BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
“Bir ufka vardık ki artık/Yalnız değiliz sevgilim/Gerçi gece uzun, gece karanlık/Ama bütün korkulardan uzak/Bir sevdadır böylesine yaşamak/Tek başına/Ölüme bir soluk kala/Tek başına/Zindanda yatarken bile/Asla yalnız kalmamak…”
Adana Demirspor-Livorno maçının kesinleştiği haberi ajanslara düştüğünde aklıma direkt Ahmed Arif’in “Yalnız Değiliz” şiiri geldi. Livorno nere, Adana nere! İtalya’da sezon başlamış, Akdeniz’in en doğusundaki bir 3. lig takımından hazırlık maçı teklifi geliyor ve siz bunu kabul ediyorsunuz. “Endüstriyel futbol” (inanın en çok ben bıktım bu tabirden) normlarına göre bayağı anormal bir durum. Eh, bu camiaları da anormal oldukları için sevmiyor muyuz zaten?
Yalnız değiliz biliyoruz. Adalete, özgürlüğe, emeğe olan saygının kardeş eylediği bu iki camianın 4 Eylül günü dosta düşmana vereceği mesaj bu olacaktır. Bu haksız düzen devam ettiği sürece bir yerlerde “Hayır” diyebilen yürekli, güzel insanlar var olacaktır. Bunca hayal kırıklığına rağmen bizleri umutlu kılabilen de zaten bu değil midir? Şairin dediği gibi bir sevdadır böylesine yaşamak!
Bir başka sevda da Demirspor’dur, Adanalıların gönlünde.
Kim ne derse desin Adana dünyanın en ilginç memleketlerinden biridir. Nev-i şahsına münhasır sıfatını anlamsızlaştıracak kadar çok nev-i şahsına münhasır adama ev sahipliği yapar Çukurova’nın bu sıcak kenti. Bir karakteristiği vardır. İyi ya da kötü bir duruşu yansıtır. Canlı olduğunu hissedersiniz. Sayısız romana, şiire, türküye mekân olmuştur. Bir o kadar da sanatçı, sporcu yetiştirmiştir. İşte Demirspor bu yaşayan hiperaktif organizmanın spor sahalarındaki yansımasıdır.
Türkiye gibi solun çok zayıf kaldığı ve her saniye müthiş bir milliyetçilik bombardımanının altında yaşadığımız bir toplumda koca bir şehre mal olmuş bir kulübe “solcu” demek pek de gerçekçi değil. Bu açıdan bakıldığında Demirspor’u bir Livorno, bir St.Pauli olarak düşünmek iyimserlik olur. Livorno kentinin sahip olduğu sol gelenek Adana’da elbette mevcut değil. Fakat şunu söyleyebiliriz ki Yaşar Kemal, Yılmaz Güney gibi efsanelerin kente aşıladığı sol eğilim, “Şimşekler” tarafından Demirspor tribünlerinde devam ettirilmektedir. Adana gibi büyük bir kentin çoğunluğu tarafından desteklenen bir kulübün kendisini işçi sınıfının takımı olarak adlandırması ve tüm stada hâkim olan tribünlerinin ‘solcu’ bir duruş sergilemesi az şey midir? Türkiye’de böyle kaç camia var?
Solcu dediysek onu da kendi karakteristiğine uydurmayı bilir Adanalılar. Her şeyi olduğu gibi solculuklarını da kendi meşreplerince yaşarlar. Bu sebepten sinirlenip de herkese sövmeye başladıklarında, ya da kavga çıkardıklarında onları hoş görmek en doğrusu olacaktır.
Sözü yine Ahmed Arif’e ve “Yalnız Değiliz” şiirine bırakacak olursak: “… Külhan, kavgacıdır delikanlısı/Ünlü mahpushanelerinde Anadolumun/En çok Çukurovalılar mahpustur/Dostuna yarasını gösterir gibi/Bir salkım söğüde su verir gibi/Öyle içten öyle derin/Türkü söylemek, küfretmek/Çukurova yiğidine mahsustur.”
4 Eylül günü Adana 5 Ocak Stadyumu’nda sezonun en önemli maçı oynanacak. Spor kulüplerinin sahaya “Güçlü ordu, güçlü Türkiye” gibi pankartlarla çıktığı 1930’lar İtalyası ya da Almanyası’nı (ya da Türkiyesi) andıran bir ortamda böyle bir güzelliği yaşatan, bize yalnız olmadığımızı hissettiren Demirspor ve Livorno camialarına sonsuz teşekkürler.
Senelerdir tribünlerinde asılı pankartın dediği gibi: Allah’ına kurban Demirspor!
Not 1: Muharrem Gülergin’siz bir Demirspor yazısı eksik oldu elbette ama zaten Gülergin’i kısaca anmakla yetinmek olmazdı, ona koca bir köşeyi ayırmak gerek.
Not 2: Bu satırların yazarı Mersinlidir.
Showing posts with label mithat fabian sozmen. Show all posts
Showing posts with label mithat fabian sozmen. Show all posts
Wednesday, September 2, 2009
Wednesday, August 26, 2009
Yakıştı mı Diyarbakır?
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Pazartesi akşamki Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçından iki şey öğrendik:
1-Diyarbakırspor taraftarının Türkiye’nin geri kalan taraftar profilinden hiçbir farkı yok.
2-Memleket, “Diyarbakır’da böyle olaylar yaşansın da şu Kürtler’e olan tüm nefretimizi kusalım” diyen faşizm çağırıcılarıyla dolu.
Öncelikle şunu belirtmek gerek ki Diyarbakırspor taraftarının önceki akşam yaşattığı ayıbın kabul edilebilir hiçbir açıklaması yapılamaz. Bir futbol seyircisi bu kadar hazımsız, nefret dolu ve basit olamaz, olmamalı. Öyle ki bu insanların tüm Türkiye’nin gözünde Diyarbakır’ı bu denli sevimsiz bir pozisyona sokmaya hakları da yok. Milyonlarca insanımız doğdukları günden bu yana kendilerine aşılanan ırkçı nefreti dillendirmek için bahane ararken Diyarbakırlı taraftarların bu yaptığına tam anlamıyla ihanet denir; barışa ihanet!
Öte yandan Atatürk Stadyumu’nda yaşanan hadiseler ülkenin bir başka korkunç yüzünü görmemize de vesile oldu. Maç sonu ekşisözlük, haber sitelerinin okuyucu yorumları köşesi ve çeşitli forumları tarayıp yazılanları okudum. Bunun sebebi medya mensubu olmadıkları için siyaseten doğrucu olma endişesi taşımayan sen ben gibi adamların samimi görüşlerini öğrenmekti. Diyarbakırspor taraftarının sergilediği ayıbı, onların Kürt olmalarına bağlayan iğrenç yorumları gördükçe Türkiye’de orta sınıfın belli bir kesiminin içine düştüğü faşizm özlemini bir kez daha solumuş oldum. Cidden böyle bir şey var. Özellikle üniversite mezunu, hani televizyon diliyle konuşacak olursak “AB” grubuna mensup, kendisini Kemalist, çağdaş, laik vs. diye tanımlayan fakat aslında düpedüz faşist olan genç bir kuşağa sahibiz. Ortak paydaları milliyetçilik, militarizm ve elitizm olan bu güruh kendisine biçtiği çağdaş elbisenin içinde minik minik Hitler’ler yetiştiriyor.
Eğitim, askeriye, bürokrasi, medya, yargı gibi devasa ideolojik güçlere rağmen Türkiye’de hiçbir zaman iktidar olamamış bu kesimin genç sesleri, çaresizleştikçe marjinalleşiyor. Bunu da en iyi internet ortamında gözlemleyebilirsiniz çünkü şimdilik politik aktivistlikten tek anladıkları “Kürtler bu ülkeye ne verdi” tarzı zavallı makaleleri e-postalarla dolaştırmak, facebook grupları kurmak ve sözlük, forum tarzı oluşumlarda çığırtkanlık yapmaktan ibaret. Michel Foucault’nun faşizme dair hayran olduğum bir tespiti vardır. Şöyle der Fransız bilge: “Kitleler kandırılmadı, onlar düpedüz faşizmi arzuladılar.” Hakikaten de böyle.
Diyarbakırspor taraftarının sergilediği utanç verici, iğrenç davranışları bu yöreye özgü olarak damgalayan ve bu hadiseleri onların etnik kökenine bağlayan tüm ırkçılarımıza, faşizm çağırıcılarımıza, küçük “Hitlerlerimiz”e birkaç hatırlatmam olacak. Türkiye’de tribünleri rakip takım için cehenneme çevirme ekolü üç büyüklerin Avrupa karşılaşmalarıyla başlamıştır. Öyle ki anlı şanlı medyamız da dahil olmak üzere en öğündüğümüz tribün atraksiyonumuz Avrupalılara Türk statlarındayken cehennemdeymiş hissini yaratabilmemizdir. Hal böyleyken bu taraftarlık ekolünün ülkenin geri kalanına yayılması şaşırtıcı değildir. İkinci nokta, sahayı Halil İbrahim sofrasına çeviren Diyarbakırlı taraftarlar bunu “Dağ Türkü” oldukları için falan değil büyük ihtimalle İstanbullu ağabeyleri Galatasaray ve Fenerbahçe’den gördükleri için yapmışlardır. Zira tribünleri sidik torbasına bulama eylemini ilk Fenerbahçeli taraftarlardan gördüğümüz gibi, sahayı binlerce pet şişeyle sulama hadisesinin mucidi de Galatasaraylı taraftarlardır. Son olarak, Diyarbakırlı taraftarları aşağı bir ırka mensup oldukları iddiasıyla aşağılayanlara o çok Türk, çok elit, çok çağdaş İstanbul tribünlerinden bir örnek daha verelim. “Sivaslı ayılar İstanbul’da ne arar”, “Teröristler dışarı” gibi “modern”, ırkçı sloganları lügatımıza İnönü tribünleri katmıştır.
Sanırım bu kadar hafıza tazeleme kimilerinin utanması için yeterli olmuştur. Diyarbakır’da yaşanan hadiseler iğrençtir. Bunun tersini söylemek mevzubahis olamaz. Fakat internet yoluyla kendini ifade eden genç faşistlerimizin bu olaya gösterdikleri ırkçı tepki ondan daha da iğrençtir.
Hayatımda gördüğüm en başarılı pragmatistlerden olan Christoph Daum ise maç sonu yapmak zorunda hissettiği “En Büyük Atatürk” açıklamasıyla CHP’ye göz kırpar gibiydi. Canan Arıtman’ın yerine koy Daum’u hiç sırıtmaz vallahi! Nihayetinde yeşil saha dışında yaşanan her şeyiyle mide bulandırıcı bir maçtı. Ve bu karşılaşmadan futbol adına bize kalan şeyler, Gökhan Gönül’ün enfes golü ve Fenerbahçe’nin taraftarına umut veren futboluydu.
Pazartesi akşamki Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçından iki şey öğrendik:
1-Diyarbakırspor taraftarının Türkiye’nin geri kalan taraftar profilinden hiçbir farkı yok.
2-Memleket, “Diyarbakır’da böyle olaylar yaşansın da şu Kürtler’e olan tüm nefretimizi kusalım” diyen faşizm çağırıcılarıyla dolu.
Öncelikle şunu belirtmek gerek ki Diyarbakırspor taraftarının önceki akşam yaşattığı ayıbın kabul edilebilir hiçbir açıklaması yapılamaz. Bir futbol seyircisi bu kadar hazımsız, nefret dolu ve basit olamaz, olmamalı. Öyle ki bu insanların tüm Türkiye’nin gözünde Diyarbakır’ı bu denli sevimsiz bir pozisyona sokmaya hakları da yok. Milyonlarca insanımız doğdukları günden bu yana kendilerine aşılanan ırkçı nefreti dillendirmek için bahane ararken Diyarbakırlı taraftarların bu yaptığına tam anlamıyla ihanet denir; barışa ihanet!
Öte yandan Atatürk Stadyumu’nda yaşanan hadiseler ülkenin bir başka korkunç yüzünü görmemize de vesile oldu. Maç sonu ekşisözlük, haber sitelerinin okuyucu yorumları köşesi ve çeşitli forumları tarayıp yazılanları okudum. Bunun sebebi medya mensubu olmadıkları için siyaseten doğrucu olma endişesi taşımayan sen ben gibi adamların samimi görüşlerini öğrenmekti. Diyarbakırspor taraftarının sergilediği ayıbı, onların Kürt olmalarına bağlayan iğrenç yorumları gördükçe Türkiye’de orta sınıfın belli bir kesiminin içine düştüğü faşizm özlemini bir kez daha solumuş oldum. Cidden böyle bir şey var. Özellikle üniversite mezunu, hani televizyon diliyle konuşacak olursak “AB” grubuna mensup, kendisini Kemalist, çağdaş, laik vs. diye tanımlayan fakat aslında düpedüz faşist olan genç bir kuşağa sahibiz. Ortak paydaları milliyetçilik, militarizm ve elitizm olan bu güruh kendisine biçtiği çağdaş elbisenin içinde minik minik Hitler’ler yetiştiriyor.
Eğitim, askeriye, bürokrasi, medya, yargı gibi devasa ideolojik güçlere rağmen Türkiye’de hiçbir zaman iktidar olamamış bu kesimin genç sesleri, çaresizleştikçe marjinalleşiyor. Bunu da en iyi internet ortamında gözlemleyebilirsiniz çünkü şimdilik politik aktivistlikten tek anladıkları “Kürtler bu ülkeye ne verdi” tarzı zavallı makaleleri e-postalarla dolaştırmak, facebook grupları kurmak ve sözlük, forum tarzı oluşumlarda çığırtkanlık yapmaktan ibaret. Michel Foucault’nun faşizme dair hayran olduğum bir tespiti vardır. Şöyle der Fransız bilge: “Kitleler kandırılmadı, onlar düpedüz faşizmi arzuladılar.” Hakikaten de böyle.
Diyarbakırspor taraftarının sergilediği utanç verici, iğrenç davranışları bu yöreye özgü olarak damgalayan ve bu hadiseleri onların etnik kökenine bağlayan tüm ırkçılarımıza, faşizm çağırıcılarımıza, küçük “Hitlerlerimiz”e birkaç hatırlatmam olacak. Türkiye’de tribünleri rakip takım için cehenneme çevirme ekolü üç büyüklerin Avrupa karşılaşmalarıyla başlamıştır. Öyle ki anlı şanlı medyamız da dahil olmak üzere en öğündüğümüz tribün atraksiyonumuz Avrupalılara Türk statlarındayken cehennemdeymiş hissini yaratabilmemizdir. Hal böyleyken bu taraftarlık ekolünün ülkenin geri kalanına yayılması şaşırtıcı değildir. İkinci nokta, sahayı Halil İbrahim sofrasına çeviren Diyarbakırlı taraftarlar bunu “Dağ Türkü” oldukları için falan değil büyük ihtimalle İstanbullu ağabeyleri Galatasaray ve Fenerbahçe’den gördükleri için yapmışlardır. Zira tribünleri sidik torbasına bulama eylemini ilk Fenerbahçeli taraftarlardan gördüğümüz gibi, sahayı binlerce pet şişeyle sulama hadisesinin mucidi de Galatasaraylı taraftarlardır. Son olarak, Diyarbakırlı taraftarları aşağı bir ırka mensup oldukları iddiasıyla aşağılayanlara o çok Türk, çok elit, çok çağdaş İstanbul tribünlerinden bir örnek daha verelim. “Sivaslı ayılar İstanbul’da ne arar”, “Teröristler dışarı” gibi “modern”, ırkçı sloganları lügatımıza İnönü tribünleri katmıştır.
Sanırım bu kadar hafıza tazeleme kimilerinin utanması için yeterli olmuştur. Diyarbakır’da yaşanan hadiseler iğrençtir. Bunun tersini söylemek mevzubahis olamaz. Fakat internet yoluyla kendini ifade eden genç faşistlerimizin bu olaya gösterdikleri ırkçı tepki ondan daha da iğrençtir.
Hayatımda gördüğüm en başarılı pragmatistlerden olan Christoph Daum ise maç sonu yapmak zorunda hissettiği “En Büyük Atatürk” açıklamasıyla CHP’ye göz kırpar gibiydi. Canan Arıtman’ın yerine koy Daum’u hiç sırıtmaz vallahi! Nihayetinde yeşil saha dışında yaşanan her şeyiyle mide bulandırıcı bir maçtı. Ve bu karşılaşmadan futbol adına bize kalan şeyler, Gökhan Gönül’ün enfes golü ve Fenerbahçe’nin taraftarına umut veren futboluydu.
Etiketler:
diyarbakırspor,
Evrensel,
faşizm,
fenerbahçe,
mithat fabian sozmen
Monday, August 24, 2009
Semenya'nın arkasındayız!
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
En güzelini ‘Şampiyon’ dedi aslında: “Beni buraya neden getirdiniz? Bıraksaydınız da köyümde kalsaydım.” 18 yaşındaki Güney Afrikalı, Dünya Kadınlar 800 metre şampiyonu Caster Semenya birkaç gündür “medeni” dünyanın iğrençlikleriyle savaşıyor. Kendisini yeterince ‘kadınsı’ bulmayan Dünya Atletizm Federasyonu’nun faşist yöneticileri, Semenya’ya haksız bir cinsiyet testi dayatmakta. Ve tüm bu spekülasyonların odağında bırakılan 18 yaşındaki şampiyon, kendi deyimiyle bir cüzamlı gibi muamele gördüğü bu ‘modern’, ‘medeni’ dünyadan nefret etmiş vaziyette.
“Medeniyetiniz batsın” diyesi geliyor insanın ama neden şaşırıyoruz ki? Kadının spordaki yeri her zaman için taraflı ve ideolojik olmuştur. Hatta daha ileri gidip kapitalist toplumda sporun, toplumun erkek egemen unsurları tarafından kadına karşı bir baskı örgütü olarak kullanıldığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarihsel olarak baktığımızda ırkçılık ve cinsiyetçilik, sporları yöneten o çok bilmiş elit güruhun korumaya çalıştığı ilk tabular olarak göze çarpar.
Bir Yunan kadını olan Stamata Revithi, 1896 yılında Atina Olimpiyatları’na katılmak istediğinde yetkililer ne yapacaklarını dâhi bilemediler. Çünkü ‘kadın’, pederşahi spor dünyasında kabulü mümkün olmayan bir figürdü. Siyahların profesyonel olarak futbol oynama özgürlüğünü kazandığı ilk ülke olan Brezilya’da bu hakkın kabulü 1930’ları bulur. Burjuva medyasının “aristokrat spor” olarak yücelttiği golfün Tiger Woods’a rağmen günümüzde dahi elitist ve ırkçı bir spor olduğu rahatlıkla iddia edilip kanıtlanabilir. Revithi’den 50 sene sonra, olimpiyat sözcüsü Norman Cox, o dönem toplumsal ve uluslararası baskıları aşıp yeni yeni arenalara çıkmaya başlayan siyahi kadın sporcuların haksızlık yarattığı, dolayısıyla kendilerine ait bir alanda örneğin “hermafrodit kadınlar” alanında yarışmaları gerektiğini tüm fütursuzluğuyla söyleyebildiğinde tarih 1950’ydi.
Sporda bu gibi önyargılar her zaman için söz konusu elitlerin avam olarak nitelediği tabanın ilerici ve devrimci baskılarıyla yıkılmıştır. Bu açıdan baktığımızda sporun eşitlik uğruna bir mücadele alanı olması bakımından önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Fakat kimi tabuları yıkmak da kolay olmuyor. Freud, Totem ve Tabu’da şöyle buyurur: “Tabular ilkel insanın korkularıdır ve insanlık geliştikçe yıkılmaya mahkûmdurlar.” Biz daha yeterince gelişememişiz ki, halen kadının spor dünyasındaki yeri mümkün olan en marjinal noktaya itilmeye çalışılıyor ve tabular yaşamaya devam ediyor.
Caster Semenya’ya dayatılan tüm bu test hikâyesi aslında bundan ibaret. İnsanları tek tipleştirmeye ve yaftalamaya bayılıyoruz. Spor da bunun için bulunmaz bir mekân. Özellikle mevzu kadın-erkek olunca, ezberimizi bozan hiçbir görüntüye tahammülümüz yok. “Erkek gibi vurdu”, “erkek gibi koştu”, “erkek gibi osurdu”. Kadının tüm üstün özelliklerini seksizme bağlayabilen kültürel kodlar arasında yaşıyoruz ve bu tutum spor çevrelerini ve medyayı ezelden beri domine etmiş vaziyette. Muhtemeldir ki çıkış yapan her kadın atletin, kadınsılığını kanıtlamak adına dergilere soyunması da bu sebeptendir. Seksiliği ve güzelliği kanıtlamak dişiliği onaylatmanın ilk şartı olarak görülüyor.
Semenya’nın başına gelenlere baksanıza; yeterince güzel ve kadınsı bulunmayan bir atlete cinsiyet testi dayatılıyor. Semenya, bir kadın dergisine çırılçıplak soyunsa hepimiz rahatlayacağız. “Oh be kadınmış” diyip dergiyle beraber lavabonun yolunu tutarken acaba 1986’da benzer bir durumda biyolojik olarak tamamen kadın olmasına rağmen erkek kromozomlarına(XY) sahip olduğu anlaşılan İspanyol atlet Maria Jose Martinez-Patino’yu hatırlayacak mıyız? Hayatı boyunca bir kadın olarak yaşayan, sevişen, koşan, aşık olan İspanyol sporcuya bilim, kadın olmadığını söylediğinde bu saçma karar ona kendi deyişiyle “arkadaşlarına, nişanlısına ve sporcu lisansına” mal olmuştu.
Semenya’ya dayatılan cinsiyet testi faşistçedir. Cinsiyetçidir, ayrımcıdır ve iğrençtir. Kadın olarak yaşayan, kadın kimliği taşıyan bir insanın ve her şeyden önce “Caster, benim kızım, onu ben doğurdum” diyen bir annenin tüm duyguları, samimiyeti ve özgürlüğü hiçe sayılarak Semenya’nın kişilik haklarına ve yaşam alanına tecavüz edilmektedir. Düşünün bir kere, diyelim ki bu test sonucu Semenya’nın hermafrodit olduğu anlaşıldı ya da kromozomları XX değil de XY çıktı. Genç sporcu, sahtekâr bir dopingliymişçesine muamele görecek, madalyası ve profesyonel olarak spor yapma hakkı elinden alınacak ve 18 yıllık yaşamının tüm emekleri gasp edilecektir.
