplerine karşı sönük ve çaresiz kaldılar. Avrupa ise göze hoş gelen futbolları ve sistemleriyle öne çıkan İspanya, Almanya ve Hollanda gibi ekolleriyle turnuvanın final resmini çizdi. Ve bu akşam Johannesburg’da Dünya Kupası tarihinde ilk kez finale çıkan İspanya ve Hollanda’nın randevusuyla turnuvayı sonlandıracağız

Avrupa’nın taktiksel hakimiyeti

Yarı finalde belki de şampiyonanın en iyi iki takımını, Almanya ve İspanya’yı karşı karşıya izledik. Öncelikli olarak topa hakim olmayı hedefleyen oyun yapıları (possession football) ve benzer sistemleriyle iki takımın mücadelesi beklenen çekişmeden uzaktı. Bir başka deyişle her şey tıpkı 2008 Avrupa Kupası Finali gibiydi. Almanya turnuva boyunca olduğu gibi pozitif futbolunu sürdürdü ve elinden geleni yaptı ama klasik tabirle gücü yetmedi.

Burada bir parantez açmak isterim. Her iki takım da top hakimiyetini ön plana alsa da Almanya topu ayakta daha az tutarak, daha hızlı oynamayı hedefleyen ve direkt paslarla rakibin boşluklarından yararlanmak suretiyle sonuca giden bir futbol oynuyor. Bu özelliğiyle saf topa hakim olmaya dayalı futbol (possession football) oynayan İspanyollardan biraz daha farklılar.

Vicente Del Bosque ve ekibi Almanya’nın özelliklerini çok iyi tetkik ederek yarı final öncesi santrfor özellikli iki oyuncudan Torres’i 11’den çıkardı ve yerine ön alanda daha iyi baskı yapabilecek sağ açık Pedro’yu yerleştirdi. Bunun sonucunda o güne kadar turnuvada sol açık oynayan Villa da asıl mevkii olan santrfor bölgesinde sahaya çıkma imkanı buldu. Bu değişiklikler çok olumlu neticelendi. Almanya, kalabalık ve top alışverişinde becerikli İspanya orta sahasına karşı nefes alamadı, topa sahip olamadı ve nihayetinde karşılaşma süresince mahkum oynayarak kaybetti.

Öte yanda artık eskisi gibi göze hoş gelen futbol oynamadığı iddiasıyla eleştirilen Hollanda makus talihini kırarak finale yükseldi. Üstelik oynadığı 6 maçın 6’sını da kazanarak. Bu noktada “total futbol” nostaljiklerine şöyle bir hatırlatma yapmak makul olacaktır. Evet, Hollanda eskisi kadar hücumcu bir takım değil. Ama eskiden kastım ‘70’ler değil, örneğin 2008. ‘74’teki total futbol efsanesi zaten 1980’lerden itibaren ortadan kayboldu. Hollanda hep 3 forvetli hücum futbolunu sürdürdü ama bunun adı total futbol değildi. Dolayısıyla başta Johan Cruijff’un 3-4 senedir sürdürdüğü “Hollanda tek santrfor oynamaz” eleştirileri olmak üzere Portakallar üzerinden döndürülen klişelerin çok da gerçekleri yansıtmadığı kanısındayım. Evet, Hollanda daha sert ve kontrollü oynayan bir takım ve Van Marwijk’in 4-2-3-1’i Van Basten’inkinden çok daha temkinli ama bunun adı total futbola ihanet değil. Zira Hollanda, total futbolu bırakalı 30 sene oldu.

UEFA Başkanı Michel Platini, yarı finale kalan Avrupa takımlarıyla ilgili çok doğru bir noktayı vurguladı: “Bu 3 takım son 4 senede en fazla Gençler Şampiyonası kazanan takımlar. Bu bir tesadüf mü? Bence değil, bu oturmuş altyapıların, iyi organizasyonun ve teknik eğitim programlarının bir sonucu.” Platini haklı. Bu turnuvanın öne çıkan bir özelliği varsa o da taktiksel beceri ve takım oyununu ön plana çıkaran ekiplerin bireysel yeteneklere dayanan sistemleri geride bıraktığıdır. Sizi bilmem ama ben bu durumdan hiç de şikayetçi değilim. İspanya, Almanya gibi takımları izlemek tek başına Lionel Messi ve Cristiano Ronaldo’yu izlemekten çok daha keyifli çünkü.

