Showing posts with label eduardo galeano. Show all posts
Showing posts with label eduardo galeano. Show all posts

Sunday, June 20, 2010

Mazlumların ahı ve Şili


BU YAZI İLK OLARAK 20 HAZİRAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Son 9 günde 26 tane dünya kupası maçı izledik. 26 çarpı 90 eder 2340 dakika. Söze Devlet Bahçeli gibi matematik hesabıyla başlamak hoş değil ama futboldan başka beni 2340 dakika televizyon karşısında oturtabilecek başka bir şey de yok. Üstelik şu ana kadar izlediğimiz futbolun verdiği tat keçiboynuzundan hallice olmasına rağmen.

Eduardo Galeano’nun atıfta buluna buluna yavanlaştırdığımız ‘futbol dilencisi’ benzetmesine başvurmak istemem ama durumumuz da meydanda. Bir umutla izlemeye koyulduğumuz 26 maçın ancak 4-5 tanesi keyifliydi. Gol oranlarının düşüklüğü bakımından 1990 Dünya Kupası’nı dahi geride bırakan, temposuz mu temposuz, golsüz mü golsüz bir turnuva oluyor şu ana dek.

Mazlumların ahı tuttu

Turnuvanın halini ve Dünya Kupası’nın bu köşede sıkça zikredilen günahlarını düşününce insanın aklına “alma mazlumun ahını çıkar aheste aheste” sözü geliyor. Öyle böyle değil çok ah aldı Dünya Kupası. Gecekondusu yıkılanlar, yerinden edilenler, kentlere sokulmayanlar, iş sahaları yok edilenler… Gecekondu sakinlerinin, işportacıların, inşaat işçilerinin mağduriyetlerinden daha önce de bahsetmiştim. Şimdiyse gündemde balıkçılar var. Financial Times’ın haberine göre Durban’da yaşayan ve avlanan tam 5 bin balıkçı artık iş sahaları olan Durban iskelesine sokulmuyorlar. Sebebi ise tanıdık: on binlerce turistin akın ettiği kentte ‘görüntü kirliliği’ yaratmaları.

“Ülkenin ne kadar güzel olduğunu kanıtlamak için bir parti veriyorlar ama bunun için yoksulları ezip geçtiler. Biz artık bu ülkede yaşamıyor muyuz? Bir sabah iskeleye geldik ve artık burada istenmediğimizi öğrendik. Konsey üyelerinden birinin bana söylediğine göre orada avlanmak için fazla kirliymişiz.” Balıkçı Khalil Adam’ın sözleri vaziyeti özetlemek için yeterli. Hafta boyu Güney Afrika’nın dünya kupasına ev sahipliği yapan bütün kentlerinde protestolar vardı. Barınma hakkı için, iş sahalarından dışlanmalarını protesto etmek için, ödenmeyen maaşlar, yevmiyeler için sokaklara döküldü Güney Afrikalı emekçiler.

13 Haziran itibariyle de aralarında akademisyenler, entelektüeller ve aktivistlerin de bulunduğu bir grup insanın öncülüğünde tarihin ilk Dünya Yoksullar Futbol Kupası’nın startını verdiler. Cape Town’da dünya kupası mağdurlarının ve uluslararası destekçilerinin katılımıyla başlayan turnuvanın şampiyona için ülkeye gelen turistlere bir de mesajı var: “Dünyanın her yerinden ülkemize gelen dostlar! Futbolun gerçek ruhunu anlamak için FIFA’nın zenginler için belirlediği sınırların dışına çıkın ve Delft’teki(sürgün edilen kent yoksullarının yaşadığı teneke kent) Dünya Yoksullar Futbol Kupası’na katılın. FIFA ve Güney Afrika Cumhuriyeti’nin Dünya Kupası bahanesiyle evsiz bıraktığı, dışladığı, kupa süresince kentlere sokmamak için her şeyi yaptığı kent yoksullarına yaşatılan zulmün karşısında yer alın!”

