Showing posts with label evrensel gazetesi. Show all posts
Showing posts with label evrensel gazetesi. Show all posts

Monday, September 20, 2010

Aslantepe'yi boykot



BU YAZI İLK OLARAK 19 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

10 Eylül 2010 tarihli Evrensel’in “Taşeron Cumhuriyeti” manşeti tarihi bir manşetti. Tüm o ateşli referandum mavralarının arasında gazetemiz kendine yakışanı yaptı ve ülkenin asıl gerçekliğini gündeminin tepesine oturtma cesaretini gösterdi. Televizyondaki referandum tartışmalarından birinde Ertuğrul Mavioğlu belki de tüm bu sürecin en doğru lafını etmişti: “Sivil vesayet, askeri vesayet gibi tartışmaların arkasında aslında tüm bu tartışmaların uzağında yaşamak zorunda olan ve bambaşka bir vesayetin altında ezilen milyonlar var.” Mavioğlu’nun bahsettiği vesayet elbette ki kapitalist vesayetti ve 3 maymunu oynamakta ısrar eden büyük medyanın bu gerçekliği anlık da olsa hatırlaması için taşeron bir firmanın cinayet işlemesi gerekiyordu.

Evrensel’in manşetinden sadece 1 gün sonra Galatasaray’ın yeni stadyumunun inşasının devam ettiği Seyrantepe’den (Aslantepe) iki işçinin ölüm haberi geldi. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek taşeron bir firmada çalışıyorlardı ve bir kanalizasyon kazı çalışması sırasında meydana gelen göçük nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Bir bayram günü, yani tatil yapmaları gereken (yerseniz) bir günde işbaşındaydılar ve çalışma koşulları son derece ilkeldi.

29 Temmuz 2009’da Evrensel’e yazdığım “Bir Garip Efsane” adlı yazıda Adnan Polat’ın “Ne yapıp edip Seyrantepe’yi 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” açıklamalarına değinmiş ve bu “hızlı”, 2 senelik işi 1 senede bitirecek kadar hızlı olan çalışmanın hangi şartlarda gerçekleşeceğini sormuştum. Cevap bizim için basitti ve bunu yazıda da belirtmiştim: “Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, son derece güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki, Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe projesinin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umurunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi ‘mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane’ söyleyecekler.”

‘İSİMLERİ YAŞATILSIN’

Maalesef aynen tahmin ettiğimiz gibi oldu ve yine maalesef ana akım medya bu süreç boyunca gıkını bile çıkarmadı. Kendilerinden bir ses duyabilmek için meşum cinayetin yaşanması gerekiyordu. Kanat Atkaya, Hürriyet gazetesinde Gökhan Yavuz ve Raşit Ek için yazdı, “Seyrantepe’ye isimlerini verin” dedi. Desteklenmesi, sahip çıkılması gereken bir öneri. Elbette “Daha önce nerelerdeydiniz” diye sorma hakkımız var. Ne de olsa medyanın ne kadar önemli bir kuvvet olduğunun farkındayız. Fakat burjuva medyasında çalışmanın getirdiği baskılar da malum. Kanat Atkaya, 1 sene önce bu yazıyı yazmış olsa büyük ihtimalle “fosil”, “popülist”, “fakir-fukara edebiyatı yapan demagog” gibi sıfatlarla yaftalanacaktı. Kendisine sosyalist diyen insanların bile işçi haklarını savunmaktan imtina ettiği, “çığırından çıkmış” bir çağda yaşıyoruz ne de olsa…

Medyanın yanı sıra Galatasaray tribünlerinin de bu olaya nasıl tepki vereceği merak konusu. Şahsen bir Galatasaraylı olarak o stada hayatım boyunca adım atmayacağım. Zaten ismi Ali Sami Yen olmayan bir Galatasaray stadyumuna alışabileceğimi de sanmıyorum ya neyse… Sol hassasiyetlerini bildiğimiz Galatasaraylı “Tek Yumruk” isimli taraftar grubuna da bu konuda önemli işler düşüyor. Şimdiden çalışmalara başladıklarını biliyorum. www.isimleriyasatilsin.com adresi onlar için açıldı. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’i geri getirmez ama ne de olsa yetmez ama evet’lere alıştık, Kanat Atkaya’nın önerdiği gibi Seyrantepe’nin önemli bir köşesinde hatıraları yaşamalı. Ölüme sürüklenen işçiler bunu ve daha fazlasını çoktan hak ettiler.