SEMENYA’NIN ZAFERİ

Caster Semenya’nın pistlere dönebileceği haberi ajanslara düşünce oturdum saydım. Son 10 ayda tam 7 Semenya yazısı yazmışım. Semenya’nın cinsiyetçi ve ırkçı IAAF’e (Dünya Atletizm Federasyonu) karşı olan mücadelesini ana akım saptırmalardan uzak, doğru argümanlarla sizlerle ulaştırmak çok önemliydi. Çünkü Türk medyasında çıkan Semenya haberleri “Altın kız erkek çıktı” gibi itham ve iftiralardan ibaretti. Bu da 8. yazı olsun, Semenya’nın zaferi şerefine…

Tam olarak bilmeyenler için hadiseyi kısaca özetleyeyim. Caster Semenya, 2009 Berlin’de 800 metre Kadınlar Dünya Şampiyonu oldu ve akabinde IAAF, hakkında çıkartılan “Semenya aslında erkek” iddialarını ihbar kabul ederek insanlık dışı bir cinsiyet testini genç atlete dayattı. Semenya’nın cinsiyetini mevzubahis ederek özel hayatına ve kişilik haklarına tecavüz edenlerin cinsiyetçi ve ırkçı dayanakları vardı : “Kadın gibi gözükmüyor, çok kaslı, sakalları var…”

Semenya ilk günden itibaren başını dik tuttu hatta mayıs ayında “Sizin vereceğiniz karar da atletizm de umurumda değil” diyerek IAAF’ye açıkça rest çekti. Ve hiçbir kusuru olmamasına rağmen sadece mesnetsiz ırkçı ve cinsiyetçi dayanakları olan iddialar yüzünden 11 ay spor yapması engellenen Semenya, geçtiğimiz hafta içinden açıklanan raporla nihayet zafere ulaştı.

IAAF, 11 ay sonra Semenya’nın kadın olduğundan emin olabildi de ona yeniden pistlere dönme iznini verdi ama daha önce de yazdığım gibi bu saatten sonra IAAF’in verdiği kararın hiçbir önemi yok. Semenya çoktan kazanmıştı çünkü hep haklıydı. Artık Dünya Kupası’yla yüzü gülmeyen Güney Afrikalı yoksulların, o gecekonduların içinden çıkan Caster Semenya’nın memleketi Pretoria’nın ve tüm Semenya destekçilerinin zafer vaktidir. Zulme karşı zaferin tadı da başka olur ha!..

Sunday, June 20, 2010

Mazlumların ahı ve Şili


BU YAZI İLK OLARAK 20 HAZİRAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Son 9 günde 26 tane dünya kupası maçı izledik. 26 çarpı 90 eder 2340 dakika. Söze Devlet Bahçeli gibi matematik hesabıyla başlamak hoş değil ama futboldan başka beni 2340 dakika televizyon karşısında oturtabilecek başka bir şey de yok. Üstelik şu ana kadar izlediğimiz futbolun verdiği tat keçiboynuzundan hallice olmasına rağmen.

Eduardo Galeano’nun atıfta buluna buluna yavanlaştırdığımız ‘futbol dilencisi’ benzetmesine başvurmak istemem ama durumumuz da meydanda. Bir umutla izlemeye koyulduğumuz 26 maçın ancak 4-5 tanesi keyifliydi. Gol oranlarının düşüklüğü bakımından 1990 Dünya Kupası’nı dahi geride bırakan, temposuz mu temposuz, golsüz mü golsüz bir turnuva oluyor şu ana dek.

Mazlumların ahı tuttu

Turnuvanın halini ve Dünya Kupası’nın bu köşede sıkça zikredilen günahlarını düşününce insanın aklına “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü geliyor. Öyle böyle değil çok ah aldı Dünya Kupası. Gecekondusu yıkılanlar, yerinden edilenler, kentlere sokulmayanlar, iş sahaları yok edilenler… Gecekondu sakinlerinin, işportacıların, inşaat işçilerinin mağduriyetlerinden daha önce de bahsetmiştim. Şimdiyse gündemde balıkçılar var. Financial Times’ın haberine göre Durban’da yaşayan ve avlanan tam 5 bin balıkçı artık iş sahaları olan Durban iskelesine sokulmuyorlar. Sebebi ise tanıdık: on binlerce turistin akın ettiği kentte ‘görüntü kirliliği’ yaratmaları.