Yere batsın biliminiz de, kromozomlarınız da, testleriniz de. Dünya Atletizm Federasyonu bir kez daha kanıtlamaktadır ki erkek egemen kapitalist toplumda spor, kadınlara ve eşcinsellere karşı kullanılan bir baskı örgütüdür. Semenya’nın arkasındayız ve son olarak “Altın kız erkek mi kadın mı? Fotoğraflarına bakın siz karar verin” diyen iğrenç Hürriyet gazeteciliğine de buradan en derin lanetlerimi kusuyorum.
En güzelini ‘Şampiyon’ dedi aslında: “Beni buraya neden getirdiniz? Bıraksaydınız da köyümde kalsaydım.” 18 yaşındaki Güney Afrikalı, Dünya Kadınlar 800 metre şampiyonu Caster Semenya birkaç gündür “medeni” dünyanın iğrençlikleriyle savaşıyor. Kendisini yeterince ‘kadınsı’ bulmayan Dünya Atletizm Federasyonu’nun faşist yöneticileri, Semenya’ya haksız bir cinsiyet testi dayatmakta. Ve tüm bu spekülasyonların odağında bırakılan 18 yaşındaki şampiyon, kendi deyimiyle bir cüzamlı gibi muamele gördüğü bu ‘modern’, ‘medeni’ dünyadan nefret etmiş vaziyette.
“Medeniyetiniz batsın” diyesi geliyor insanın ama neden şaşırıyoruz ki? Kadının spordaki yeri her zaman için taraflı ve ideolojik olmuştur. Hatta daha ileri gidip kapitalist toplumda sporun, toplumun erkek egemen unsurları tarafından kadına karşı bir baskı örgütü olarak kullanıldığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarihsel olarak baktığımızda ırkçılık ve cinsiyetçilik, sporları yöneten o çok bilmiş elit güruhun korumaya çalıştığı ilk tabular olarak göze çarpar.
Bir Yunan kadını olan Stamata Revithi, 1896 yılında Atina Olimpiyatları’na katılmak istediğinde yetkililer ne yapacaklarını dâhi bilemediler. Çünkü ‘kadın’, pederşahi spor dünyasında kabulü mümkün olmayan bir figürdü. Siyahların profesyonel olarak futbol oynama özgürlüğünü kazandığı ilk ülke olan Brezilya’da bu hakkın kabulü 1930’ları bulur. Burjuva medyasının “aristokrat spor” olarak yücelttiği golfün Tiger Woods’a rağmen günümüzde dahi elitist ve ırkçı bir spor olduğu rahatlıkla iddia edilip kanıtlanabilir. Revithi’den 50 sene sonra, olimpiyat sözcüsü Norman Cox, o dönem toplumsal ve uluslararası baskıları aşıp yeni yeni arenalara çıkmaya başlayan siyahi kadın sporcuların haksızlık yarattığı, dolayısıyla kendilerine ait bir alanda örneğin “hermafrodit kadınlar” alanında yarışmaları gerektiğini tüm fütursuzluğuyla söyleyebildiğinde tarih 1950’ydi.
Sporda bu gibi önyargılar her zaman için söz konusu elitlerin avam olarak nitelediği tabanın ilerici ve devrimci baskılarıyla yıkılmıştır. Bu açıdan baktığımızda sporun eşitlik uğruna bir mücadele alanı olması bakımından önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Fakat kimi tabuları yıkmak da kolay olmuyor. Freud, Totem ve Tabu’da şöyle buyurur: “Tabular ilkel insanın korkularıdır ve insanlık geliştikçe yıkılmaya mahkûmdurlar.” Biz daha yeterince gelişememişiz ki, halen kadının spor dünyasındaki yeri mümkün olan en marjinal noktaya itilmeye çalışılıyor ve tabular yaşamaya devam ediyor.
Caster Semenya’ya dayatılan tüm bu test hikâyesi aslında bundan ibaret. İnsanları tek tipleştirmeye ve yaftalamaya bayılıyoruz. Spor da bunun için bulunmaz bir mekân. Özellikle mevzu kadın-erkek olunca, ezberimizi bozan hiçbir görüntüye tahammülümüz yok. “Erkek gibi vurdu”, “erkek gibi koştu”, “erkek gibi osurdu”. Kadının tüm üstün özelliklerini seksizme bağlayabilen kültürel kodlar arasında yaşıyoruz ve bu tutum spor çevrelerini ve medyayı ezelden beri domine etmiş vaziyette. Muhtemeldir ki çıkış yapan her kadın atletin, kadınsılığını kanıtlamak adına dergilere soyunması da bu sebeptendir. Seksiliği ve güzelliği kanıtlamak dişiliği onaylatmanın ilk şartı olarak görülüyor.
Semenya’nın başına gelenlere baksanıza; yeterince güzel ve kadınsı bulunmayan bir atlete cinsiyet testi dayatılıyor. Semenya, bir kadın dergisine çırılçıplak soyunsa hepimiz rahatlayacağız. “Oh be kadınmış” diyip dergiyle beraber lavabonun yolunu tutarken acaba 1986’da benzer bir durumda biyolojik olarak tamamen kadın olmasına rağmen erkek kromozomlarına(XY) sahip olduğu anlaşılan İspanyol atlet Maria Jose Martinez-Patino’yu hatırlayacak mıyız? Hayatı boyunca bir kadın olarak yaşayan, sevişen, koşan, aşık olan İspanyol sporcuya bilim, kadın olmadığını söylediğinde bu saçma karar ona kendi deyişiyle “arkadaşlarına, nişanlısına ve sporcu lisansına” mal olmuştu.
Semenya’ya dayatılan cinsiyet testi faşistçedir. Cinsiyetçidir, ayrımcıdır ve iğrençtir. Kadın olarak yaşayan, kadın kimliği taşıyan bir insanın ve her şeyden önce “Caster, benim kızım, onu ben doğurdum” diyen bir annenin tüm duyguları, samimiyeti ve özgürlüğü hiçe sayılarak Semenya’nın kişilik haklarına ve yaşam alanına tecavüz edilmektedir. Düşünün bir kere, diyelim ki bu test sonucu Semenya’nın hermafrodit olduğu anlaşıldı ya da kromozomları XX değil de XY çıktı. Genç sporcu, sahtekâr bir dopingliymişçesine muamele görecek, madalyası ve profesyonel olarak spor yapma hakkı elinden alınacak ve 18 yıllık yaşamının tüm emekleri gasp edilecektir.
Yere batsın biliminiz de, kromozomlarınız da, testleriniz de. Dünya Atletizm Federasyonu bir kez daha kanıtlamaktadır ki erkek egemen kapitalist toplumda spor, kadınlara ve eşcinsellere karşı kullanılan bir baskı örgütüdür. Semenya’nın arkasındayız ve son olarak “Altın kız erkek mi kadın mı? Fotoğraflarına bakın siz karar verin” diyen iğrenç Hürriyet gazeteciliğine de buradan en derin lanetlerimi kusuyorum.
Wednesday, August 19, 2009
Galiptir bu yolda mağlup
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR
Yaşadığımız çağ anın çağıdır. Enstantanelerin, imajların, birkaç saniyelik o biricik ve tekrarı mümkün olamayacak anların milyonların zihnini yönettiği bir çağ. Ve bu anların yaratılmasında başrolü oynayan o spor serüvencileri! Doğaya karşı, zamana karşı insan! Günümüz, tüm beşeriyet adına insanlığın limitlerini zorlayan “üstün insanların”, kazananların altın çağıdır. Başka türlü söyleyecek olursak da ikincilerin, kaybedenlerin hak ettikleri değeri göremedikleri bir dönemde yaşamaktayız.
ABD’li uzun atlamacı Bob Beamon, 1968 Mexico City Olimpiyatları’nda bir atlayış yaptı. Ama ne atlayış! Hiç düşmemecesine havalandı, mesafe 8 metre 90 santime eriştiğinde kimi gazetecilerce, “Beamon bulutlara dek yükseldi ve sonra biz fanilerin arasına döndü” biçiminde yorumlar yapıldı. Beamon, döndü dönmesine ama artık o 23 sene boyunca yani erişilmez sanılan rekoru kırılana kadar insanlar arasında gezinen bir tanrıydı. İnsanoğlunun limitlerini paramparça eden yaşayan bir efsaneydi artık. Beamon, Meksika’nın başkentinde 8.90 atlamadan önceki rekor 8.35’le Sovyet sporcu Igor Ter-Ovanesyan’a aitti. Akranı olan Ovanesyan bu rekoru Beamon’dan sadece 1 sene önce gerçekleştirmişti. Tam 55 santim geliştirdi yani rekoru Beamon! Sanırım hadisenin neden bu kadar efsanevi olduğunu şimdi daha iyi anlamışsınızdır.
Tyson Gay, bundan bir ay önce Independent’a yaptığı açıklamada Usain Bolt’un apayrı bir seviyede olduğunu belirterek o izin vermediği sürece kimsenin onu geçemeyeceğini belirtmişti. “Bolt gibi adamları çalışamazsınız. O ya da LeBron James gibi adamlar doğanın harikalarıdır. Benim onun koştuğu dereceleri geçmeme imkân yok çünkü şu an Bolt’un zihni 9.40’lara inebiliyor. Bense bunu hayal bile edemem. Ama elimden geleni yapacağım ve Bolt’u zorlayabildiğim kadar zorlayacağım. En azından 9.69’u geçebileceğime inanmalıyım.”
Jamaikalı olduğu iddia edilen Kriptonlu Usain Bolt, tıpkı Beamon gibi insanoğlunun limitlerini tuzla buz etmiş bir doğa harikasıdır. Onun hem olimpiyatlardaki koşusunu, hem de pazar akşamki muhteşem rekorunu (9.58) hayatımız boyunca unutamayacağımız muhakkak. Beamon’un atlayışı, Julius Erving’in faul çizgisinden bastığı smaç, Maradona’nın 86 Dünya Kupası’ndaki golü, Jordan’ın havada el değiştirerek attığı turnike, Phelps’in arka arkaya kırdığı rekorlar gibi Bolt’un bu performansları da tarihteki ölümsüz yerini ve zihinlerdeki efsanevi imajını perçinlemiştir.
Bolt’u daha önce çok yazdım o yüzden Tyson Gay üzerine iki çift laf etmek istiyorum. Yarışmacı ruha sahip bir sporcunun nasıl olması gerektiğinin dersini veriyor Gay cümle âleme. Bolt’u geçemeyeceğini biliyor belki ama yine de deniyor, Samuel Beckett’ın dediği gibi kaybediyor belki ama yılmıyor bir dahaki sefere daha iyi yeniliyor. Bolt’u daha iyi olmaya zorluyor, yalnızca işini yapıyor. Kaybettiği zaman da 1.95’lik fenomen rakibinin hakkını vermesini biliyor. Yarış sonrası Gay’in bir görüntüsü ekranlara yansıdı. Amerikalı sprinter hırsla ellerini birbirine vuruyor ve belli ki bir şeylerden şikayet ediyordu. Okuduğum ve dinlediğim bazı yorumlarda bunun sebebini Gay’in aşırı hırsına, Bolt tarafından devamlı madara edilmeyi kendisine yedirememesine vs. bağlayanlar olmuş. Gay’in amacı elbette kazanmaktı. Zaten öyle olmasa o piste adım atmazdı. Fakat kendisinin de dediği gibi asıl hedefi Bolt’u zorlayabildiği kadar zorlamak ve en azından eski rekor olan 9.69’u geçmekti. Ve bu hedefinden geri kaldığı için yarış sonrası dövündü, şikayet etti (9.71 koştu Gay, ki bu tarihin en iyi 3. derecesidir).
Doğrudur, Tyson Gay 2000’lerin Frankie Fredericks’idir. Frankie Fredericks de 200’de Michael Johnson ve 100 metrede Donovan Bailey’nin arkasında kalmaya mecbur olmuş müthiş bir atletti. Johnson gibi bir canavarın arkasındaki müzmin ikinciydi ama bu onun “pistlerin centilmeni” ve her şeyden öte harika bir atlet olmasına engel olmadı. Tıpkı Tyson Gay gibi. Spor dünyasının Bolt gibi efsanelere elbette ihtiyacı var. Fakat Gay gibi centilmen müsabıklara da en az onun kadar gereksinimimiz var (ah bir de bu kadar sık sakatlanmasa). Gay, dünyanın en iyisi değil ve Bolt izin vermediği sürece de olamayacak. Ama elinizden geleni yaptıysanız ikinci olmak da o kadar fena olmasa gerek!..
Yaşadığımız çağ anın çağıdır. Enstantanelerin, imajların, birkaç saniyelik o biricik ve tekrarı mümkün olamayacak anların milyonların zihnini yönettiği bir çağ. Ve bu anların yaratılmasında başrolü oynayan o spor serüvencileri! Doğaya karşı, zamana karşı insan! Günümüz, tüm beşeriyet adına insanlığın limitlerini zorlayan “üstün insanların”, kazananların altın çağıdır. Başka türlü söyleyecek olursak da ikincilerin, kaybedenlerin hak ettikleri değeri göremedikleri bir dönemde yaşamaktayız.
ABD’li uzun atlamacı Bob Beamon, 1968 Mexico City Olimpiyatları’nda bir atlayış yaptı. Ama ne atlayış! Hiç düşmemecesine havalandı, mesafe 8 metre 90 santime eriştiğinde kimi gazetecilerce, “Beamon bulutlara dek yükseldi ve sonra biz fanilerin arasına döndü” biçiminde yorumlar yapıldı. Beamon, döndü dönmesine ama artık o 23 sene boyunca yani erişilmez sanılan rekoru kırılana kadar insanlar arasında gezinen bir tanrıydı. İnsanoğlunun limitlerini paramparça eden yaşayan bir efsaneydi artık. Beamon, Meksika’nın başkentinde 8.90 atlamadan önceki rekor 8.35’le Sovyet sporcu Igor Ter-Ovanesyan’a aitti. Akranı olan Ovanesyan bu rekoru Beamon’dan sadece 1 sene önce gerçekleştirmişti. Tam 55 santim geliştirdi yani rekoru Beamon! Sanırım hadisenin neden bu kadar efsanevi olduğunu şimdi daha iyi anlamışsınızdır.
Tyson Gay, bundan bir ay önce Independent’a yaptığı açıklamada Usain Bolt’un apayrı bir seviyede olduğunu belirterek o izin vermediği sürece kimsenin onu geçemeyeceğini belirtmişti. “Bolt gibi adamları çalışamazsınız. O ya da LeBron James gibi adamlar doğanın harikalarıdır. Benim onun koştuğu dereceleri geçmeme imkân yok çünkü şu an Bolt’un zihni 9.40’lara inebiliyor. Bense bunu hayal bile edemem. Ama elimden geleni yapacağım ve Bolt’u zorlayabildiğim kadar zorlayacağım. En azından 9.69’u geçebileceğime inanmalıyım.”
Jamaikalı olduğu iddia edilen Kriptonlu Usain Bolt, tıpkı Beamon gibi insanoğlunun limitlerini tuzla buz etmiş bir doğa harikasıdır. Onun hem olimpiyatlardaki koşusunu, hem de pazar akşamki muhteşem rekorunu (9.58) hayatımız boyunca unutamayacağımız muhakkak. Beamon’un atlayışı, Julius Erving’in faul çizgisinden bastığı smaç, Maradona’nın 86 Dünya Kupası’ndaki golü, Jordan’ın havada el değiştirerek attığı turnike, Phelps’in arka arkaya kırdığı rekorlar gibi Bolt’un bu performansları da tarihteki ölümsüz yerini ve zihinlerdeki efsanevi imajını perçinlemiştir.
Bolt’u daha önce çok yazdım o yüzden Tyson Gay üzerine iki çift laf etmek istiyorum. Yarışmacı ruha sahip bir sporcunun nasıl olması gerektiğinin dersini veriyor Gay cümle âleme. Bolt’u geçemeyeceğini biliyor belki ama yine de deniyor, Samuel Beckett’ın dediği gibi kaybediyor belki ama yılmıyor bir dahaki sefere daha iyi yeniliyor. Bolt’u daha iyi olmaya zorluyor, yalnızca işini yapıyor. Kaybettiği zaman da 1.95’lik fenomen rakibinin hakkını vermesini biliyor. Yarış sonrası Gay’in bir görüntüsü ekranlara yansıdı. Amerikalı sprinter hırsla ellerini birbirine vuruyor ve belli ki bir şeylerden şikayet ediyordu. Okuduğum ve dinlediğim bazı yorumlarda bunun sebebini Gay’in aşırı hırsına, Bolt tarafından devamlı madara edilmeyi kendisine yedirememesine vs. bağlayanlar olmuş. Gay’in amacı elbette kazanmaktı. Zaten öyle olmasa o piste adım atmazdı. Fakat kendisinin de dediği gibi asıl hedefi Bolt’u zorlayabildiği kadar zorlamak ve en azından eski rekor olan 9.69’u geçmekti. Ve bu hedefinden geri kaldığı için yarış sonrası dövündü, şikayet etti (9.71 koştu Gay, ki bu tarihin en iyi 3. derecesidir).
Doğrudur, Tyson Gay 2000’lerin Frankie Fredericks’idir. Frankie Fredericks de 200’de Michael Johnson ve 100 metrede Donovan Bailey’nin arkasında kalmaya mecbur olmuş müthiş bir atletti. Johnson gibi bir canavarın arkasındaki müzmin ikinciydi ama bu onun “pistlerin centilmeni” ve her şeyden öte harika bir atlet olmasına engel olmadı. Tıpkı Tyson Gay gibi. Spor dünyasının Bolt gibi efsanelere elbette ihtiyacı var. Fakat Gay gibi centilmen müsabıklara da en az onun kadar gereksinimimiz var (ah bir de bu kadar sık sakatlanmasa). Gay, dünyanın en iyisi değil ve Bolt izin vermediği sürece de olamayacak. Ama elinizden geleni yaptıysanız ikinci olmak da o kadar fena olmasa gerek!..
Etiketler:
bob beamon,
Evrensel,
frankie fredericks,
mithat fabian sozmen,
Tyson Gay,
Usain Bolt
Wednesday, August 12, 2009
Yeşil sahada yiten canlar
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Bir sporcu daha kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Espanyol’lu Daniel Jarque, henüz 26 yaşındaydı. Her sporcu ölümünde temcit pilavı gibi aynı eleştirileri öne sürmek kimilerine fırsatçılık gibi gelebilir. Fakat insanın yaşama hakkı özgürlüklerin en önde gelenidir ve bunu tehdit eden her dayatmaya karşı var gücümüzle çalışmak bizim, her şeyden önce namus borcumuzdur.
Günümüzde sporcu, uğraşı endüstrileştiği ölçüde çalışma şartları ağırlaşan bir emekçidir. Yeteneğinin nadideliği tutarında kazandığı para ve şöhret artar. Buna mukabil bu maddi ve manevi kazanç beraberinde zorlu yükümlülükler de getirir: vücudun ve özel hayatın metalaştırılması ve sömürülmesi gibi. “Gösteri toplumu” yarattığı ve ayrıcalıklarla donattığı yıldızlarının tüm benliklerini satın alır ve onların para getiren özelliklerini iliklerine kadar sömürür. 30’una gelmiş birçok sporcuya ihtiyar gözüyle bakılması biraz da ilk gençliğinden bu yana mesleğinde başarılı olabilmek adına inanılmaz bir efor harcamasından ileri gelir. Bugün rekabetçi sporların genetiğine yerleştirilen ve sadece kazanmak üzerine inşa edilen spor ahlakı, atletleri gitgide daha hırslı ve daha başarılı yapmaktadır. Fakat bir sporcuda bulunması gereken öncelikli özellikler olan erdemliliğin, rakibe saygının ve onurun da aynı oranda azaldığını gözlemliyoruz. İşte daha geçen hafta Orlando Magic’li Rashard Lewis steroid kullandığı gerekçesiyle doping cezası aldı. Daha öncesinde Cleveland Cavaliers’lı LeBron James, kaybettikten sonra rakibin elini sıkmayı anlamsız bulduğunu ve bunun bir “kazanan”’a yakışmayacağını belirtti. Rekabetçi sporlara enjekte edilen yüzde yüz kazanma üzerine kurulu, hayatta kalmacı tavrın sporcuları daha amansız bir rekabete ve “galibiyete giden yolda herşey mübahtır“ tarzı makyavelist bir bakış açısına ittiği muhakkaktır. Ve tüm bu vahşi bakış açısından bize kalanlar işte bunlar: genç yaşta aşırı yüklemelerle iflas eden vücutlar, kalp krizleri, ölümler, erken emeklilik, doping skandalları ve sporda Makyavelizm.
Sporcular, özellikle büyük paralar kazanan sporcular, edindikleri maddiyatı sessizlikleriyle teminat altına almış gibi gözükmektedirler. Bugün Türkiye’de halen bir sporcu sendikası yok. Aynı ülkede saat 19:30’da, 40 derece altında futbol maçları oynatılıyor sırf yayıncı kuruluşun reyting kaygılarını giderebilmek adına. Soruyorum size; Pazar günkü Gaziantepspor-Galatasaray maçında, özellikle son 10 senede çok sık yaşadığımız kalp krizine bağlı sporcu ölümlerinden biri gerçekleşseydi bunun sorumlusu kim olacaktı?
Belki bu soruyu yanlış ülkede soruyoruz ya da tam da sorulması gereken ülkede. İnsan hayatının en ucuza kapatıldığı coğrafyalardan birinde yaşıyoruz. Değil mi ki bugün Tuzla, sırf işverenlerin tembelliği, ihmalkârlığı ve kâr hırsı yüzünden bir korku filmi tersanesine dönüşmüştür. Değil mi ki cezaevlerimizde bakımı mümkün olmayan onlarca can herkesin gözü önünde ölüme terk edilmektedir. Parası yetmeyenin tedavi olamadığı, hastalıktan değil belki ama yoksulluktan ölüme mahkûm edildiği bir ülke değil mi burası? Kâğıttan bozma evleri her depremde yüzlerce can alan, mühendislik skandalı altyapıları her selde maddi manevi zarara yol açan bizim kentlerimiz, bizim politikacılarımız, bizim iş adamlarımız değil mi?
O halde paragrafın başındaki cümleyi yeniden hatırlamalı. İnsan hayatının bu kadar ucuz olduğu ülkemiz, bu soruları sormanın, eksikleri sorgulamanın, suçluları yargılamanın tam da yeridir. Ve tekrar ediyorum: bu, bir spor gazetecisinin namus borcudur. Digitürk ve Türkiye Futbol Federasyonu, sonucunda talihsiz hiçbir olay yaşanmamasına rağmen Gaziantepspor-Galatasaray maçını neden 19:30’da oynattığının hesabını vermelidir. Çünkü emin olun daha önce Marc Vivien Foe, Miklos Feher, Antonio Puerta, Phil O’Donnel gibi maç sırasında kalp krizi geçirerek kaybettiğimiz isimlerin başına gelen talihsizliklerin Pazar günü yaşanmaması işten bile değildi.
