Showing posts with label fenerbahçe. Show all posts
Showing posts with label fenerbahçe. Show all posts

Sunday, October 24, 2010

Bir Galatasaraylının gözünden Kadıköy özeti


BU YAZI İLK OLARAK 24 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

İlkler illa güzeldir midir bilmem ama unutulmaz olduğu kesin. -Bu “ergen gerisi sefil” klişesiyle yazıya başladığıma ben de şaşırdım ama idare ediveriniz- 22 Nisan 1992, izlediğim ya da en azından anımsadığım ilk futbol maçının tarihi. Yer: Kadıköy Fenerbahçe Stadı. Sarı-lacivert çubuklu, klasik formasıyla Fenerbahçe, o sezona has, kırmızı tonların hakim olduğu ‘ADEC’ reklamlı garip üst-başıyla Galatasaray’a karşı tarihin kim bilir kaç yüzüncü sınavını vermekte…

O gün, 1.sınıf talebesi halimle izlediğim ilk Fenerbahçe-Galatasaray maçının önümüzdeki 20 yıldaki derbilerin handiyse özeti olma özelliği taşıdığını bilmiyordum tabii. Daha çok ben niye 5 gol atan takımı değil de yiyeni tutuyorum psikolojisi içerisindeydim. Taraftarlığı tetikleyen psikolojik ve sosyal etmenler bu yazının ilgi alanına girmediği için lafı uzatmadan 18 yıl önceki maça geri dönüyorum.

Kadıköy’deki her Galatasaray karşılaşmasında olduğu gibi Fenerbahçe maça fırtına gibi girdi. 9.dakikada Aykut Kocaman sol açıktan driplinge kalktı ki İsmail Demiriz pozisyon avantajını kullanarak araya girdi. Tam atak başlamadan bitti derken İsmail, kaleci Hayrettin’e doğru kısa düşen bir geri pası verdi. “Kurt” Aykut, bu hatayı iyi değerlendirdi. Topu kaptı, ceza sahasına girdi ve açıyı kapatmak için bacakları 5 karış açık öne doğru çıkan şaşkın Hayrettin’i klas bir plaseyle avladı. Hayrettin’e kalan boğaz gibi açtığı bacaklarını hızla kapatmak isterken kaba etinin üstüne düşüvermek ve topun ağlara gidişini o komik haliyle izlemekti. Önümüzdeki 20 yılda Kadıköy’de yediğimiz birçok golü “Hayrettin çaresizliği” ile izleyecektik…

Gol sonrası Galatasaray, örneğine birçok kez şahit olduğumuz üzere “Kadıköy paniğine” kapıldı. Sert fauller, gereksiz gözü peklikte bir hücum futbolu, defansı 40-50 metreye çıkarmalar, anlamsız bir acelecilik. Tüm bunlar hataları beraberinde getirdi ve orta sahada kaptırılan bir top sonrası Oğuz savunmanın gerisine derinlemesine bir pas attı. Aykut, topu 35 metre sürüp kaleciyle karşı karşıya kaldığında Galatasaray savunması o kadar gerilerdeydi ki sağdan gelen Tanju’ya pas verme lüksü hala mevcuttu. Aykut pasını bıraktı, Tanju boş kaleye yuvarladı. Kadıköy’de Fenerbahçe üstünlüğünü perçinlerken bize de “derbide böyle gol mü yenir yahu” demek düştü. Galatasaraylılar olarak bu sözü önümüzdeki 20 sene boyunca sıkça tekrarlayacaktık…

İkinci yarı başlarken ufaktan beslediğimiz umutlar 46.dakikada Fenerbahçe’nin Oğuz-Rıdvan-Aykut işbirliği sonucu güle oynaya attığı bir golle sönerken Fenerbahçe tribünleri İbrahim Tatlıses’in apolitikleştirerek yeniden yorumladığı(ya da içine ettiği diyelim) Şivan Perwer türküsü ‘Cane Cane’ ile rakibi kızdırıyordu. Yıllar ilerledikçe bu tezahüratın yerini “İşte böyle, her sene böyle” aldı…

Galatasaray, nasıl olduysa 3.gol sonrası oyundaki üstünlüğü ele geçirdi ve 52 ile 58. dakikalarda Erdal Keser’in ayağından gelen gollerle farkı bire indirdi. Böylesi bir geri dönüş herkesin aklına 88/89 sezonunda Fenerbahçe’ye 3-0’dan 4-3 kaybedilen o tarihi maçı hatırlattı ve “Neden olmasın” dedirtti. Fakat henüz haberimiz olmasa da “hevesin kursakta kalması” da önümüzdeki 20 yıl boyunca Kadıköy’de sıkça yaşayacağımız bir halet-i ruhiyeydi.

İki güzel golün ardından 80.dakikada bu kez Gerson-Oğuz-Tanju işbirliği nefis bir gol üretti ve Galatasaray adına son 20 yılın klasiklerinden olan “Kadıköy saha içi kavgaları”, “Kadıköy’de sinirlere hakim olamama”, “Kadıköy’de kırmızı kart görmezse rahat uyuyamama” başlıklı kronik alışkanlıklar baş gösterdi. 84.dakikada Rıdvan’ın düşürülmesi sonrası çalınan penaltı kararına Hayrettin’in verdiği aşırı tepki biraz da çaresizliğin yarattığı sinirdendi. “Rıdvan’ı bitirecektim” gibi garip bir Hayrettin Demirbaş demeciyle tarihe kazınan o anı yaratan psikolojik dürtü 20 yıl boyunca Galatasaray’ın Kadıköy’de göreceği onlarca kırmızı kartın müsebbibiydi. 86’da Rıdvan, Tanju’ya muhteşem bir gol attırdı ve gol perdesini kapattı. Bu farklı Kadıköy mağlubiyetlerinden önümüzdeki 20 senede bolca göreceğimizi de o sırada tahmin etmiyorduk…