“Ülkenin ne kadar güzel olduğunu kanıtlamak için bir parti veriyorlar ama bunun için yoksulları ezip geçtiler. Biz artık bu ülkede yaşamıyor muyuz? Bir sabah iskeleye geldik ve artık burada istenmediğimizi öğrendik. Konsey üyelerinden birinin bana söylediğine göre orada avlanmak için fazla kirliymişiz.” Balıkçı Khalil Adam’ın sözleri vaziyeti özetlemek için yeterli. Hafta boyu Güney Afrika’nın dünya kupasına ev sahipliği yapan bütün kentlerinde protestolar vardı. Barınma hakkı için, iş sahalarından dışlanmalarını protesto etmek için, ödenmeyen maaşlar, yevmiyeler için sokaklara döküldü Güney Afrikalı emekçiler.

13 Haziran itibariyle de aralarında akademisyenler, entelektüeller ve aktivistlerin de bulunduğu bir grup insanın öncülüğünde tarihin ilk Dünya Yoksullar Futbol Kupası’nın startını verdiler. Cape Town’da dünya kupası mağdurlarının ve uluslararası destekçilerinin katılımıyla başlayan turnuvanın şampiyona için ülkeye gelen turistlere bir de mesajı var: “Dünyanın her yerinden ülkemize gelen dostlar! Futbolun gerçek ruhunu anlamak için FIFA’nın zenginler için belirlediği sınırların dışına çıkın ve Delft’teki(sürgün edilen kent yoksullarının yaşadığı teneke kent) Dünya Yoksullar Futbol Kupası’na katılın. FIFA ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Dünya Kupası bahanesiyle evsiz bıraktığı, dışladığı, kupa süresince kentlere sokmamak için her şeyi yaptığı kent yoksullarına yaşatılan zulmün karşısında yer alın!”

“And Dağları’ndan, Sierralar’dan

Görüldüğü üzere benim tuttuğum takımın eylemleri tüm hızı ve renkliliğiyle devam ediyor. Buna karşılık FIFA’nın partisi için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. 9 gündür futbol namına bir şey göremediğimiz için vuvuzela aşağı vuvuzela yukarı söyleniyoruz. Peki hiç mi güzel bir şey yoktu yeşil sahalarda? Vardı elbette ve o güzelliklerin arasından bir takım sıyrıldı: Şili.

Arjantinli futbol dahisi Marcelo Bielsa’nın kendisiyle özdeşleşen 3-3-1-3 taktiği 2002 Dünya Kupası’nda Arjantin için pek de iyi sonuçlar doğurmamıştı. Fakat Bielsa Şili’yle aradığı kadroyu bulmuşa benziyor. Elemelerdeki performansıyla dikkat çeken Şili, turnuvaya da lezzetli bir futbolla adım attı. Tek santrforla oynayan Honduras’a karşı 3 stoper kullanmayı gereksiz bulan Arjantinli teknik adam klasik sistemini bozarak savunma hattını 2 stoper ve ön libero Carmona’yla kurdu. Kağıt üzerinde bek gibi sahaya çıkan Vidal ve Isla ise maçın yüzde 80’ini rakip alanda geçirdiler. Hücum hattındaysa oyun kurucu olarak Matias Fernandez önünde Valdivia, Alexis Sanchez ve Beausejour’u izledik. Bu dörtlü maç boyu hareket halindeydi ve devamlı yer değiştirdiler. 60.dakikadan sonra Honduras’ın santrforları ikilemesinden sonraysa Bielsa, Jara’yı oyuna alarak klasik 3’lü savunmasına geri dönüş yaptı. Değişen bir şey yoktu, Bielsa’nın öğrencileri şiir gibi futbol oynamaya devam ettiler.

Şili bu karşılamayı sadece 1-0 kazandı ama maçın hakkı 4’tü, 5’ti. Elbette Honduras zayıf bir rakip ve Şili’nin asıl gücünü İsviçre karşısında göreceğiz fakat şurası kesin ki turnuvanın taktiksel açıdan en heyecan veren takımı Salvador Allende, Victor Jara ve Pablo Neruda’nın ülkesi Şili. Sadece bu farklı ve zevk veren taktiğin uygulanışını izlemek için bile desteği hak ediyorlar.

Saturday, June 12, 2010

Büyüdük ve dünya kupalarını sevmek zorlaştı


BU YAZI İLK OLARAK 13 HAZİRAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Ufakken her şey daha güzeldi. Futbol dahil.