Bir sporcu daha kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Espanyol’lu Daniel Jarque, henüz 26 yaşındaydı. Her sporcu ölümünde temcit pilavı gibi aynı eleştirileri öne sürmek kimilerine fırsatçılık gibi gelebilir. Fakat insanın yaşama hakkı özgürlüklerin en önde gelenidir ve bunu tehdit eden her dayatmaya karşı var gücümüzle çalışmak bizim, her şeyden önce namus borcumuzdur.
Günümüzde sporcu, uğraşı endüstrileştiği ölçüde çalışma şartları ağırlaşan bir emekçidir. Yeteneğinin nadideliği tutarında kazandığı para ve şöhret artar. Buna mukabil bu maddi ve manevi kazanç beraberinde zorlu yükümlülükler de getirir: vücudun ve özel hayatın metalaştırılması ve sömürülmesi gibi. “Gösteri toplumu” yarattığı ve ayrıcalıklarla donattığı yıldızlarının tüm benliklerini satın alır ve onların para getiren özelliklerini iliklerine kadar sömürür. 30’una gelmiş birçok sporcuya ihtiyar gözüyle bakılması biraz da ilk gençliğinden bu yana mesleğinde başarılı olabilmek adına inanılmaz bir efor harcamasından ileri gelir. Bugün rekabetçi sporların genetiğine yerleştirilen ve sadece kazanmak üzerine inşa edilen spor ahlakı, atletleri gitgide daha hırslı ve daha başarılı yapmaktadır. Fakat bir sporcuda bulunması gereken öncelikli özellikler olan erdemliliğin, rakibe saygının ve onurun da aynı oranda azaldığını gözlemliyoruz. İşte daha geçen hafta Orlando Magic’li Rashard Lewis steroid kullandığı gerekçesiyle doping cezası aldı. Daha öncesinde Cleveland Cavaliers’lı LeBron James, kaybettikten sonra rakibin elini sıkmayı anlamsız bulduğunu ve bunun bir “kazanan”’a yakışmayacağını belirtti. Rekabetçi sporlara enjekte edilen yüzde yüz kazanma üzerine kurulu, hayatta kalmacı tavrın sporcuları daha amansız bir rekabete ve “galibiyete giden yolda herşey mübahtır“ tarzı makyavelist bir bakış açısına ittiği muhakkaktır. Ve tüm bu vahşi bakış açısından bize kalanlar işte bunlar: genç yaşta aşırı yüklemelerle iflas eden vücutlar, kalp krizleri, ölümler, erken emeklilik, doping skandalları ve sporda Makyavelizm.
Sporcular, özellikle büyük paralar kazanan sporcular, edindikleri maddiyatı sessizlikleriyle teminat altına almış gibi gözükmektedirler. Bugün Türkiye’de halen bir sporcu sendikası yok. Aynı ülkede saat 19:30’da, 40 derece altında futbol maçları oynatılıyor sırf yayıncı kuruluşun reyting kaygılarını giderebilmek adına. Soruyorum size; Pazar günkü Gaziantepspor-Galatasaray maçında, özellikle son 10 senede çok sık yaşadığımız kalp krizine bağlı sporcu ölümlerinden biri gerçekleşseydi bunun sorumlusu kim olacaktı?
Belki bu soruyu yanlış ülkede soruyoruz ya da tam da sorulması gereken ülkede. İnsan hayatının en ucuza kapatıldığı coğrafyalardan birinde yaşıyoruz. Değil mi ki bugün Tuzla, sırf işverenlerin tembelliği, ihmalkârlığı ve kâr hırsı yüzünden bir korku filmi tersanesine dönüşmüştür. Değil mi ki cezaevlerimizde bakımı mümkün olmayan onlarca can herkesin gözü önünde ölüme terk edilmektedir. Parası yetmeyenin tedavi olamadığı, hastalıktan değil belki ama yoksulluktan ölüme mahkûm edildiği bir ülke değil mi burası? Kâğıttan bozma evleri her depremde yüzlerce can alan, mühendislik skandalı altyapıları her selde maddi manevi zarara yol açan bizim kentlerimiz, bizim politikacılarımız, bizim iş adamlarımız değil mi?
O halde paragrafın başındaki cümleyi yeniden hatırlamalı. İnsan hayatının bu kadar ucuz olduğu ülkemiz, bu soruları sormanın, eksikleri sorgulamanın, suçluları yargılamanın tam da yeridir. Ve tekrar ediyorum: bu, bir spor gazetecisinin namus borcudur. Digitürk ve Türkiye Futbol Federasyonu, sonucunda talihsiz hiçbir olay yaşanmamasına rağmen Gaziantepspor-Galatasaray maçını neden 19:30’da oynattığının hesabını vermelidir. Çünkü emin olun daha önce Marc Vivien Foe, Miklos Feher, Antonio Puerta, Phil O’Donnel gibi maç sırasında kalp krizi geçirerek kaybettiğimiz isimlerin başına gelen talihsizliklerin Pazar günü yaşanmaması işten bile değildi.
Etiketler:
Evrensel,
feher,
foe,
jarque,
mithat fabian sozmen
Wednesday, July 29, 2009
Bir garip efsane
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin.” Yusuf Atılgan’ın her cümlesi altın romanı ‘Aylak Adam’, Bâki’nin bu cümlesiyle başlar. Biz gösteri toplumunun izleyicileri farkında değilizdir ama spor sezonları da aynen böyle başlar. Önce her şey medyanın çiziktirdiği birkaç alengirli laftan ibarettir sonra onlar taraftarın gönlünde umuda dönüşür ve “matematiksel olarak şans” sürdükçe sporseverin/taraftarın efsanesi şekillenmeye devam eder. Hoş, şampiyonluk kaçtığında seyrin sona erdiğini hangi ukala söylemiş? Düzeltmek lazım; seyir değil efsanemiz sona erer, bir sonraki sezonun hudutlarına girene kadar.
“Umut arzulayan bellektir” der Balzac. Oysa günümüzde ‘Umudumuz Şaban’ değil ‘Umudumuz Ecevit’ hiç değil(Toprakları bol olsun). Tek umudumuz taraftarı olduğumuz takımın zenginliği çünkü bir mevsimlik efsanemizi başlatacak medya kıssalarını ancak pahalı ve havalı transferler şişirebilir. Ve Umberto Eco’nun belki de yerinde bir şekilde “dikizciler” olarak aşağıladığı biz taraftarların maddi olarak hiçbir şekilde müdahil olamadığı bu oyundaki tek iktidar bölgesi olan tribünleri bu umudun yedirdiği ekmek ayakta tutar. Ondandır ki Diyarbakırspor’un taaa Budapeşteler’den getirdiği delişmen kanat oyuncusu Gabor Bori’yi hiç izlemeyen bir Diyarbakırlı “Türkiye’de bu kadar adam varken Macaristan’dan bunu getirdilerse vardır bir hikmeti” diyebilmektedir. Transferlerin futbol pazarındaki yazgısı serbest piyasanın diğer metalarından farksızdır. Guy Debord’un dediği gibi: “Tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajında, gerçek bölünmeye ancak bir sonraki tüketim başarısızlığına kadar ara verilmiştir.” Gabor Bori’nin Amed macerası 1 hafta bile sürmedi. Diyarbakırspor yönetimi Bori’nin kulübüyle ödemeler konusunda anlaşamayınca yıkılan umutlar, forvete yapılan Andres Mendoza ve Erhan Şentürk transferleriyle yeniden yeşertildi. Hele bir ‘Herne Peş’ söyletemesinler, görürüm ben o zaman “mufassal kıssa”’yı da, “tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajını da”… Ziya Doğan haklı olarak isyanlarda; 14 futbolcuyla yeni sezona hazırlanmaya çalıştıklarından şikâyet ediyor. Sezonun ilk haftası Diyarbakır’dayım ama Ziya Doğan hala orada olur mu? Emin değilim!
29 yıllık kısacık ömründe yazdıklarıyla koca bir 19.yüzyıla damgasını vurmuş muhteşem bir şairdir İngiliz Percy Bysshe Shelley. Ve onun şu dizeleri hiç aklımdan çıkmaz: “Issız bucaksız çölde yol alan gezgin, yarısı kuma gömülmüş bir heykelin kaidesiyle karşılaşır. Üzerinde şöyle yazmaktadır; “Ben, Ozymandias/Kralların kralı/Sen,Ey yüce varlık/Eserlerime bak ki/Haddini bilesin”. İnsanoğlu tarihöncesinden bu yana adını, iktidarını, kendisinde haiz olduğuna inandığı şanını kanıtlamak ve onu ölümsüz kılmak için büyük eserler inşa ettirmiştir. Piramitler, Babil’in Asma Bahçeleri, Parthenon… Ozymandias(2.Ramses) de olduğu gibi eserler kendini yaptıranın ismini yaşatır, peki ya onları vücuda getirenler? Geçmişin zincirli, günümüzün zincirsiz köleleri? “Ne yapıp edip Seyrantepe Projesi’ni 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” diyor ya Adnan Polat, benim de aklıma bu şiir ve geçmişin devasa eserleri geliyor ister istemez. Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki; Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe Projesi’nin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umrunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi “mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane" söyleyecekler.
“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin.” Yusuf Atılgan’ın her cümlesi altın romanı ‘Aylak Adam’, Bâki’nin bu cümlesiyle başlar. Biz gösteri toplumunun izleyicileri farkında değilizdir ama spor sezonları da aynen böyle başlar. Önce her şey medyanın çiziktirdiği birkaç alengirli laftan ibarettir sonra onlar taraftarın gönlünde umuda dönüşür ve “matematiksel olarak şans” sürdükçe sporseverin/taraftarın efsanesi şekillenmeye devam eder. Hoş, şampiyonluk kaçtığında seyrin sona erdiğini hangi ukala söylemiş? Düzeltmek lazım; seyir değil efsanemiz sona erer, bir sonraki sezonun hudutlarına girene kadar.
“Umut arzulayan bellektir” der Balzac. Oysa günümüzde ‘Umudumuz Şaban’ değil ‘Umudumuz Ecevit’ hiç değil(Toprakları bol olsun). Tek umudumuz taraftarı olduğumuz takımın zenginliği çünkü bir mevsimlik efsanemizi başlatacak medya kıssalarını ancak pahalı ve havalı transferler şişirebilir. Ve Umberto Eco’nun belki de yerinde bir şekilde “dikizciler” olarak aşağıladığı biz taraftarların maddi olarak hiçbir şekilde müdahil olamadığı bu oyundaki tek iktidar bölgesi olan tribünleri bu umudun yedirdiği ekmek ayakta tutar. Ondandır ki Diyarbakırspor’un taaa Budapeşteler’den getirdiği delişmen kanat oyuncusu Gabor Bori’yi hiç izlemeyen bir Diyarbakırlı “Türkiye’de bu kadar adam varken Macaristan’dan bunu getirdilerse vardır bir hikmeti” diyebilmektedir. Transferlerin futbol pazarındaki yazgısı serbest piyasanın diğer metalarından farksızdır. Guy Debord’un dediği gibi: “Tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajında, gerçek bölünmeye ancak bir sonraki tüketim başarısızlığına kadar ara verilmiştir.” Gabor Bori’nin Amed macerası 1 hafta bile sürmedi. Diyarbakırspor yönetimi Bori’nin kulübüyle ödemeler konusunda anlaşamayınca yıkılan umutlar, forvete yapılan Andres Mendoza ve Erhan Şentürk transferleriyle yeniden yeşertildi. Hele bir ‘Herne Peş’ söyletemesinler, görürüm ben o zaman “mufassal kıssa”’yı da, “tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajını da”… Ziya Doğan haklı olarak isyanlarda; 14 futbolcuyla yeni sezona hazırlanmaya çalıştıklarından şikâyet ediyor. Sezonun ilk haftası Diyarbakır’dayım ama Ziya Doğan hala orada olur mu? Emin değilim!
29 yıllık kısacık ömründe yazdıklarıyla koca bir 19.yüzyıla damgasını vurmuş muhteşem bir şairdir İngiliz Percy Bysshe Shelley. Ve onun şu dizeleri hiç aklımdan çıkmaz: “Issız bucaksız çölde yol alan gezgin, yarısı kuma gömülmüş bir heykelin kaidesiyle karşılaşır. Üzerinde şöyle yazmaktadır; “Ben, Ozymandias/Kralların kralı/Sen,Ey yüce varlık/Eserlerime bak ki/Haddini bilesin”. İnsanoğlu tarihöncesinden bu yana adını, iktidarını, kendisinde haiz olduğuna inandığı şanını kanıtlamak ve onu ölümsüz kılmak için büyük eserler inşa ettirmiştir. Piramitler, Babil’in Asma Bahçeleri, Parthenon… Ozymandias(2.Ramses) de olduğu gibi eserler kendini yaptıranın ismini yaşatır, peki ya onları vücuda getirenler? Geçmişin zincirli, günümüzün zincirsiz köleleri? “Ne yapıp edip Seyrantepe Projesi’ni 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” diyor ya Adnan Polat, benim de aklıma bu şiir ve geçmişin devasa eserleri geliyor ister istemez. Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki; Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe Projesi’nin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umrunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi “mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane" söyleyecekler.
Etiketler:
amed,
diyarbakırspor,
Evrensel,
guy debord,
mithat fabian sozmen,
seyrantepe,
shelley
Wednesday, July 15, 2009
Metin gibi olabilmek
BU YAZI EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Galatasaray yönetimi geçtiğimiz hafta çok anlamlı ve bir o kadar da riskli bir işe imza attı. 22 yaşındaki Arda Turan’a kaptanlığı ama ondan da önemlisi 10 numaralı formayı verdiler ve dediler ki: “Arda artık Lincoln’ün değil Metin Oktay’ın 10 numaralı formasını giyecek.”Lincoln/Metin Oktay tezatı kuşkusuz çok çarpıcı ama ben bunu biraz daha ileri götüreceğim. Arda’ya verilen 10 numara Tanju’nun, Hakan Şükür’ün (2003-2004 sezonunda 10 numara giymişti) hatta Hagi’nin giydiği 10 numaradan bile çok farklı. Üstüne basa basa söylüyorum: Arda’ya, Metin Oktay’ın 10 numarası verildi. Bunun getirdiği sorumluluk bambaşka ve eğer bu formanın hakkını verebilirse edineceği saygınlık o pek antipatik Mastercard reklamında da söylendiği gibi “paha biçilemez.”
Pekiyi, 22 yaşındaki Arda Turan bu sorumluluğu taşıyabilir mi? Bakın geçtiğimiz sezonki Galatasaray-Fenerbahçe rezaletinden sonra neler yazmışım: “Arda Turan’a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay’ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil bir kere! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan’cı konuşursak “Büyük Öteki” yani sistem, onun güdümünde sporcuları “eğlendirici” değil “savaşçı” olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay’ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin’di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri’yi alkışlayan, “Sabri Emre’nin anasını ...” diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay’ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz…”
Bordeaux maçında rakibine kafa atan, Fenerbahçe derbisini liseli kavgasına dönüştüren Arda, elbette ki bu sorumluluğu taşıyamaz ama unutmayalım ki o hala çok genç ve bu gibi birkaç hatasını görmezden gelirsek Türk futbolundaki sayılı “efendi”, “aklı başında” isimden biri. Kaptanlığının açıklandığı basın toplantısındaki gururlu, mağrur ama utangaç halleri bunun en güzel kanıtıydı.
Metin Oktay, Galatasaray’ın ve Türk futbolunun en büyük şanslarından biriydi ve yarattığı muazzam saygınlığı futbolculuk yetenekleri kadar insanlığına da borçluydu. Bizler, onu ve hikâyelerini birer masal gibi dinleyebildik ancak. Kuşkusuz başka bir zamana, başka bir dünyaya aitti. “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” diyerek tomarla parayı reddedebilecek yürekte bir insandı. Metin Oktay’ların, “Ser verip sır vermeyen” yiğitlerin, hiç tanımadığı insanlar uğruna gözü kapalı ölüme gidebilen “namlı masal sevdalılarının” yetişebildiği topraklar değil artık buralar. Toprağımız bulandırıldı, mayamızla oynandı. Öyle yiğitlerin çıkmasına artık izin verilmiyor…
Kendisini hasta Galatasaraylı olarak tanımlayan bir arkadaşım bir kere bana şöyle demişti: “Bu Metin Oktay nedir ya? Bence fazla abartılıyor!” İşte Arda Turan’ın “Metin gibi olabilme” mücadelesinde karşısına çıkacak en büyük engel bu gibi “taraftarlar”. O insanlar daha ligin ilk haftası “Arda, Fener’in anasını …” diye tezahüratlar yapacaklar buna eminim. Ve Arda’nın buna göstereceği tepki onun gerçekten Metin Oktay gibi olup olamayacağını gösterecek.
22 yaşındaki delikanlının sırtında ağır ama bir o kadar da kutsal bir emanet var. Yolu zorlu; “dâhilî ve harici bedhahları” olacak Arda’nın. Kendi taraftarları, rakip takım taraftarları, sürekli savaş isteyen medya, holigan yöneticiler… Hepsi Arda’nın Metin gibi olmasına engel olmak isteyecek. Gönül ister ki “Futbol bu haldeyken Arda, Metin gibi olamaz” diyen ben dâhil herkesi haksız çıkarsın genç kaptan ve Metin Oktay’ın şerefli mirasını bu kaypak zamana taşıyabilsin.
“Metin gibi ol Arda!” İnan, Türkiye futbolunun en çok ihtiyacı olan şey bu!
Galatasaray yönetimi geçtiğimiz hafta çok anlamlı ve bir o kadar da riskli bir işe imza attı. 22 yaşındaki Arda Turan’a kaptanlığı ama ondan da önemlisi 10 numaralı formayı verdiler ve dediler ki: “Arda artık Lincoln’ün değil Metin Oktay’ın 10 numaralı formasını giyecek.”Lincoln/Metin Oktay tezatı kuşkusuz çok çarpıcı ama ben bunu biraz daha ileri götüreceğim. Arda’ya verilen 10 numara Tanju’nun, Hakan Şükür’ün (2003-2004 sezonunda 10 numara giymişti) hatta Hagi’nin giydiği 10 numaradan bile çok farklı. Üstüne basa basa söylüyorum: Arda’ya, Metin Oktay’ın 10 numarası verildi. Bunun getirdiği sorumluluk bambaşka ve eğer bu formanın hakkını verebilirse edineceği saygınlık o pek antipatik Mastercard reklamında da söylendiği gibi “paha biçilemez.”
Pekiyi, 22 yaşındaki Arda Turan bu sorumluluğu taşıyabilir mi? Bakın geçtiğimiz sezonki Galatasaray-Fenerbahçe rezaletinden sonra neler yazmışım: “Arda Turan’a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay’ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil bir kere! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan’cı konuşursak “Büyük Öteki” yani sistem, onun güdümünde sporcuları “eğlendirici” değil “savaşçı” olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay’ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin’di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri’yi alkışlayan, “Sabri Emre’nin anasını ...” diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay’ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz…”
Bordeaux maçında rakibine kafa atan, Fenerbahçe derbisini liseli kavgasına dönüştüren Arda, elbette ki bu sorumluluğu taşıyamaz ama unutmayalım ki o hala çok genç ve bu gibi birkaç hatasını görmezden gelirsek Türk futbolundaki sayılı “efendi”, “aklı başında” isimden biri. Kaptanlığının açıklandığı basın toplantısındaki gururlu, mağrur ama utangaç halleri bunun en güzel kanıtıydı.
Metin Oktay, Galatasaray’ın ve Türk futbolunun en büyük şanslarından biriydi ve yarattığı muazzam saygınlığı futbolculuk yetenekleri kadar insanlığına da borçluydu. Bizler, onu ve hikâyelerini birer masal gibi dinleyebildik ancak. Kuşkusuz başka bir zamana, başka bir dünyaya aitti. “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” diyerek tomarla parayı reddedebilecek yürekte bir insandı. Metin Oktay’ların, “Ser verip sır vermeyen” yiğitlerin, hiç tanımadığı insanlar uğruna gözü kapalı ölüme gidebilen “namlı masal sevdalılarının” yetişebildiği topraklar değil artık buralar. Toprağımız bulandırıldı, mayamızla oynandı. Öyle yiğitlerin çıkmasına artık izin verilmiyor…
Kendisini hasta Galatasaraylı olarak tanımlayan bir arkadaşım bir kere bana şöyle demişti: “Bu Metin Oktay nedir ya? Bence fazla abartılıyor!” İşte Arda Turan’ın “Metin gibi olabilme” mücadelesinde karşısına çıkacak en büyük engel bu gibi “taraftarlar”. O insanlar daha ligin ilk haftası “Arda, Fener’in anasını …” diye tezahüratlar yapacaklar buna eminim. Ve Arda’nın buna göstereceği tepki onun gerçekten Metin Oktay gibi olup olamayacağını gösterecek.
22 yaşındaki delikanlının sırtında ağır ama bir o kadar da kutsal bir emanet var. Yolu zorlu; “dâhilî ve harici bedhahları” olacak Arda’nın. Kendi taraftarları, rakip takım taraftarları, sürekli savaş isteyen medya, holigan yöneticiler… Hepsi Arda’nın Metin gibi olmasına engel olmak isteyecek. Gönül ister ki “Futbol bu haldeyken Arda, Metin gibi olamaz” diyen ben dâhil herkesi haksız çıkarsın genç kaptan ve Metin Oktay’ın şerefli mirasını bu kaypak zamana taşıyabilsin.
“Metin gibi ol Arda!” İnan, Türkiye futbolunun en çok ihtiyacı olan şey bu!
Etiketler:
10 numara,
arda turan,
Evrensel,
galatasaray,
hagi,
hakan şükür,
lincoln,
metin oktay,
mithat fabian sozmen
Wednesday, July 8, 2009
Wimbledon'ın ardından
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Bismillah demeden önce, Wimbledon keyfimizin içine ettiği için CNN Türk’e ve Doğan Grubu’na sevgilerimizi iletelim. Zaten pek bir sevişirdik kendileriyle, bu da kreması oldu. Hayır, doğru dürüst yayınlamayacağınız maç yayınlarını neden satın alırsınız ki? Senelerdir aynı sıkıntıları çekiyoruz. Çeyrek finale kadar olan maçların tamamını uydu üzerinden şifreli kanaldan yayınladı D-Spor ekibi. Final maçını dahi kablolu yayından takip edemeyen, şifre engeliyle karşılaşan onlarca insanın protestosunu bizzat ben işittim. Sporsever mağdur; Eurosport’u çok aradık.