“And Dağları’ndan, Sierralar’dan

Görüldüğü üzere benim tuttuğum takımın eylemleri tüm hızı ve renkliliğiyle devam ediyor. Buna karşılık FIFA’nın partisi için aynı şeyleri söylemek mümkün değil. 9 gündür futbol namına bir şey göremediğimiz için vuvuzela aşağı vuvuzela yukarı söyleniyoruz. Peki hiç mi güzel bir şey yoktu yeşil sahalarda? Vardı elbette ve o güzelliklerin arasından bir takım sıyrıldı: Şili.

Arjantinli futbol dahisi Marcelo Bielsa’nın kendisiyle özdeşleşen 3-3-1-3 taktiği 2002 Dünya Kupası’nda Arjantin için pek de iyi sonuçlar doğurmamıştı. Fakat Bielsa Şili’yle aradığı kadroyu bulmuşa benziyor. Elemelerdeki performansıyla dikkat çeken Şili, turnuvaya da lezzetli bir futbolla adım attı. Tek santrforla oynayan Honduras’a karşı 3 stoper kullanmayı gereksiz bulan Arjantinli teknik adam klasik sistemini bozarak savunma hattını 2 stoper ve ön libero Carmona’yla kurdu. Kağıt üzerinde bek gibi sahaya çıkan Vidal ve Isla ise maçın yüzde 80’ini rakip alanda geçirdiler. Hücum hattındaysa oyun kurucu olarak Matias Fernandez önünde Valdivia, Alexis Sanchez ve Beausejour’u izledik. Bu dörtlü maç boyu hareket halindeydi ve devamlı yer değiştirdiler. 60.dakikadan sonra Honduras’ın santrforları ikilemesinden sonraysa Bielsa, Jara’yı oyuna alarak klasik 3’lü savunmasına geri dönüş yaptı. Değişen bir şey yoktu, Bielsa’nın öğrencileri şiir gibi futbol oynamaya devam ettiler.

Şili bu karşılamayı sadece 1-0 kazandı ama maçın hakkı 4’tü, 5’ti. Elbette Honduras zayıf bir rakip ve Şili’nin asıl gücünü İsviçre karşısında göreceğiz fakat şurası kesin ki turnuvanın taktiksel açıdan en heyecan veren takımı Salvador Allende, Victor Jara ve Pablo Neruda’nın ülkesi Şili. Sadece bu farklı ve zevk veren taktiğin uygulanışını izlemek için bile desteği hak ediyorlar.

Saturday, April 24, 2010

Bir otokratın ölümü ve bir kahramanın doğuşu


BU YAZI İLK OLARAK 25 NİSAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.



“Samaranch, General Franco’nun diktatörlüğü zamanında mavi üniforma giyen, sağ elini havaya kaldırarak selam veren biri olarak tanınıyordu; 1980’den sonra dünya sporunda bir kral olarak tahta çıktı. Her ikisi(Joao Havelange) de çok büyük miktarlara varan paralarla oynamaktadırlar; sakın bu paraların ne kadar olduğunu kendilerine sormaya kalkmayın; bu konuda son derecede ketum olduklarından bir şey söylemezler.”

Eduardo Galeano, geçtiğimiz Çarşamba günü hayata gözlerini yuman eski Olimpiyat komitesi başkanı(diktatörü) Juan Antonio Samaranch için 1990’larda bu satırları kaleme almıştı. Palto değil kafa tutan gazetecilerin, yazarların güzelliği burada işte. Ana akım medyada hakkında düzülen methiyelerden sonra Samaranch’ı daha önce duymamış birisi kendisini evliya belleyebilirdi. Neyse ki dünyada utanmazları utandırmak için yazan Galeano gibi büyük yazarlar da var.

Bir spor otokratı: Samaranch

Samaranch, zengin bir fabrikatörün oğlu olarak 1920’de Barcelona’da doğdu. Sınıfının bilincineydi ve çıkarlarını kim daha iyi koruyacaksa onun yanında yer almayı adet edindi. İspanyol İç Savaşı’nda Falanjist’lere katılıp General Franco’nun safında savaştı. Franco ölene kadar da kendi deyimiyle onun sadık bir hizmetçisi olarak kaldı. 1980’de Uluslararası Olimpiyat Komitesi (IOC)’nin başına geçtiğinde dünyanın içine girdiği neo-liberal değişimi spor alanında en iyi uygulayacak kişi olduğu gayet iyi biliniyordu.