Son dakikalarda Kosecki’nin gördüğü kırmızı kart ve sonrasında hakeme karşı denediği saldırı girişimleri akla Hasan Şaş’ı mı getirdi, Bülent Korkmaz’ı mı, Hagi’yi mi, Emre’yi mi Arda’yı mı siz karar verin ama 18 yıl sonra-hadi yuvarlak hesap 20 diyelim- geri dönüp baktığımda 1991/92 sezonu, 22 Nisanı’nda oynanan ve Fenerbahçe’nin 5-2 kazandığı bu maç bana hep Kadıköy’de son 20 yılın özeti gibi gelmiştir.

Bakalım göreve yeni başlayan Hagi-Tugay ikilisi bu makus talihi değiştirebilecek mi…

Saturday, March 27, 2010

Derbi, Canaydın ve Bursaspor

BU YAZI İLK OLARAK 28 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Önce bir iddia: Bugünkü Galatasaray-Fenerbahçe derbisi olaysız tamamlanacak. Kulağa uçuk ve absürd geliyor değil mi? Biliyorum o yüzden meramımı biraz daha açacağım. Olaysız dediysem o kadar da endişelenmesin holding medyalarımız. Ufak tefek efelenmeler, küfürleşmeler, tribün atraksiyonları elbette olacak. Bunlar bizim dünya derbisinin şanındandır. Hatta diyebilirim ki bizimkini dünya derbisi yapan salt taşıdığı bu şiddet ve nefret potansiyelidir.

Ali Sami Yen Stadyumu’nun her türden plastiğe alışık çimlerini envai çeşit marka su şişelerinden, sarılı-kırmızılı koltuklardan, bozuk paralardan, çakmaklardan hangi ulvi güç koruyacak dersiniz? İnsanlığımızı hatırlamak için hangi bedeli ödememiz gerekiyordu? Görünüşe bakılırsa bir faninin ölümü bunun için yeterli sebep.

Özhan Canaydın, malum 6-0’lık maçta Fenerbahçe’nin attığı gollere alkış tutarak pek alışık olmadığımız bir yönetici profili çizmiş, kendi camiasının tepkisini çekmek pahasına centilmen başkan payesini kazanmıştı. Daha sonraki dönemde onun da popülist tavır ve açıklamalarına şahit olmuştuk gerçi ama insanın adı çıkmayagörsün. Canaydın, bizim futbol çevremizde en makbul olmayan ‘centilmen, hakkaniyetli adam’ gömleğini üzerine giymişti bir kere. Sonu “Bizi, yaktın, yıktın, gittin Canaydın” tezahüratlarıyla geldi. Başarısızdı, doğruya doğru. Yine de kimi gönüllerde taht kurduğu kesindi.

Fenerbahçe’nin hafta içi Manisaspor’la oynadığı kupa maçında bir ilke şahit olduk. Bu ülkede ilk defa bir saygı duruşu saygısızlık duruşuna dönüştürülmedi. Ve bir de jest vardı Fenerbahçe tribünlerinde: “Mekânın cennet olsun centilmen başkan” pankartı taraflı tarafsız herkesin takdirini topladı.

Kimse merak etmesin! Fenerbahçe tribünlerinden atılan bu dostluk atımının barutu 1 maç anca gider. Bu sükûnet ne holding medyasının, ne endüstrinin ne de yolunu kaybetmiş taraftar gruplarının işine gelir. Dolayısıyla paniğe gerek yok. Bir kez olsun adam gibi maç izleyeceğiz. Dostane olmayacak, belki ilk hatalı hakem kararında yine küfürler ve komplo teorileri havada uçuşacak ama umuyorum 1 maçlığına insan gibi maç izleyebileceğiz. Özhan Canaydın’ın dirisi değil belki ama ölüsü bunu başaracak.

Bizde işler böyle yürüyor işte. Frankfurt Okulu’ndan psikolog Erich Fromm’un dediği gibi modern insan kaçınılmaz son olan ölümden azadeymiş gibi yaşıyor ama ne kadar bastırsak da ölümün gerçekliği ve korkusu her an bizimle. Bu sebepten tüm diğer edim ve duygularımızda ortaya çıkan sığlık ve vahşet vefat haberlerinde ve cenaze törenlerinde yerini abartılı bir telafiye bırakıyor. Oysa ölüye gösterdiğimiz bu dağdağalı saygı bile bizim kefaret çırpınışlarımızdan ibaret.

1 maç dostlar! 1 kereliğine olsun doğru dürüst bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisi izleyebilmek umuduyla…

Bursa’nın zirve yürüyüşü

Sezonun favorileri derbi heyecanı yaşarken liderliğin keyfini tepelere pek de aşina olmayan bir takım sürüyor. Yeşil-beyazlılar son 8 haftaya en yakın rakibi Galatasaray’ın 5 puan farkla önünde girdi. Üstelik önlerindeki fikstür belki de ligin en avantajlı fikstürü. Eğer bu haftaki derbide Galatasaray puan kaybı yaşarsa önleri iyice açılacak ve belki de Anadolu, tam 26 sene sonra yeni bir şampiyonla İstanbul hegemonyasını titretecek.

Bu sefer olacak gibi, bu sefer herkes nefesini tuttu. 1984’ten bu yana Trabzon’un, Samsun’un, Kocaeli’nin, Gaziantep’in, Ankaragücü’nün, Gençlerbirliği’nin, Sivas’ın yaklaşıp da tamamına erdiremediği şampiyonluk koşusunu Bursa’nın gerçekleştirebileceğine dair olan inanç her zamankinden daha fazla.