YETMEZ, YETMEZ, YETMEZ!

Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de liberal hegemonya “solculuğu” bağlamından koparıp daracık bir mücadele alanına sıkıştırma konusunda çok başarılı. “İşçisiz solculuk” yaratmak adına atmadıkları takla kalmadı. Artık çalışanların hakları için mücadele etmek, sınıf içerisinde bir örgütlenme yürütmek, emperyalizm, neoliberalizm gibi gerçekliklerden bahsetmek çağdışılık addediliyor. Ülkemizdeki kimi “çağdaş sosyalistlerin” söylemleri takip edilirse ne dediğim daha iyi anlaşılır. “Bizdeki yenilgi öncelikle bir zihniyet yenilgisi” demişti Masis Kürkçügil. Ne kadar isabetli… Küba’nın yaşadığı ekonomik zorlukların ve Fidel Castro’nun çarpıtılmış açıklamalarının bizzat “sosyalistler” tarafından zafer naralarıyla karşılandığı bir ülke olmak da bu gerçekliğin bir başka tezahürü.

Zat-ı muhteremlerin kabul ettirmeye çalıştığı anlayışa göre Eduardo Galeano’nun da çok güzel bir şekilde dalgasını geçtiği gibi “Çalışanların hakları arkeolojik bir konu”. Öyle bir liberal bombalamanın altında yaşıyoruz ki Max Horkheimer’in o meşhur, “Kapitalizme karşı konuşmayan faşizm geldiğinde susmalıdır” sözü “Kapitalizme karşı konuşan faşisttir”e döndürülmüş durumda ve bu zihniyetin dünyasında Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’in huzurunda biz emekçiler, hepimiz dünya zoolojisinin birer üyeleriyiz ve ölümümüz “kader”den öte bir anlam taşımıyor.

Öfkemizi bileylemeye devam edin bakalım… Ben Aslantepe’yi, Türk Telekom Arena adlı ruhsuz spor kompleksini boykot ediyorum. Umarım oraya Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’in isimlerini sonsuza dek kazımak mümkün olur. Yeter mi? Yetmez… Bu kadarla kalırsa mücadeleye bir katkısı olur mu? Olmaz… İyi niyetli mi? Kesinlikle ama naif! Ülkeyi taşeron cumhuriyetine çevirenlerin, kökeni 24 Ocak olan 12 Eylülle gerçek anlamda hesaplaştığına inanmak ne kadar naiflikse o kadar naiflik işte…

Sunday, June 20, 2010

Mazlumların ahı ve Şili


BU YAZI İLK OLARAK 20 HAZİRAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Son 9 günde 26 tane dünya kupası maçı izledik. 26 çarpı 90 eder 2340 dakika. Söze Devlet Bahçeli gibi matematik hesabıyla başlamak hoş değil ama futboldan başka beni 2340 dakika televizyon karşısında oturtabilecek başka bir şey de yok. Üstelik şu ana kadar izlediğimiz futbolun verdiği tat keçiboynuzundan hallice olmasına rağmen.

Eduardo Galeano’nun atıfta buluna buluna yavanlaştırdığımız ‘futbol dilencisi’ benzetmesine başvurmak istemem ama durumumuz da meydanda. Bir umutla izlemeye koyulduğumuz 26 maçın ancak 4-5 tanesi keyifliydi. Gol oranlarının düşüklüğü bakımından 1990 Dünya Kupası’nı dahi geride bırakan, temposuz mu temposuz, golsüz mü golsüz bir turnuva oluyor şu ana dek.