Spor, Soğuk Savaş’ın denge ve propaganda aracı olmaktan post-ideolojik dönemin neo-liberal baskı aracına dönüşürken en büyük yardımı Samaranch ve FIFA başkanı Joao Havelange’dan aldı. John Pilger’ın bu haftaki yazısında belirttiği gibi bugün FIFA ve IOC, Wall Street’le Pentagon’un tek vücutta birleşmiş haline dönüştüyse bunda en büyük pay bu ikiliye aittir.

Günümüzde endüstri sporlarında küfrettiğimiz ne varsa büyük kısmını merhum Samaranch’a borçluyuz. Samaranch’ın görev başına gelmesi ve özellikle de 1988 Seul Olimpiyatları’yla birlikte uluslararası spor organizasyonları kentsel baskılama aracı olarak kapitalizmin önemli silahlarından biri haline geldi. Dünyanın dört bir yanındaki metropoller, kendilerini seçici komitelere beğendirebilmek ve kriterlere uyabilmek için bu etkinlikleri bir “kentsel dönüşüm” bahanesi olarak kullandılar. O tarihten bugüne mevzubahis şehirlerde 3.5 milyonun üzerinde kent yoksulu evleri yıkılmak suretiyle kent çeperlerine sürgün edildi.

Yine Samaranch’la birlikte amatör ruhun son kırıntıları da spor çevrelerinden uzaklaştırıldı. Spor, sosyal adaletsizliğin kalelerinden biri haline getirildi ve etrafında anlamsız paralar döndürülmeye başlandı. Tüm bu aşırı ticarileşmenin kaçınılmaz sonucu olarak rüşvet, şike ve bahis skandalları en büyük organizasyonların(2002 Salt Lake Kış Olimpiyatları) dahi tepesinden eksik olmadı.

Samaranch, büyük bir imparatorluk kurdu ve gözü arkada gitmiyor. Başta, şu anki olimpiyat komitesi başkanı Jacques Rogge olmak üzere spor elitleri onun mirasını yaşatmaya kararlılar ve bunun için de hiçbir gözü karalıktan kaçınmıyorlar. Pekin’de milyonlarca insanın evi yıkılırken, Vancouver’da ormanlar katledilirken ve elbette Caster Semenya’nın atletik kariyeri uçurumun kenarına itilirken Samaranch’ı ve onun şekillendirdiği olimpik endüstri mirasını unutmak mümkün mü?

Cesur kızın resti

Her ne hikmetse bir türlü cinsiyet testinin sonuçları açıklanmayan Caster Semenya direnmeye devam ettiği sürece yazacağım. Bilinsin ki, bir yerlerde Samaranch’ların, Havelange’ların otokratlığında semiren spor imparatorluğuna direnen yürekler atmaya devam ediyor.

Hafta içinde Semenya, Pretoria’da(Güney Afrika Cumhuriyeti) zor koşullar altında çalışan atletlere yardımcı olmak için açtığı spor akademisi sebebiyle bir basın toplantısı düzenledi. 19 yaşında, spor kariyerinin devam edip etmeyeceği belirsiz ve bugüne kadar kazandığı para miktarı cüzi olan bir atlet için “hayırseverliğin” çok ötesinde bir davranış ama Semenya’nın övülecek daha önemli özellikleri var.

Basın toplantısında Semenya’nın IAAF’e bir çift sözü vardı: “Samimiyetle söylüyorum atletizm benim umurumda bile değil, koşmak her şey demek değildir. Onlar(IAAF) istedikleri kararı alsınlar. Atletizme muhtaç değilim, üniversiteye gidiyorum, akademim var, iyi durumdayım. Artık umurumda bile değil fakat şu bilinsin: Atletizme devam edip etmeyeceğime sadece ben karar verebilirim, onlar değil.”

Ne denebilir ki bu sözlerin üstüne? Caster Semenya’yı ilk günden beri yazıyorum. Önceleri benim için tek zafer Semenya’nın pistlere geri dönmesiydi. Bu açıklamadan sonraysa şunu görüyorum ki, Semenya bu mücadeleyi çoktan kazanmış. Cesur kızın dediği gibi IAAF ne karar verirse versin, kazanan Semenya olacak.