Bekleyip göreceğiz. Bursaspor, ırkçılığıyla nam salan garabet taraftar gruplarından çok daha fazlası demek olduğunu herkese kanıtlama şansına sahip. Peki bu şampiyonluk gelirse iddia edildiği gibi bir Anadolu devrimine yol açar mı? Bursaspor’un ve diğer takımların önünü bir hamlede açmaya muktedir olur mu? Bunun cevabı da başka bir yazının konusu olsun.

Sunday, October 25, 2009

Güzel maç olsa bari

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Futbola dair sahip olduğum ilk anı bir Fenerbahçe-Galatasaray maçına ait. Yer, o zamanki adıyla Fenerbahçe Stadı. Güneşli bir gündüz karşılaşması, henüz farkında olmasam da Galatasaraylıyım. En azından o maçla birlikte kendimi ailemdeki herkes gibi Galatasaraylı addediyorum. Maçla ilgili hatırladıklarımsa kara sakallı atik bir adamın kırmızılı takımın savunma oyuncularını sırasıyla perişan etmesiyle başlıyor ve 2-5’lik felaket bir skorla sona eriyor. Karşılaşmanın bitimine yakın kırmızılı takımın yeşil formalı şaşkın kalecisi, kara sakallı futbolcuya saldırıyor. Maç sonu sakallı adam beyaz saçlı bir muhabire veryansın ediyor: “Böyle dostluk olmaz olsun.”

Beyaz saçlı muhabir Bülent Karpat. Şaşkın kaleciden kastım; Hayrettin Demirbaş, kara sakallı delişmen kanat oyuncusuysa Rıdvan Dilmen.

Anlayacağınız bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe’yle olan ilişkim başladığı gibi devam ediyor. Yüzümüz gülmek bilmedi, hele ki Kadıköy’de. Üstelik değişmeyen sadece saha içi sonuçlar değil. Kavgalar, küfürler de bu rekabetin üzerinden hiç eksilmedi. İsimler değişti sadece. Hayrettin gitti Sabri geldi, Hasan Vezir gitti Emre Belözoğlu geldi, Ergun Gürsoy gitti Mahmut Uslu geldi… Spor kültürü ve medyasının 80’den sonra içine girdiği olumsuzlukların hepsinden fazlasıyla etkilendi anlı şanlı “dünya derbimiz”.

91/92 sezonundaki 5-2’lik mağlubiyetten 1 sene sonra Galatasaray, Kadıköy’de 4-1 kazanmış, sonrasında da kıran kırana geçen şampiyonluk yarışında ipi Beşiktaş’ın önünde göğüslemeyi başarmıştı. O günden bugüne tam 16 lig karşılaşması oynandı Kadıköy’de ve Galatasaray bu maçlardan sadece birini kazanabildi.

Yaşı yeten Galatasaraylıların unutmamış olduğuna emin olduğum bu maç, 1999 yılının son ayında yağmurlu, puslu bir akşamda oynanmıştı. Hasan Şaş’la Marcio’dan gelen gollere dönemin tek formda Kanaryalısı Viorel Moldovan’ın verdiği cevap yeterli olmamış ve sarı-kırmızılar 6 sene sonra Kadıköy’de galibiyetle tanışmıştı. Galatasaray’ın rakip tanımadığı, Fenerbahçe’nin ise “acıların takımı” olarak adlandırıldığı senelerdi. Nitekim sezon sonunda Cimbom üst üste dördüncü şampiyonluğunu ve en önemlisi UEFA Kupası’nı kazanırken, Fenerbahçe yeni ve hırslı başkanı Aziz Yıldırım’ın önderliğinde radikal bir yeniden yapılanmaya gidiyordu.
Bu tarihten sonra Kadıköy, Galatasaray’ın ezeli ve ebedi cehennemi olma hüviyetini yeniden kazandı. 6-0 mı istersiniz, 4-0 mı? 7 kişi bitirilen maçlar mı ararsınız, tribünlerin sidik poşetlerine bulandığı maçlar mı? Fenerbahçe ve Kadıköy fobisi Galatasaraylıların bilinçaltına öyle bir işlemiş vaziyetteki, hafta başında Galatasaraylı bir arkadaşıma “Alex belki oynamayacakmış” dediğimde; “Ne fark eder PAF takımla çıksalar yine de yenileceğiz” cevabını aldım. Eh, haksız sayılmaz.