İlk izlediğim dünya kupası 1994 Amerika’ydı. Sıkıcıydı diyorlar, ben öyle hatırlamıyorum. Hagi’nin Romanya’sı, Stoichkov’un Bulgaristan’ı, Brolinli, Dahlinli, Kenneth Anderssonlu İsveç, çeyrek finalde Brezilya’ya kaybetse de Hollanda, penaltıyı kaçırsa da Roberto Baggio… Sıkıcı değildi, en azından bana hiç öyle gelmemişti. Ufaktım belki de ondan.

Küçüktüm ve 1994’de emperyalist Belçika’nın Ruanda halkının içine ince ince işlediği nefretin doğurduğu katliamlardan habersizdim. Yugoslavya benim için Kızılyıldız, Partizan ve Hajduk Split’in ülkesiydi. Tito’nun “kristal bir küre” haline getirdiği Yugoslavya’daki kanlı parçalanma beni ilgilendirmiyordu. Çeyrek finalde Brezilya’nın Hollanda’yı 3-2 yendiği maça ev sahipliği yapan Dallas’ta dünya kupası yüzünden 3000 kent yoksulunun yerinden edildiğini, evsiz bırakıldığını da bilmiyordum.

Şimdi Eduardo Galeano hatırlattı. İsmine kurban olduğum Formula 1 pilotu Ayrton Senna da 1994’te ölmüş. Ondan haberim vardı, Spor&Spor dergisini hiç kaçırmazdım 8 yaşındayken.

8 yaşımın başucu kitabı Vala Somalı’nın Teknik ve Taktik Yönleriyle Futbol ve Tarihi adlı eseriydi. Elimden düşürmeden tekrar ve tekrar okurdum. Sayesinde ezber ettim geçmiş dünya kupalarını. Benim için dünyanın en önemli kitabıydı.

Ufaktım ve daha kalın kitapların varlığı, sistemin kötülüğü, insanların korkaklığı beni ilgilendirmiyordu. Farkında bile değildim. Aklım ermiyordu. 1954’ün Macaristan’ı, 74’ün Hollanda’sı ve 94’ün Romanya’sından daha önemli bir tek Galatasaray vardı. Ha bu arada kupa süresince Reinhard Saftig değişikliğinin Galatasaray açısından bir felaket demek olduğunun da bilincinde değildim. Bu eksikliği de ufaklığıma bağlayabiliriz elbette.

Yanımız amele sınıfı tüm kara parçalarında, Afrika dahil

Oysa artık büyüdüm. Bana sorsanız aklım öyle çok şeye eriyor ki. Ukalalıkta üstüme yok ve artık dünya kupalarını sevmekte zorlanıyorum. Dünya kupası için yapılanları gördükçe midem bulanıyor. Henüz 3 gün önce Cape Town’da 5 ailenin evi daha yıkıldı. Durban’da hükümete bağlı silahlı milisler gecekonducuları acımasızca döverek evlerinden çıkardılar ve kupa süresince ortalarda görünmemeleri için tembihlediler. Dünya Kupası için yerinden edilen ve teneke kentlerde yaşamaya zorlanan insanların sayısı on binleri aştı Güney Afrika’da.

Fakat ülkede dünya kupası uğruna gerçekleştirilen hukuksuzluklara karşı eli kolu bağlı beklemeyi reddeden gruplar var. Cape Town’ın da dâhil olduğu Western Cape’de örgütlenen Abahlali hareketi dünya kupasının başlamasıyla birlikte yoksulların “kent hakkı” adına eylemlere başladı. Güney Afrikalı otoritelerin ülkeyi güzel, sorunsuz ve sermaye için cazip göstermek adına evsizleri, gecekondu sakinlerini, yoksulları, emekçileri görmezden gelmesine inat onlar eylemleriyle “biz buradayız” diyecekler.

Ülkenin spor bakanı Danny Jordaan’ın turnuva öncesi söylediği bir söz vardı: “Tüm dünya biz Güney Afrikalılar’ın birinci sınıf olduğunu görecek.” Haklı, Güney Afrika Cumhuriyeti birinci sınıf bir zulüm ülkesi. Apartheid’ı sona erdiren, ülkede büyük umutlar yeşerten Nelson Mandela ve onun 16 yıldır iktidarda olan partisi ANC, sol kimliğini Washington güdümlü yapısal uyum programlarına ve neo-liberal politikalara terk ettiğinden beri Güney Afrika artık renkleri değil sınıfları yüzünden ayrımcılığa maruz kalan insanların ülkesi.