Mazlumların ahı tuttu

Turnuvanın halini ve Dünya Kupası’nın bu köşede sıkça zikredilen günahlarını düşününce insanın aklına “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü geliyor. Öyle böyle değil çok ah aldı Dünya Kupası. Gecekondusu yıkılanlar, yerinden edilenler, kentlere sokulmayanlar, iş sahaları yok edilenler… Gecekondu sakinlerinin, işportacıların, inşaat işçilerinin mağduriyetlerinden daha önce de bahsetmiştim. Şimdiyse gündemde balıkçılar var. Financial Times’ın haberine göre Durban’da yaşayan ve avlanan tam 5 bin balıkçı artık iş sahaları olan Durban iskelesine sokulmuyorlar. Sebebi ise tanıdık: on binlerce turistin akın ettiği kentte ‘görüntü kirliliği’ yaratmaları.

“Ülkenin ne kadar güzel olduğunu kanıtlamak için bir parti veriyorlar ama bunun için yoksulları ezip geçtiler. Biz artık bu ülkede yaşamıyor muyuz? Bir sabah iskeleye geldik ve artık burada istenmediğimizi öğrendik. Konsey üyelerinden birinin bana söylediğine göre orada avlanmak için fazla kirliymişiz.” Balıkçı Khalil Adam’ın sözleri vaziyeti özetlemek için yeterli. Hafta boyu Güney Afrika’nın dünya kupasına ev sahipliği yapan bütün kentlerinde protestolar vardı. Barınma hakkı için, iş sahalarından dışlanmalarını protesto etmek için, ödenmeyen maaşlar, yevmiyeler için sokaklara döküldü Güney Afrikalı emekçiler.

13 Haziran itibariyle de aralarında akademisyenler, entelektüeller ve aktivistlerin de bulunduğu bir grup insanın öncülüğünde tarihin ilk Dünya Yoksullar Futbol Kupası’nın startını verdiler. Cape Town’da dünya kupası mağdurlarının ve uluslararası destekçilerinin katılımıyla başlayan turnuvanın şampiyona için ülkeye gelen turistlere bir de mesajı var: “Dünyanın her yerinden ülkemize gelen dostlar! Futbolun gerçek ruhunu anlamak için FIFA’nın zenginler için belirlediği sınırların dışına çıkın ve Delft’teki(sürgün edilen kent yoksullarının yaşadığı teneke kent) Dünya Yoksullar Futbol Kupası’na katılın. FIFA ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Dünya Kupası bahanesiyle evsiz bıraktığı, dışladığı, kupa süresince kentlere sokmamak için her şeyi yaptığı kent yoksullarına yaşatılan zulmün karşısında yer alın!”

“And Dağları’ndan, Sierralar’dan

Görüldüğü üzere benim tuttuğum takımın eylemleri tüm hızı ve renkliliğiyle devam ediyor. Buna karşılık FIFA’nın partisi için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. 9 gündür futbol namına bir şey göremediğimiz için vuvuzela aşağı vuvuzela yukarı söyleniyoruz. Peki hiç mi güzel bir şey yoktu yeşil sahalarda? Vardı elbette ve o güzelliklerin arasından bir takım sıyrıldı: Şili.