DERBİNİN TEKNİK, TAKTİK VE PSİKOLOJİK YÖNÜ


Neyse, laklakı bırakıp bugünkü maçın teknik analize geçelim.
Sene başında yine bu köşede, mevcut stoper ve orta saha oyuncularıyla Galatasaray’ın Rijkaard’ın istediği biçimde 4-3-3 oynamasının zor olduğunu yazmıştım. Çünkü o 3’lüden biri Arda yahut Elano olduğu sürece Galatasaray 4-3-3 değil 4-2-4 oynuyor. Arda, artık üst düzey futbolda nesli tükenen 10 numaralar gibi oynamaya çalıştığı sürece de bu durum değişmez. Öyle ki Baros’un 5 metre gerisinde oynayan ve hiçbir şekilde savunmasına yardım etmeyen “Kaptan” Arda bu oyun tarzıyla Rijkaard’ın Iniesta’sı işlevini göremiyor haliyle. Böyle olunca da sahada defans yapmayan oyuncusu sayısı 4’e yükselen Galatasaray’ın orta alandaki 2 çapasının üzerine binen yük iyice artıyor. Kaldı ki Galatasaray’ın sahip olduğu tüm orta saha oyuncuları teknik kapasitesi yetersiz isimler. Stoperlerden bahsetmiyorum bile. Bu da Galatasaray’ın ilerideki dörtlüsü yorulunca ve rakip takım önde basmaya cüret edince sarı-kırmızılı takımın başına bir kâbus gibi çöküyor. Özellikle ağır savunma oyuncularının zaafları iyice ortaya çıkıyor. Bunu ben görüyorum da Rijkaard göremiyor diye bir şey yok elbette. Son Trabzon maçında Kewell’ın yerine Barış’ı oyuna aldığı yani forvet çıkarıp yerine mücadeleci bir orta saha oyuncusu soktuğu anda Galatasaray oyunda üstünlüğü yeniden ele geçirip 2 gol atıvermişti. Hal böyleyken Galatasaray’ın hele ki fizik olarak kendisinden daha iyi durumda olan Fenerbahçe karşısına alışıldık Arda-Kewell-Keita-Baros dörtlüsüyle çıkması erken goller bulamaması durumunda kendileri adına nahoş sonuçlar doğurabilir. Erken gol bulunsa dahi ikinci yarıda mutlaka 3’lü orta saha düzenine geçilmeli. Çünkü Galatasaray’ın bu ağır stoperler ve yerlerde sürünen takım savunmasıyla eli ayağı düzgün bir takıma karşı direnmesi imkânsız.

Fenerbahçe’deyse Alex ve Guiza oynayacak mı oynamayacak mı endişesi var. Guiza neyse de Alex’in Fenerbahçeliler için arz ettiği önemi hatırlatmaya gerek bile yok. Sahada Emre ve Alex gibi oyun kurma meziyeti gelişkin iki oyuncuya sahip olmak, ev sahibi ekibin rakibine karşı önemli avantajlarından biri olacaktır zira Galatasaray’ın (Arda dâhil) bu tarz tek bir oyuncusu bile yok. Daum’un Galatasaray’ın oyun kuramama zaafından yararlanabilmesi için mutlak suretle önde pres yaptırması lazım. Bunun için Andre Dos Santos’un yerine Mehmet Topuz’un düşünülmesi daha akılcı olacaktır. Mehmet Topuz, Colin Kazım, Guiza (ya da Semih), Emre ve Baroni’yle devamlı koşturan ve top kapan bir orta saha-hücum hattı Alex’in virtüözlüğünde Cimbom’a çok zor anlar yaşatabilir.

Nihayetinde Fenerbahçe için taktik, Galatasaray içinse hem taktik hem de psikolojik savaş şeklinde geçecek bir derbiye tanıklık edeceğiz. İki takım da bulundukları ligin kalitesinin çok üzerinde kadrolara sahipler ve büyük ihtimalle zayıf takımlara karşı çok az kayıp vererek sezonu 80 puanın üstünde tamamlayacaklar. Bu bakımdan aralarında oynadıkları maçlarda alınan sonuçlar da çok önemli olacaktır.

İlk hatırladığı futbol karşılaşması “Böyle dostluk olmaz olsun” vecizesiyle sonlanan bendenizin bu maçtan naçizane beklentisi dostluğun kazanmasıdır diye bitirmek isterdim bu yazıyı. Hakikaten isterdim de şu an içinde bulunduğumuz spor kültüründe böyle bir cümlenin ne kadar naif kaçacağı malumunuz. Ne diyeyim; güzel maç olsun bari…

Wednesday, August 26, 2009

Yakıştı mı Diyarbakır?

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Pazartesi akşamki Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçından iki şey öğrendik:
1-Diyarbakırspor taraftarının Türkiye’nin geri kalan taraftar profilinden hiçbir farkı yok.
2-Memleket, “Diyarbakır’da böyle olaylar yaşansın da şu Kürtler’e olan tüm nefretimizi kusalım” diyen faşizm çağırıcılarıyla dolu.

Öncelikle şunu belirtmek gerek ki Diyarbakırspor taraftarının önceki akşam yaşattığı ayıbın kabul edilebilir hiçbir açıklaması yapılamaz. Bir futbol seyircisi bu kadar hazımsız, nefret dolu ve basit olamaz, olmamalı. Öyle ki bu insanların tüm Türkiye’nin gözünde Diyarbakır’ı bu denli sevimsiz bir pozisyona sokmaya hakları da yok. Milyonlarca insanımız doğdukları günden bu yana kendilerine aşılanan ırkçı nefreti dillendirmek için bahane ararken Diyarbakırlı taraftarların bu yaptığına tam anlamıyla ihanet denir; barışa ihanet!

Öte yandan Atatürk Stadyumu’nda yaşanan hadiseler ülkenin bir başka korkunç yüzünü görmemize de vesile oldu. Maç sonu ekşisözlük, haber sitelerinin okuyucu yorumları köşesi ve çeşitli forumları tarayıp yazılanları okudum. Bunun sebebi medya mensubu olmadıkları için siyaseten doğrucu olma endişesi taşımayan sen ben gibi adamların samimi görüşlerini öğrenmekti. Diyarbakırspor taraftarının sergilediği ayıbı, onların Kürt olmalarına bağlayan iğrenç yorumları gördükçe Türkiye’de orta sınıfın belli bir kesiminin içine düştüğü faşizm özlemini bir kez daha solumuş oldum. Cidden böyle bir şey var. Özellikle üniversite mezunu, hani televizyon diliyle konuşacak olursak “AB” grubuna mensup, kendisini Kemalist, çağdaş, laik vs. diye tanımlayan fakat aslında düpedüz faşist olan genç bir kuşağa sahibiz. Ortak paydaları milliyetçilik, militarizm ve elitizm olan bu güruh kendisine biçtiği çağdaş elbisenin içinde minik minik Hitler’ler yetiştiriyor.