Dostlar, tanıdıklar, okurlar soruyor, favorin kim, hangi takımı tutuyorsun diye. Cevap vereyim, dünya kupası bahanesiyle evinden edilen, teneke kentlere sürgün edilen, kentlere sokulmayan Güney Afrikalı yoksulları tutuyorum. Cape Town’da, Johannesburg’da, Durban’da yüreğim onlarla atacak ve en çok onların eylemlerini takip edeceğim.

Kusura bakmayın, güler yüzlü bir dünya kupası yazısı yazamadım. Fakat safımız belli, anamız da yanımız da amele sınıfıdır ve düşmanlarımız bu denli pervasızken safları bir kat daha sıklaştırmalıyız, bütün kara parçalarında Afrika dâhil.

İrfan Aktan ve Ali Aslanbay

Yetmez ama hapis cezasına çarptırılan İrfan Aktan ve vefat eden Bandista üyesi Ali Aslanbay için de bir şeyler söylemeliyim.

Okan Yüksel’in kendime şiar edindiğim bir sözü var: “İki tip gazeteci vardır. Palto tutanlar ve kafa tutanlar. Ben kafa tutanlardanım.” İrfan Aktan da kafa tutan gazetecilerden ve bunun bedelini aldığı hapis cezasıyla ödüyor. Öyle adaletsiz bir memleket ki burası birkaç sene içinde hapse girmezsem henüz yeniyetme olduğum mesleğimde kötü olduğumu, kaypak olduğumu, kafa tutan değil palto tutan gazetecilerden olduğumu düşünmeye başlayacağım. İrfan Aktan elbette yalnız değildir ve cezasına sebep olan cümlelerinin altına hiç okumadan dahi imzamı atabilirim. Lanet olsun bu ülkenin TMY’sine, 301’ine…

Ve Ali Aslanbay…”En güzelimizdi” diyor Bandista üyeleri onun için. Bandista benim için bu ülkedeki en güzel şeylerden biri, 21.yüzyılın devrim türkülerini çatır çatır, kimseye eyvallah demeden söylüyorlar, söyletiyorlar. Birebir tanımıyordum Ali Aslanbay’ı ama böylesi bir grubun “en güzeli” olmak ne güzeldir ve ölümü ne büyük kayıptır bizler için.

Başımız sağ olsun, Bandista’nın da dediği gibi “yürüyüşe devam, daima daima daima!”

Sunday, June 6, 2010

‘Bir başka 1966!’


BU YAZI İLK OLARAK 6 HAZİRAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

1966’da İngiltere’de düzenlenen 8. Dünya Kupası, televizyonlardan naklen yayınlanan ilk şampiyonaydı. Bu özelliğiyle bir milat teşkil eden turnuvadan geriye, tükenmeyen tartışmalar, unutulmayan enstantaneler, renkli figürler kaldı.

4-2’lik İngiltere-Batı Almanya finalinde İngiliz Geoff Hurst’ün gol olarak kayıtlara geçen ama çizgiyi geçip geçmediği halen tartışılan şutu… Portekizli Eusebio’nun muazzam performansı ve kaydettiği 9 gol… Turnuva öncesi çalınan Jules Rimet Kupası’nı bulduktan sonra tüm İngiltere’nin sevgilisi haline gelen Pickles adlı köpek… İlk örneklerine 1938’te Karl Rappan’ın verrou taktiğinde, sonrasında Boris Arkadiev ekolündeki Sovyet takımlarında ve nihayet İtalyanların katenaçyo sisteminde rastladığımız libero pozisyonunun 20 yıl sürecek egemenliğinin başlangıcı…
Ve belki de hepsinden daha etkileyici bir hikaye: Hakkında hiçbir şey bilinmeyen Kuzey Kore’nin, dünya devi İtalya’yı yenerek çeyrek finale yükselmesi…

CHOLLİMA HAREKETİ YEŞİL SAHALARDA

Dünyanın geri kalanı için günümüzde dahi bir muamma olmaya devam eden Kuzey Kore, 1966’da Batı dünyası için uzaydan gelmiş bir düşmandan farksızdı. Ülkenin başkenti Pyongyang’ın Amerikan bombalarıyla yerle bir edilişinin üzerinden sadece 16 yıl geçtikten sonra, Kim Ill-Sung’un kalkınma atılımı Chollima Hareketi’nin öncülüğünde ayağa kalkmaya çalışan ulusun dışa kapalı ideolojisinde belki de dünyanın geri kalanıyla iletişim kurmasına olanak sağlayan tek araç futboldu.