Arjantinli futbol dahisi Marcelo Bielsa’nın kendisiyle özdeşleşen 3-3-1-3 taktiği 2002 Dünya Kupası’nda Arjantin için pek de iyi sonuçlar doğurmamıştı. Fakat Bielsa Şili’yle aradığı kadroyu bulmuşa benziyor. Elemelerdeki performansıyla dikkat çeken Şili, turnuvaya da lezzetli bir futbolla adım attı. Tek santrforla oynayan Honduras’a karşı 3 stoper kullanmayı gereksiz bulan Arjantinli teknik adam klasik sistemini bozarak savunma hattını 2 stoper ve ön libero Carmona’yla kurdu. Kağıt üzerinde bek gibi sahaya çıkan Vidal ve Isla ise maçın yüzde 80’ini rakip alanda geçirdiler. Hücum hattındaysa oyun kurucu olarak Matias Fernandez önünde Valdivia, Alexis Sanchez ve Beausejour’u izledik. Bu dörtlü maç boyu hareket halindeydi ve devamlı yer değiştirdiler. 60.dakikadan sonra Honduras’ın santrforları ikilemesinden sonraysa Bielsa, Jara’yı oyuna alarak klasik 3’lü savunmasına geri dönüş yaptı. Değişen bir şey yoktu, Bielsa’nın öğrencileri şiir gibi futbol oynamaya devam ettiler.

Şili bu karşılamayı sadece 1-0 kazandı ama maçın hakkı 4’tü, 5’ti. Elbette Honduras zayıf bir rakip ve Şili’nin asıl gücünü İsviçre karşısında göreceğiz fakat şurası kesin ki turnuvanın taktiksel açıdan en heyecan veren takımı Salvador Allende, Victor Jara ve Pablo Neruda’nın ülkesi Şili. Sadece bu farklı ve zevk veren taktiğin uygulanışını izlemek için bile desteği hak ediyorlar.

Saturday, April 3, 2010

Oyuncakçı dükkânında kadının yeri

BU YAZI İLK OLARAK 4 NİSAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Kadınlar voleybolu bu ülkenin katı, erkek egemen medyasında kendine az da olsa yer bulabilen sayılı “karşı cins” sporundan biri. Özellikle “Karşı cins” diyorum zira spor endüstrisi ve medyasının yazısız kurallarından biri sporun eril bir faaliyet olmasıdır. Buralarda kadının spor yapmasına ancak “izin verilir” ve kadınlara spor sayfalarında lütfen “yer ayrılır”. Ayrılan ufak kısımların da mümkün olduğunca cinsiyetçi bir içerikte olmasına özen gösterilir. Bu yüzden de Türk spor medyasında kadının yeri %90 oranında “seksi fotoğrafları için tıklayınız” haberciliğindedir.

2 sezondur ligde fırtına gibi esen ve bu hafta sonu da Indesit Şampiyonlar Ligi Dörtlü Finali’nde mücadele ederek taraftarlarını sevince boğan Fenerbahçe Acıbadem’in bunca başarısına rağmen ülke gündeminde kendisine yer edinebilmesi bile büyük şanssa varın gerisini siz düşün.

Fakat sanmayın ki kadın sporlarının medyadaki temsilinde yaşanan ayrımcılık sadece ülkemize has bir durum. Kapitalist düzende spor endüstrisi sanılandan çok daha sistematik ve kemikleşmiş bir ajandaya göre hareket eder. Spor, sistemin nazarında bir kültürel hegemonya aracıdır. Bu yüzden hayatın ta kendisini spor sahalarında görünce şaşmayız. Milliyetçilik sporda da vardır. Cinsiyetçilik sporda da vardır. Sınıfsal ayrım sporda da vardır.

Kadın, nasıl sistem tarafından erkeğin bir adım gerisine itiliyorsa sporda da aynı şey söz konusudur. Bu yüzden ilk modern olimpiyatlara kadınların katılması yasaktı. Ve yine aynı sebepten spor halen önceliğin ve egemenliğin erkekte olduğu, düpedüz maço bir alan.

Bir devin doğuşu: Brittney Griner

Şu sıralar ABD’li sporseverlerin gözü kulağı Üniversitelerarası Basketbol Turnuvası’nda(NCAA). Erkekler ve Kadınlar’da eş zamanlı olarak oynanan şampiyonada medya ilgisi ağırlıklı olarak erkeklerin üzerinde. Fakat Erkekler turnuvasının tüm heyecanına karşın asıl fırtına Kadınlar’da kopuyor.

Her şeyden önce Kadınlar Turnuvası’nı izleyenler Brittney Griner adında bir devin doğuşuna tanıklık ediyorlar. 2.04’lük Griner, birçok otoriteye göre bayan basketbol tarihinin gördüğü en yetenekli oyuncu. Lisa Leslie’den de Candace Parker’dan da daha yüksek bir potansiyeli olduğu söylenen genç yıldız adayının bu sezonki istatistikleri bu cesur iddiaları güçlendiriyor: 18.8 sayı 8.6 ribaunt 6.9 blok!

Baylor Üniversitesi’nin formasını giyen Griner, Dörtlü Final’de bu gece sadece bu sezonun değil tarihin en iyi kadın kolej takımlarından biri olarak gösterilen Connecticut’a karşı mücadele edecek. Bayanlar Basketbolunun tarihine geçmeye aday maçlardan biri. İnternet erişiminiz varsa www.atdhe.net sitesi üzerinden TSİ ile sabaha karşı 4’te yayınlanacak olan bu karşılaşmayı izleyebilirsiniz.

Semenya kavgaya devam ediyor

“Karşı cinsin” spor âlemindeki diğer önemli gelişmeler daha önce defalarca yazdığım Caster Semenya cephesinde cereyan ediyor. 2009 Dünya Şampiyonası Bayanlar 800 Metre yarışında altın madalyaya ulaşan Semenya aleyhine yürütülen cinsiyetçi ve ırkçı kampanya halen devam ediyor. Yarışma sonrası Semenya’nın kişilik haklarını ayaklar altına alırcasına kopartılan medya vaveylası sonucunda cinsiyet testine tabi tutulan Güney Afrikalı atletin spor yapma hakkı halen askıda. Hafta içi Nisan ayında spora dönmeyi planladığını açıklayan atlete, IAAF’in nemrut cevabı gecikmedi: “Test sonuçları en erken Haziran’da belli olacak. O zamana kadar yarışamazsın.”

Geçtiğimiz aylarda medyaya sızdırılan öncü raporlarda Semenya’nın vücudundaki testosteron-erkek hormonu-seviyesinin anormal miktarlarda olduğu ve genç atlette kadın yumurtalığı yerine erkek yumurtalığı(iç organ olarak) saptandığı iddia edilmişti. Bu dedikodular ilk ortaya çıktığında yazdığım yazıda şöyle demiştim: “Umarım herkes şunun farkındadır ki Batı medyası ve IAAF tarafından çift cinsiyetli olarak tanılanan Caster Semenya’nın başını derde sokan şey sahip olduğu erkek yumurtalığı değil kadınlığıdır.“

Bunun hala arkasındayım ve tek başına Caster Semenya örneği bile sporun kadına karşı bir baskı örgütü olarak kullanıldığının kanıtıdır. IAAF’in dayattığı “erkek kadından üstündür” içsesli propagandayı bir anlık kenara bıraksak bile şurası açıktır ki Caster Semenya, kendisi çıkıp aksini söylemediği sürece kadındır ve bizlerin bunu tartışmak zorunda olmamız bile utanç vericidir. Annesinin gözyaşları içinde verdiği bir röportajda söylediği gibi: “Caster’in kız olduğundan elbette eminim, onu ben doğurdum ben büyüttüm.” Ötesi var mı?

Not: Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz BirGün Gazetesi spor müdürü Alp Can’a rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.

Saturday, March 13, 2010

Diyarbakır'ın öfkesi ve zalim melekler

BU YAZI İLK OLARAK 14 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Olaylı Diyarbakır-Bursa maçı sonrası artık şu kesin ki “Diyarbakırspor Projesi” Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt sorunu ekseninde ürettiği en dar görüşlü ve başarısız politikalardan biridir. İçeriği, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak ayrımcılığa uğrayan ve haklı olarak buna isyan eden Kürtleri sporla uyutmak olan bu derin tasarı devlet adına koca bir hezimetten başka bir şey değildir.

T.C’nin resmi devlet söylemi Türk kimliği üzerinden şiddetli bir milliyetçilik dolayısıyla ayrımcılık içerdiği için gayriresmi politikalarındaki Kürt politikası da bir o kadar baskıcı ve anti-demokratik olagelmiştir. Devletin, tarihsel Kürt politikası ajandasına şöyle bir bakacak olursak devamlı bir “ehlileştirme” çabası görürüz: Kürtleri asimilasyonla ehlileştirme, Kürtleri barajlarla ehlileştirme, Kürtleri toplu kıyımlarla ehlileştirme, Kürtleri faşizmle ehlileştirme, Kürtleri olağanüstü hallerle ehlileştirme, Kürtleri sporla ehlileştirme….

Sirk var peki ya ekmek ve özgürlük?

Bu ahmakça girişimlerin hepsi başarısız oldu ve hepsinin başarısızlığı aslında birbiriyle ilintili. Türkiye’nin 90’lı yılların başında zirve yapan Kürt direnişine karşı ürettiği bu proje o kadar ilkeldi ki Romalılar’ın 3 bin yıllık meşhur “ekmek ve sirk” politikası bile bizimkinin yanında ilerici kalıyor. Ankara, Diyarbakır’a sadece “sirk” götürerek halkı susturabileceğini sandı. Oysa onların asıl talebi ekmekti, özgürlüktü, eşitlikti. Diyarbakırspor’la sınırlı kalan bu sözde spor açılımının Kürtler açısından tek olumlu yanı artık polisin şiddetine maruz kalmadan binlerce kişilik gruplar halinde toplanabilmeleriydi.

Politikanın asıl çuvalladığı nokta da burası zaten. Kürtler’i sadece sirkle uyutabileceğini düşünen devlet-sporun dinamiklerinden tamamen bihaber olduğu için-futbol stadyumlarının öfkeli kitlelerin bir araya gelmeleri için kusursuz bir mekân olduğunun farkında değildi. Ragıp Duran’ın bu proje ilk hayata geçirildiği dönemlerde yazdığı “Futbolukürdi” adlı makalede dediği gibi
“stadyumlarda bir araya gelen kitle, polis ve askerlere karşı kendilerini daha güçlü ve daha birlikte hissediyorlardı. Ayrıca üç büyükler ya da diğer büyük takımların bölgeye gidip maçlar yapması, bu takımlarda oynayan oyuncuların, idarecilerin hatta takıma eşlik eden seyircilerin de Kürt realitesiyle somut ve canlı olarak karşılaşmalarını sağlıyordu.”


Diyarbakırspor-Bursaspor maçında yaşananlar hoş değildi. Fakat bölgenin hakikati budur. Doğuda fırtınalar estirmek için ülkenin batısında rüzgâr ekenler emellerine ulaşmıştır. Ve Diyarbakır’ın memnuniyetsizliği artık sirki kendi elleriyle yıkabilecek raddeye erişmiştir. Kürtler öfkeli ve bu öfkenin sebebi sadece Bursa’daki maçta maruz kaldıkları ırkçı tezahüratlar değil. Türkiye Cumhuriyeti anayasasına, kapatılmış partilere, 1500 kişiyi gözaltına alan güdümlü operasyonlara, taş attığı için 10 yıl ceza alan 15 yaşındaki Berivan’a, pankart taşıdığı için 7 yıl ceza alan Vesile Ana’ya, binlerce faili meçhul cinayete, Ahmet Kaya’ya, Uğur Kaymaz’a, Ceylan Önkol’a, Dersim katliamına, Diyarbakır cezaevine kısacası bu ülkenin tarihine bakanlar resmi daha geniş göreceklerdir.

“Her melek zalimdir”

Hafta içi bağımsız basından öğrendim ve takip edebildim. Gazeteci Ali Barış Kurt’a dava açılmış, Uğur Kaymaz’ı öldürenlere katil dediği için. Ayıp etmiş Ali Barış Kurt. Hiç Uğur’u öldürenlere katil denir mi? Yok daha neler! Melektir onlar melek. 12 yaşında bir çocuğu 13 kurşunla öldürmenin neresi katillik Allah aşkına? Üstelik yaşasa terörist olacağı kesin, henüz yapım aşamasındaki bir devlet düşmanını öldürmek… Olsa olsa “devlet için kurşun yiyen de atan da şereflidir” kategorisinden sevaba girer.

Ali Barış Kurt’un “şerefli vatan hizmeti” nasıl olur bundan da haberi yok anlaşılan. Ne yapacaktı Uğur Kaymaz’ı öldüren şeref abideleri, bıraksalardı da kendi elleriyle terörist olana kadar besleseler miydi Uğur’u? Öldüreceklerdi tabii, şerefli vatan hizmetinin hası böyle olur. Ne Erdal Erenler, ne Ferhat Gerçekler, ne Engin Çeberler, ne İrfan Ağdaşları harcadı bu vatanın kahraman savunucuları, Uğur’un 12’lik bedeni mi durduracaktı onları?

Mamafih Ali Barış Kurt, suçludur. Uğur Kaymaz’ı, 12 yaşında 13 kurşunla öldüren, üstelik failleri Yüce Türk adaleti tarafından aklanmış o şirin insanlara hiç utanmadan katil demiştir. Aklını başına topla Ali Barış Kurt! Melektir onlar melek!

Rilke ne güzel demiş: “Her melek zalimdir.”

Sunday, February 28, 2010

Kıraçlı gençler ve sporun sınıflılaştırılması

BU YAZI İLK OLARAK 28 ŞUBAT 2010'DA EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Sistemin devamı kendisini yaratan koşulları ve süreçleri yeniden üretebilme kapasitesiyle birebir alakalıdır. Sınıflı toplum, sınıflı olma halini baskı altında tuttuğu kesime yansıtabildiği ölçüde amacına ulaşır. Bu açıdan bakıldığında spor yapmak gibi en basit kültürel ve fiziksel faaliyetlerin dahi sınıflılaştırılması şaşırtıcı değildir. Mekanizma, her alanda olduğu gibi sporda da işçi sınıfını mümkün olduğunca tahakkümü altında tutmaya çalışır ve onun spor yapabilme olanaklarını kısıtlar.

22 Şubat Pazartesi günkü Evrensel’de yine sadece Evrensel Gazetesi’nde rastlayabileceğiniz türden bir haber vardı. Savaş Gülelçin ve Kadir Karayaka’nın özel haberi benim “sporun sınıflılaştırılması” olarak adlandırdığım mefhuma kusursuz bir örnek teşkil ediyordu. Haber, Esenyurt’un Kıraç Bölgesi’nde seçim vaadi olarak inşa edilen ve vergileri halk tarafından ödenen spor salonundan ancak para karşılığı yararlanılabildiğinden şikâyet eden Kıraçlı gençlerin imza kampanyasını kamuoyuna duyuruyordu.

13 Mayıs 2009’da yine bu köşede yazdığım “Sporun Sınıflılaştırılması” adlı yazımda şu iddiayı dile getirmiştim:
“Sadece üst-orta sınıf mahallelerinde spor kompleksleri, koşu-bisiklet parkurları görmemiz sizce bir tesadüf mü? İşçi sınıfı, ekonomik yetersizlik dolayısıyla spor salonlarından dışlandığı gibi kamusal spor alanlarından da mümkün olduğunca uzak tutulmaktadır.”


Kıraçlı lise son sınıf öğrencisi Kazım Kaya’nın sözleri aslında bu iddiayı birinci ağızdan, net bir şekilde cevaplıyor:
“Mahallemizde yapımı 2 yıl önce tamamlanan spor salonu var ama ben daha içinde ne var bilmiyorum. Dönemin yetkilileri gençler için hiç bir masraftan kaçınılmayacağını söylüyorlardı. Ama 2 yıldır orada sadece Esenyurt Belediyesi Spor Kulübü faaliyet yürütüyor. Onlar da parayla yapıyorlar. Yani parası olan spor yapıyor.”


Sadece parası olana spor yapma olanağı vermek ve olmayanı halkın vergileriyle inşa edilmiş bir spor kompleksinden dışlamak tam da neo-liberal alemden beklenecek bir davranıştır. Bu açıdan bakıldığında kapitalist normlara göre oldukça olağan ve başarılı bir politika bu. Hayatımızın her alanı benzer hak gaspları ve dayatmalarla dolu. Sevindirici olansa Kıraçlı gençlerin herkese örnek olması gereken şekilde bu haksızlığa karşı baş kaldırmış olması.

Ağızlarını her açtıklarında yeni bir futbolu/sporu kurtarma reçetesi öne süren spor medyası ulemalarının kaçının bu olaydan haberi var merak ediyorum. Fakat bu haber, Evrensel dışında hiçbir yerde yayınlanmadığı ve mevzubahis isimler “işçi sınıfı ve emekçilerin spor yapma fırsat ve hakkının en aza indirgemesi” konusunda ağızlarını açamadıkları sürece spor kültürümüzün yoksulluğu ve hoyratlığından şikâyet etmeleri de pek anlam taşımamakta ve kulağa ikiyüzlü gelmektedir.

Perşembe gecesi Galatasaray-Atletico Madrid maçının bitiminde Leo Franco’nun eski takım arkadaşlarını tebrik etmesini yuhalayan Galatasaraylı taraftarları haklı bir şekilde eleştiren futbol kritiklerinin spor kültürümüzdeki bayağılıkları çözmek gibi bir dertleri varsa işe buradan yani her şeyinden özünden başlamaları gerekmektedir. Zira hayatında spor yapmamış/yapamamış yığınlara “spor kültürünüz yok” diye yüklenmek aymazlığın önde gidenidir.

Daha önce de yazmıştım, kendimce belirlediğim 5 madde var ki bunları mercek altına almayan bir spor medyasının bu ülkedeki herhangi bir sportif anlayışı değiştirmesinin mümkün olduğuna inanmıyorum: 1- Irkçılık/Milliyetçilik 2- Cinsiyetçilik: Toplumun ataerkil yani erkek egemen unsurları lehine yaratılan ve beslenen cinsi ayrım. 3- Sporun sınıflılaştırılması: İşçi sınıfının ve emekçilerin spor yapma fırsat ve hakkının en aza indirilmesi 4- Sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesi: Ezilen ve emek gücü gasbedilen halkın yarattığı maddi değerlerin milyonlarca dolarlık spor komplekslerine, kulüplere ve “süperstar” sporculara aktarılması, dolayısıyla hem iş gücünün sömürülmesi hem de kapitalist spor endüstrisinin güçlendirilmesi. 5- Sporcuların çalışma haklarının yok sayılması, kısıtlanması: Kısa ömürlü mesleklerinden sadece karın doyuracak kadar para kazanan sporcuların sendikal haklarının engellenmesi.

Dolayısıyla Max Horkheimer’in “Kapitalizmi eleştirmeyen faşizm geldiğinde susmalıdır” sözünde olduğu gibi sporun içine sokulan kapitalist nifakları göremeyen ve bunları eleştirmeyen bir spor medyasının da sırf moda olduğu ve kulağa hoş geldiği için endüstri sporlarından şikâyet etmeye hakkı yoktur. Spor dünyasından memnun olmayan medya ileri gelenlerine işe Kıraçlı gençlerin davasını gündeme taşıyarak ya da en azından benimseyerek başlamalarını öneriyorum.

Not: Savaş Gülelçin ve Kadir Karayaka’ya teşekkürler.