Eğitim, askeriye, bürokrasi, medya, yargı gibi devasa ideolojik güçlere rağmen Türkiye’de hiçbir zaman iktidar olamamış bu kesimin genç sesleri, çaresizleştikçe marjinalleşiyor. Bunu da en iyi internet ortamında gözlemleyebilirsiniz çünkü şimdilik politik aktivistlikten tek anladıkları “Kürtler bu ülkeye ne verdi” tarzı zavallı makaleleri e-postalarla dolaştırmak, facebook grupları kurmak ve sözlük, forum tarzı oluşumlarda çığırtkanlık yapmaktan ibaret. Michel Foucault’nun faşizme dair hayran olduğum bir tespiti vardır. Şöyle der Fransız bilge: “Kitleler kandırılmadı, onlar düpedüz faşizmi arzuladılar.” Hakikaten de böyle.

Diyarbakırspor taraftarının sergilediği utanç verici, iğrenç davranışları bu yöreye özgü olarak damgalayan ve bu hadiseleri onların etnik kökenine bağlayan tüm ırkçılarımıza, faşizm çağırıcılarımıza, küçük “Hitlerlerimiz”e birkaç hatırlatmam olacak. Türkiye’de tribünleri rakip takım için cehenneme çevirme ekolü üç büyüklerin Avrupa karşılaşmalarıyla başlamıştır. Öyle ki anlı şanlı medyamız da dahil olmak üzere en öğündüğümüz tribün atraksiyonumuz Avrupalılara Türk statlarındayken cehennemdeymiş hissini yaratabilmemizdir. Hal böyleyken bu taraftarlık ekolünün ülkenin geri kalanına yayılması şaşırtıcı değildir. İkinci nokta, sahayı Halil İbrahim sofrasına çeviren Diyarbakırlı taraftarlar bunu “Dağ Türkü” oldukları için falan değil büyük ihtimalle İstanbullu ağabeyleri Galatasaray ve Fenerbahçe’den gördükleri için yapmışlardır. Zira tribünleri sidik torbasına bulama eylemini ilk Fenerbahçeli taraftarlardan gördüğümüz gibi, sahayı binlerce pet şişeyle sulama hadisesinin mucidi de Galatasaraylı taraftarlardır. Son olarak, Diyarbakırlı taraftarları aşağı bir ırka mensup oldukları iddiasıyla aşağılayanlara o çok Türk, çok elit, çok çağdaş İstanbul tribünlerinden bir örnek daha verelim. “Sivaslı ayılar İstanbul’da ne arar”, “Teröristler dışarı” gibi “modern”, ırkçı sloganları lügatımıza İnönü tribünleri katmıştır.

Sanırım bu kadar hafıza tazeleme kimilerinin utanması için yeterli olmuştur. Diyarbakır’da yaşanan hadiseler iğrençtir. Bunun tersini söylemek mevzubahis olamaz. Fakat internet yoluyla kendini ifade eden genç faşistlerimizin bu olaya gösterdikleri ırkçı tepki ondan daha da iğrençtir.

Hayatımda gördüğüm en başarılı pragmatistlerden olan Christoph Daum ise maç sonu yapmak zorunda hissettiği “En Büyük Atatürk” açıklamasıyla CHP’ye göz kırpar gibiydi. Canan Arıtman’ın yerine koy Daum’u hiç sırıtmaz vallahi! Nihayetinde yeşil saha dışında yaşanan her şeyiyle mide bulandırıcı bir maçtı. Ve bu karşılaşmadan futbol adına bize kalan şeyler, Gökhan Gönül’ün enfes golü ve Fenerbahçe’nin taraftarına umut veren futboluydu.

Friday, June 19, 2009

Asıl suçlu kravatlılar

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Efes Pilsen-Fenerbahçe maçının bitiminde gayrı ihtiyarı olarak ağzımdan çıkmış: “Maçlar seyircisiz oynansa daha iyi.” Öyle mi hakikaten? Doksanlarda, Efes-Ülker-Tofaş rekabeti had safhaya çıktığında seyircisizlikten yakınan yine bizler değil miydik? Camia kulüplerinin resme dahil olması gerektiğini, basketbolun tadının taraftarsız çıkmayacağını dile getirenler bizler değil miydik? Yanıldık mı? Yoksa asıl sorun tribündeki taraftarlarda değil de onların “üstlerinde” mi?
Efes Pilsen-Fenerbahçe serisini takip etmeyenler için olayları kısaca özetlemek gerekirse, “taraftarı”olan takım kaybetti ve artık kanıksadığımız olaylar gelişti. Yanlı medyanın manipülasyonları, taraftarı kışkırtan holigan yöneticiler, spor kültüründen bihaber utanç kaynağı sporcular…

Her şey serinin altıncı maçında hakemlerin kuralları doğru olarak uygulaması yüzünden başladı desek abartmış olmayız herhalde. Bitime 13 saniye kala Efes Pilsen topu oyuna sokarken, Ömer Onan’ın henüz top oyuna girmeden Charles Smith’e faul yapması sonucu yeni kurallara göre hakemler haklı olarak centilmenlik dışı faul çaldı. Bunun manası da 2 faul atışı ve akabinde Efes’in bir hücum şansı daha kullanması olacaktı. Kuraldan haberdar olmayan Fenerbahçeli basketbolcu, yönetici, antrenör ve taraftarlar ortalığı bir anda savaş alanına çevirdi. Mirsad Türkcan ve Fenerbahçeli yöneticilerin başlattığı tribünleri galeyana getirme seferberliğine, Rasim Başak iğrenç küfürleri, el hareketleri ve tekmeleriyle katılınca utanç verici sahneler yaşandı Ayhan Şahenk Spor Salonu’nda. Maçı yayınlayan Spormax kanalında sevgili spiker abimiz Mustafa İyi ve yılların koçu Çetin Yılmaz’ın da kuralları yeterince bilmemeleri sonucu izleyenleri doğru yönlendirememeleriyle sahne iyice trajikleşti. Cahillik ve kör fanatizmden dibine kadar beslenen taraflı medya da tüm bunları kullanarak hukukun hakkınca uygulanmasını cezalandıran bir tavır takındı.