Sovyet ülkeleri için spor, rejimin propaganda araçlarından biriydi. Bu sebeple devlet her zaman için sporu desteklemiş ve teşvik etmiştir. Kuzey Kore’nin dışa kapalılığı ve kaynaklarının kıtlığı ise sporun bu işlevini önemsiz kılmış ve neticesinde spor, devlet tarafından desteklenmeyen bir faaliyet olarak kalmıştı. Ülke, 1966’da Dünya Kupası’na katılma hakkını elde ettiğinde sporcuların çoğunluğu ordu üyesiydi. Hatta Dünya Kupası’na katılmak için Asya/Okyanusya finalinde karşılaştıkları Avustralya takımından Geoff Sleight, teknik olarak çok üstün olmalarına rağmen Kore’ye kaybetme sebeplerini “Bizden çok daha sert ve hızlılardı. Adamlar ordu mensubu, nasıl baş edebilirdik ki?” diyerek açıklayacaktı.

Kuzey Koreliler sert ordu geleneğinden gelmenin avantajıyla müthiş bir kondisyona ve disipline sahiptiler. Hız, çeviklik gibi fiziksel özellikleri üst seviyedeydi. Takım oyununu sahaya yansıtmayı da çok iyi beceriyorlardı. Kendilerini, çalışkanlığı ve azmi yücelten devlet politikası Chollima’nın futbol sahalarındaki temsilcileri olarak görüyorlardı. SSCB, Şili ve İtalya ile aynı gruba düşen takım, maçlarını bir işçi kenti olan Middlesbrough’da oynayacaktı. ‘The Game of Their Lives’ belgeselinde Daniel Gordon’un açıkladığı üzere, Middlesbroughlular, Kuzey Koreli futbolcuları bağırlarına bastılar; çünkü tıpkı kendileri gibi onlar da zayıf, hor görülen, küçümsenen taraftı. Bunun yanında Kuzey Kore’nin atak, enerjik futbolu ve oyuncularının sergilediği alçakgönüllü, güler yüzlü tavırlar, kenti bir anda Kuzey Kore sevdalısı yapmıştı.

KUZEY KORE MUCİZESİ

İlk maçlarını güçlü SSCB’ye karşı oynayıp 3-0 kaybettiler. İkinci maç Şili’yleydi. Son dakikalara 1-0 geride giren Kore, taraftarın da büyük desteğiyle ‘88’de eşitliği yakaladı ve çeyrek final için umutlarını korudu. Son maç, kadrosunda Mazzola, Facchetti, Rivera gibi yıldızları bulunduran dünya futbolunun lokomotiflerinden İtalya ile oynanacaktı. Haklı olarak kimse Kuzey Kore’ye şans vermiyordu. Fakat işçiler ve ordu mensuplarından oluşan amatör kadrosuyla Kuzey Kore, 19 Temmuz 1966’da sahaya çıktı ve bir dişçi olan Pak Doo Ik’in golüyle gök mavilileri yenmeyi başardı. Sonuç tüm dünya için bir şoktu. İtalya’nın yıldızları büyük protestolar eşliğinde evlerine dönerken, bu tarihten sonra milli takımın alacağı her şok mağlubiyet “Un altro 1966”, yani “Bir başka 1966” olarak medyada yer bulacaktı.

Kuzey Kore, çeyrek finalde dönemin Pele ile birlikte en iyi oyuncusu olarak kabul edilen Eusebio’lu Portekiz’le karşılaştı. İlk 25 dakikada art arda 3 gol bulan Koreliler tüm dünyayı yeni bir şoka hazırlarken, Eusebio’nun farklı planları vardı. 32 dakikada 4 gol attı “Panter” ve Portekiz, maçı 5-3 kazanarak yarı finale yükseldi. “Eusebio çok hızlıydı, çok güçlüydü, çok akıllıydı ve ben onun şutlarını kurtaracak kadar iyi bir kaleci değildim.” Kuzey Kore kalecisi Lee Chang Myung, halkına özgü alçakgönüllülükle gerçekleri böyle ifade etmişti. Kuzey Koreli futbolcular, ülkelerine büyük bir gururla döndüler. Gerçi futbolculardan bazılarının Portekiz maçı öncesi hayat kadınlarıyla birlikte olduğu gerekçesiyle idam edildiği, Güney Kore’ye ait medya organları tarafından iddia edildi ama Kuzey Koreliler bu iddiaları hiçbir zaman kabul etmedi.