Turnuvaya gelince 2 hafta önce ne yazdıysak hemen hemen hepsi gerçek oldu. Bayanlarda, formsuz üçlü Ana Ivanovic, Jelena Jankovic ve Maria Sharapova erken havlu atarken erkeklerde Novak Djokovic kötü gidişini burada da sürdürdü. Britanyalılar’ın umudu Andy Murray ise yarı finalde turnuvanın en güzel maçlarından birinde Birleşik Amerikalı adaşı Roddick’e kaybederek Ada’yı hayal kırıklığına uğrattı.
Kadınlar finali beklendiği gibi Serena Williams ve Venus Williams arasında oynandı. Abla Venus’un kendisinden beklenmeyecek derecede pasif ve çekingen oynadığı karşılaşmada Serena’nın gücü tüm kortu domine etti desek abartmış olmayız. Nihayetinde Amerikalı raket 10. grand slam şampiyonluğunu iki setlik kolay bir finalin ardından kazanarak adını Açık Tenis Tarihi’nin efsaneleri arasına yazdırdı.
Kadınlardaki tekdüzelik ve sürpriz eksikliği erkekler finalinde de devam etti. Evet, 4 saatten fazla süren ve son seti 16-14 biten, birçoklarına göre epik olarak nitelenen finalin bence hiçbir “epik” tarafı yoktu. Hele hele son 2 senedeki Nadal-Federer finallerinin yanına dahi yaklaşamayacak bir mücadeleydi. Andy Roddick kariyerinin en iyi maçlarından birini oynadı. Akıl almaz servis performansı çok küçük -ama kritik- anlar dışında hiç düşmedi. Hatta 2. setin tie-break’inde 6-2 öndeyken üst üste 6 puan kaybederek seti vermese belki de şimdi Federer’in ne kadar insanüstü olduğunu değil de Roddick’in tüm dünyayı nasıl şok ettiğini konuşuyor olacaktık. Roddick’in harika servis performansından bahsedip de Federer’i es geçmek olmaz. Tam 50 ace attı süper yıldız (Wimbledon rekoru 51’le Ivo Karlovic’e ait). 107 winner vuruşuna karşılıksa sadece 38 basit hata yaptı. Gerçekten Roddick’in de Federer’in de hücum performanslarına diyecek yoktu. Fakat savunmada aynı agresifliği gösteremediler ve rakibin hata yapmasını bekleyen oyunları maçın sonsuzluğa doğru uzamasına neden oldu. Neredeyse hiç ralli izlemedik ki tüm bu özellikleriyle aslında tipik bir Wimbledon finali oldu da diyebiliriz. Gelin görün ki 3-4 vuruşta tamamlanan oyunlar karşılaşmayı monoton bir görüntüye soktu. Bill Murray’nin Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü) filmi gibi her set aynı sahneleri tekrar tekrar izledik sanki. Bilemiyorum belki de Rafael Nadal’ın çim kort klasiklerini bozan enerjisi bizi biraz şımartmıştır.
Nihayetinde burası Wimbledon yani Federer’in mekânıydı. Korta spor-takım ceketiyle tam bir aristokrat havasında ev sahibi gibi çıkan İsviçreli raket, Wimbledon’da 6., toplamda ise 15. grand slam şampiyonluğunu kazanarak “erkekler tenis tarihinin en büyüğü benim” dedi. Karşılaşmayı tribünden izleyen eski rekortmen Pete Sampras’a da emekli haliyle bunu onaylamak düştü.
Tüm rekorlarına ve yeniliklerine rağmen ateşi eksik bir Wimbledon izledik. Benim için turnuvamın en renkli anı ise Michael Llodra’yla oynadığı maç rakibinin sakatlığı sebebiyle yarım kalan Tommy Haas’ın 15 yaşındaki top toplayıcı kız Chloe Chambers’la yaptığı 10 dakikalık gösteri maçıydı.
Bismillah demeden önce, Wimbledon keyfimizin içine ettiği için CNN Türk’e ve Doğan Grubu’na sevgilerimizi iletelim. Zaten pek bir sevişirdik kendileriyle, bu da kreması oldu. Hayır, doğru dürüst yayınlamayacağınız maç yayınlarını neden satın alırsınız ki? Senelerdir aynı sıkıntıları çekiyoruz. Çeyrek finale kadar olan maçların tamamını uydu üzerinden şifreli kanaldan yayınladı D-Spor ekibi. Final maçını dahi kablolu yayından takip edemeyen, şifre engeliyle karşılaşan onlarca insanın protestosunu bizzat ben işittim. Sporsever mağdur; Eurosport’u çok aradık.
Turnuvaya gelince 2 hafta önce ne yazdıysak hemen hemen hepsi gerçek oldu. Bayanlarda, formsuz üçlü Ana Ivanovic, Jelena Jankovic ve Maria Sharapova erken havlu atarken erkeklerde Novak Djokovic kötü gidişini burada da sürdürdü. Britanyalılar’ın umudu Andy Murray ise yarı finalde turnuvanın en güzel maçlarından birinde Birleşik Amerikalı adaşı Roddick’e kaybederek Ada’yı hayal kırıklığına uğrattı.
Kadınlar finali beklendiği gibi Serena Williams ve Venus Williams arasında oynandı. Abla Venus’un kendisinden beklenmeyecek derecede pasif ve çekingen oynadığı karşılaşmada Serena’nın gücü tüm kortu domine etti desek abartmış olmayız. Nihayetinde Amerikalı raket 10. grand slam şampiyonluğunu iki setlik kolay bir finalin ardından kazanarak adını Açık Tenis Tarihi’nin efsaneleri arasına yazdırdı.
Kadınlardaki tekdüzelik ve sürpriz eksikliği erkekler finalinde de devam etti. Evet, 4 saatten fazla süren ve son seti 16-14 biten, birçoklarına göre epik olarak nitelenen finalin bence hiçbir “epik” tarafı yoktu. Hele hele son 2 senedeki Nadal-Federer finallerinin yanına dahi yaklaşamayacak bir mücadeleydi. Andy Roddick kariyerinin en iyi maçlarından birini oynadı. Akıl almaz servis performansı çok küçük -ama kritik- anlar dışında hiç düşmedi. Hatta 2. setin tie-break’inde 6-2 öndeyken üst üste 6 puan kaybederek seti vermese belki de şimdi Federer’in ne kadar insanüstü olduğunu değil de Roddick’in tüm dünyayı nasıl şok ettiğini konuşuyor olacaktık. Roddick’in harika servis performansından bahsedip de Federer’i es geçmek olmaz. Tam 50 ace attı süper yıldız (Wimbledon rekoru 51’le Ivo Karlovic’e ait). 107 winner vuruşuna karşılıksa sadece 38 basit hata yaptı. Gerçekten Roddick’in de Federer’in de hücum performanslarına diyecek yoktu. Fakat savunmada aynı agresifliği gösteremediler ve rakibin hata yapmasını bekleyen oyunları maçın sonsuzluğa doğru uzamasına neden oldu. Neredeyse hiç ralli izlemedik ki tüm bu özellikleriyle aslında tipik bir Wimbledon finali oldu da diyebiliriz. Gelin görün ki 3-4 vuruşta tamamlanan oyunlar karşılaşmayı monoton bir görüntüye soktu. Bill Murray’nin Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü) filmi gibi her set aynı sahneleri tekrar tekrar izledik sanki. Bilemiyorum belki de Rafael Nadal’ın çim kort klasiklerini bozan enerjisi bizi biraz şımartmıştır.
Nihayetinde burası Wimbledon yani Federer’in mekânıydı. Korta spor-takım ceketiyle tam bir aristokrat havasında ev sahibi gibi çıkan İsviçreli raket, Wimbledon’da 6., toplamda ise 15. grand slam şampiyonluğunu kazanarak “erkekler tenis tarihinin en büyüğü benim” dedi. Karşılaşmayı tribünden izleyen eski rekortmen Pete Sampras’a da emekli haliyle bunu onaylamak düştü.
Tüm rekorlarına ve yeniliklerine rağmen ateşi eksik bir Wimbledon izledik. Benim için turnuvamın en renkli anı ise Michael Llodra’yla oynadığı maç rakibinin sakatlığı sebebiyle yarım kalan Tommy Haas’ın 15 yaşındaki top toplayıcı kız Chloe Chambers’la yaptığı 10 dakikalık gösteri maçıydı.
Wednesday, July 1, 2009
Sosyal adaletsizlik ve spor
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Piyasanın tarihsel evrimi otoriteye yarı görünmez, sinsi, acımasız ve bir o kadar da kuvvetli bir silah kazandırdı. Kapitalizm öncesi insanoğlunun zorbalığı şeffaftı. Egemenliği elinde bulunduran her devlet/topluluk/aşiret gücünü dışarıda kanlı fetihler, içerideyse asilere karşı acımasız cezalarla gösteriyordu. Kapitalizm ve nihayetinde modern devletlerin ortaya çıkışından sonra ise sistemin kılıcı büyürken gözden kayboldu, keskinleşirken zihinlerden silindi. Ve nihayetinde zorbalık kanıksandı. Herkesin sözde eşit olduğu burjuva demokrasilerinde, egemen güçler artık şiddet kullanmadan insan öldürebilir hale geldi. Ve hafızası silinen, dili peltekleştirilen insanlığın hak arama yolları kapatıldı. Sosyal adalet piyasanın insafına bırakıldı.
Cristiano Ronaldo 94 milyon avroymuş. Kaka, 70 milyon, Eto’o 50 milyon. Real Madrid ve Manchester City’nin toplam transfer bütçesi 600 milyon avroymuş. Orlando Magic’in yeni salonu 500 milyon dolara mal olmuş. Devlet destekli Aslantepe Stad projesinin yerine bilmem kaç hastane, okul yapılabilirmiş. Wimbledon Tenis Turnuvası’nın oynandığı kortlara yapılan açılır kapanır tavanların maliyeti 80 milyon poundmuş.
Öyle buyuruyor pek muhterem piyasa.
Piyasanın olduğu yerde bir malın gerçek değerini bilebilmek imkânsız, hatta böyle bir gerçek değer kavramı yok denebilir. Para-mal-kâr biçiminde işleyen sistemin içerisinde Marx’ın da dediği gibi tüm değerler spekülatiftir. Gerçek değerden sapmalar kaçınılmazdır ve bunu arz-talep dengesi belirler. Tüm bu denklemin asıl yaratıcısı olan “emek” ise yok sayılır, küçümsenir ve adaletsizliği doğuran faktörlerden biri de budur.
“Yüce” arz-talep dengesi, kimlerin talebi ve ihtiyaçlarının karşılanması adına fiyat dikte ediyor bilinmez ama muhatabının Giorgio Agambe’nin deyimiyle Homo Sacer yani Kutsal İnsan olmadığı kesin.
Doğal kaynakların, ihtiyaç maddelerinin, yaşama hakkının, hukukun bu kadar adaletsiz dağıtıldığı bir dünyada piyasanın ve onun aygıtı “devletin” şımarıklığıdır harcanan bu paralar. Açıkça adını koymak gerekirse spor, gereksiz giderleri, abartılan önemi, “işlevsiz işlevliliği” ve sınıflılaştırılmasıyla sosyal adaletsizliğin kalelerinden biri haline getirilmiştir.
ABD’li muhalif spor yazarı Dave Zirin geçtiğimiz hafta “Canın mı stadyumun mu” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Sözde halkın hizmetkârı olan devletin halk sayesinde biriktirdiği sermayeyi iş adamlarına, “spor kompleksi inşası” adı altında peşkeş çekmesini eleştiriyor ve son dönemlerde altyapı eksikliği nedeniyle tahribatı artan doğal ve beşeri yollu felaketlerin etkisinin bu kaynaklar doğru yerlere aktarılsa -yani lüks stadyum yapımına değil de altyapı geliştirmelerine harcanmış olsa- ne kadar azaltılabileceğini sorguluyordu.
Bir sonraki felakette aynı soruları bizler de sormaya başlayacağız merak etmeyin. Fakat piyasanın, çoğunluğun hayatını ve haklarını açgözlü bir azınlığın şımarıklıkları uğruna ipotek altına alıp yok sayması nasıl bu kadar doğal karşılanabiliyor? İşte bunun cevabı da yazımın başındaki cümlede yani kapitalizmin zorbalığı görünmezleştirirken, doğallaştırdığı gerçeğinde gizli. Spor dünyasında dönen rakamların azameti altında ezilmeden, bu paraların spora değil piyasaya ve iş adamlarına daha çok kâr yaratmak için aktarıldığının bilincinde olalım. Ve sporun sosyal adaletsizliğin kalelerinden biri haline getirilmesine “Hayır” diyelim.
Piyasanın tarihsel evrimi otoriteye yarı görünmez, sinsi, acımasız ve bir o kadar da kuvvetli bir silah kazandırdı. Kapitalizm öncesi insanoğlunun zorbalığı şeffaftı. Egemenliği elinde bulunduran her devlet/topluluk/aşiret gücünü dışarıda kanlı fetihler, içerideyse asilere karşı acımasız cezalarla gösteriyordu. Kapitalizm ve nihayetinde modern devletlerin ortaya çıkışından sonra ise sistemin kılıcı büyürken gözden kayboldu, keskinleşirken zihinlerden silindi. Ve nihayetinde zorbalık kanıksandı. Herkesin sözde eşit olduğu burjuva demokrasilerinde, egemen güçler artık şiddet kullanmadan insan öldürebilir hale geldi. Ve hafızası silinen, dili peltekleştirilen insanlığın hak arama yolları kapatıldı. Sosyal adalet piyasanın insafına bırakıldı.
Cristiano Ronaldo 94 milyon avroymuş. Kaka, 70 milyon, Eto’o 50 milyon. Real Madrid ve Manchester City’nin toplam transfer bütçesi 600 milyon avroymuş. Orlando Magic’in yeni salonu 500 milyon dolara mal olmuş. Devlet destekli Aslantepe Stad projesinin yerine bilmem kaç hastane, okul yapılabilirmiş. Wimbledon Tenis Turnuvası’nın oynandığı kortlara yapılan açılır kapanır tavanların maliyeti 80 milyon poundmuş.
Öyle buyuruyor pek muhterem piyasa.
Piyasanın olduğu yerde bir malın gerçek değerini bilebilmek imkânsız, hatta böyle bir gerçek değer kavramı yok denebilir. Para-mal-kâr biçiminde işleyen sistemin içerisinde Marx’ın da dediği gibi tüm değerler spekülatiftir. Gerçek değerden sapmalar kaçınılmazdır ve bunu arz-talep dengesi belirler. Tüm bu denklemin asıl yaratıcısı olan “emek” ise yok sayılır, küçümsenir ve adaletsizliği doğuran faktörlerden biri de budur.
“Yüce” arz-talep dengesi, kimlerin talebi ve ihtiyaçlarının karşılanması adına fiyat dikte ediyor bilinmez ama muhatabının Giorgio Agambe’nin deyimiyle Homo Sacer yani Kutsal İnsan olmadığı kesin.
Doğal kaynakların, ihtiyaç maddelerinin, yaşama hakkının, hukukun bu kadar adaletsiz dağıtıldığı bir dünyada piyasanın ve onun aygıtı “devletin” şımarıklığıdır harcanan bu paralar. Açıkça adını koymak gerekirse spor, gereksiz giderleri, abartılan önemi, “işlevsiz işlevliliği” ve sınıflılaştırılmasıyla sosyal adaletsizliğin kalelerinden biri haline getirilmiştir.
ABD’li muhalif spor yazarı Dave Zirin geçtiğimiz hafta “Canın mı stadyumun mu” başlıklı bir yazı kaleme almıştı. Sözde halkın hizmetkârı olan devletin halk sayesinde biriktirdiği sermayeyi iş adamlarına, “spor kompleksi inşası” adı altında peşkeş çekmesini eleştiriyor ve son dönemlerde altyapı eksikliği nedeniyle tahribatı artan doğal ve beşeri yollu felaketlerin etkisinin bu kaynaklar doğru yerlere aktarılsa -yani lüks stadyum yapımına değil de altyapı geliştirmelerine harcanmış olsa- ne kadar azaltılabileceğini sorguluyordu.
Bir sonraki felakette aynı soruları bizler de sormaya başlayacağız merak etmeyin. Fakat piyasanın, çoğunluğun hayatını ve haklarını açgözlü bir azınlığın şımarıklıkları uğruna ipotek altına alıp yok sayması nasıl bu kadar doğal karşılanabiliyor? İşte bunun cevabı da yazımın başındaki cümlede yani kapitalizmin zorbalığı görünmezleştirirken, doğallaştırdığı gerçeğinde gizli. Spor dünyasında dönen rakamların azameti altında ezilmeden, bu paraların spora değil piyasaya ve iş adamlarına daha çok kâr yaratmak için aktarıldığının bilincinde olalım. Ve sporun sosyal adaletsizliğin kalelerinden biri haline getirilmesine “Hayır” diyelim.
Wednesday, June 24, 2009
Wimbledon 2009: Federer'in Mekânı
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Alamet-i farikalarından çapraz forehand’iyle puanı alıp maçı bitirdiğinde Roger Federer’in aklından tek bir rakam geçiyordu: 15... Tam 14 grand slam şampiyonluğuyla bu alanda Pete Sampras’la liderliği paylaşan İsviçreli raket eğer en güvenilir kalelerinden Wimbledon’da tökezlemezse tenis tarihine kırılması çok zor bir rekor daha işlemiş olacak. Ezeli rakibi, son Wimbledon şampiyonu Rafael Nadal’ın diz sakatlığı nedeniyle turnuvada oynamayacak oluşu da rekora giden yolda Fedex’in işini kolaylaştıran önemli bir faktör. Tek erkeklerde ilk tur maçları dün oynandı ve James Blake dışındaki favoriler yoluna devam ediyor.
Geçtiğimiz sezonki 5 saatlik efsanevi Federer-Nadal finalinin rövanşını göremeyecek olmamız Federer dışında herkes için kötü haber. Fakat yine de heyecanımızı kaybetmememiz için yeterince neden var. Bir kere burası Wimbledon. Oyuncuların değil belki ama tenisseverlerin bir numaralı turnuvası. Geçmişte sıkı kuralları ve gelenekçi yapısı sebebiyle Rafael Nadal, Nikolay Davydenko gibi oyuncular tarafından ağır şekilde eleştirilen turnuva yetkilileri, yüzlerce yıllık bir tabuyu yıkarak kortlara açılır-kapanır çatı takviyesi yaptı. Bundan böyle olumsuz bir Wimbledon klasiği olan “yağmur muhalefeti sebebiyle maç ertelenmesi” olayına rastlamayacağız. Bir diğer neden de yetenekli İskoç Andy Murray’nin tam 73 yıl sonra Wimbledon’ı kazanan ilk Britanyalı olarak tarihe geçme olasılığı. Son 1 senede özellikle zihinsel anlamda büyük aşamalar kaydeden çok yönlü raket, Novak Djokovic’in formsuzluğunu da göz önüne alırsak Roger Federer’in şampiyonluk ve rekor yolundaki en büyük rakibi olacak.
Kadınlardaysa Venus ve Serena Williams kardeşlerin mutlak favoriler olarak göze çarptıklarını söyleyebiliriz. Sırp raketler Jelena Jankovic ve Ana Ivanovic’in önlenemez düşüşleri sürüyor. Omzundaki sakatlık sebebiyle uzun süredir gerçek performansını kortlara yansıtamayan 2004 şampiyonu Maria Sharapova da şampiyon olabilecek formdan uzak. Çok başarılı bir toprak sezonunun ardından Fransa Açık’ı finalde kaybeden Dinara Safina ise halen bir şampiyonda bulunması gereken zihinsel istikrara ve sakinliğe sahip değil gibi gözüküyor. Yine de son 6 ay içinde oynadığı 3 grand slam’i de kaybeden Safina’nın kariyerinde bir dönüm noktası olacaksa bu Wimbledon 2009 olabilir.
2009, tenis açısından sakin bir sezon oluyor. Birçok yıldız isim sakatlık ve formsuzluktan muzdarip. Roger Federer, Roland Garros 2009’u kazanarak koleksiyonundaki tek eksiği tamamladı gerçi ama Rafael Nadal’ın diz sakatlıkları bu büyük başarıyı ister istemez küçümsememize sebebiyet verdi (ne haddimizeyse). Fedex, yine rekor peşinde fakat maalesef Nadal yine yok. Olsun, sporseverin kafası rahat! Koltuğuna yaslanıp tarihin şekillenişinin keyfini çıkaracak.
Alamet-i farikalarından çapraz forehand’iyle puanı alıp maçı bitirdiğinde Roger Federer’in aklından tek bir rakam geçiyordu: 15... Tam 14 grand slam şampiyonluğuyla bu alanda Pete Sampras’la liderliği paylaşan İsviçreli raket eğer en güvenilir kalelerinden Wimbledon’da tökezlemezse tenis tarihine kırılması çok zor bir rekor daha işlemiş olacak. Ezeli rakibi, son Wimbledon şampiyonu Rafael Nadal’ın diz sakatlığı nedeniyle turnuvada oynamayacak oluşu da rekora giden yolda Fedex’in işini kolaylaştıran önemli bir faktör. Tek erkeklerde ilk tur maçları dün oynandı ve James Blake dışındaki favoriler yoluna devam ediyor.
Geçtiğimiz sezonki 5 saatlik efsanevi Federer-Nadal finalinin rövanşını göremeyecek olmamız Federer dışında herkes için kötü haber. Fakat yine de heyecanımızı kaybetmememiz için yeterince neden var. Bir kere burası Wimbledon. Oyuncuların değil belki ama tenisseverlerin bir numaralı turnuvası. Geçmişte sıkı kuralları ve gelenekçi yapısı sebebiyle Rafael Nadal, Nikolay Davydenko gibi oyuncular tarafından ağır şekilde eleştirilen turnuva yetkilileri, yüzlerce yıllık bir tabuyu yıkarak kortlara açılır-kapanır çatı takviyesi yaptı. Bundan böyle olumsuz bir Wimbledon klasiği olan “yağmur muhalefeti sebebiyle maç ertelenmesi” olayına rastlamayacağız. Bir diğer neden de yetenekli İskoç Andy Murray’nin tam 73 yıl sonra Wimbledon’ı kazanan ilk Britanyalı olarak tarihe geçme olasılığı. Son 1 senede özellikle zihinsel anlamda büyük aşamalar kaydeden çok yönlü raket, Novak Djokovic’in formsuzluğunu da göz önüne alırsak Roger Federer’in şampiyonluk ve rekor yolundaki en büyük rakibi olacak.
Kadınlardaysa Venus ve Serena Williams kardeşlerin mutlak favoriler olarak göze çarptıklarını söyleyebiliriz. Sırp raketler Jelena Jankovic ve Ana Ivanovic’in önlenemez düşüşleri sürüyor. Omzundaki sakatlık sebebiyle uzun süredir gerçek performansını kortlara yansıtamayan 2004 şampiyonu Maria Sharapova da şampiyon olabilecek formdan uzak. Çok başarılı bir toprak sezonunun ardından Fransa Açık’ı finalde kaybeden Dinara Safina ise halen bir şampiyonda bulunması gereken zihinsel istikrara ve sakinliğe sahip değil gibi gözüküyor. Yine de son 6 ay içinde oynadığı 3 grand slam’i de kaybeden Safina’nın kariyerinde bir dönüm noktası olacaksa bu Wimbledon 2009 olabilir.
2009, tenis açısından sakin bir sezon oluyor. Birçok yıldız isim sakatlık ve formsuzluktan muzdarip. Roger Federer, Roland Garros 2009’u kazanarak koleksiyonundaki tek eksiği tamamladı gerçi ama Rafael Nadal’ın diz sakatlıkları bu büyük başarıyı ister istemez küçümsememize sebebiyet verdi (ne haddimizeyse). Fedex, yine rekor peşinde fakat maalesef Nadal yine yok. Olsun, sporseverin kafası rahat! Koltuğuna yaslanıp tarihin şekillenişinin keyfini çıkaracak.
Etiketler:
Evrensel,
mithat fabian sozmen,
roger federer,
wimbledon 2009
Friday, June 19, 2009
Asıl suçlu kravatlılar
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Efes Pilsen-Fenerbahçe maçının bitiminde gayrı ihtiyarı olarak ağzımdan çıkmış: “Maçlar seyircisiz oynansa daha iyi.” Öyle mi hakikaten? Doksanlarda, Efes-Ülker-Tofaş rekabeti had safhaya çıktığında seyircisizlikten yakınan yine bizler değil miydik? Camia kulüplerinin resme dahil olması gerektiğini, basketbolun tadının taraftarsız çıkmayacağını dile getirenler bizler değil miydik? Yanıldık mı? Yoksa asıl sorun tribündeki taraftarlarda değil de onların “üstlerinde” mi?
Efes Pilsen-Fenerbahçe serisini takip etmeyenler için olayları kısaca özetlemek gerekirse, “taraftarı”olan takım kaybetti ve artık kanıksadığımız olaylar gelişti. Yanlı medyanın manipülasyonları, taraftarı kışkırtan holigan yöneticiler, spor kültüründen bihaber utanç kaynağı sporcular…
Her şey serinin altıncı maçında hakemlerin kuralları doğru olarak uygulaması yüzünden başladı desek abartmış olmayız herhalde. Bitime 13 saniye kala Efes Pilsen topu oyuna sokarken, Ömer Onan’ın henüz top oyuna girmeden Charles Smith’e faul yapması sonucu yeni kurallara göre hakemler haklı olarak centilmenlik dışı faul çaldı. Bunun manası da 2 faul atışı ve akabinde Efes’in bir hücum şansı daha kullanması olacaktı. Kuraldan haberdar olmayan Fenerbahçeli basketbolcu, yönetici, antrenör ve taraftarlar ortalığı bir anda savaş alanına çevirdi. Mirsad Türkcan ve Fenerbahçeli yöneticilerin başlattığı tribünleri galeyana getirme seferberliğine, Rasim Başak iğrenç küfürleri, el hareketleri ve tekmeleriyle katılınca utanç verici sahneler yaşandı Ayhan Şahenk Spor Salonu’nda. Maçı yayınlayan Spormax kanalında sevgili spiker abimiz Mustafa İyi ve yılların koçu Çetin Yılmaz’ın da kuralları yeterince bilmemeleri sonucu izleyenleri doğru yönlendirememeleriyle sahne iyice trajikleşti. Cahillik ve kör fanatizmden dibine kadar beslenen taraflı medya da tüm bunları kullanarak hukukun hakkınca uygulanmasını cezalandıran bir tavır takındı.
Son maçı Sky Turk’ten izledim. Her zamanki gibi “Fener-santrik”(Galatasaray, Beşiktaş olsa yine aynı olurdu) bir bakış açısı vardı spiker ve yorumcularda. Sanki Efes Pilsen yabancı bir takımmış da Fenerbahçe’ye karşı Avrupa Kupası finali oynuyormuşçasına bir atmosfer vardı. Serinin tamamında olduğu gibi basketbol ve mücadele açısından doyurucu güzel bir maç oldu. Fakat karşılaşmanın sonu gelip de Efesli oyuncular haklı zaferlerini kutlamaya yeltenince(!) olanlar oldu. Sahaya giren onlarca taraftar, sporculara tekmeler ve su şişeleri savurmaya başladı. Yetmedi içeriye kaçan oyuncuların soyunma odaları basıldı.
Böyle anlarda insan düşünüyor: Yöneticiler ve sporcular biraz yiğitçe davranıp mağlubiyeti kabullenmeyi öğrenseler, taraftarı galeyana getirecek davranışlarda bulunmasalar, ağzı salyalı küfürler etmeseler mesela, külhanbeyi parmaklarıyla tehditler savurmasalar, o taraftarlar sahaya girip rakip takım oyuncularını dövmeye kalkabilir mi?
“Maçlar seyircisiz oynansa daha iyi.” Yanlış bir sav elbette ama “koluna ülkücü takıp futbolcu transfer etmeye giden” zihniyette yöneticiler oldukça sporun başında yaratılan bu rezil taraftarlık kültürünün değişmesini de bekleyemezsiniz. Efes Pilsen’e tebrikler!
Son olarak bir çift laf da sevgili(!) polisimize. Kapitalist devlette polis kurumunun ne işe yaradığını, kime hizmet ettiğini biz çok iyi biliyoruz da hakikaten yine de sorasım geliyor: Yahu siz neye yararsınız? Taraftarın sahaya girip sporcu dövmesini engelleyemiyorsanız ben size niye vergi ödüyorum, her eylemde sektirmeden beni dövesiniz diye mi?
Efes Pilsen-Fenerbahçe maçının bitiminde gayrı ihtiyarı olarak ağzımdan çıkmış: “Maçlar seyircisiz oynansa daha iyi.” Öyle mi hakikaten? Doksanlarda, Efes-Ülker-Tofaş rekabeti had safhaya çıktığında seyircisizlikten yakınan yine bizler değil miydik? Camia kulüplerinin resme dahil olması gerektiğini, basketbolun tadının taraftarsız çıkmayacağını dile getirenler bizler değil miydik? Yanıldık mı? Yoksa asıl sorun tribündeki taraftarlarda değil de onların “üstlerinde” mi?
Efes Pilsen-Fenerbahçe serisini takip etmeyenler için olayları kısaca özetlemek gerekirse, “taraftarı”olan takım kaybetti ve artık kanıksadığımız olaylar gelişti. Yanlı medyanın manipülasyonları, taraftarı kışkırtan holigan yöneticiler, spor kültüründen bihaber utanç kaynağı sporcular…
Her şey serinin altıncı maçında hakemlerin kuralları doğru olarak uygulaması yüzünden başladı desek abartmış olmayız herhalde. Bitime 13 saniye kala Efes Pilsen topu oyuna sokarken, Ömer Onan’ın henüz top oyuna girmeden Charles Smith’e faul yapması sonucu yeni kurallara göre hakemler haklı olarak centilmenlik dışı faul çaldı. Bunun manası da 2 faul atışı ve akabinde Efes’in bir hücum şansı daha kullanması olacaktı. Kuraldan haberdar olmayan Fenerbahçeli basketbolcu, yönetici, antrenör ve taraftarlar ortalığı bir anda savaş alanına çevirdi. Mirsad Türkcan ve Fenerbahçeli yöneticilerin başlattığı tribünleri galeyana getirme seferberliğine, Rasim Başak iğrenç küfürleri, el hareketleri ve tekmeleriyle katılınca utanç verici sahneler yaşandı Ayhan Şahenk Spor Salonu’nda. Maçı yayınlayan Spormax kanalında sevgili spiker abimiz Mustafa İyi ve yılların koçu Çetin Yılmaz’ın da kuralları yeterince bilmemeleri sonucu izleyenleri doğru yönlendirememeleriyle sahne iyice trajikleşti. Cahillik ve kör fanatizmden dibine kadar beslenen taraflı medya da tüm bunları kullanarak hukukun hakkınca uygulanmasını cezalandıran bir tavır takındı.
Son maçı Sky Turk’ten izledim. Her zamanki gibi “Fener-santrik”(Galatasaray, Beşiktaş olsa yine aynı olurdu) bir bakış açısı vardı spiker ve yorumcularda. Sanki Efes Pilsen yabancı bir takımmış da Fenerbahçe’ye karşı Avrupa Kupası finali oynuyormuşçasına bir atmosfer vardı. Serinin tamamında olduğu gibi basketbol ve mücadele açısından doyurucu güzel bir maç oldu. Fakat karşılaşmanın sonu gelip de Efesli oyuncular haklı zaferlerini kutlamaya yeltenince(!) olanlar oldu. Sahaya giren onlarca taraftar, sporculara tekmeler ve su şişeleri savurmaya başladı. Yetmedi içeriye kaçan oyuncuların soyunma odaları basıldı.
Böyle anlarda insan düşünüyor: Yöneticiler ve sporcular biraz yiğitçe davranıp mağlubiyeti kabullenmeyi öğrenseler, taraftarı galeyana getirecek davranışlarda bulunmasalar, ağzı salyalı küfürler etmeseler mesela, külhanbeyi parmaklarıyla tehditler savurmasalar, o taraftarlar sahaya girip rakip takım oyuncularını dövmeye kalkabilir mi?
“Maçlar seyircisiz oynansa daha iyi.” Yanlış bir sav elbette ama “koluna ülkücü takıp futbolcu transfer etmeye giden” zihniyette yöneticiler oldukça sporun başında yaratılan bu rezil taraftarlık kültürünün değişmesini de bekleyemezsiniz. Efes Pilsen’e tebrikler!
Son olarak bir çift laf da sevgili(!) polisimize. Kapitalist devlette polis kurumunun ne işe yaradığını, kime hizmet ettiğini biz çok iyi biliyoruz da hakikaten yine de sorasım geliyor: Yahu siz neye yararsınız? Taraftarın sahaya girip sporcu dövmesini engelleyemiyorsanız ben size niye vergi ödüyorum, her eylemde sektirmeden beni dövesiniz diye mi?
Etiketler:
basketbol,
efes pilsen,
Evrensel,
fenerbahçe,
mithat fabian sozmen
Wednesday, June 10, 2009
Merkezi hegemonya ve mahmur çevre
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Merkez-çevre sorunsalı modernizmin her aşamasında karşımıza çıkan problematik bir deneyim olarak sıkça cisim değiştiriyor belki ama özünden hiçbir şey kaybetmiyor. Hatta teknolojinin ilerlemesi ve ideolojikleşmesiyle altın çağını yaşıyor bile diyebiliriz. Artık sadece ekonomik-siyasal tabanlara dayanan bir merkez hegemonyasıyla yetinmiyor iktidarlar, aynı zamanda medyanın da desteğiyle müthiş bir kültürel kuşatma yaratıyorlar.
Geçtiğimiz hafta Saint-Etienne’de oynanan Fransa-Türkiye maçında çıkan olayların medyadaki yansımaları bize bu konuyu derinlemesine deşme imkanı doğurdu. Bilmeyenler için hatırlatalım karşılaşmanın 80.dakikasında tribündeki Türkiyeli seyirciler, memnuniyetsizliklerini sahaya “yabancı madde yağdırarak” göstermişler, çıkardıkları olaylarla tüm Turan dünyasını Avrupa’ya karşı mahcup etmişlerdi(!). Son 2 yüzyılda kökleri atılan ve yaratılan milli kültürün tamamı, kendini Avrupa’ya beğendirme ve eline imkan geçerse onu alaşağı etme (geçme değil direkt canına okuma manasında) üzerine kurulu olduğu için Türk iktidar aygıtları için katlanılması zor bir durumdu. Neyse ki bizim de bir “çevremiz” var. Suç asla Türk’ün olamayacağına göre; konjonktür değerlendirildi, zihin düzenleyiciler karar verdi, medya uyguladı. “Olağan Şüpheli 2” (Nomero 1 elbette Kürtler) devreye sokulacaktı.
Olumlu her hadisede “Türk’ten Avrupa’ya ders”, “Türk’ün Gücü”, “Türksün-Ürksün” başlıkları atan medya, Fransa maçında çıkan olaylar sonrası, “Gurbetçilerin Çirkinlikleri”, “Gurbetçilerin Çıkardıkları Olaylar” hatta “Avrupa’da Yaşamakla Avrupalı Olunmuyor” (hayır bu cümleyi Burhan Altıntop değil Mert Aydın gibi çok beğendiğimiz bir spor gazetecisi kurdu) ağızlarına döndü. İmam osurursa cemaat ne yapsın misali; okuyucu yorumları daha da korkunçtu. E böyle medyaya böyle okur, böyle zihniyete böyle yorum!
Cezayı, olayları çıkaran Türkiyelilerin gurbetçi oluşuna ve Avrupalı olamayışına bağlayan medya farkında mıydı ki aynı maçta Fransız seyirciler kendi oyuncularına karşı ırkçı saldırılarda bulundular. Cezayir asıllı golcü Karim Benzema’nın maç sonrasındaki isyanından haberdarlar mıydı? Olsalardı belki ezeli ve ebedi Avrupa komplekslerini gözden geçirmek isteyebilirlerdi. Avrupa’nın binlerce yıllık yerlileri öz be öz Fransızların ırkçı tezahüratları bana hiç de “medeni” bir davranış gibi gelmedi de o yüzden!
Sorun şu ki; Türk medyası kafasını etnoloji ve milliyetçilikle o kadar bozmuş ki toplumları şekillendiren birincil faktörün sınıf mücadelesi olduğunun bilincinde değil. Tersi söz konusu olsaydı merkez-çevre ilişkisini daha iyi çözümleyebilirlerdi. Ve etnik kökenine bakılmaksızın git gide daha da fakirleştirilen, dışlanan, marjinalize edilen “çevre”’nin kaderinin kapitalist dünyanın her yerinde aynı olduğunu görebilir, Fransız taraftarlarla, Türkiyeli taraftarların çıkardıkları olayları Avrupa’daki merkez sağın korkutucu yükselişiyle bağdaştırabilirlerdi.
Pazar günü gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, sosyalistler tarihlerinin en ağır yenilgilerinden birini aldı. En güçlü olması gereken dönemde Fransız Sosyalist Partisi tepetakla vaziyette. Lenin’den Gramsci’den bu yana hiçbir şeyin değiştirilememiş olduğunu görmek can sıkıcı. Milliyetçilik ve merkezin hegemonyası, baskısı halen işçi sınıfının gözlerinin önüne bir perde gibi inmeye devam ediyor. Görmüyoruz, duymuyoruz, isyan etmiyoruz. Tek yaptığımız merkezin bize düşman bellettiği “çevreye” sövmek ve bir futbol maçını milliyetçi hezeyan şovuna dönüştürmek. Demek ki sermaye medyası, patronuna iyi hizmet ediyor. Demek ki kültürel hegemonya tam gaz altımızı oymaya devam ediyor.
Merkez-çevre sorunsalı modernizmin her aşamasında karşımıza çıkan problematik bir deneyim olarak sıkça cisim değiştiriyor belki ama özünden hiçbir şey kaybetmiyor. Hatta teknolojinin ilerlemesi ve ideolojikleşmesiyle altın çağını yaşıyor bile diyebiliriz. Artık sadece ekonomik-siyasal tabanlara dayanan bir merkez hegemonyasıyla yetinmiyor iktidarlar, aynı zamanda medyanın da desteğiyle müthiş bir kültürel kuşatma yaratıyorlar.
Geçtiğimiz hafta Saint-Etienne’de oynanan Fransa-Türkiye maçında çıkan olayların medyadaki yansımaları bize bu konuyu derinlemesine deşme imkanı doğurdu. Bilmeyenler için hatırlatalım karşılaşmanın 80.dakikasında tribündeki Türkiyeli seyirciler, memnuniyetsizliklerini sahaya “yabancı madde yağdırarak” göstermişler, çıkardıkları olaylarla tüm Turan dünyasını Avrupa’ya karşı mahcup etmişlerdi(!). Son 2 yüzyılda kökleri atılan ve yaratılan milli kültürün tamamı, kendini Avrupa’ya beğendirme ve eline imkan geçerse onu alaşağı etme (geçme değil direkt canına okuma manasında) üzerine kurulu olduğu için Türk iktidar aygıtları için katlanılması zor bir durumdu. Neyse ki bizim de bir “çevremiz” var. Suç asla Türk’ün olamayacağına göre; konjonktür değerlendirildi, zihin düzenleyiciler karar verdi, medya uyguladı. “Olağan Şüpheli 2” (Nomero 1 elbette Kürtler) devreye sokulacaktı.
Olumlu her hadisede “Türk’ten Avrupa’ya ders”, “Türk’ün Gücü”, “Türksün-Ürksün” başlıkları atan medya, Fransa maçında çıkan olaylar sonrası, “Gurbetçilerin Çirkinlikleri”, “Gurbetçilerin Çıkardıkları Olaylar” hatta “Avrupa’da Yaşamakla Avrupalı Olunmuyor” (hayır bu cümleyi Burhan Altıntop değil Mert Aydın gibi çok beğendiğimiz bir spor gazetecisi kurdu) ağızlarına döndü. İmam osurursa cemaat ne yapsın misali; okuyucu yorumları daha da korkunçtu. E böyle medyaya böyle okur, böyle zihniyete böyle yorum!
Cezayı, olayları çıkaran Türkiyelilerin gurbetçi oluşuna ve Avrupalı olamayışına bağlayan medya farkında mıydı ki aynı maçta Fransız seyirciler kendi oyuncularına karşı ırkçı saldırılarda bulundular. Cezayir asıllı golcü Karim Benzema’nın maç sonrasındaki isyanından haberdarlar mıydı? Olsalardı belki ezeli ve ebedi Avrupa komplekslerini gözden geçirmek isteyebilirlerdi. Avrupa’nın binlerce yıllık yerlileri öz be öz Fransızların ırkçı tezahüratları bana hiç de “medeni” bir davranış gibi gelmedi de o yüzden!
Sorun şu ki; Türk medyası kafasını etnoloji ve milliyetçilikle o kadar bozmuş ki toplumları şekillendiren birincil faktörün sınıf mücadelesi olduğunun bilincinde değil. Tersi söz konusu olsaydı merkez-çevre ilişkisini daha iyi çözümleyebilirlerdi. Ve etnik kökenine bakılmaksızın git gide daha da fakirleştirilen, dışlanan, marjinalize edilen “çevre”’nin kaderinin kapitalist dünyanın her yerinde aynı olduğunu görebilir, Fransız taraftarlarla, Türkiyeli taraftarların çıkardıkları olayları Avrupa’daki merkez sağın korkutucu yükselişiyle bağdaştırabilirlerdi.
Pazar günü gerçekleştirilen Avrupa Parlamentosu seçimlerinde, sosyalistler tarihlerinin en ağır yenilgilerinden birini aldı. En güçlü olması gereken dönemde Fransız Sosyalist Partisi tepetakla vaziyette. Lenin’den Gramsci’den bu yana hiçbir şeyin değiştirilememiş olduğunu görmek can sıkıcı. Milliyetçilik ve merkezin hegemonyası, baskısı halen işçi sınıfının gözlerinin önüne bir perde gibi inmeye devam ediyor. Görmüyoruz, duymuyoruz, isyan etmiyoruz. Tek yaptığımız merkezin bize düşman bellettiği “çevreye” sövmek ve bir futbol maçını milliyetçi hezeyan şovuna dönüştürmek. Demek ki sermaye medyası, patronuna iyi hizmet ediyor. Demek ki kültürel hegemonya tam gaz altımızı oymaya devam ediyor.
Etiketler:
Evrensel,
gurbetçi,
merkez-çevre,
mert aydın,
mithat fabian sozmen,
ntvspor
Wednesday, June 3, 2009
Tribün-terk taraftarlar ve solculuk
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Futbol taraftarlığı çağımızın en büyük bilinmezlerinden biri. En fanatiğimizin bile hayatını adadığı bu kariyerde ne aradığı konusunda en ufak bir fikrinin olduğunu sanmıyorum. Sadece kültürel bir pratik olarak kendine özgülüğü değil onu anlaşılmaz yapan, aynı zamanda kültürel bir nevroz olarak bu kadar yaygın oluşunun sebeplerini kesin olarak açıklamak da imkansız. Aslında en güzelini Can Kozanoğlu demiş: “Taraftarlığın rasyonel bir açıklamasını yapmak gerekmiyor, yapılamaz da zaten. Ben bu takımı çok seviyorum de iş bitsin.”
Efsanevi Liverpool menajeri Bill Shankly’nin meşhur bir sözü var ya: “Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir, ondan daha önemlidir.” Kanımca bu söz ne kadar afili durursa dursun bir o kadar da saçmadır. Fakat bu, dünya üzerindeki milyonlarca insanın hayatını özetlediği gerçeğini de değiştirmez.
İflah olmaz bir sporsever olarak taraftarlığın sosyolojik kökenini keşfedecek adam olmak haddime düşmez, beceremem de. Kaldı ki küçümsediğim bir olgu da değildir taraftarlık. Fakat futbol ve taraftarlığın gittikçe negatif bir anlama bürünmesi can sıkıyor haliyle. Bir futbol takımını hayatın merkezine konumlandırmak ve ona ölesiye bağlılık duymak örneklerini yüzlerce kere gördüğümüz gibi tehlikeli bir şey ve hadi itiraf edelim aynı zamanda anlamsız da.
Olayı futbola indirgemeden “spor” kelimesi ekseninde konuşmak daha doğru olacaktır. Her şeyden önce taraftarlığın var olduğu sporların rekabetçi ve yarışmaya dayalı sporlar olduğunun altını çizmek lazım. Rekabet insanda gerilim ve hırs yaratmak yoluyla devamlılığını sağlar. Bu da kaçınılmaz olarak ilerlemeyi getirir ama ne pahasına? Önemli olan ve atlanan nokta hep budur. Tuttuğumuz takımın aldığı sonuçlarla sevinir, üzülür, övünür, şakalaşır, kavga eder, kalp krizi geçirir kimi zaman da intihar ederiz. Bu açıdan bakıldığında bir nevi mutluluk kumarıdır bu ve milyonlarca insan bu oyunun zarlarından kendini kurtaramaz.
Rekabetçi sporlardaki bu hayatta kalmacı kültür taraftarlara da sirayet ediyor. Bir taraftarın günlük hayatı “düşmanlarıyla” yani rakip taraftarla rekabet/savaş halinde geçer. Taraftarlığın bu hali, milliyetçiliğe çok benzer aslında. Umberto Eco’nun dediği gibi “Ötekinin farklılığından duyulan korku”, bireyi savunma mekanizmaları geliştirmeye iter ki bu mekanizma çoğu zaman nüktedan şakalarla işlese de hadisenin şiddete varması da olmamış şey değildir. Taraftarlık ve şovenizm arasındaki bu benzerlik olayın negatif erkek egemen unsurlarıyla ve medya manipülasyonuyla perçinlenince ortaya özellikle “solcu sporseverlerin” katlanamadığı görüntüler çıkıyor. Tribünlerde yaratılan milliyetçilik, cinsiyetçilik, şiddet kokusu ve illa ki karşı tarafa hissi bir şekilde söylenen küfürlerle taçlandırılan tezahüratlar (ki küfürlü tezahürata karşı değilimdir)…
Medya destekli yaratılan bu hoşgörüsüzlük ve nefret ortamı taraftarlığı çirkinleştirdiği gibi solcu sporseverleri de tribünlerden uzaklaştırıyor. Artık “ben bu takımı seviyorum” deyip işin içinden çıkamayacağımız bir taraftarlık kültürü oluşturuldu. Ülke sınırları içinde tutunacak bir St.Pauli dalımız da yok (aman Çarşı var demeyin gözünüzü seveyim).
Cumartesi akşamı milyonlarca Beşiktaşlı şampiyonluklarını kutlarken ben de bunları düşündüm işte. Bir yanda sınırsız bir dünyanın hayalini kuran bizler, öte yanda bölgesel ve ulusal sınırları daha da belirginleştiren, daha şovenist, daha nefret dolu, daha rekabetçi, daha şiddete bağımlı bir taraftarlık ortamı. Bize tribünlerden elinizi eteğinizi çekin mesajı mı veriliyordur nedir?
Futbol taraftarlığı çağımızın en büyük bilinmezlerinden biri. En fanatiğimizin bile hayatını adadığı bu kariyerde ne aradığı konusunda en ufak bir fikrinin olduğunu sanmıyorum. Sadece kültürel bir pratik olarak kendine özgülüğü değil onu anlaşılmaz yapan, aynı zamanda kültürel bir nevroz olarak bu kadar yaygın oluşunun sebeplerini kesin olarak açıklamak da imkansız. Aslında en güzelini Can Kozanoğlu demiş: “Taraftarlığın rasyonel bir açıklamasını yapmak gerekmiyor, yapılamaz da zaten. Ben bu takımı çok seviyorum de iş bitsin.”
Efsanevi Liverpool menajeri Bill Shankly’nin meşhur bir sözü var ya: “Futbol bir ölüm-kalım meselesi değildir, ondan daha önemlidir.” Kanımca bu söz ne kadar afili durursa dursun bir o kadar da saçmadır. Fakat bu, dünya üzerindeki milyonlarca insanın hayatını özetlediği gerçeğini de değiştirmez.
İflah olmaz bir sporsever olarak taraftarlığın sosyolojik kökenini keşfedecek adam olmak haddime düşmez, beceremem de. Kaldı ki küçümsediğim bir olgu da değildir taraftarlık. Fakat futbol ve taraftarlığın gittikçe negatif bir anlama bürünmesi can sıkıyor haliyle. Bir futbol takımını hayatın merkezine konumlandırmak ve ona ölesiye bağlılık duymak örneklerini yüzlerce kere gördüğümüz gibi tehlikeli bir şey ve hadi itiraf edelim aynı zamanda anlamsız da.
Olayı futbola indirgemeden “spor” kelimesi ekseninde konuşmak daha doğru olacaktır. Her şeyden önce taraftarlığın var olduğu sporların rekabetçi ve yarışmaya dayalı sporlar olduğunun altını çizmek lazım. Rekabet insanda gerilim ve hırs yaratmak yoluyla devamlılığını sağlar. Bu da kaçınılmaz olarak ilerlemeyi getirir ama ne pahasına? Önemli olan ve atlanan nokta hep budur. Tuttuğumuz takımın aldığı sonuçlarla sevinir, üzülür, övünür, şakalaşır, kavga eder, kalp krizi geçirir kimi zaman da intihar ederiz. Bu açıdan bakıldığında bir nevi mutluluk kumarıdır bu ve milyonlarca insan bu oyunun zarlarından kendini kurtaramaz.
Rekabetçi sporlardaki bu hayatta kalmacı kültür taraftarlara da sirayet ediyor. Bir taraftarın günlük hayatı “düşmanlarıyla” yani rakip taraftarla rekabet/savaş halinde geçer. Taraftarlığın bu hali, milliyetçiliğe çok benzer aslında. Umberto Eco’nun dediği gibi “Ötekinin farklılığından duyulan korku”, bireyi savunma mekanizmaları geliştirmeye iter ki bu mekanizma çoğu zaman nüktedan şakalarla işlese de hadisenin şiddete varması da olmamış şey değildir. Taraftarlık ve şovenizm arasındaki bu benzerlik olayın negatif erkek egemen unsurlarıyla ve medya manipülasyonuyla perçinlenince ortaya özellikle “solcu sporseverlerin” katlanamadığı görüntüler çıkıyor. Tribünlerde yaratılan milliyetçilik, cinsiyetçilik, şiddet kokusu ve illa ki karşı tarafa hissi bir şekilde söylenen küfürlerle taçlandırılan tezahüratlar (ki küfürlü tezahürata karşı değilimdir)…
Medya destekli yaratılan bu hoşgörüsüzlük ve nefret ortamı taraftarlığı çirkinleştirdiği gibi solcu sporseverleri de tribünlerden uzaklaştırıyor. Artık “ben bu takımı seviyorum” deyip işin içinden çıkamayacağımız bir taraftarlık kültürü oluşturuldu. Ülke sınırları içinde tutunacak bir St.Pauli dalımız da yok (aman Çarşı var demeyin gözünüzü seveyim).
Cumartesi akşamı milyonlarca Beşiktaşlı şampiyonluklarını kutlarken ben de bunları düşündüm işte. Bir yanda sınırsız bir dünyanın hayalini kuran bizler, öte yanda bölgesel ve ulusal sınırları daha da belirginleştiren, daha şovenist, daha nefret dolu, daha rekabetçi, daha şiddete bağımlı bir taraftarlık ortamı. Bize tribünlerden elinizi eteğinizi çekin mesajı mı veriliyordur nedir?
Etiketler:
Evrensel,
mithat fabian sozmen,
sol,
taraftarlık
Wednesday, May 27, 2009
Lucescu ve belalısı: Türk düşünsel mafyası
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Mircea Lucescu, geçtiğimiz hafta çarşamba günü İstanbul’da kazandığı UEFA Kupası’yla teknik direktörlük kariyerinin 16. şampiyonluğunu elde etti. Dile kolay 16! Yine de bu başarısı bile Türk spor basınındaki düşünsel mafyaya kendini beğendirmesine yetmedi. Eskiden ona karizması yok hatta “şopar” diyenler şimdi de “zavallı” lakabını uygun görmüşler. Düşünsel mafyanın hakkınızda tanımladığı ve kitlelere pompalamaya çalıştığı bir imajın ne kadar saçma olduğunu başarılarınızla kanıtlayınca başınıza bu geliyor işte: Daha çok kötüleme, daha çok aşağılama.
Düşünsel mafya diyerek Hıncal Uluç ve müritlerini kastediyorum elbette. Uluç’un Lucescu’nun son başarısının ardından yazdığı “Lucescu Zavallısı ve Yandaşları” isimli kendi standartlarına göre bile absürd yazısı Sabah’tan Emre Aköz tarafından şu sözlerle eleştirilmişti: “Birçok durumda, bir ‘gerçek’ ile ‘o gerçeğin imajını’ birbirine karıştırıyoruz. Yani nesnelere bazı anlamlar yüklüyoruz, sonra da gerçek sanki o anlamlardan ibaretmiş gibi davranıyoruz.” Marx referanslı bu eleştiri yerinde olduğu gibi “Uluç ve yandaşlarının” spor medyasında üstlendiği tabir-i caizse fikir kabadayılığını da temellendiriyordu . Seversiniz sevmezsiniz (ben sevmem) ama Hıncal Uluç’un günümüz spor medyasındaki statüsünün yüksekliği su götürmez bir gerçektir. Bu, Uluç’u medyada fikirleri kabul gören bir yazar yapmaya yeterli çünkü maalesef çoğumuz fikirleri niteliğine göre değil de kimin ağzından çıktığına göre değerlendiriyoruz.
Medya teorisyeni Daniel Boorstin’in “pseudo-event” yani düzmece olay diye adlandırdığı medya alışkanlığına benzer bir durum bu. Medya, ileri gelen elitlerinin önderliğinde kimi fikirler üretir ya da manipüle eder ve onları kitlelere pompalar. Aköz’ün de “imajlarla düşünmek” diye adlandırdığı olayın kökeni aslında budur. Ve bu, üretilen fikirlerin (imajların) genellikle düzmece, yanlış ya da kötü niyetli olmasından mütevellit kitlelerin zihni üzerinde tahakküm kuran bir düşünsel hegemonya oluşturur.
Hıncal Uluç’un, Lucescu’da var olduğunu iddia ettiği zavallılığı kanıtlamak için öne sürdüğü argümanlar sporu yakından takip eden herkes için gülünüp geçilecek şeyler. Uluç’un “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” alışkanlığı artık bizi şaşırtmadığından üstünde durmaya pek gerek yok. Fakat yazısının sonunda öyle bir cümle var ki sadece bu cümlenin bu kadar rahat (vicdanen) kullanılabiliyor olması bile üzüntü verici.
“Bu Romen, benim ülkeme, alenen ve resmen hakaret etti. Türkiye Cumhuriyeti’ni Çavuşescu’nun Romanyası’na benzetme küstahlığında bulundu. Öfkem ondan. Bu ülkede o zaman bir İçişleri Bakanı olsaydı, daha o gün, çalışma izni iptal edilir ve şutlanırdı. Bir daha da dönmeyi aklına getiremezdi.” Türkiye’nin demokrasi ve devlet şiddeti konularında en acımasız diktatörlüklere dahi ders veremeyeceği gerçeğini bir kenara bırakalım, demek ki o dönemin İçişleri Bakanı Hıncal Uluç olsaymış Türkiye’nin Çavuşesku Romanyası’ndan hakikaten hiçbir farkı olmayacakmış. Dua edelim ki Uluç şimdilik sadece kötü spor yorumları yapan bir gazeteci, ya siyasetçi olsaydı?
Mircea Lucescu, geçtiğimiz hafta çarşamba günü İstanbul’da kazandığı UEFA Kupası’yla teknik direktörlük kariyerinin 16. şampiyonluğunu elde etti. Dile kolay 16! Yine de bu başarısı bile Türk spor basınındaki düşünsel mafyaya kendini beğendirmesine yetmedi. Eskiden ona karizması yok hatta “şopar” diyenler şimdi de “zavallı” lakabını uygun görmüşler. Düşünsel mafyanın hakkınızda tanımladığı ve kitlelere pompalamaya çalıştığı bir imajın ne kadar saçma olduğunu başarılarınızla kanıtlayınca başınıza bu geliyor işte: Daha çok kötüleme, daha çok aşağılama.
Düşünsel mafya diyerek Hıncal Uluç ve müritlerini kastediyorum elbette. Uluç’un Lucescu’nun son başarısının ardından yazdığı “Lucescu Zavallısı ve Yandaşları” isimli kendi standartlarına göre bile absürd yazısı Sabah’tan Emre Aköz tarafından şu sözlerle eleştirilmişti: “Birçok durumda, bir ‘gerçek’ ile ‘o gerçeğin imajını’ birbirine karıştırıyoruz. Yani nesnelere bazı anlamlar yüklüyoruz, sonra da gerçek sanki o anlamlardan ibaretmiş gibi davranıyoruz.” Marx referanslı bu eleştiri yerinde olduğu gibi “Uluç ve yandaşlarının” spor medyasında üstlendiği tabir-i caizse fikir kabadayılığını da temellendiriyordu . Seversiniz sevmezsiniz (ben sevmem) ama Hıncal Uluç’un günümüz spor medyasındaki statüsünün yüksekliği su götürmez bir gerçektir. Bu, Uluç’u medyada fikirleri kabul gören bir yazar yapmaya yeterli çünkü maalesef çoğumuz fikirleri niteliğine göre değil de kimin ağzından çıktığına göre değerlendiriyoruz.
Medya teorisyeni Daniel Boorstin’in “pseudo-event” yani düzmece olay diye adlandırdığı medya alışkanlığına benzer bir durum bu. Medya, ileri gelen elitlerinin önderliğinde kimi fikirler üretir ya da manipüle eder ve onları kitlelere pompalar. Aköz’ün de “imajlarla düşünmek” diye adlandırdığı olayın kökeni aslında budur. Ve bu, üretilen fikirlerin (imajların) genellikle düzmece, yanlış ya da kötü niyetli olmasından mütevellit kitlelerin zihni üzerinde tahakküm kuran bir düşünsel hegemonya oluşturur.
Hıncal Uluç’un, Lucescu’da var olduğunu iddia ettiği zavallılığı kanıtlamak için öne sürdüğü argümanlar sporu yakından takip eden herkes için gülünüp geçilecek şeyler. Uluç’un “bilgi sahibi olmadan fikir sahibi olma” alışkanlığı artık bizi şaşırtmadığından üstünde durmaya pek gerek yok. Fakat yazısının sonunda öyle bir cümle var ki sadece bu cümlenin bu kadar rahat (vicdanen) kullanılabiliyor olması bile üzüntü verici.
“Bu Romen, benim ülkeme, alenen ve resmen hakaret etti. Türkiye Cumhuriyeti’ni Çavuşescu’nun Romanyası’na benzetme küstahlığında bulundu. Öfkem ondan. Bu ülkede o zaman bir İçişleri Bakanı olsaydı, daha o gün, çalışma izni iptal edilir ve şutlanırdı. Bir daha da dönmeyi aklına getiremezdi.” Türkiye’nin demokrasi ve devlet şiddeti konularında en acımasız diktatörlüklere dahi ders veremeyeceği gerçeğini bir kenara bırakalım, demek ki o dönemin İçişleri Bakanı Hıncal Uluç olsaymış Türkiye’nin Çavuşesku Romanyası’ndan hakikaten hiçbir farkı olmayacakmış. Dua edelim ki Uluç şimdilik sadece kötü spor yorumları yapan bir gazeteci, ya siyasetçi olsaydı?
Wednesday, May 20, 2009
Bacak arasından gol atanların peşinde
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL'DE YAYINLANMIŞTIR.
“Efsane olmak istiyorum.” Bu sözler Pekin 2008’in yıldızı, rekortmen atlet Usain Bolt’a ait. Geçtiğimiz hafta Manchester’da koşulan 150 metre sokak yarışını artık alışılageldiği üzere rekor kırarak 1.sırada bitiren Jamaikalı atletin 14.35’lik derecesi kimse için sürpriz değildi elbette. Eh, sporcu değil de insanüstü bir varlık gibi algılanmaya başladığınız zaman insanları etkilemek de zorlaşıyor.
Bolt, Olimpiyatlarda 100 metre rekorunu kırdığı zaman Amerikalı yayıncı kuruluşun spikeri şu sözleri sarf etmişti: “Dünyadaki herkes koşmayı biliyor ve bu adam en hızlımız. Bolt, 6 milyar kişilik bir piramidin en tepesinde duruyor.” Beğensek de beğenmesek de sporun böyle bir gücü var. Efsane, üstün-insan imajı yaratma yetisi bakımından Ortaçağ’da din ne kadar kuvvetliyse günümüzde de spor ona benzer bir işlev görüyor. Uçabilen, dünya dışı basketbolcularımız, “Allah vergisi” yeteneklerle donatılmış futbolcularımız, sualtında balıktan hızlı yüzücülerimiz var. Sporcular, insanın limitlerini zorluyorlar ve bunu her gün canlı yayında milyonlarca izleyiciye karşı bir meydan okuma şeklinde gerçekleştiriyorlar. Başarabilirlerse krallar ve Bolt’un da dediği gibi “efsane” olmamaları için hiçbir sebep yok.
ABD’li basketbolcu LeBron James henüz 20 yaşına gelmeden şu iki açıklamayı yapmıştı: “Tarihin ilk milyarder sporcusu olmak istiyorum.”, “En büyük hedefim Elvis Presley ya da Muhammed Ali gibi küresel bir ikon olabilmek.” Spor, artık birçok şey olmanızı sağlayabiliyor. Efsane, kahraman, milyarder… Milyonlarca insan sanki peygamberleriymiş gibi tuttukları takım ya da sporcunun başarıları, sözleri ya da hayat tarzına göre yaşamını şekillendiriyor. Müthiş bir güçten söz ediyoruz kısacası.
Bu müthiş gücü siyasi hegemonyaya karşı kanalize etmenin yollarını aramaksa bizim görevimiz olmalı. Sporcu dediğimiz bu “kudretli” güruhu bir sınıf olarak niteleyemeyiz tabii. Webervari bir “statü grubu” tanımı bile çok zorlama durabilir. Hal böyleyken onlara ortak devrimci bir misyon yüklenebileceği düşüncesi hayalcilik olur. Fakat tarih, Hitler’i renkten renge sokan Jesse Owens’ı, Nazi Almanyası’na karşı kanının son damlasına kadar savaşan devrimci güreşçi Uwe Seelenbinder’i, karizması ve Vietnam Savaşı’na karşı tavrıyla tüm dünyayı kendine hayran bırakan Muhammed Ali’yi, işten çıkarılan liman işçilerini destekleyen, bilerek penaltı kaçıran, ırkçılığa karşı savaşan Robbie Fowler gibi isimleri de yazdı. Spor, tüm manipülasyonlara karşı ilerici, devrimci düşünceleri halka taşıyabileceğini defalarca göstermiştir. Sistemin içinde görünüp ona bacak arasından gol atmış, atabilecek o kadar çok isim var ki bize düşen onların yaktığı ateşi yellemek olmalı.
Kariyeri boyunca otokratik İngiliz Federasyonu ve UEFA/FIFA kurallarına karşı savaşan Robbie Fowler hiçbir zaman dünyanın en iyi futbolcusu olmadı. Şu anda da Avustralya Ligi’nde adı sanı duyulmamış bir takımda forma giyiyor. Ama o hala Britanya’nın “God” yani “Tanrı” lakaplı gözbebeği. Efsane olmak isteyen sporculara ve sporun önemini göz ardı eden, küçümseyen “devrimcilere” duyurulur.
“Efsane olmak istiyorum.” Bu sözler Pekin 2008’in yıldızı, rekortmen atlet Usain Bolt’a ait. Geçtiğimiz hafta Manchester’da koşulan 150 metre sokak yarışını artık alışılageldiği üzere rekor kırarak 1.sırada bitiren Jamaikalı atletin 14.35’lik derecesi kimse için sürpriz değildi elbette. Eh, sporcu değil de insanüstü bir varlık gibi algılanmaya başladığınız zaman insanları etkilemek de zorlaşıyor.
Bolt, Olimpiyatlarda 100 metre rekorunu kırdığı zaman Amerikalı yayıncı kuruluşun spikeri şu sözleri sarf etmişti: “Dünyadaki herkes koşmayı biliyor ve bu adam en hızlımız. Bolt, 6 milyar kişilik bir piramidin en tepesinde duruyor.” Beğensek de beğenmesek de sporun böyle bir gücü var. Efsane, üstün-insan imajı yaratma yetisi bakımından Ortaçağ’da din ne kadar kuvvetliyse günümüzde de spor ona benzer bir işlev görüyor. Uçabilen, dünya dışı basketbolcularımız, “Allah vergisi” yeteneklerle donatılmış futbolcularımız, sualtında balıktan hızlı yüzücülerimiz var. Sporcular, insanın limitlerini zorluyorlar ve bunu her gün canlı yayında milyonlarca izleyiciye karşı bir meydan okuma şeklinde gerçekleştiriyorlar. Başarabilirlerse krallar ve Bolt’un da dediği gibi “efsane” olmamaları için hiçbir sebep yok.
ABD’li basketbolcu LeBron James henüz 20 yaşına gelmeden şu iki açıklamayı yapmıştı: “Tarihin ilk milyarder sporcusu olmak istiyorum.”, “En büyük hedefim Elvis Presley ya da Muhammed Ali gibi küresel bir ikon olabilmek.” Spor, artık birçok şey olmanızı sağlayabiliyor. Efsane, kahraman, milyarder… Milyonlarca insan sanki peygamberleriymiş gibi tuttukları takım ya da sporcunun başarıları, sözleri ya da hayat tarzına göre yaşamını şekillendiriyor. Müthiş bir güçten söz ediyoruz kısacası.
Bu müthiş gücü siyasi hegemonyaya karşı kanalize etmenin yollarını aramaksa bizim görevimiz olmalı. Sporcu dediğimiz bu “kudretli” güruhu bir sınıf olarak niteleyemeyiz tabii. Webervari bir “statü grubu” tanımı bile çok zorlama durabilir. Hal böyleyken onlara ortak devrimci bir misyon yüklenebileceği düşüncesi hayalcilik olur. Fakat tarih, Hitler’i renkten renge sokan Jesse Owens’ı, Nazi Almanyası’na karşı kanının son damlasına kadar savaşan devrimci güreşçi Uwe Seelenbinder’i, karizması ve Vietnam Savaşı’na karşı tavrıyla tüm dünyayı kendine hayran bırakan Muhammed Ali’yi, işten çıkarılan liman işçilerini destekleyen, bilerek penaltı kaçıran, ırkçılığa karşı savaşan Robbie Fowler gibi isimleri de yazdı. Spor, tüm manipülasyonlara karşı ilerici, devrimci düşünceleri halka taşıyabileceğini defalarca göstermiştir. Sistemin içinde görünüp ona bacak arasından gol atmış, atabilecek o kadar çok isim var ki bize düşen onların yaktığı ateşi yellemek olmalı.
Kariyeri boyunca otokratik İngiliz Federasyonu ve UEFA/FIFA kurallarına karşı savaşan Robbie Fowler hiçbir zaman dünyanın en iyi futbolcusu olmadı. Şu anda da Avustralya Ligi’nde adı sanı duyulmamış bir takımda forma giyiyor. Ama o hala Britanya’nın “God” yani “Tanrı” lakaplı gözbebeği. Efsane olmak isteyen sporculara ve sporun önemini göz ardı eden, küçümseyen “devrimcilere” duyurulur.