Son maçı Sky Turk’ten izledim. Her zamanki gibi “Fener-santrik”(Galatasaray, Beşiktaş olsa yine aynı olurdu) bir bakış açısı vardı spiker ve yorumcularda. Sanki Efes Pilsen yabancı bir takımmış da Fenerbahçe’ye karşı Avrupa Kupası finali oynuyormuşçasına bir atmosfer vardı. Serinin tamamında olduğu gibi basketbol ve mücadele açısından doyurucu güzel bir maç oldu. Fakat karşılaşmanın sonu gelip de Efesli oyuncular haklı zaferlerini kutlamaya yeltenince(!) olanlar oldu. Sahaya giren onlarca taraftar, sporculara tekmeler ve su şişeleri savurmaya başladı. Yetmedi içeriye kaçan oyuncuların soyunma odaları basıldı.

Böyle anlarda insan düşünüyor: Yöneticiler ve sporcular biraz yiğitçe davranıp mağlubiyeti kabullenmeyi öğrenseler, taraftarı galeyana getirecek davranışlarda bulunmasalar, ağzı salyalı küfürler etmeseler mesela, külhanbeyi parmaklarıyla tehditler savurmasalar, o taraftarlar sahaya girip rakip takım oyuncularını dövmeye kalkabilir mi?

“Maçlar seyircisiz oynansa daha iyi.” Yanlış bir sav elbette ama “koluna ülkücü takıp futbolcu transfer etmeye giden” zihniyette yöneticiler oldukça sporun başında yaratılan bu rezil taraftarlık kültürünün değişmesini de bekleyemezsiniz. Efes Pilsen’e tebrikler!

Son olarak bir çift laf da sevgili(!) polisimize. Kapitalist devlette polis kurumunun ne işe yaradığını, kime hizmet ettiğini biz çok iyi biliyoruz da hakikaten yine de sorasım geliyor: Yahu siz neye yararsınız? Taraftarın sahaya girip sporcu dövmesini engelleyemiyorsanız ben size niye vergi ödüyorum, her eylemde sektirmeden beni dövesiniz diye mi?

Sunday, April 12, 2009

EĞLEN-ME, SAVAŞ!

Hayatı belli kalıplara sıkıştırmak, kurallara boğmak, gerekli ya da gereksiz bir resmiyete sokmak için bitmek tükenmek bilmez bir azmimiz var. Hep bir tabur intizamı, devlet dairesi sıkıcılığı ve kendimizi güvende hissetme konformistliğinin peşindeyiz. Sokakta yürürken kendi kendine gülenleri sevmiyoruz; dalga geçiyoruz onlarla. Hani Orhan Veli demiş ya "sokakta giderken, kendi kendime/ gülümsediğimin farkına vardığım zaman/beni deli zannedeceklerini düşünüp/gülümsüyorum..." Aynen öyle. Tek başına gülmek, ayıp ve saçma. Yahut şarkı söylemek, kendi kendine konuşmak. İnsan yalnız başınayken sıkıntılı sıkıntılı yürümeli ve susmalı! Bizlere bu öğretildi "sıkıcı ve emniyetli dünya 101" dersinin abc'sinde. Bu davranış geleneğinin bireysel olduğuna inanmıyorum. Genetik kodlarımızda sıkıcılık aşkı kazılı olamaz. Fakat otorite diye bir şeyin ruhu varsa eğer mutlaka sıkıcılık tanrısının emrindedir. Buna eminim.

"Devletin olduğu yerde baskı mevcuttur." Amin! Bu sebepten "sistem"'in otoriterliği dünyanın neresine gitseniz aynı. Yerleşik her yapıda, kurumda, organda bu sıkıcı ve otoriter sistemin ahtapot kollarına takılmak mümkün. Dünyanın en eğlenceli işini yapıyor yahut izliyor olalım, o aktivite bir kez sisteme entegre oldu mu kaçınılmaz "sıkıcılaştırma" mafyasının kontrolu altına girdi demektir. Cık cık'çı teyzeler, eli coplu polisler, linççi gençler, tükürgen orta yaşlılar... Sivili, resmisi hepsi kolluk kuvveti, hepsi emniyet sübabı. "Sıkıcılığı sağlayacağız, elimizden uçan, kaçan dahi kaçamaz." Bu, onların her sabah okulda okudukları kutsal ant gibi bir şey.

Spor da bu sistemin etki alanına dahil elbette. Saha içindeki mücadelenin bize git gide daha yapay gelmesi sadece nostaljisever oluşumuzdan mı? Yoksa bunca saha dışı elin etkisiyle sporlar, o en can alıcı özellikleri olan otantikliklerini mi kaybediyorlar?

Pazar günü iki büyük maç vardı. Biri "yüzyılın derbisi" Galatasaray-Fenerbahçe, biri NBA'de Doğu Konferansı'nın playoff'lar öncesi son "mesaj" maçı Cleveland Cavaliers-Boston Celtics. Bu 2 maçtan ve Pekin 2008 olimpiyatları'ndan farklı kareler, medya yorumları ve taraftar izlenimleri aktararak meramımı açıklamaya çalışacağım.

ARDA SEN METİN GİBİ OL AMA ÖNCE FENER'İ ...

Öncelikle bizim maç, yani koca derbimiz saha içi mücadele açısından tam bir rezaletti. Mücadeleden keyif almamızı sağlayabilecek tek bir an bile yoktu ama asıl merak ettiğim şu: Derbi heyecanıyla tribünleri ve ekranları dolduran milyonların öncelikli derdi maçtan keyif almak mıydı yoksa Emre Belözoğlu'na küfretmek mi? Cidden soruyorum ya niye taraftarız? Futbol takımlarıyla niye aşk yaşıyoruz? Eğlenmek yahut iyi vakit geçirmek için mi yoksa küfredip, kırıp dökmek için mi? Maçın son dakikasında kırmızı kartlar, yumruklar, küfürler gönlümüzü eyledi mi? Bir derbiyi büyük yapan öğeler nedir? Belli ki bizimkinin "dünya derbisi" olma sebebi içerdiği şiddet katsayısı. Arda Turan'a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay'ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil ki! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan'cı konuşursak "Büyük Öteki" yani sistem, onun güdümünde sporcuları "entertainer" değil "warrior" olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay'ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin'di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri'yi alkışlayan, "Sabri Emre'nin anasını ..." diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay'ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz.

OLİMPİYAT ROBOTU

Daha önce de alıntılamıştım, Daniel Boorstin'e göre sporları seviyoruz çünkü 20.yüzyıl insanı ancak onda yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak anlara olan amansız açlığını tatmin edebiliyor. Bireysel olarak baktığımızda bu doğru fakat sistem, otorite, tekillerle ne kadar aynı fikirde orası tartışılır. Usain Bolt, Pekin'de insanoğlunun sınırlarını yeni bir boyuta çekerken yarışın son 10 metresinde profesyonelliği(ya da sıkıcılığı mı demeliyim) elden bırakıp sevinmeye başladığı için OLimpiyat komitesi başkanı Jacques Rogge tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Bolt'u, sevincini, heyecanını gizleyemediği için eleştiren Rogge, onun rakiplerine ve "olimpiyat ruhu"'na saygı göstermediğini iddia etmişti. Hiçbir sporcudan böyle bir yakınma gelmezken olimpiyat komitesi başkanından bu sözlerin gelmesi şaşırtıcı mıydı? İnsanların eğlenmesi, gülmesi, iyi vakit geçirmesiyle tarihsel olarak problemleri olan totaliter bir kurumun başkanından böylesi bir yorumun gelmesi ben gibi düşünen insanlar için gayet normaldi. "Olimpiyat ruhu"'ymuş. Dünyanın en sıkıcı ruhu olsa gerek bu bahsedilen ruh. Oldu olacak olimpiyat robotu diyelim adına da.

SEKİZİNCİ GÜNAH: EĞLENME

Bizim dillere destan derbiden sonra sıra Cleveland-Boston maçındaydı. LeBron'un önderliğinde ligin tozunu atan Cavs, Garnett'ten yoksun Boston'ı 31 sayı farkla mağlup etti. Bu senenin saha içi ve dışında en eğlenceli takımı olan Cavaliers, her zaman olduğu gibi galibiyeti kenarda renkli davranışlarla kutladı. LeBron klasik gitar çalma rutinini yaptı, dans ettiler, hayali aile fotoğrafları çektirdiler. Eğlendiler yani. Cleveland maçlarını takip edenler için yeni görüntüler değildi bunlar. Evlerindeki her maçta aynı gösterileri yapıyorlar. Maçı NTVSPOR yayınlıyordu. Ve otorite bu kez de medya kılığında iş başındaydı. Murat Kosova ve Kaan Kural kızgındı. Bir takım galibiyetini nasıl böyle kutlayabilirdi? Rakibe saygısızlıktı, amatörceydi, ayıptı vs. Bir takımın eğlenmesini rakibe saygısızlık olarak okumamız öğütleniyor bize medya tarafından. Çünkü adamlar "savaşıyor", oyun oynamıyor. Savaşta eğlence olmaz. 2.Dünya savaşı'nda, Allah'ın Stalingrad'ında bile eğlence olur(bkz: enemy at the gates), spor savaşında olamaz. Cık cık cık büyük saygısızlık. Böyle yorumları dinlediğim zaman cık cık'çı teyzeler aklıma geliyor. Murat Kosova dün onların erkek versiyonu gibiydi. "Eğlenmek", ne büyük günah!

Kurumlar, medya ve hepsinin ötesindeki yüce otorite, spor gösterilerini yapaylaştırıp, otantikliğini öldürür başka bir deyişle onların bizi eğlendirme kapasitesini minimuma indirmeye çalışırken emek döktüğü ve para kazandığı işi hafife alabilen "entertainer"'lar çağımızın nadide elmasları haline dönüşüyorlar. O yüzden Usain Bolt'un 9.59 koşabilecekken 9.69'da kalmasını umursamadım hatta onun yarış henüz devam ederken başladığı sevinç gösterisi yüzünden fazladan bir heyecana bile kapıldım. Yine o yüzden dün Cleveland ve LeBron'un "zararsız" sevinç gösterilerini yadırgamadım ve "yüzyılın derbisinde" yaşanan her şeyden nefret ettim. Eğlencemizi öldürüp ondan Roma'daki gibi bir savaş yarattılar. Şimdi de savaşanları savaşarak izlememizi istiyorlar. Roma'da bile bu kadar ileri gidilmemişti.

Tuesday, October 14, 2008

Umurumuzda mı Sanki Medya Etiği?



Futbol kamuoyumuzun son haftalardardaki en sıcak konusu Ertuğrul Sağlam'ın kovulması ve yerine Mustafa Denizli'nin getirilmesi. Kimileri Ertuğrul'un gönderilmesini eleştirdi, kimileri Yıldırım Demirören'in aynı anda dansöz ve despot olmayı becerebilen tavırlarını. Mustafa Denizli üzerine odaklanan eleştirilerse genelde onun Beşiktaş hocalığı için uygun kişi olmadığı eksenindeydi. Sığ yorumların kralı olmasına rağmen Türk medyasının aykırı sesi elbisesini üzerine oturtan Hıncal Uluç ise Denizli'ye yapılan bu teklifin bir hakaret olduğunu; Demirören'in önce Lucescu'ya gitmesinin, ret cevabı alınca da lütfen Denizli'ye dönmesinin eski milli hocayı aşağılamak anlamına geldiğini belirterek radikal kıyafetlerini bir kez daha sergiledi! Altı kaval üstü şeşhane! Radikal Uluç'umuz dahil kimsenin aklına bu işin bir de etik yönü yok mu diye sorgulamak gelmedi.

Mustafa Denizli futbol sezonuna işsiz bir teknik direktör olarak başladı ve bunun üzerine Lig Tv yorumcusu olarak karşımıza çıktı. Televizyondaki ilk 6 haftalık performansını en kibar tabirle kötü olarak niteleyebiliriz. Başarılı bir antrenör olmakla iyi bir yorumcu olmanın birbirinden ne kadar farklı olduğunu bize bir kez daha kanıtlayan bir formu vardı. Akıcı olmayan cümleler, isabetsiz tahliller, kötü yorumlar...Dünyanın en basit oyunlarından futbolu, anlatımıyla bu kadar zor ve çekilmez hale getirmek de bir beceri işidir diye düşündüm ve ekseriyetle yaptığım gibi "mute" modunda izlemeye devam ettim maçları. Maç sonu açıklamalarında ise genelde eleştireldi ki bu sezon 3 büyükleri izleyen herkesin de öyle olması doğal. Şu anda senede en az 1.5 milyon dolara anlaştığı takımı Beşiktaş'ın eski hocası Ertuğrul Sağlam'ı da çoğu zaman ağır bir dille eleştirdi. Bugüne geldiğimizdeyse durum ortada. Ertuğrul kovuldu. Yerine onu medya aracılığıyla eleştiren Denizli göreve getirildi. Bu noktada durup biraz düşünmek ve medyası, saha içi ve saha dışı organlarıyla spor dünyasının mevcut etik kurallarını biraz sorgulamak gerekiyor.

Medyada yorumculuk yaparak para kazanan bir antrenörün eleştirdiği(eleştirmesine aslında gerek de yok) kimsenin yerine göreve getirilmesinde iç gıcıklayan bir durum var. X yorumcusunun kendi ekonomik çıkarları için elinde bulunan medya gücünü kullanarak rakibini baltalamayacağını kimse garanti edemez. Denizli'nin niyetinin bu yönde olduğunu söylemiyorum. Ama kötü niyetli bir insanın bu yola başvurmayacağının da teminatı kimsede yok. Mustafa Denizli gibi kariyerli bir hocanın da hemen hemen her sezon yedek antrenör olarak büyük kulüplerin B planını oluşturduğunu biliyoruz. "Denizli Beşiktaş'ta" dedikodularını her sene en az 10 kere okuruz. Kısacası "Beşiktaş antrenörlüğü hayalimdi" diyen Mustafa Denizli'nin yorumculuk yaparken aklından bu hayalin geçmediğini iddia etmek biraz zor. Bu kadar kolay manipüle edilen bir ortamda bu biraz gayrı ahlaki bir durum teşkil ediyor gibi geliyor bana. Doksanlarda Türkiye'nin de yaşadıği "medya savaşları"'nı hatırlarsak olayın özü ekonomik bir rant sahasının kapışılmasından ibaretti aslında. Peki bu olayda da bunun bir benzeri yok mu? Ortada yine küçük çaplı da olsa ekonomik bir rant alanı var ve elinde medya gücü bulunan bir teknik direktör-medya çalışanı. Kulağa çok farklı gibi gelse de aslında birbirine çok benzer iki durum.

Sonuçta Ertuğrul Sağlam şu anda işsiz. Tazminatı vardır şusu vardır busu vardır. Tabii ki adamı aç bıraktınız diye saçmalayacak değilim ama onuru kırılmıştır kuşkusuz. Onun yerinde ise artık 1 hafta önce onu medya aracılığıyla eleştiren Mustafa Denizli var. Aslında bu hadisede benim vurgulamak istediğim nokta da ismi geçen özneler değil senede birkaç kez örneğini gördüğümüz bu çarpık tablonun yansıttığı etik sorun. Medyada yorumcu olarak görev yapan teknik direktörlerin aynı sezon içinde hocalık yapması etik midir değil midir? Tartışınız, bence değildir ve bu konunun hiç gündeme getirilmemesinin sebebi de medya etiği gibi hassas konuların umurumuzda bile olmamasıdır.

Bir kez bile canlı izlememiş olmama rağmen en sevdiğim futbol takımlarından olan 87/88 ve 88/89 Galatasarayı'nın teknik direktörü "Büyük Mustafa"'ya başarılar...