KUZEY KORE 2010

Tarihi turnuvadan 44 yıl sonra, Kuzey Kore yeniden futbolla dünya arenasında. Takım, tıpkı 1966’da olduğu gibi şampiyonanın en zayıf ekibi olarak gösteriliyor. Gruptaki rakipleri kuvvetli: Brezilya, Portekiz ve Fildişi Sahili. Kabul edelim ki Kuzey Kore’nin 1966’yı tekrar etme ihtimali yok denecek kadar az, ama yine de kuvvetli olduğu taraflar var. Takım 6 aydır bir ordu disipliniyle turnuvaya hazırlanıyor ve fiziksel olarak üst seviyedeler. Kuzey Kore’nin en önemli ismi, Japonya’nın Kawasaki Frontale takımında oynayan Jong Tae-Sae. Takım, 1966’daki sürprizi tekrarlayacaksa bu yolda ‘Halkın Rooney’si’ lakaplı Jong Tae-Sae’ye büyük iş düşecek.

Kısacası, Kuzey Kore cephesinde değişen pek bir şey yok. Takım ruhu, disiplin, hız ve çeviklik en önemli artıları. Tabii bir de Kuzey Kore’ye has bilinmezlik… İtalyanların deyimiyle “Bir başka 1966” yaşanır mı? Zor ama unutmayalım ki, 1966’dan önce de otoriteler bu soruya böyle cevap veriyordu.

1966 takımından Lim Zoong Sun, turnuvadan sonra “Futbolun barış için önemli bir araç olduğunu öğrendik” demişti. Şu sıralar Güney Kore ve Kuzey Kore’nin arası yine gergin. Böylesi bir ortamda Güney Kore kaptanı Park Ji Sung’un, şu sözleri bir kat daha önem kazanıyor: “Umarım Dünya Kupası sayesinde Kuzey Korelileri daha yakından tanıma fırsatı buluruz.”

Sunday, March 7, 2010

2010: Güney Afrikalı yoksulların Dünya Kupası'yla imtihanı

BU YAZI İLK OLARAK 7 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.



John Leshiba Moshoeu’nun FIFA ve Dünya Kupası organizatörlerini endişelendiren ‘bilet krizine’ dair sözleri manşetlerdeydi bu hafta. Gençlerbirliği, Kocaelispor ve Fenerbahçe’de oynadığı futbolla göz zevkimize şöyle bir rahat 10 sene hizmet eden Moshoeu bilet krizini halkın içinden bir gözle şöyle değerlendiriyordu: “Futbol, Güney Afrika’da yoksulların sporu. Onlardan bu paralara biletler almalarını bekleyemezsiniz.”

Kadife bilekleriyle sevdiğimiz Moshoeu’nun dillendirdiği bu gerçek, oyun tarzı gibi zarif ve ince. Biraz daha açık sözlü ve korkusuz olmaksa bize düşüyor. Doğrudur, futbol yoksulların sporu ve bu spora, sahip olduğu dinamizmi ve nüfuzu verenler bizleriz. Fakat tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi burada da yarattığımız şeyin sahibi değiliz. Uzaktan sevebiliyoruz ancak. Köşe başlarını tutan elitlerinse bezirgânlık becerileri üst seviyede. Hayat verdiğimiz şeyin bedelini onlar belirliyor ve bizim sayımız, sevgimiz, emeğimiz arttıkça bu bedelin miktarı da artıyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti, bu turnuva için hiçbir ‘masraftan’ kaçınmayarak 5 stadyum inşa etti. Mevcut stadyumlardan da beşi yenilendi. Tüm bunlar için harcanan miktar 1 milyar doların üzerinde. Bu rakam, yetkililerin 2004’te yaptıkları ilk maliyet hesaplamasının 3.5 kat üzerinde. Organizasyon için şu ana kadar harcanan toplam para da resmi hesapların 2 kat fazlasına tekabül ediyor. Güney Afrika hükümeti ve Dünya Kupası organizasyon komitesi bu masrafları ucuz işçi çalıştırarak(geçen sene stadyum inşaları grevler yüzünden durma noktasına gelmişti) ve elbette bilet satarak karşılamak istiyor. Fakat sorun şu ki Moshoeu’nun dediği gibi Güney Afrikalılar’ın bu biletleri satın alacak ekonomik gücü yok.