Etiketler:
Evrensel,
lebron james,
mithat fabian sozmen,
robbie fowler,
Usain Bolt
Wednesday, May 13, 2009
Sınıflılaştırılan spor
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Bir yanda kullarına mümkün olan en sağlıksız koşulları sunup onlardan maksimum verim almak üzerine programlanmış bir sömürü sistemi. Diğer yandaysa aynı sistemin medya ve tıp endüstrilerinin amansız spor salonu üyeliği ve Omega 3’lü balık eti satma çabaları! Kapitalist kafasıyla düşünüp denklemi şöyle kurabiliriz: Yığınları önce yor, sömür, onlara kendini önemsiz hissettir sonra da tüm bu stresi ve sağlıksız koşulları para karşılığı telafi etmelerini sağla (Tabii paraları ve zamanları varsa). Mantıklı gibi duran bu denklemde yok sayılan bir şeyler var ama “du bakalım!”
Karl Marx’ın, Das Kapital’den çok bilindik bir sözüdür: “Proletaryanın yaşamı çalışması bittiğinde başlar.” Aslında şunu söylemek istemektedir Marx: “Proletaryanın yaşamı çalışmasından ibarettir.” Zira kendi de çok iyi bilmektedir ki günde 10 küsur saatini işyerinde geçiren bir emekçi için kalan süre evine geri dönüş, beslenme ve uyuma gibi temel ihtiyaçlardan ibarettir. Zamanı olduğunu varsaysak bile onu verimli kullanacak gücü yoktur. Boş zaman, hobi saati, aktivite gibi kelimeler onun için anlamsızdır. Kendimden örnek verecek olursam: Özel bir şirkette çalışıyorum. Sabah 7’de yola çıkıyorum ve fazla mesai yapmazsam akşam 8-9 gibi evde oluyorum. Toplamda 14 saat demek bu! Sevgili doktorlarımızın buyurduğu üzere ruh ve beden sağlığımı korumak için 9 saat uyuduğumu varsaysak geriye kalan “boş zaman” sadece 1 saat! Ben bu 1 saatte yemek mi yiyeyim, spor mu yapayım, ikebana çiçek düzenleme sanatı kurslarına mı katılayım? Acaba biz çalışanlara söylemeyi unuttuğunuz bir şeyler mi var sevgili doktorlar? Mesela “Biz tüm o öğütleri ve sağlıklı yaşam manifestolarını işçi sınıfı haricinde kalan “ayrıcalıklı” kesim için belirliyoruz” gibi bir itiraf başlangıç için fena olmaz!
Spor, bir üst yapı kurumu olarak sınıfsız mıdır yoksa hâkim sınıf tarafından “sınıflılaştırılmaya” mı çalışılmaktadır?
Sporun kelime anlamı “boş zaman uğraşı”’dır. Hobidir yani eğlencedir. Bu sebepten de kentleşmeyle birlikte yaygınlaşmaya başladığı 19. yüzyıldan itibaren tüm sporlar önce tek boş zamanı olan kesimin yani burjuvazinin elinde gelişmeye başlamıştır.
Futbol gibi bağımsızlığını ilan eden kitle sporları ise endüstrileştirilerek kapitalizmin yeni silahları haline getirilmiştir. Başka bir deyişle sistem sporu hep kontrolünde tutmuştur. Kapitalist şehirleşme de bu sistematik hegemonyada stratejik bir rol oynar. Sadece üst-orta sınıf mahallelerinde spor kompleksleri, koşu-bisiklet parkurları görmemiz sizce bir tesadüf mü? İşçi sınıfı, ekonomik yetersizlik dolayısıyla spor salonlarından dışlandığı gibi kamusal spor alanlarından da mümkün olduğunca uzak tutulmaktadır.
Sporun sınıfı var mıdır? Alın size hiç sorulmayan bir soru, hatırlatılmayan bir sorun. Medya ve tıp endüstrisinin naifmiş gibi görünen tüm ukalalığıyla Belgrad Ormanı Koşusu, Sadabad Kasrı yürüyüşü, pilates, aletli vücut geliştirme ve balık eti satmaya çalıştığı bir çağda “bir üst yapı kurumu olarak spor sınıfsızlardan bağımsızdır, demokratiktir” diyebilecek sosyolog, siyasetçi, şehir plancısı, gazeteci varsa argümanlarını da alsın gelsin!..
Bir yanda kullarına mümkün olan en sağlıksız koşulları sunup onlardan maksimum verim almak üzerine programlanmış bir sömürü sistemi. Diğer yandaysa aynı sistemin medya ve tıp endüstrilerinin amansız spor salonu üyeliği ve Omega 3’lü balık eti satma çabaları! Kapitalist kafasıyla düşünüp denklemi şöyle kurabiliriz: Yığınları önce yor, sömür, onlara kendini önemsiz hissettir sonra da tüm bu stresi ve sağlıksız koşulları para karşılığı telafi etmelerini sağla (Tabii paraları ve zamanları varsa). Mantıklı gibi duran bu denklemde yok sayılan bir şeyler var ama “du bakalım!”
Karl Marx’ın, Das Kapital’den çok bilindik bir sözüdür: “Proletaryanın yaşamı çalışması bittiğinde başlar.” Aslında şunu söylemek istemektedir Marx: “Proletaryanın yaşamı çalışmasından ibarettir.” Zira kendi de çok iyi bilmektedir ki günde 10 küsur saatini işyerinde geçiren bir emekçi için kalan süre evine geri dönüş, beslenme ve uyuma gibi temel ihtiyaçlardan ibarettir. Zamanı olduğunu varsaysak bile onu verimli kullanacak gücü yoktur. Boş zaman, hobi saati, aktivite gibi kelimeler onun için anlamsızdır. Kendimden örnek verecek olursam: Özel bir şirkette çalışıyorum. Sabah 7’de yola çıkıyorum ve fazla mesai yapmazsam akşam 8-9 gibi evde oluyorum. Toplamda 14 saat demek bu! Sevgili doktorlarımızın buyurduğu üzere ruh ve beden sağlığımı korumak için 9 saat uyuduğumu varsaysak geriye kalan “boş zaman” sadece 1 saat! Ben bu 1 saatte yemek mi yiyeyim, spor mu yapayım, ikebana çiçek düzenleme sanatı kurslarına mı katılayım? Acaba biz çalışanlara söylemeyi unuttuğunuz bir şeyler mi var sevgili doktorlar? Mesela “Biz tüm o öğütleri ve sağlıklı yaşam manifestolarını işçi sınıfı haricinde kalan “ayrıcalıklı” kesim için belirliyoruz” gibi bir itiraf başlangıç için fena olmaz!
Spor, bir üst yapı kurumu olarak sınıfsız mıdır yoksa hâkim sınıf tarafından “sınıflılaştırılmaya” mı çalışılmaktadır?
Sporun kelime anlamı “boş zaman uğraşı”’dır. Hobidir yani eğlencedir. Bu sebepten de kentleşmeyle birlikte yaygınlaşmaya başladığı 19. yüzyıldan itibaren tüm sporlar önce tek boş zamanı olan kesimin yani burjuvazinin elinde gelişmeye başlamıştır.
Futbol gibi bağımsızlığını ilan eden kitle sporları ise endüstrileştirilerek kapitalizmin yeni silahları haline getirilmiştir. Başka bir deyişle sistem sporu hep kontrolünde tutmuştur. Kapitalist şehirleşme de bu sistematik hegemonyada stratejik bir rol oynar. Sadece üst-orta sınıf mahallelerinde spor kompleksleri, koşu-bisiklet parkurları görmemiz sizce bir tesadüf mü? İşçi sınıfı, ekonomik yetersizlik dolayısıyla spor salonlarından dışlandığı gibi kamusal spor alanlarından da mümkün olduğunca uzak tutulmaktadır.
Sporun sınıfı var mıdır? Alın size hiç sorulmayan bir soru, hatırlatılmayan bir sorun. Medya ve tıp endüstrisinin naifmiş gibi görünen tüm ukalalığıyla Belgrad Ormanı Koşusu, Sadabad Kasrı yürüyüşü, pilates, aletli vücut geliştirme ve balık eti satmaya çalıştığı bir çağda “bir üst yapı kurumu olarak spor sınıfsızlardan bağımsızdır, demokratiktir” diyebilecek sosyolog, siyasetçi, şehir plancısı, gazeteci varsa argümanlarını da alsın gelsin!..
Wednesday, May 6, 2009
Kusursuz Barcelona ve futbolun diyalektiği
İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Cumartesi akşamı bir maç izledik ve futbola yeniden aşık olduk. Açık konuşalım; ne Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, ne Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı’nın Avrupa şampiyonluğu ne de Panathinaikos’un Euroleague zaferiyle ilgilenebildik. Mabedimiz Nou Camp, uyruğumuz Katalan, renklerimiz bordo maviydi! Uzunca süre beklenen bir sevdaya kavuşmanın heyecanında; hülyalardaydık.
Marcel Proust: “Güzel yazılmış her kitap bir tür yabancı dilde yazılmıştır” der. Barcelona’nın oynadığı oyunu “futbol” olarak nitelemekte zorlananlar için iyi bir başlangıç olabilir. İlk izlediği Dünya Kupası finali Arjantin-Batı Almanya (İtalya’90) ya da Brezilya-İtalya(ABD’94) olan bizler için elbette yabancı, bilinmedik bir oyun bu.
Küçükken Vâlâ Somalı’nın “Teknik ve Taktik Yönleriyle Futbol ve Tarihi” kitabını elimden düşürmezdim. Orada eski zamanların absürd maç skorlarına bakar, hayıflanırdım. Niye artık 7-5 biten Dünya Kupası maçları, 20-0’lık lig maçları yoktu; aklım almazdı. Büyüyüp bilgilendikçe futbolun sürekli bir geçiş sürecinde olduğunu ve her şeye rağmen diyalektik bir gelişme içerisinde yol aldığını kavradım. İnanın bana 1954 Dünya Kupası’nın 7-5’lik Avusturya-İsviçre maçı bugünün herhangi bir üçüncü lig mücadelesinden daha kaliteli değildi. Yani “futbol öldü”, “futbol savunmaya teslim” diyenlerden değilim, asla olmadım. Futbol sadece gelişti ve bu gelişme sürecinde savunma taktikleri ofans stratejilerine karşı başarılı kontralar üretti. Şimdi sıra hücumda! O yüzden hücum futbolunun bayraktarlığını yapan Barcelona’nın 34 maçta attığı 100 gol ve Real Madrid’e karşı aldığı 6-2’lik galibiyet sürpriz değil beklenen bir mutlu sondur.
Pep Guardiola’nın, 4-3-3’ü şiir gibi oynayan takımını izlerken aklım ister istemez Zdenek Zeman’a gitti. Hani Türkiye’de “Pendik Fatihi” diyerek dalga geçilen, Fenerbahçe’nin eski teknik adamına. Zeman, çok değil bundan 10 sene önce 4-3-3 oynama ısrarı yüzünden medya tarafından aforoz edilmiş, dinozorlukla suçlanmıştı. Günümüzün en modern taktiğinin 4-3-3 olduğunu düşününce komik geliyor şimdi bize. Oysa aynı Zeman’ın 1990/91 sezonundaki Signori’li, Baiano’lu, Rambaudi’li Foggia’sı dönemin en güçlü ligi olan Serie A’da Milan ve Napoli’yle birlikte ülkenin en keyifli takımı haline gelmişti. Arı gibi çalışan, oyunun iki yönünü de oynayabilen bir orta saha ve 3’lü forvet hattı, tanıdık geliyor öyle değil mi?
Barcelona’nın buna yaptığı katkının önemli bir kısmı genlerindeki Hollandalılık’tan, yani “total futbol”dan kaynaklanıyor. Fakat eklemeliyim ki burada da tarihsel bir pratik birikiminden söz etmemiz lazım. Barça’nın 4-3-3’le harmanladığı “total futbol”daki beklerin ne kadar aktif olduğunu düşününce akıllara Cruijff’un 90’lar Barcelona’sı değil de Tele Santana’nın 90’ların başındaki Sao Paulo’su geliyor.
Nereden nereye! İstiyorsanız kusursuza yakın 2009 Barcelona’sının oluşumuna kadar cereyan eden hücum-savunma diyalektiğini bir kez daha gözden geçirelim ve hücumun attığı golleri sıralayalım. 70’lerin Hollanda’sı ve “total futbol”un doğuşu, 90’lara doğru palazlanan hücumcu, presli ve “catenaccio”suz Arrigo Sacchi 4-4-2’si, Zeman 4-3-3’ü, Tele Santana’nın Brezilyalı “total futbolu” ve nihayet 2009’da uzaydan gelmiş gibi duran Pep Guardiola’nın Barcelona’sı. Düşününce “hiç de uzaydan gelmemiş” diyor insan! Aman siz Barcelona’yı izlerken bunları düşünmeyin, sadece hücum futbolunun ve güzel oyunun zaferinden zevk alın!..
Cumartesi akşamı bir maç izledik ve futbola yeniden aşık olduk. Açık konuşalım; ne Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, ne Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı’nın Avrupa şampiyonluğu ne de Panathinaikos’un Euroleague zaferiyle ilgilenebildik. Mabedimiz Nou Camp, uyruğumuz Katalan, renklerimiz bordo maviydi! Uzunca süre beklenen bir sevdaya kavuşmanın heyecanında; hülyalardaydık.
Marcel Proust: “Güzel yazılmış her kitap bir tür yabancı dilde yazılmıştır” der. Barcelona’nın oynadığı oyunu “futbol” olarak nitelemekte zorlananlar için iyi bir başlangıç olabilir. İlk izlediği Dünya Kupası finali Arjantin-Batı Almanya (İtalya’90) ya da Brezilya-İtalya(ABD’94) olan bizler için elbette yabancı, bilinmedik bir oyun bu.
Küçükken Vâlâ Somalı’nın “Teknik ve Taktik Yönleriyle Futbol ve Tarihi” kitabını elimden düşürmezdim. Orada eski zamanların absürd maç skorlarına bakar, hayıflanırdım. Niye artık 7-5 biten Dünya Kupası maçları, 20-0’lık lig maçları yoktu; aklım almazdı. Büyüyüp bilgilendikçe futbolun sürekli bir geçiş sürecinde olduğunu ve her şeye rağmen diyalektik bir gelişme içerisinde yol aldığını kavradım. İnanın bana 1954 Dünya Kupası’nın 7-5’lik Avusturya-İsviçre maçı bugünün herhangi bir üçüncü lig mücadelesinden daha kaliteli değildi. Yani “futbol öldü”, “futbol savunmaya teslim” diyenlerden değilim, asla olmadım. Futbol sadece gelişti ve bu gelişme sürecinde savunma taktikleri ofans stratejilerine karşı başarılı kontralar üretti. Şimdi sıra hücumda! O yüzden hücum futbolunun bayraktarlığını yapan Barcelona’nın 34 maçta attığı 100 gol ve Real Madrid’e karşı aldığı 6-2’lik galibiyet sürpriz değil beklenen bir mutlu sondur.
Pep Guardiola’nın, 4-3-3’ü şiir gibi oynayan takımını izlerken aklım ister istemez Zdenek Zeman’a gitti. Hani Türkiye’de “Pendik Fatihi” diyerek dalga geçilen, Fenerbahçe’nin eski teknik adamına. Zeman, çok değil bundan 10 sene önce 4-3-3 oynama ısrarı yüzünden medya tarafından aforoz edilmiş, dinozorlukla suçlanmıştı. Günümüzün en modern taktiğinin 4-3-3 olduğunu düşününce komik geliyor şimdi bize. Oysa aynı Zeman’ın 1990/91 sezonundaki Signori’li, Baiano’lu, Rambaudi’li Foggia’sı dönemin en güçlü ligi olan Serie A’da Milan ve Napoli’yle birlikte ülkenin en keyifli takımı haline gelmişti. Arı gibi çalışan, oyunun iki yönünü de oynayabilen bir orta saha ve 3’lü forvet hattı, tanıdık geliyor öyle değil mi?
Barcelona’nın buna yaptığı katkının önemli bir kısmı genlerindeki Hollandalılık’tan, yani “total futbol”dan kaynaklanıyor. Fakat eklemeliyim ki burada da tarihsel bir pratik birikiminden söz etmemiz lazım. Barça’nın 4-3-3’le harmanladığı “total futbol”daki beklerin ne kadar aktif olduğunu düşününce akıllara Cruijff’un 90’lar Barcelona’sı değil de Tele Santana’nın 90’ların başındaki Sao Paulo’su geliyor.
Nereden nereye! İstiyorsanız kusursuza yakın 2009 Barcelona’sının oluşumuna kadar cereyan eden hücum-savunma diyalektiğini bir kez daha gözden geçirelim ve hücumun attığı golleri sıralayalım. 70’lerin Hollanda’sı ve “total futbol”un doğuşu, 90’lara doğru palazlanan hücumcu, presli ve “catenaccio”suz Arrigo Sacchi 4-4-2’si, Zeman 4-3-3’ü, Tele Santana’nın Brezilyalı “total futbolu” ve nihayet 2009’da uzaydan gelmiş gibi duran Pep Guardiola’nın Barcelona’sı. Düşününce “hiç de uzaydan gelmemiş” diyor insan! Aman siz Barcelona’yı izlerken bunları düşünmeyin, sadece hücum futbolunun ve güzel oyunun zaferinden zevk alın!..
Etiketler:
4-3-3,
barcelona,
Evrensel,
mithat fabian sozmen,
total futbol,
vala somalı
Sunday, May 3, 2009
Futbolda Anadolu yürüyüşü
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Bir dönemler Eskişehirspor, Adanaspor ve Samsunspor’un yaşadığı başarılar Anadolu’yu gururlandırırken, iki sezondur bayrak Sivasspor’un ellerinde.
Tanıl Bora, geçtiğimiz Pazartesi günü Radikal’deki yazısına çok doğru ve güzel bir cümleyle başlamıştı: “Bülent Uygun’un dilinde hiç yakışmıyor ama!- ‘ihtilâl’, ‘devrim’…” Doğru söze ne hacet! Lakin ortada bir gerçek var ki 2 senedir hızı “ha kesildi ha kesilecek” diye her hafta dedikodusu yapılan Sivasspor adım adım şampiyonluğa doğru ilerliyor. Olabilir mi, olamaz mı ukalalığa kaçmadan bir şeyler söylemek güç! Zaten 18 yıllık futbol izleyiciliğimden öğrendiğim bir şey varsa o da tahminde bulunmaktan mümkün olduğunca kaçınmanın en makul yol olduğudur. Zira ömür boyu unutamayacağımız enstantaneler yaratma konusunda bir hayli becerikli olan sporcu milletinin ne yapıp ne yapamayacağını biz “çokbilmişler” asla tam olarak kestiremeyiz.
Tarih dersi vermek haddime düşmez ama gelin geçmişten birkaç ihtilalciyi anıverelim. 1968’den 1989’a, Anadolu’nun üç farklı köşesinden çıkıp İstanbul’a korku düşüren kulüplerimizi hatırlayalım: Eskişehir’i, Adana’yı ve Samsun’u…
KIRMIZI ŞİMŞEKLER
Yaşadıysanız zaten bilirsiniz de benim gibi yaşı tutmayanlar için diyorum: “70’lerde Eskişehirspor bir başkaymış.” Hala okumadıysanız Özgür Topyıldız’ın nefis “Anadolu Yıldızı Eskişehirspor” kitabını, ben size böylece özetleyeyim. Eskişehirspor’un, 60’ların sonunda başlayan ve 75/76 sezonuna kadar süren yürekli yürüyüşü, İzmir’i saymazsak Anadolu’dan yükselen ilk isyan sesiydi. 3 ikincilik, 2 üçüncülük, 2 de dördüncülük sığdırmışlar 69-75 arasına. Bir Türkiye Kupası ve Avrupa zaferleri de cabası. Sıra dışı ve asi tavırları taraftarlarına da sirayet etmiş ve efsane amigoları Orhan’ın önderliğinde dönemin en ateşli ve renkli tribün hareketi oluşmuş. “Fethi-Nihat-Ender/Filelere Gönder”li naif tezahüratlardan, rakiplerine bir yandan korku bir yandan da ilham veren tribün şovlarına, futbolun hakikatinin her çeşidini yansıtmışlar spor kültürümüze. Eskişehirspor diyince Fethi Heper’i unutmak olmaz. O sadece rekortmen bir golcü değil aynı zamanda Türkiye tarihinin futbolculuktan sonra profesörlüğe yükselen ilk ismidir. Brezilyalıların felsefe doktoralı Socrates’i varsa bizim de Profesör Fethi Heper’imiz var yani.
TURBEYLER
70’lerin sonu ve 80’lerin başında en şaşaalı günlerini yaşayan Akdeniz takımlarından bir tek Adanaspor şampiyonluğa yaklaşabilmiştir. 80/81 mevsiminin yenik, sıkılgan ve postallı havasında Fenerbahçe averajla küme düşmekten kurtulur, Trabzonspor aldığı 7 mağlubiyete rağmen şampiyon olurken güneyin en büyük şehrinin “Turuncu tarafı” neredeyse ipi göğüsleyen taraf olacaktı. Şampiyonluk umutlarını sonlandıran kaybın, 28. haftada komşu Mersin’de gelmesiyse -ki Mersin İdman Yurdu o sene küme düşmüştü- Çukurova’nın doğusu ve batısında farklı ruh halleri yaratmıştı doğal olarak. O günden bugüne Adana’yı ve Mersin’i kaplayan spor sessizliği ise bir Akdenizli/Çukurovalı olarak en hayıflandığım hadiselerden biridir (Mersin’in 83’teki
Türkiye Kupası finalini saymazsak).
GOLCÜLERİN ŞEHRİ SAMSUN
“Her ölüm erken ölümdür” demiş ya Cemal Süreya, ya böylesine ne denir? Samsun’un 85’ten 88’e büyüklere korku salan armadasını, hiçbir şeyin değil ama 20 Ocak 1989’daki o elim trafik kazasının parçalaması kadar acı ne olabilir? “Zoolog Roberto Fontanarosa der ki: “Nesli tükenen iki tür var biri panda ayıları, biri de golcüler.” 80’lerde Samsun’un böyle bir sıkıntısı yoktu. Golcülerin şehridir Samsun ve kırmızı beyazlıların 85’teki ilk yükselişinde Tanju Çolak’ın payı büyüktür. O, “Hayatta üç hayalim var; biri Galatasaray, biri Hülya Avşar, biri de BMW” deyip Samsun’u terk ettiğinde geride hala taş gibi bir takım vardı, ta ki o canavar kazaya kadar. 80’lerin unutulmaz Samsun takımı, iki lig üçüncülüğü bir de dördüncülük elde etmiş ama belki de en kıymetlisi kente renkli bir futbol ekolü miras bırakmıştır.
