Showing posts with label diyarbakırspor. Show all posts
Showing posts with label diyarbakırspor. Show all posts

Saturday, March 13, 2010

Diyarbakır'ın öfkesi ve zalim melekler

BU YAZI İLK OLARAK 14 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Olaylı Diyarbakır-Bursa maçı sonrası artık şu kesin ki “Diyarbakırspor Projesi” Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt sorunu ekseninde ürettiği en dar görüşlü ve başarısız politikalardan biridir. İçeriği, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak ayrımcılığa uğrayan ve haklı olarak buna isyan eden Kürtleri sporla uyutmak olan bu derin tasarı devlet adına koca bir hezimetten başka bir şey değildir.

T.C’nin resmi devlet söylemi Türk kimliği üzerinden şiddetli bir milliyetçilik dolayısıyla ayrımcılık içerdiği için gayriresmi politikalarındaki Kürt politikası da bir o kadar baskıcı ve anti-demokratik olagelmiştir. Devletin, tarihsel Kürt politikası ajandasına şöyle bir bakacak olursak devamlı bir “ehlileştirme” çabası görürüz: Kürtleri asimilasyonla ehlileştirme, Kürtleri barajlarla ehlileştirme, Kürtleri toplu kıyımlarla ehlileştirme, Kürtleri faşizmle ehlileştirme, Kürtleri olağanüstü hallerle ehlileştirme, Kürtleri sporla ehlileştirme….

Sirk var peki ya ekmek ve özgürlük?

Bu ahmakça girişimlerin hepsi başarısız oldu ve hepsinin başarısızlığı aslında birbiriyle ilintili. Türkiye’nin 90’lı yılların başında zirve yapan Kürt direnişine karşı ürettiği bu proje o kadar ilkeldi ki Romalılar’ın 3 bin yıllık meşhur “ekmek ve sirk” politikası bile bizimkinin yanında ilerici kalıyor. Ankara, Diyarbakır’a sadece “sirk” götürerek halkı susturabileceğini sandı. Oysa onların asıl talebi ekmekti, özgürlüktü, eşitlikti. Diyarbakırspor’la sınırlı kalan bu sözde spor açılımının Kürtler açısından tek olumlu yanı artık polisin şiddetine maruz kalmadan binlerce kişilik gruplar halinde toplanabilmeleriydi.

Politikanın asıl çuvalladığı nokta da burası zaten. Kürtler’i sadece sirkle uyutabileceğini düşünen devlet-sporun dinamiklerinden tamamen bihaber olduğu için-futbol stadyumlarının öfkeli kitlelerin bir araya gelmeleri için kusursuz bir mekân olduğunun farkında değildi. Ragıp Duran’ın bu proje ilk hayata geçirildiği dönemlerde yazdığı “Futbolukürdi” adlı makalede dediği gibi
“stadyumlarda bir araya gelen kitle, polis ve askerlere karşı kendilerini daha güçlü ve daha birlikte hissediyorlardı. Ayrıca üç büyükler ya da diğer büyük takımların bölgeye gidip maçlar yapması, bu takımlarda oynayan oyuncuların, idarecilerin hatta takıma eşlik eden seyircilerin de Kürt realitesiyle somut ve canlı olarak karşılaşmalarını sağlıyordu.”


Diyarbakırspor-Bursaspor maçında yaşananlar hoş değildi. Fakat bölgenin hakikati budur. Doğuda fırtınalar estirmek için ülkenin batısında rüzgâr ekenler emellerine ulaşmıştır. Ve Diyarbakır’ın memnuniyetsizliği artık sirki kendi elleriyle yıkabilecek raddeye erişmiştir. Kürtler öfkeli ve bu öfkenin sebebi sadece Bursa’daki maçta maruz kaldıkları ırkçı tezahüratlar değil. Türkiye Cumhuriyeti anayasasına, kapatılmış partilere, 1500 kişiyi gözaltına alan güdümlü operasyonlara, taş attığı için 10 yıl ceza alan 15 yaşındaki Berivan’a, pankart taşıdığı için 7 yıl ceza alan Vesile Ana’ya, binlerce faili meçhul cinayete, Ahmet Kaya’ya, Uğur Kaymaz’a, Ceylan Önkol’a, Dersim katliamına, Diyarbakır cezaevine kısacası bu ülkenin tarihine bakanlar resmi daha geniş göreceklerdir.

“Her melek zalimdir”

Hafta içi bağımsız basından öğrendim ve takip edebildim. Gazeteci Ali Barış Kurt’a dava açılmış, Uğur Kaymaz’ı öldürenlere katil dediği için. Ayıp etmiş Ali Barış Kurt. Hiç Uğur’u öldürenlere katil denir mi? Yok daha neler! Melektir onlar melek. 12 yaşında bir çocuğu 13 kurşunla öldürmenin neresi katillik Allah aşkına? Üstelik yaşasa terörist olacağı kesin, henüz yapım aşamasındaki bir devlet düşmanını öldürmek… Olsa olsa “devlet için kurşun yiyen de atan da şereflidir” kategorisinden sevaba girer.

Ali Barış Kurt’un “şerefli vatan hizmeti” nasıl olur bundan da haberi yok anlaşılan. Ne yapacaktı Uğur Kaymaz’ı öldüren şeref abideleri, bıraksalardı da kendi elleriyle terörist olana kadar besleseler miydi Uğur’u? Öldüreceklerdi tabii, şerefli vatan hizmetinin hası böyle olur. Ne Erdal Erenler, ne Ferhat Gerçekler, ne Engin Çeberler, ne İrfan Ağdaşları harcadı bu vatanın kahraman savunucuları, Uğur’un 12’lik bedeni mi durduracaktı onları?

Mamafih Ali Barış Kurt, suçludur. Uğur Kaymaz’ı, 12 yaşında 13 kurşunla öldüren, üstelik failleri Yüce Türk adaleti tarafından aklanmış o şirin insanlara hiç utanmadan katil demiştir. Aklını başına topla Ali Barış Kurt! Melektir onlar melek!

Rilke ne güzel demiş: “Her melek zalimdir.”

Sunday, November 8, 2009

Futbolukürdi ve sevgili damat

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Ragıp Duran’ın tabiriyle ‘Futbolukürdi’ haftanın gündemini oluşturmaya devam ediyor. Gaziantep deplasmanında maruz kaldıkları ırkçı tezahüratları düşünürsek, Diyarbakırspor Başkanı Çetin Sümer’in, “Galatasaray maçına çıkmayacağız” tehdidi azdı bile. Fakat haklı isyanına, haksız bir hakem hataları söylemi ve komplo teorileri karıştırması, elini zayıflattı. Zira medya, olayı “ırkçı tezahürat” bağlamından buraya çekti. Manipülasyondaki ustalıklarına diyecek yok. Hafta boyunca birçok yazardan, asıl ırkçılığı ‘bölücü’ Kürtlerin yaptığını anlatan ve Çetin Sümer’in böyle tehditlerle bir yere varamayacağını tavsiye eden yazılar okuduk.

“Kahrolası feodaller” yapmışlardı yine yapacaklarını. Tertemiz, el değmemiş sporumuza siyaset karıştırmışlardı bir kere. Üstelik federasyonun perşembe akşamı açıkladığına göre ortada ırkçı tezahürat falan da yoktu. Diyarbakır’ın cümlesi halüsinasyon görüyordu. Yoksa bu adamlarda bölücülük geni mi vardı kuzum?.. Zaten başkan dedikleri o adam da Amerika’nın Sesi radyosuna “Diyarbakırspor Kürt milletinin takımıdır” açıklamasını yaparak Amerikancılığını, Sorosçuluğunu, bölücülüğünü, ırkçılığını ve tanrıtanımazlığını toptan kanıtlamamış mıydı?.. Diyarbakırspor olsa olsa Dağ Türklerinin takımı olabilirdi. Hem zaten güzeller güzeli İzmir’imizin takımları dururken Diyarbakır’ın ne işi vardı Süper Lig’de?..

Spora siyaset karıştırmaktan mı bahsediyoruz? Kürtleri uyutmak için devletin futbolu kullandığı ve bunun için de Diyarbakırspor’u 2001 yılında ite kaka birinci lige çıkarttığını bilmeyen yok. O zaman devlet politikasıdır diyerek suskun kalan medyanın, kent kendi imkanlarıyla kavrulmaya çalıştığı zaman “Spora siyaset karıştırdılar” diye ağlaması ne kadar inandırıcı? Kaldı ki her deplasman maçında ırkçı saldırılara maruz kalan bir kent takımının kendini savunmak istemesi suç mudur? “Kürt sorununun” çözümünde ne kadar aşama kaydedilirse kaydedilsin, devletin yarattığı bazı reflekslerden arınmak kolay olmuyor. Bugün Kürt mücadelesinin en basit kazanımları dahi yeni bir alana entegre edilmeye çalışılırken zorluklarla karşılaşıyor. Spor alanında yaşadıklarımız ve Diyarbakır’ın olduğu gibi, yani bir Kürt takımı olarak kabulüne gösterilen tepki de bunun bir kanıtı.

Nihayetinde federasyon, “Irkçı tezahürat falan yok, siz yanlış duymuşsunuz” dedi ve Gaziantepspor’a ceza vermedi. Ama asıl bomba gün içerisinde başka bir ceza haberiyle patladı. Radikal’in haberine göre sezon başında “Irkçılığa ve Endüstriyel Futbola Karşı Futbol” temalı bir dostluk karşılaşması olarak oynanan Adana Demirspor-Livorno maçında açılan “Güler Zere ölmesin” ve Che, Deniz Gezmiş pankartları yüzünden 10 kişiye toplam 100 bin TL ceza kesildi. Radikal’in okuyucu yorumlarında konuyla alakalı çok manidar bir cümleye rast geldim: “Güler Zere ölmesin pankartı açmanın cezası 100 bin TL, acaba Güler Zere ölsün pankartı açılsa herhangi bir ceza kesilir miydi?” Federasyon bunun cevabını perşembe günü aldığı kararla verdi. Müsterih ol necip Türk milleti, kanser hastası bir kimsenin özgürlüğü için pankart açmak suç, koca bir şehri “terörist” diye damgalamak suç değil. Helal olsun! Size de bu yakışırdı.

‘DAMAT SEN KÜFÜR DE Mİ EDİYORDUN?’

Geçelim haftanın diğer manşetine... Ercan Saatçi’nin bu ülkede bir gazetenin “spor koordinatörü” olmaması gerektiğinin anlaşılabilmesi için ağzından küfür çıkması gerekiyormuş. Bilmem kaç senedir sayısını öğrenmeye korktuğum adet fanatizm ve cehalet kokan yazı yumurtlayan bir adamın, Türkiye’nin en çok satan gazetelerinden biri aracılığıyla yarattığı tahribatın farkına varılabilmesi için gereken buymuş yani. Neyzen Tevfik’e ithaf edilen o sözlerden biri geliyor aklıma: “Türk milleti gariptir, her lafı kaldırmaz” Devamını da siz getirin bir zahmet.

İşin komik yanı, malum küfür videosu ortaya çıkınca Saatçi’nin, saf altın damattan içgüveysinden hallice statüsüne düşmesi. Köşe yazarlığına devam edecekmiş Ercan Bey ama o da kesin değilmiş. Demek ki bu ülkede “spor koordinatörü” olup olamamanız küfürbazlığınıza kalmış. Ağzı biberlere layık bir küfürbazsanız, koordinatör değil ancak köşe yazarı olabilirsiniz. Ha tabii aynı zamanda genel yayın yönetmeninin de damadı olmalısınız ama bu ayrıntıları geçelim mirim. Şıngır mıngır sosyete!..

Yani sırtını dağlara vermiş Saatçi, bugüne kadar yediği yüzlerce naneyle değil ama tek bir küfürle tu kaka oldu öyle mi? Üzüldüm doğrusu! Kendisine tavsiyem, daha önce yaptığı gibi mevcut konjonktürü iyi değerlendirmesi ve kendisine yakışacak en pragmatik kararı alması. Spor sayfaları artık ona dar gelir. Hem Yılmaz Özdil’den neyi eksik? Milliyetçilikse milliyetçilik, sığlıksa sığlık. Kötü müzikle yetinmedi, kötü spor yazarlığına geçti. Kötü siyaset yazarlığına atlaması için önünde durabilecek bir engel tanımıyorum. Serde damatlık da var hem. Yazarlık yok gerçi ama sorun değil. Ben ona formülü vereyim: “Biz buradayız gitmeyiz/Ülkemizi bekleriz/Karşı çıkan olursa/...” tarzı şarkılar yazıyordu ya, aynısını düzyazıya döksün. 22 tane böyle cümle yazdı mı Özdil’in de tahtını ele geçirir.

Ahmet Kaya, zamanında kendisine ne güzel cevap vermişti: “Ben saatçilerle değil sanatçılarla muhatap olurum.” Zat-ı muhteremin üstüne fazla gitmeyelim. Sonra şarkısında ince bir zekanın ürünü olarak 3 noktayla betimlediği gizli eylemlerini üzerimizde denemeye kalkar maazallah!..

Sunday, October 4, 2009

İki şehrin hikayesi

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Size bugün iki şehrin hikayesinden bahsedeceğim. Charles Dickens’ın klasik romanında olduğu gibi Paris ve Londra değil bu kentler. Biri Diyarbakır nam-i diğer Amed, diğeriyse Chicago nam-ı diğer Shikaakwa (Kızılderili dilinde). Kağıt üstünde, atlas üstünde ne üstünde olursa olsun birbirine kilometrelerce, millerce uzak bu iki şehri aynı spor yazısına konu eden bir ortaklık var. O da endüstrileşmiş sporların yan etkileri.

Milyarlarca insanı ve doları peşinden sürükleyen çok işlevli bir endüstriden bahsettiğimize göre bu endüstri, kapitalizmin diğer iş kollarından farklı bir önem arz etmektedir. Günümüzde spor, Louis Althusser’in din, medya, eğitim kurumları, askeriye, polis ve hukuk gibi kurumlarla formüle ettiği ikna ve baskı örgütleri kadar etkili bir figür olarak devletin dolayısıyla kapitalizmin ideolojik hedeflerini kollar, gözetir.

Çağımızın endüstriyel sporlarının kan kardeşi burjuva medyasıyla birlikte hamiliğini yaptığı ve yeniden ürettiği bu kapitalist nifakları şöyle sıralayabiliriz: 1- Irkçılık/Milliyetçilik 2- Cinsiyetçilik: Toplumun ataerkil yani erkek egemen unsurları lehine yaratılan ve beslenen cinsi ayrım. 3- Sporun sınıflılaştırılması: İşçi sınıfının ve emekçilerin spor yapma fırsat ve hakkının en aza indirilmesi 4- Sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesi: Ezilen ve emek gücü gasbedilen halkın yarattığı maddi değerlerin milyonlarca dolarlık spor komplekslerine, kulüplere ve “süperstar” sporculara aktarılması, dolayısıyla hem iş gücünün sömürülmesi hem de kapitalist spor endüstrisinin güçlendirilmesi. 5- Sporcuların çalışma haklarının yok sayılması, kısıtlanması: Kısa ömürlü mesleklerinden sadece karın doyuracak kadar para kazanan sporcuların sendikal haklarının engellenmesi. (Bugün Türkiye’de halen bir sporcu sendikası yok).
Sporların endüstri haline geldiği her toplumda, egemen sınıfın ve kapitalist devletin işine gelen bu 5 unsurun varlığını ve gücünü hissedebiliriz. Şu aralar bu iki şehrin insanları bahsettiğim yan etkilerden fazlasıyla muzdaripler.

DİYARBAKIR

Devletin faşist ve ırkçı politikaları sonucu yaratılan bir savaşın tarafı ve suçlusu olarak mimlenmeye çalışılan Diyarbakırlılara karşı olan son ırkçı saldırılar Bursa Atatürk Stadı’nda gerçekleşti. “En iyi Kürt ölü Kürttür” gibi Hitler’i dahi kıskandıran bir pankartın stada sokulabildiği ve utanmadan sergilenebildiği bir toplumda barışı hayal etmek ne kadar gerçekçi bilemiyorum. Bildiğim bir şey varsa o da şudur ki; 365 gün Türk milliyetçiliği pompalayan holding gazetelerinin bu gibi ırkçı olaylar yaşandığında barışçı melekler kesilmesi ikiyüzlülüğün daniskasıdır. Gerçi bu tavır daha önceki yazılarımda da eleştirdiğim gibi ırkçılığı öcü, milliyetçiliği ise cici gibi pazarlamaya çalışan düzenin tavrına bire bir uygun. Dolayısıyla şaşırtıcı bir şey yok. Zaten öyle bir ülkede yaşıyoruz ki artık adamakıllı şaşırılacak derecede sansasyonel olay tipi kalmadı elimizde. Sizi bilmem ama bu durum beni fazlasıyla korkutuyor. O denli hafızasızlaştık ki, 12 Eylül vahşetini yaşayan eski solcuları bile darbecilerle aynı saflarda görmek mümkün. Varın gerisini siz düşünün! Neymiş? En iyi Kürt ölü Kürt’müş! Şu pankartın asılabilmesinden çok asılmış olmasına şaşıramamak insanın kanını donduruyor.

CHİCAGO

Kuşkusuz bir spor izleyicisi için olimpiyatlardan büyük eğlence yok. Fakat madalyonun bir de öteki yüzü var. Olimpiyatlar ve aslında tüm uluslararası spor müsabakaları beynelmilel bir milliyetçi sidik yarışı olarak algılandığı ve pompalandığı için egemen düzenin tüm isteklerine mükemmel bir tedarikçi pozisyonu almış durumdadırlar. 1936 Berlin Olimpiyatları’nın Nazi, 1978 Futbol Dünya Kupası’nın ise Arjantinli cuntacıların ellerinde nasıl ideolojik silahlara dönüştürüldüğünü henüz unutmadık. Bunları yalnızca en vahim örnekler olarak verişim ise olayın vahametini daha da artıran bir unsur. Atina 1896’sından, Pekin 2008’ine, tarihte organize edilen tüm olimpiyatlar, kapitalist dünyanın rekabetçi, milliyetçi ve cinsiyetçi özelliklerini yeniden üretmek için kullanılmıştır.

Yazının başında bahsettiğim “Sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesi” öğesini unuttuğumu sanmayın. Şimdi oraya geliyorum.

Dünyanın önde gelen finans merkezlerinden olan Chicago, Amerika’da krizi derinden hisseden şehirlerden biri. Ağustos sonu itibariyle hesaplanan işsizlik oranı yüzde 10.7 ki bu, 1930’daki “Büyük Buhran”dan sonraki en yüksek rakam. İşsizlik had safhada, halk hiç olmadığı kadar zor durumda ve suç oranları yükselmeye devam ediyor. Tüm bunlara rağmen Chicago Olimpiyat Komitesi yetkilileri vergi yükümlülerinin sırtına yani halka tam 2 milyar dolarlık bir “Olimpiyat Vergisi” yüklemiş durumda. Kaldı ki Atlanta ‘96, Sydney ‘00, Atina ‘04 gibi organizasyonların tamamı olimpiyat oyunlarından zarar etmiş vaziyetteler ki Londra 2012’nin de akıbetinin aynı olacağı kesin. Anlayacağınız yaygın kanının aksine, bir kentin olimpiyat düzenlemesi eşittir ekonomik getiri diye bir denklem söz konusu değil. Hatta tam tersi bir durumdan bahsedebiliriz. Ortaya çıkacak zararın da şehir halkına eşit şekilde ödettirildiği düşünülürse tıpkı her türlü ekonomik krizde olduğu gibi burada da asıl mağdurun işsizlikle, hastalıklarla, eğitimsizlikle, suçla boğuşan emekçi halk olacağını söylersek abartmış olmayız. Üstelik Chicago 2016’nın ajandası, Pekin 2008’de olduğu gibi beraberinde acımasız bir kentsel dönüşüm projesini de getiriyor ki bu, binlerce emekçinin evlerinden zorla tahliye edilmesi anlamına geliyor.

Chicagolu Obama bu haftayı yoğun geçirdi. En son memleketinin olimpiyat kampanyasına destek vermek için Kopenhag’daydı. Direniş evrenseldir. Chicagolu bir emekçi olduğumu varsayın ve isyana katılın: Chicago’nun daha iyi işlere, okullara, evlere, hastanelere ihtiyacı var! Olimpiyatlara değil!

Wednesday, August 26, 2009

Yakıştı mı Diyarbakır?

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Pazartesi akşamki Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçından iki şey öğrendik:
1-Diyarbakırspor taraftarının Türkiye’nin geri kalan taraftar profilinden hiçbir farkı yok.
2-Memleket, “Diyarbakır’da böyle olaylar yaşansın da şu Kürtler’e olan tüm nefretimizi kusalım” diyen faşizm çağırıcılarıyla dolu.

Öncelikle şunu belirtmek gerek ki Diyarbakırspor taraftarının önceki akşam yaşattığı ayıbın kabul edilebilir hiçbir açıklaması yapılamaz. Bir futbol seyircisi bu kadar hazımsız, nefret dolu ve basit olamaz, olmamalı. Öyle ki bu insanların tüm Türkiye’nin gözünde Diyarbakır’ı bu denli sevimsiz bir pozisyona sokmaya hakları da yok. Milyonlarca insanımız doğdukları günden bu yana kendilerine aşılanan ırkçı nefreti dillendirmek için bahane ararken Diyarbakırlı taraftarların bu yaptığına tam anlamıyla ihanet denir; barışa ihanet!

Öte yandan Atatürk Stadyumu’nda yaşanan hadiseler ülkenin bir başka korkunç yüzünü görmemize de vesile oldu. Maç sonu ekşisözlük, haber sitelerinin okuyucu yorumları köşesi ve çeşitli forumları tarayıp yazılanları okudum. Bunun sebebi medya mensubu olmadıkları için siyaseten doğrucu olma endişesi taşımayan sen ben gibi adamların samimi görüşlerini öğrenmekti. Diyarbakırspor taraftarının sergilediği ayıbı, onların Kürt olmalarına bağlayan iğrenç yorumları gördükçe Türkiye’de orta sınıfın belli bir kesiminin içine düştüğü faşizm özlemini bir kez daha solumuş oldum. Cidden böyle bir şey var. Özellikle üniversite mezunu, hani televizyon diliyle konuşacak olursak “AB” grubuna mensup, kendisini Kemalist, çağdaş, laik vs. diye tanımlayan fakat aslında düpedüz faşist olan genç bir kuşağa sahibiz. Ortak paydaları milliyetçilik, militarizm ve elitizm olan bu güruh kendisine biçtiği çağdaş elbisenin içinde minik minik Hitler’ler yetiştiriyor.

Eğitim, askeriye, bürokrasi, medya, yargı gibi devasa ideolojik güçlere rağmen Türkiye’de hiçbir zaman iktidar olamamış bu kesimin genç sesleri, çaresizleştikçe marjinalleşiyor. Bunu da en iyi internet ortamında gözlemleyebilirsiniz çünkü şimdilik politik aktivistlikten tek anladıkları “Kürtler bu ülkeye ne verdi” tarzı zavallı makaleleri e-postalarla dolaştırmak, facebook grupları kurmak ve sözlük, forum tarzı oluşumlarda çığırtkanlık yapmaktan ibaret. Michel Foucault’nun faşizme dair hayran olduğum bir tespiti vardır. Şöyle der Fransız bilge: “Kitleler kandırılmadı, onlar düpedüz faşizmi arzuladılar.” Hakikaten de böyle.

Diyarbakırspor taraftarının sergilediği utanç verici, iğrenç davranışları bu yöreye özgü olarak damgalayan ve bu hadiseleri onların etnik kökenine bağlayan tüm ırkçılarımıza, faşizm çağırıcılarımıza, küçük “Hitlerlerimiz”e birkaç hatırlatmam olacak. Türkiye’de tribünleri rakip takım için cehenneme çevirme ekolü üç büyüklerin Avrupa karşılaşmalarıyla başlamıştır. Öyle ki anlı şanlı medyamız da dahil olmak üzere en öğündüğümüz tribün atraksiyonumuz Avrupalılara Türk statlarındayken cehennemdeymiş hissini yaratabilmemizdir. Hal böyleyken bu taraftarlık ekolünün ülkenin geri kalanına yayılması şaşırtıcı değildir. İkinci nokta, sahayı Halil İbrahim sofrasına çeviren Diyarbakırlı taraftarlar bunu “Dağ Türkü” oldukları için falan değil büyük ihtimalle İstanbullu ağabeyleri Galatasaray ve Fenerbahçe’den gördükleri için yapmışlardır. Zira tribünleri sidik torbasına bulama eylemini ilk Fenerbahçeli taraftarlardan gördüğümüz gibi, sahayı binlerce pet şişeyle sulama hadisesinin mucidi de Galatasaraylı taraftarlardır. Son olarak, Diyarbakırlı taraftarları aşağı bir ırka mensup oldukları iddiasıyla aşağılayanlara o çok Türk, çok elit, çok çağdaş İstanbul tribünlerinden bir örnek daha verelim. “Sivaslı ayılar İstanbul’da ne arar”, “Teröristler dışarı” gibi “modern”, ırkçı sloganları lügatımıza İnönü tribünleri katmıştır.

Sanırım bu kadar hafıza tazeleme kimilerinin utanması için yeterli olmuştur. Diyarbakır’da yaşanan hadiseler iğrençtir. Bunun tersini söylemek mevzubahis olamaz. Fakat internet yoluyla kendini ifade eden genç faşistlerimizin bu olaya gösterdikleri ırkçı tepki ondan daha da iğrençtir.

Hayatımda gördüğüm en başarılı pragmatistlerden olan Christoph Daum ise maç sonu yapmak zorunda hissettiği “En Büyük Atatürk” açıklamasıyla CHP’ye göz kırpar gibiydi. Canan Arıtman’ın yerine koy Daum’u hiç sırıtmaz vallahi! Nihayetinde yeşil saha dışında yaşanan her şeyiyle mide bulandırıcı bir maçtı. Ve bu karşılaşmadan futbol adına bize kalan şeyler, Gökhan Gönül’ün enfes golü ve Fenerbahçe’nin taraftarına umut veren futboluydu.

Wednesday, July 29, 2009

Bir garip efsane

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin.” Yusuf Atılgan’ın her cümlesi altın romanı ‘Aylak Adam’, Bâki’nin bu cümlesiyle başlar. Biz gösteri toplumunun izleyicileri farkında değilizdir ama spor sezonları da aynen böyle başlar. Önce her şey medyanın çiziktirdiği birkaç alengirli laftan ibarettir sonra onlar taraftarın gönlünde umuda dönüşür ve “matematiksel olarak şans” sürdükçe sporseverin/taraftarın efsanesi şekillenmeye devam eder. Hoş, şampiyonluk kaçtığında seyrin sona erdiğini hangi ukala söylemiş? Düzeltmek lazım; seyir değil efsanemiz sona erer, bir sonraki sezonun hudutlarına girene kadar.

“Umut arzulayan bellektir” der Balzac. Oysa günümüzde ‘Umudumuz Şaban’ değil ‘Umudumuz Ecevit’ hiç değil(Toprakları bol olsun). Tek umudumuz taraftarı olduğumuz takımın zenginliği çünkü bir mevsimlik efsanemizi başlatacak medya kıssalarını ancak pahalı ve havalı transferler şişirebilir. Ve Umberto Eco’nun belki de yerinde bir şekilde “dikizciler” olarak aşağıladığı biz taraftarların maddi olarak hiçbir şekilde müdahil olamadığı bu oyundaki tek iktidar bölgesi olan tribünleri bu umudun yedirdiği ekmek ayakta tutar. Ondandır ki Diyarbakırspor’un taaa Budapeşteler’den getirdiği delişmen kanat oyuncusu Gabor Bori’yi hiç izlemeyen bir Diyarbakırlı “Türkiye’de bu kadar adam varken Macaristan’dan bunu getirdilerse vardır bir hikmeti” diyebilmektedir. Transferlerin futbol pazarındaki yazgısı serbest piyasanın diğer metalarından farksızdır. Guy Debord’un dediği gibi: “Tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajında, gerçek bölünmeye ancak bir sonraki tüketim başarısızlığına kadar ara verilmiştir.” Gabor Bori’nin Amed macerası 1 hafta bile sürmedi. Diyarbakırspor yönetimi Bori’nin kulübüyle ödemeler konusunda anlaşamayınca yıkılan umutlar, forvete yapılan Andres Mendoza ve Erhan Şentürk transferleriyle yeniden yeşertildi. Hele bir ‘Herne Peş’ söyletemesinler, görürüm ben o zaman “mufassal kıssa”’yı da, “tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajını da”… Ziya Doğan haklı olarak isyanlarda; 14 futbolcuyla yeni sezona hazırlanmaya çalıştıklarından şikâyet ediyor. Sezonun ilk haftası Diyarbakır’dayım ama Ziya Doğan hala orada olur mu? Emin değilim!

29 yıllık kısacık ömründe yazdıklarıyla koca bir 19.yüzyıla damgasını vurmuş muhteşem bir şairdir İngiliz Percy Bysshe Shelley. Ve onun şu dizeleri hiç aklımdan çıkmaz: “Issız bucaksız çölde yol alan gezgin, yarısı kuma gömülmüş bir heykelin kaidesiyle karşılaşır. Üzerinde şöyle yazmaktadır; “Ben, Ozymandias/Kralların kralı/Sen,Ey yüce varlık/Eserlerime bak ki/Haddini bilesin”. İnsanoğlu tarihöncesinden bu yana adını, iktidarını, kendisinde haiz olduğuna inandığı şanını kanıtlamak ve onu ölümsüz kılmak için büyük eserler inşa ettirmiştir. Piramitler, Babil’in Asma Bahçeleri, Parthenon… Ozymandias(2.Ramses) de olduğu gibi eserler kendini yaptıranın ismini yaşatır, peki ya onları vücuda getirenler? Geçmişin zincirli, günümüzün zincirsiz köleleri? “Ne yapıp edip Seyrantepe Projesi’ni 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” diyor ya Adnan Polat, benim de aklıma bu şiir ve geçmişin devasa eserleri geliyor ister istemez. Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki; Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe Projesi’nin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umrunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi “mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane" söyleyecekler.