Postasını koydu, restini gördü üstünü getirmek bize düşüyor. Mücadeleye devam!

Thursday, April 30, 2009

Bir sendika vardı ne oldu?

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

“Futbolcu işçidir, kendisine söyleneni yapar, kafasına estiğini değil”, “Futbolcu işçidir, fazla büyütmeyin yollayın gitsin”, “Futbolcu işçidir ama şamar oğlanı da değildir”, “Futbolcu işçidir, işine küsme hakkı yoktur.” Spor basınını yakından takip eden herkes bu söylemlere aşinadır. Spor yazarlarımızdan yahut bizzat sporcularımızın ağızlarından çıkmış demeçler bunlar. Google’a, “Futbolcu işçidir” diye yazın yüzlercesini karşınızda görebilirsiniz. Sporcunun, zanaatkârlıktan, mahalle kahramanlığına oradan da milyonerliğe uzanan serüveninin ülkemizde geldiği nokta işte budur: “Modern çağ köleliği.”

Eduardo Galeano’nun deyimiyle günümüzde arkeolojik bir olguymuş gibi gösterilmeye çalışılan işçi haklarının ülkemizde belki de en savunmasız olduğu alan spor sahaları. Spor sendikası kurulması yönünde hukuki hiçbir engel olmamasına rağmen bu konuda 1980’den beri atılmış hiçbir somut adım da yok. 3-4 senede bir yanan saman alevi gibi girişimler nedense hep sonuçsuz kalıyor. İleri kapitalist ülkelerde neredeyse sendikasız spor dalı yokken bizim bu bilinçten bu denli yoksun olmamızın baş sorumlusu sosyal olduğunu iddia eden devletimiz.

Türkiye’deki ilk futbol sendikasının 60'ların görece özgürlükçü ortamında kurulması bir tesadüf olmadığı gibi 12 Eylül sonrası bu konuda hiçbir somut adım atılmamış olması da şaşırtıcı değil. Akıl düzenleyicilerin tüm yıkıcı etkilerine rağmen başından benzer hadiseler (darbe vs) geçen Güney Amerika ülkelerinin sendikacılık konusunda bizden fersah fersah ileride olmaları hatayı biraz da kendimizde arama zorunluluğunu doğuruyor. Bu noktada oklar elbette medya ve sporcularımızın ta kendisine çevrilmeli.

Bugün spor medyamızın birinci gündemi, 2009 Türkiye’sinde spor sendikası lafının s’sinin bile gündeme gelmeyişi olmalıdır. 2 milyona yakın lisanslı sporcusu olan bir ülke için yüz kızartıcı bir durum. Holding medyalarının bu konudaki suskunluğu bir dereceye kadar anlaşılabilir; peki ya sporcularımızın ketumluğunu neye bağlamalıyız? Bir avuç azınlık olan “süperstarları” hesaba katmazsak, binlerce sporcumuz karın tokluğuna çalışır ve tüm hakları vahşi piyasa koşulları tarafından belirlenirken, bu sessizliğin sebebini anlamak güç. Maalesef ulusal bir karakter haline gelen sosyal bilinçsizlik ve lider bağımlılığımız bu konuda da egemen anlaşılan. Metin Kurt gibi karizmatik bir figür çıkmadıkça kimsenin hakkını arama, kollama gibi en basit dürtüleri dahi depreşmiyor. Bu isteksizliğin, bilinçsizliğin nedenleri aslında başta sıraladığım cümlelerde gizli. Sporcularımız, işçi olduklarını kabul ettikleri halde işçi olmanın beraberinde getirdiği haklardan bihaberler. Daha da kötüsü işçi olmayı kul olmakla karıştırıyorlar. Sosyal bilinç, ülkemizde unutulmuş bir türküden farksız.

1 Mayıs arifesinde, suni tartışmaların hâkim olduğu spor sayfalarımızda 100 yıllık savaşımlar sonucu elde edilmiş olan sporcu sendikası ve sporcu hakları gibi “arkeolojik!” konuların gündeme gelmesi dileğiyle: Bayramımız kutlu olsun!..