Adını anamadığım Göztepe, Altay, Ankaragücü, Kocaelispor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği gibi camialar kusura bakmasın. Elbette daha nice takım vardı bizleri heyecana sürükleyen. Şimdiyse Sivas’ın Yiğidoları, Anadolu’nun yegâne muzaffer devrimcisi Trabzonspor’un ardılı olarak tarihe adını yazdırma peşinde. Bol şans Sivas, Anadolu arkanda!..
Bir dönemler Eskişehirspor, Adanaspor ve Samsunspor’un yaşadığı başarılar Anadolu’yu gururlandırırken, iki sezondur bayrak Sivasspor’un ellerinde.
Tanıl Bora, geçtiğimiz Pazartesi günü Radikal’deki yazısına çok doğru ve güzel bir cümleyle başlamıştı: “Bülent Uygun’un dilinde hiç yakışmıyor ama!- ‘ihtilâl’, ‘devrim’…” Doğru söze ne hacet! Lakin ortada bir gerçek var ki 2 senedir hızı “ha kesildi ha kesilecek” diye her hafta dedikodusu yapılan Sivasspor adım adım şampiyonluğa doğru ilerliyor. Olabilir mi, olamaz mı ukalalığa kaçmadan bir şeyler söylemek güç! Zaten 18 yıllık futbol izleyiciliğimden öğrendiğim bir şey varsa o da tahminde bulunmaktan mümkün olduğunca kaçınmanın en makul yol olduğudur. Zira ömür boyu unutamayacağımız enstantaneler yaratma konusunda bir hayli becerikli olan sporcu milletinin ne yapıp ne yapamayacağını biz “çokbilmişler” asla tam olarak kestiremeyiz.
Tarih dersi vermek haddime düşmez ama gelin geçmişten birkaç ihtilalciyi anıverelim. 1968’den 1989’a, Anadolu’nun üç farklı köşesinden çıkıp İstanbul’a korku düşüren kulüplerimizi hatırlayalım: Eskişehir’i, Adana’yı ve Samsun’u…
KIRMIZI ŞİMŞEKLER
Yaşadıysanız zaten bilirsiniz de benim gibi yaşı tutmayanlar için diyorum: “70’lerde Eskişehirspor bir başkaymış.” Hala okumadıysanız Özgür Topyıldız’ın nefis “Anadolu Yıldızı Eskişehirspor” kitabını, ben size böylece özetleyeyim. Eskişehirspor’un, 60’ların sonunda başlayan ve 75/76 sezonuna kadar süren yürekli yürüyüşü, İzmir’i saymazsak Anadolu’dan yükselen ilk isyan sesiydi. 3 ikincilik, 2 üçüncülük, 2 de dördüncülük sığdırmışlar 69-75 arasına. Bir Türkiye Kupası ve Avrupa zaferleri de cabası. Sıra dışı ve asi tavırları taraftarlarına da sirayet etmiş ve efsane amigoları Orhan’ın önderliğinde dönemin en ateşli ve renkli tribün hareketi oluşmuş. “Fethi-Nihat-Ender/Filelere Gönder”li naif tezahüratlardan, rakiplerine bir yandan korku bir yandan da ilham veren tribün şovlarına, futbolun hakikatinin her çeşidini yansıtmışlar spor kültürümüze. Eskişehirspor diyince Fethi Heper’i unutmak olmaz. O sadece rekortmen bir golcü değil aynı zamanda Türkiye tarihinin futbolculuktan sonra profesörlüğe yükselen ilk ismidir. Brezilyalıların felsefe doktoralı Socrates’i varsa bizim de Profesör Fethi Heper’imiz var yani.
TURBEYLER
70’lerin sonu ve 80’lerin başında en şaşaalı günlerini yaşayan Akdeniz takımlarından bir tek Adanaspor şampiyonluğa yaklaşabilmiştir. 80/81 mevsiminin yenik, sıkılgan ve postallı havasında Fenerbahçe averajla küme düşmekten kurtulur, Trabzonspor aldığı 7 mağlubiyete rağmen şampiyon olurken güneyin en büyük şehrinin “Turuncu tarafı” neredeyse ipi göğüsleyen taraf olacaktı. Şampiyonluk umutlarını sonlandıran kaybın, 28. haftada komşu Mersin’de gelmesiyse -ki Mersin İdman Yurdu o sene küme düşmüştü- Çukurova’nın doğusu ve batısında farklı ruh halleri yaratmıştı doğal olarak. O günden bugüne Adana’yı ve Mersin’i kaplayan spor sessizliği ise bir Akdenizli/Çukurovalı olarak en hayıflandığım hadiselerden biridir (Mersin’in 83’teki
Türkiye Kupası finalini saymazsak).
GOLCÜLERİN ŞEHRİ SAMSUN
“Her ölüm erken ölümdür” demiş ya Cemal Süreya, ya böylesine ne denir? Samsun’un 85’ten 88’e büyüklere korku salan armadasını, hiçbir şeyin değil ama 20 Ocak 1989’daki o elim trafik kazasının parçalaması kadar acı ne olabilir? “Zoolog Roberto Fontanarosa der ki: “Nesli tükenen iki tür var biri panda ayıları, biri de golcüler.” 80’lerde Samsun’un böyle bir sıkıntısı yoktu. Golcülerin şehridir Samsun ve kırmızı beyazlıların 85’teki ilk yükselişinde Tanju Çolak’ın payı büyüktür. O, “Hayatta üç hayalim var; biri Galatasaray, biri Hülya Avşar, biri de BMW” deyip Samsun’u terk ettiğinde geride hala taş gibi bir takım vardı, ta ki o canavar kazaya kadar. 80’lerin unutulmaz Samsun takımı, iki lig üçüncülüğü bir de dördüncülük elde etmiş ama belki de en kıymetlisi kente renkli bir futbol ekolü miras bırakmıştır.
Adını anamadığım Göztepe, Altay, Ankaragücü, Kocaelispor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği gibi camialar kusura bakmasın. Elbette daha nice takım vardı bizleri heyecana sürükleyen. Şimdiyse Sivas’ın Yiğidoları, Anadolu’nun yegâne muzaffer devrimcisi Trabzonspor’un ardılı olarak tarihe adını yazdırma peşinde. Bol şans Sivas, Anadolu arkanda!..
Etiketler:
adanaspor,
eskişehirspor,
Evrensel,
mithat fabian sozmen,
samsunspor
Thursday, April 30, 2009
Bir sendika vardı ne oldu?
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
“Futbolcu işçidir, kendisine söyleneni yapar, kafasına estiğini değil”, “Futbolcu işçidir, fazla büyütmeyin yollayın gitsin”, “Futbolcu işçidir ama şamar oğlanı da değildir”, “Futbolcu işçidir, işine küsme hakkı yoktur.” Spor basınını yakından takip eden herkes bu söylemlere aşinadır. Spor yazarlarımızdan yahut bizzat sporcularımızın ağızlarından çıkmış demeçler bunlar. Google’a, “Futbolcu işçidir” diye yazın yüzlercesini karşınızda görebilirsiniz. Sporcunun, zanaatkârlıktan, mahalle kahramanlığına oradan da milyonerliğe uzanan serüveninin ülkemizde geldiği nokta işte budur: “Modern çağ köleliği.”
Eduardo Galeano’nun deyimiyle günümüzde arkeolojik bir olguymuş gibi gösterilmeye çalışılan işçi haklarının ülkemizde belki de en savunmasız olduğu alan spor sahaları. Spor sendikası kurulması yönünde hukuki hiçbir engel olmamasına rağmen bu konuda 1980’den beri atılmış hiçbir somut adım da yok. 3-4 senede bir yanan saman alevi gibi girişimler nedense hep sonuçsuz kalıyor. İleri kapitalist ülkelerde neredeyse sendikasız spor dalı yokken bizim bu bilinçten bu denli yoksun olmamızın baş sorumlusu sosyal olduğunu iddia eden devletimiz.
Türkiye’deki ilk futbol sendikasının 60'ların görece özgürlükçü ortamında kurulması bir tesadüf olmadığı gibi 12 Eylül sonrası bu konuda hiçbir somut adım atılmamış olması da şaşırtıcı değil. Akıl düzenleyicilerin tüm yıkıcı etkilerine rağmen başından benzer hadiseler (darbe vs) geçen Güney Amerika ülkelerinin sendikacılık konusunda bizden fersah fersah ileride olmaları hatayı biraz da kendimizde arama zorunluluğunu doğuruyor. Bu noktada oklar elbette medya ve sporcularımızın ta kendisine çevrilmeli.
Bugün spor medyamızın birinci gündemi, 2009 Türkiye’sinde spor sendikası lafının s’sinin bile gündeme gelmeyişi olmalıdır. 2 milyona yakın lisanslı sporcusu olan bir ülke için yüz kızartıcı bir durum. Holding medyalarının bu konudaki suskunluğu bir dereceye kadar anlaşılabilir; peki ya sporcularımızın ketumluğunu neye bağlamalıyız? Bir avuç azınlık olan “süperstarları” hesaba katmazsak, binlerce sporcumuz karın tokluğuna çalışır ve tüm hakları vahşi piyasa koşulları tarafından belirlenirken, bu sessizliğin sebebini anlamak güç. Maalesef ulusal bir karakter haline gelen sosyal bilinçsizlik ve lider bağımlılığımız bu konuda da egemen anlaşılan. Metin Kurt gibi karizmatik bir figür çıkmadıkça kimsenin hakkını arama, kollama gibi en basit dürtüleri dahi depreşmiyor. Bu isteksizliğin, bilinçsizliğin nedenleri aslında başta sıraladığım cümlelerde gizli. Sporcularımız, işçi olduklarını kabul ettikleri halde işçi olmanın beraberinde getirdiği haklardan bihaberler. Daha da kötüsü işçi olmayı kul olmakla karıştırıyorlar. Sosyal bilinç, ülkemizde unutulmuş bir türküden farksız.
1 Mayıs arifesinde, suni tartışmaların hâkim olduğu spor sayfalarımızda 100 yıllık savaşımlar sonucu elde edilmiş olan sporcu sendikası ve sporcu hakları gibi “arkeolojik!” konuların gündeme gelmesi dileğiyle: Bayramımız kutlu olsun!..
“Futbolcu işçidir, kendisine söyleneni yapar, kafasına estiğini değil”, “Futbolcu işçidir, fazla büyütmeyin yollayın gitsin”, “Futbolcu işçidir ama şamar oğlanı da değildir”, “Futbolcu işçidir, işine küsme hakkı yoktur.” Spor basınını yakından takip eden herkes bu söylemlere aşinadır. Spor yazarlarımızdan yahut bizzat sporcularımızın ağızlarından çıkmış demeçler bunlar. Google’a, “Futbolcu işçidir” diye yazın yüzlercesini karşınızda görebilirsiniz. Sporcunun, zanaatkârlıktan, mahalle kahramanlığına oradan da milyonerliğe uzanan serüveninin ülkemizde geldiği nokta işte budur: “Modern çağ köleliği.”
Eduardo Galeano’nun deyimiyle günümüzde arkeolojik bir olguymuş gibi gösterilmeye çalışılan işçi haklarının ülkemizde belki de en savunmasız olduğu alan spor sahaları. Spor sendikası kurulması yönünde hukuki hiçbir engel olmamasına rağmen bu konuda 1980’den beri atılmış hiçbir somut adım da yok. 3-4 senede bir yanan saman alevi gibi girişimler nedense hep sonuçsuz kalıyor. İleri kapitalist ülkelerde neredeyse sendikasız spor dalı yokken bizim bu bilinçten bu denli yoksun olmamızın baş sorumlusu sosyal olduğunu iddia eden devletimiz.
Türkiye’deki ilk futbol sendikasının 60'ların görece özgürlükçü ortamında kurulması bir tesadüf olmadığı gibi 12 Eylül sonrası bu konuda hiçbir somut adım atılmamış olması da şaşırtıcı değil. Akıl düzenleyicilerin tüm yıkıcı etkilerine rağmen başından benzer hadiseler (darbe vs) geçen Güney Amerika ülkelerinin sendikacılık konusunda bizden fersah fersah ileride olmaları hatayı biraz da kendimizde arama zorunluluğunu doğuruyor. Bu noktada oklar elbette medya ve sporcularımızın ta kendisine çevrilmeli.
Bugün spor medyamızın birinci gündemi, 2009 Türkiye’sinde spor sendikası lafının s’sinin bile gündeme gelmeyişi olmalıdır. 2 milyona yakın lisanslı sporcusu olan bir ülke için yüz kızartıcı bir durum. Holding medyalarının bu konudaki suskunluğu bir dereceye kadar anlaşılabilir; peki ya sporcularımızın ketumluğunu neye bağlamalıyız? Bir avuç azınlık olan “süperstarları” hesaba katmazsak, binlerce sporcumuz karın tokluğuna çalışır ve tüm hakları vahşi piyasa koşulları tarafından belirlenirken, bu sessizliğin sebebini anlamak güç. Maalesef ulusal bir karakter haline gelen sosyal bilinçsizlik ve lider bağımlılığımız bu konuda da egemen anlaşılan. Metin Kurt gibi karizmatik bir figür çıkmadıkça kimsenin hakkını arama, kollama gibi en basit dürtüleri dahi depreşmiyor. Bu isteksizliğin, bilinçsizliğin nedenleri aslında başta sıraladığım cümlelerde gizli. Sporcularımız, işçi olduklarını kabul ettikleri halde işçi olmanın beraberinde getirdiği haklardan bihaberler. Daha da kötüsü işçi olmayı kul olmakla karıştırıyorlar. Sosyal bilinç, ülkemizde unutulmuş bir türküden farksız.
1 Mayıs arifesinde, suni tartışmaların hâkim olduğu spor sayfalarımızda 100 yıllık savaşımlar sonucu elde edilmiş olan sporcu sendikası ve sporcu hakları gibi “arkeolojik!” konuların gündeme gelmesi dileğiyle: Bayramımız kutlu olsun!..
Etiketler:
eduardo galeano,
Evrensel,
metin kurt,
mithat fabian sozmen,
sendika
Wednesday, April 22, 2009
Değişim Zamanı
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Türkiye’nin “futbol dilencileri” bu hafta yine aç gezdi. Şampiyonluk kovalayan takımlarımız alışılageldiği üzere pek bir sıkıcıydı. Hafta sonunun en renkli mücadelesinde Diyarbakırspor, Güngören Belediye’yi 2-0 geriden gelip 3-2 yenmesini bildi. Basketbolda, NBA salonları play-off heyecanıyla şenlenirken, bizim ligimizde Galatasaray, Beşiktaş’ı çok keyifli bir mücadeleden sonra 111-94 yenmeyi başardı. Kortlarda ise “Baharın ve Toprağın Kralı” Rafael Nadal, Monte Carlo’da üst üste beşinci şampiyonluğunu kazandı.
Gördüğünüz gibi spor dünyasında haber bol. Nicelik konusunda maşallahımız var! Peki ya nitelik? Arda Turan’ın maç sonunda güvenlik görevlileriyle arasında geçenlerden, Beşiktaş-Bursaspor maçının hakemi Deniz Çoban’ın ağzından çıktığı iddia edilen cümlelerin dedikodusuna kadar her şeyden(!) haberimiz oldu. Ya da şöyle mi demeliydim; “Hiçbir şeyden haberimiz olmadı.”
Batılılar, gazetelerin spor sayfalarını “oyuncakçı dükkânı” olarak tanımlarlar. Onlara göre medya, demokrasilerde bekçi köpeği işlevi görmelidir. Spor basını ise rahat olabilir. Zira spor, tek işlevi halkı uyutmak olan, daha önemsiz, lakayıt bir alandır. Bize dayatılan söylemi bir kenara bırakırsak hakikaten böyle midir bu? Ekonomi ve siyasetten bağımsız düşünemez olduğumuz spor dünyası bu kadar safça bir gazetecilik anlayışına mahkûm edilebilir mi? Kuşkusuz egemenlerin istediği budur. Spor endüstrisinden göz ardı edilemeyecek büyüklükte rantlar elde eden devlet mekanizması ve medya sahibi holdinglerin bu vurgunu gizli tutmak istemeleri kendi haklarına doğaldır. Halkın hakkını ise zaten hiçbir zaman önemsemezler.
Sporun bu devasa işlevleri artık yadsınamayacak büyüklüğe eriştiğinde devreye romantik bakış açıları sokuldu. “Biz bu oyunu seviyoruz”, “Futbol asla sadece futbol değildir” gibi sloganlar iyi niyetli olsa da safçaydı. Bunu, “spora politikayı alet etmeyin” diyen FIFA, IOC gibi organizasyonların yöneticilerinin veya devlet başkanlarının söylemlerinin benzerliğinden de anlayabiliriz. Oysa gitgide otantikliği ve özerkliği yok edilen sporun ihtiyacı olan tavır daha cesur ve devrimci olmalıdır.
Bir üstyapı kurumu olarak spor, bu kadar dallanıp budaklanmış ve egemenlerin mutlak kontrolüne girmişken ona, muhalif düşüncelerin sokulması “büyüklerin” işine gelmez. Oysaki ilerici, devrimci fikirlerin hayatın ta kendisi olan sporda var olamaması için hiçbir sebep yoktur. Bu fikirlerin oluşması ve geliştirilmesinde en önemli rol ise spor gazetecilerine ve bağımsız medya organlarına düşmektedir. Winston Churchill’e atfedilen bir söz vardır: “Savaş generallere, ekonomi ise akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi işlerdir.” Spor dünyasını bugün ne savaşlardan, ne siyasetten, ne de ekonomiden (pardon üçü de aynı şeydi değil mi?) soyutlayabiliriz. Öyleyse “Spor gazeteciliği holding medyalarına bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” desek hiç de abartmış olmayız. Tarih, içinde yaşadığımız haksız düzene kafa tutan sayısız sporcuyla doluyken onların mücadelesini yazmak elbette spor gazetecilerine düşer. Oyuncakçı dükkânında değişim zamanıdır.
*Bu, aynı zamanda bir “Merhaba” yazısıydı. Okan Yüksel üstadımızın deyimiyle “palto değil kafa tutan” gazetecilerle birlikte çalışacağım ve daha güzel bir dünyanın umuduyla yaşayan siz değerli Evrensel okurlarına ulaşabileceğim için bir hayli heyecanlıyım. O yüzden kalemim bu tatlı heyecanı gizleyemediyse bu seferlik mazur görünüz.
Türkiye’nin “futbol dilencileri” bu hafta yine aç gezdi. Şampiyonluk kovalayan takımlarımız alışılageldiği üzere pek bir sıkıcıydı. Hafta sonunun en renkli mücadelesinde Diyarbakırspor, Güngören Belediye’yi 2-0 geriden gelip 3-2 yenmesini bildi. Basketbolda, NBA salonları play-off heyecanıyla şenlenirken, bizim ligimizde Galatasaray, Beşiktaş’ı çok keyifli bir mücadeleden sonra 111-94 yenmeyi başardı. Kortlarda ise “Baharın ve Toprağın Kralı” Rafael Nadal, Monte Carlo’da üst üste beşinci şampiyonluğunu kazandı.
Gördüğünüz gibi spor dünyasında haber bol. Nicelik konusunda maşallahımız var! Peki ya nitelik? Arda Turan’ın maç sonunda güvenlik görevlileriyle arasında geçenlerden, Beşiktaş-Bursaspor maçının hakemi Deniz Çoban’ın ağzından çıktığı iddia edilen cümlelerin dedikodusuna kadar her şeyden(!) haberimiz oldu. Ya da şöyle mi demeliydim; “Hiçbir şeyden haberimiz olmadı.”
Batılılar, gazetelerin spor sayfalarını “oyuncakçı dükkânı” olarak tanımlarlar. Onlara göre medya, demokrasilerde bekçi köpeği işlevi görmelidir. Spor basını ise rahat olabilir. Zira spor, tek işlevi halkı uyutmak olan, daha önemsiz, lakayıt bir alandır. Bize dayatılan söylemi bir kenara bırakırsak hakikaten böyle midir bu? Ekonomi ve siyasetten bağımsız düşünemez olduğumuz spor dünyası bu kadar safça bir gazetecilik anlayışına mahkûm edilebilir mi? Kuşkusuz egemenlerin istediği budur. Spor endüstrisinden göz ardı edilemeyecek büyüklükte rantlar elde eden devlet mekanizması ve medya sahibi holdinglerin bu vurgunu gizli tutmak istemeleri kendi haklarına doğaldır. Halkın hakkını ise zaten hiçbir zaman önemsemezler.
Sporun bu devasa işlevleri artık yadsınamayacak büyüklüğe eriştiğinde devreye romantik bakış açıları sokuldu. “Biz bu oyunu seviyoruz”, “Futbol asla sadece futbol değildir” gibi sloganlar iyi niyetli olsa da safçaydı. Bunu, “spora politikayı alet etmeyin” diyen FIFA, IOC gibi organizasyonların yöneticilerinin veya devlet başkanlarının söylemlerinin benzerliğinden de anlayabiliriz. Oysa gitgide otantikliği ve özerkliği yok edilen sporun ihtiyacı olan tavır daha cesur ve devrimci olmalıdır.
Bir üstyapı kurumu olarak spor, bu kadar dallanıp budaklanmış ve egemenlerin mutlak kontrolüne girmişken ona, muhalif düşüncelerin sokulması “büyüklerin” işine gelmez. Oysaki ilerici, devrimci fikirlerin hayatın ta kendisi olan sporda var olamaması için hiçbir sebep yoktur. Bu fikirlerin oluşması ve geliştirilmesinde en önemli rol ise spor gazetecilerine ve bağımsız medya organlarına düşmektedir. Winston Churchill’e atfedilen bir söz vardır: “Savaş generallere, ekonomi ise akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi işlerdir.” Spor dünyasını bugün ne savaşlardan, ne siyasetten, ne de ekonomiden (pardon üçü de aynı şeydi değil mi?) soyutlayabiliriz. Öyleyse “Spor gazeteciliği holding medyalarına bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” desek hiç de abartmış olmayız. Tarih, içinde yaşadığımız haksız düzene kafa tutan sayısız sporcuyla doluyken onların mücadelesini yazmak elbette spor gazetecilerine düşer. Oyuncakçı dükkânında değişim zamanıdır.
*Bu, aynı zamanda bir “Merhaba” yazısıydı. Okan Yüksel üstadımızın deyimiyle “palto değil kafa tutan” gazetecilerle birlikte çalışacağım ve daha güzel bir dünyanın umuduyla yaşayan siz değerli Evrensel okurlarına ulaşabileceğim için bir hayli heyecanlıyım. O yüzden kalemim bu tatlı heyecanı gizleyemediyse bu seferlik mazur görünüz.
Subscribe to:
Comments (Atom)