Endüstri futbolunun bir numaralı kuralı: Harcayacak paranız yoksa yönetici elitlerin umurunda bile değilsinizdir. Dünya kupasının organizasyonundan sorumlu Güney Afrika ekibi en başından beri ülkelerinin ne kadar futbol delisi olduğundan dem vuruyor. Oysa Zulu diyarının ulusal liginde maçlar bini ancak bulan kalabalıklara karşı oynanıyor. Alelade bir lig maçına dahi bilet parası ayıramayan insanlardan normalin 6 katı fiyata bilet almalarını beklemek hayalcilik olur. FIFA’nın yahut organizasyon komitesinin de zaten böyle bir beklentisi olduğunu sanmıyorum. Parayı veren düdüğü çalar ve parayı veren çıktığı sürece hangi milliyetten olduğu önemli değil.

İşte sorun burada artarak devam ediyor. Geride bıraktığımız Vancouver Kış Olimpiyatları’nda da sıkça bahsettiğim üzere bu tip küresel organizasyonların en önemli özelliği yüksek miktarda turist çekmeleri. Her ulus devlet gibi Güney Afrika Cumhuriyeti de dışarıya karşı olumlu bir imaj sergileme kompleksinden muzdarip ve senelerdir organizasyon ileri gelenlerinin kafasını en çok kurcalayan şey göz önündeki kent yoksullarının ‘çirkin’ görünümlü evlerini nasıl ortadan kaldıracakları!

Kent yoksullarının sürgün yeri: ‘Teneke kent’

Örneğin bundan 2 sene öncesine kadar Cape Town’da hava alanından kente kadar giden otoyolun etrafı tamamen gecekondu mahalleleriyle çevriliydi. Bunun yaratacağı olumsuz imajdan çekinen Güney Afrika hükümeti geride bıraktığımız dört sene boyunca bu mahalleleri kalkındırmak ve yoksulluğu sonlandırmaya çalışmak yerine paraları teknoloji harikası statlara harcayıp buraları deyim yerindeyse halının altına süpürmeyi tercih etti. Sonuç olarak mahalleler üzerinde şiddetli ve amansız bir zorunlu tahliye politikası uygulandı, evler yıkıldı.

Bugün kentin çeperlerinde oluşturulan yeni mahalleler toplama kamplarından farksız. Bunlardan biri olan Blikkiesdorp, sakinleri tarafından ‘teneke kent’ olarak anılıyor. Çünkü binlerce altyapısız, güvensiz, yan yana dizilmiş teneke yığınından başka bir şey değil buralar. Zorunlu tahliyelerin tek uygulandığı kent Cape Town değil. Durban şehrinde de benzer uygulamalar var ve 2007’den beri AEC(Zorunlu Tahliyelere Karşı Mücadele Birliği) önderliğinde Güney Afrika’nın önde gelen aktivistleri ve kentsel dönüşüm mağduru kent yoksulları bu saldırılara karşı savaş veriyor.

Bu savaşı yürütenlerin başında 26 Aralık 2009’da kaybettiğimiz efsanevi figür Dennis Brutus geliyordu. Şair, yazar ve müebbet muhalif Brutus, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ayrımcı apartheid döneminde başlattığı uluslararası boykot çağrısıyla ülkenin olimpiyatlara katılmasını engellemiş(ülke 1964-1992 arası hiçbir olimpiyata katılamadı) ve ilerleyen dönemde ülkedeki ırkçı siyasal yapının yıkılmasında önemli rol oynamıştı. “Utanmazları utandıran” Brutus’ün 2010 Dünya Kupası kampanyası boyunca göz önüne aldığı tek bir şey vardı. O da bu turnuvanın varlığından, azametinden ve maliyetinden zarar gören yoksul halkı örgütlemek ve onların varlığından tüm dünyayı haberdar etmek. Merhum yoldaşın ölmeden önce verdiği son röportajlardan birinde söylediği şu sözlerin kulağımıza küpe olması dileğiyle:
Sporun gücünü ve sahip olduğu etki alanını inkâr edemeyiz. Spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylediğiniz her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır.