Showing posts with label Evrensel. Show all posts
Showing posts with label Evrensel. Show all posts

Sunday, October 10, 2010

"Mesut Raus"* yetmedi...


BU YAZI İLK OLARAK 10 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.



İmran Ayata’nın aktardığı bir anekdottur. Doksanların başında Almanya’da, bir grup, PKK bayrakları ve Öcalan posterleri açarak bir nevi tribün eylemi gerçekleştirir. Durum stadyumdaki Türklerin hoşuna gitmez ve hep Almanlardan duydukları o meşum slogan Kürtlere uyarlanarak her zaman kendi belalıları olan polis göreve çağrılır: “Kürten raus, Kürten raus…” Yani Kürtler dışarı…
Hatırlarsınız, Dünya Kupası döneminde Mesut Özil’in Türk mü, Kürt mü olduğu gibi tartışmalar medyada kendisine geniş yer bulmuştu. Benim zerre kadar umurumda olmasa da belirtmek gerek ki Mesut Özil, Karadenizli bir Türk. Resmi twitter hesabı üzerinden de yazdığı gibi: “Karadenizli bir Türk’üm fakat anlamadığım şey şu: Kürt olsam ne fark edecek?”

İlk yarı: Edilgen Türkiye, tutuk Mesut

“Yeterince Türk” olmamak bu topraklarda bayağı şey fark ettiriyor be Mesutçuğum! Bu yüzden Berlin Olimpiyat Stadında topu ayağına her alışında maruz kaldığı ıslıklar aklıma İmran Ayata’nın aktardığı “Kürten Raus” hikâyesini getirdi. Esasında Mesut Özil’e karşı medya eliyle oluşturulan ve hafta boyu devam eden milliyetçi baskının tribündeki bu ıslıklı yansıması Türkiye milli takımının Almanya’ya karşı uygulayabildiği tek “etkili” taktikti desek hiç de abartmış olmayız.

Zira Guus Hiddink’in sahaya sürdüğü takım edilgen bir taktiğe bürünmeye mahkûmdu ve nitekim öyle de oldu. İki aynı tipte, ağır, top tekniği zayıf stoper, Servet Çetin ve Ömer Erdoğan’ın tandemi oluşturması takımın oyunu ileride kurmasını imkansız kıldı. Sol bekte Sabri ve önünde Hamit Altıntop’un varlığı sol kanadın kullanılma olanaklarını neredeyse sıfırlarken göbekte de Aurelio-Nuri-Emre üçlüsünün dripling özelliği olmayan oyuncular olması atak varyasyonlarını kısıtladı. Stoperler ileri çıkamadığı için ilk 5 dakika dışında önde de baskı yapamayan bu tek yönlü orta saha geriye çekildikçe santrfor Halil Altıntop’la aralarında olan fasıla iyice arttı ve ileride yalnız kalan Halil etkisiz elemana dönüştü. Aurelio’nun sakatlığı talihsiz bir gelişme olsa da oyunun gidişatını değiştirme adına bir potansiyel taşıyordu. Hiddink doğru bir hamleyle oyuna bir hücumcuyu, Tuncay Şanlı’yı soktu. Lakin görüldü ki Tuncay Şanlı’nın form durumu böylesi üst düzey bir maçı kaldıracak seviyede değildi…

İlk yarıdaki bu edilgen ve defansif görüntüye rağmen Almanya’nın da gole kadar fazla etkili olamadığını gördük. Bunda takımın çekirdeğini oluşturan
Bavyeralıgillerin(Lahm, Müller, Kroos, Klose) formsuzluğu, Schweinsteiger’in yokluğu ve elbette Mesut Özil’in tutukluğu başrolleri paylaştı. Hafta boyu hakkında çıkan haberlerden, basın toplantılarında maruz kaldığı aptalca sorulardan ve tribündeki ıslıklardan-hani o yazının başında da bahsettiğim “Mesut raus” havasından-belli ki etkilenmişti Almanya’nın genç maestrosu...

Gol sonrası Mesut ve Almanya’nın hâkimiyeti

Profesyonellik her zaman için bir yere kadar, hep bunu savunurum. Sahaya 11 robot değil 11 insan çıkıyor. Endüstriyel spor yani profesyonelce icra edilen rekabetçi kitle sporları her ne kadar insanı eylemine ve benliğine yabancılaştırmada başarılı bir uğraş olsa da, o kadar da değil artık! Mesut ilk 60 dakika boyunca alışılmadık bir biçimde tedirgindi. Her zaman rahatça verdiği, kendisi için çıtır çerez olan pasları veremedi, tek top yapmakta zorlandı, kimi zaman topu ayağında çok oyaladı ve tek bir dripling dahi yapamadı. Belli ki Türkiye, sahadaki oyunuyla olmasa da milliyetçi medyası ve ıslıkçı tribünleriyle Mesut’u olumsuz etkilemeyi başarmıştı.

Sadece Almanya’nın atabileceği ve sadece Türkiye’nin yiyebileceği goller olduğuna dair metafizik bir tespitim var. Galiba 42.dakikada yaşanan da buydu ve Almanya Klose’nin golüyle 1-0 öne geçti. Türkiye, ikinci yarının ilk 10-15 dakikasında biraz daha ofansif oynamaya çalıştıysa da stoperlerinden, orta saha oyuncularına kadar oyunu sıkıştıracak, sahayı daraltacak nitelikte bir oyuncu kadrosuna sahip olmaması geride devasa boşluklar bırakmasına yol açtı ve bu durum Almanya’nın, özellikle de Mesut’un ekmeğine yağ sürdü.

Özil öyle hızlı, delişmen, atletik yetenekleriyle öne çıkan bir oyuncu olmamasına rağmen zekâsı, saha görüşü, bencil olmayışı ve tekniği sayesinde geniş alanı mükemmel kullanan bir isim. Türkiye’nin oyun disiplini ve dengesini kaybettiği 60.dakikadan sonra da bu özellikleriyle oyuna nasıl hükmettiğini hep beraber izledik. 79.dakikada attığı golle ikinci yarıdaki performansını taçlandırdı ve kendisi sevinemese de futbola şovenizm gözlüğünden bakmayan herkesi sevindirmeyi başardı.

Islığın iflası, “Auf wiedersehen…”

Mesut Özil, böyle bir zorunluluğu olmadığı halde harika bir sınav verdi. “Milliyetçilik” kozunu kullanan ve yayan medya ise sınıfta kaldı. Kimi basın organlarının “Hain evlat Mesut’a karşı parayı, şöhreti değil vatanını seçen Hamit, Nuri, Halil” edebiyatı yapması en hafif tabirle yavandı. “Milli marşı okuyacak mı”, “milli marş okunurken ne yapacak” gibi tuzak sorular maksatlı ve çirkindi.(İçimden keşke Mesut, milli marşlar okunurken Herne Peş söylese de şunları iyice ifrit etse diye geçirmedim de değil laf aramızda…)

Milli maçlara dair olan görüşlerimi bu köşeyi takip edenler biliyor. Bilmeyenler için “aramız limoni” diyeyim, kısa ve usturuplu olsun. Bu maçı da Mesutsporlu olarak izledim ve desteklediğim Mesut’un başarılı performansı sayesinde keyifli bir futbol akşamı yaşadım. Almanlar maç boyu “kendi çocuklarını” ıslıklayan Türkiye tribünlerini alaycı bir dille “Auf wiedersehen” yani “görüşmek üzere” diye uğurlarken bu aynı zamanda “Mesut Raus” politikasının kaderinin de “Kürten Raus”tan farksız olduğunu tescilliyordu…

*Mesut Dışarı (Alm.)

Friday, September 17, 2010

Ulufenin sırrı

BU YAZI İLK OLARAK 16 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

“Milyarlarca dolar versek Türkiye’yi böyle güzel tanıtamayız.”

“Varlığınız Türk varlığına armağan olsun”

Bu cümlelerden ilki Abdullah Gül’e, ikincisi Garanti Bankasına ait. İkisinin de muhatabı Dünya Basketbol Şampiyonası’nda gümüş madalya kazanan Türkiye milli takımı oyuncuları ve teknik ekibi. Ve çok konuşulan 28 milyon TL’lik (Artı cumhuriyet altınları) gümüş madalya priminin sırrı da bu cümlelerde yatıyor.

Ustamız Metin Kurt, sporcuyu “Seyir yaratan emekçi” olarak tarif eder. Son derece isabetli olan bu tanıma mesele uluslararası müsabakalar olunca bir de şu eklenir: “Ulusal gurur yaratan ve ülkenin imajından sorumlu emekçi”. Biraz uzun oldu ve pek de afili durmadı farkındayım ama zaten olayın kendisi de pek öyle ahım şahım bir şey değil.

Ulusal gurur üreten “Gezici reklam panoları”

Ülke tanıtımı dediğimiz olgu günümüzde devletler tarafından hiçbiri ekonomik kâr getirmeyen ve kentsel yapılar içinde özellikle yoksulların yaşam standartlarını iyice aşağı çeken mega spor organizasyonlarının meşrulaştırılmasında önemli bir bahane konumundadır. Öyle sihirli bir sözcüktür ki bu, on binlerce insanı çitlerle çevrili toplama kamplarına kapatırsınız ve geri kalanların ruhu bile duymaz. Bunun en yakın örneğini Güney Afrika’daki Dünya Kupası sırasında gördük. Spor Bakanı Danny Jordaan “Herkes Güney Afrika’nın birinci sınıf bir ülke olduğunu görecek” derken ülkeyi “güzel” göstermek için gecekondu mahallelerinin yıkıldığı ve buralarda oturan insanların etrafı çitlerle çevrili teneke kentlere kapatıldığı gerçeğini yok sayıyordu elbette.

Esasında uluslararası spor organizasyonlarının milli gurur üretme ve ekonomiye katkı sağlama gibi amaçlarla düzenleniyor olması onları savaşlardan farksız kılıyor. Zaten medyada bu müsabakaların bu kadar militarist bir dille işlenmesi de bunu kanıtlıyor. Bu açıdan bakıldığında devlet erkanının ülke adına önemli bir hizmet gördüğü kabul edilen bu sporcuları milyonlara boğması sistemin sınırları içerisinde anlaşılır bir durum. “Milyarlarca dolar versek Türkiye’yi böyle güzel tanıtamayız. Ülkeye büyük ün, şan ve güç kattınız” diyor adamlar daha ne desinler. Elbette ödüllerin de haybeden dağıtılan ulufeler kıvamında olmasında şaşırtıcı bir yan yok.

Tabii uygulamanın biraz da bizim ülkemize has olduğunu belirtmek lazım. Örneğin altın madalya kazanan ABD’li oyunculara böyle bir prim verilmedi. Gerçi onlardan kimse Hidayet Türkoğlu gibi kameralar karşısında “MADDİ manevi destek bekliyoruz” diyerek halaya da durmadı ya neyse…

Arkeolojik bir olgu: kapitalist devlet ve kamu yararı

Kamu yararı gibi bir kavramın fosilleşmiş kabul edildiği günümüz dünyasında bu cümlelerimiz birçok kimseye arkaik geliyordur. Fakat onların bu çarpık algılayışı dünya üzerinde zapt etmediği hücre kalmayan neoliberalizmin sporu her anlamda sosyal adaletsizliğin kalelerinden biri haline getirdiği gerçeğini de değiştirmiyor. Ben burada 28 milyon liraya 280 tane basketbol sahası yapılırdı desem dakikasında fosilleşmiş ilan edileceğim, varın gerisini siz düşünün.

Devlet erkanının başarılı basketbolcuları 28 milyon + 500’er cumhuriyet altını ile ödüllendirdiği gün AİHM de Türkiye’yi Hrant Dink davasında suçlu buldu ve 133 bin avro ödemeye mahkum etti. O sıralarda bir tanıdık da twitter’dan şöyle yazıyordu: “Basketbolculara 2 milyon lira prim, Hrant’ın canının bedeli 133 bin avro… Adaletin bu mu dünya?”

Ben artık kaniyim, sabah-akşam Adam Smith, Ricardo da okusam düzenin değer kuramını anlamlandıramayacağım. Mesele para-pul, değer biçme, alışveriş gibi şeyler olunca topraklarını satın almak isteyen ABD başkanına “Merak ediyoruz, gökyüzünün ya da toprağın sıcaklığını nasıl satın alabilirsiniz? Bunu anlamak bizim için çok güç” diyen Kızılderili Şef Seattle gibi oluyorum.

O yüzden hep 28 milyon TL’ye 280 tane basketbol sahası yapılırdı diyen “fosillerden” olacağım galiba. Ya da dün 56. yaşını kutladığımız canımız ciğerimiz Hrant Dink’e biçilen 133 bin avroluk can tazminatını, sultan(devlet) tarafından savaşta başarılı olmuş yeniçerilere (basketbolcular) dağıtılan ulufeyle (28 milyon TL) karşılaştıracağım…

Sunday, September 5, 2010

Milli mesai işkencesi

BU YAZI İLK OLARAK 5 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Spor medyasının diline oturduğu şekliyle “milli mesai” dönemindeyiz. Hem basketbol hem de futbolda, bağlaşık olarak “millet” ve devletin resmi sportif temsilcileri uluslararası arenalarda boy gösteriyor ve Türk’ün gücünü kanıtlamaya uğraşıyor. Milli kelimesinin siyasi literatürümüzde farklı cenahlardan birçok karşılığı var ama her haliyle iddialı bir kelime olduğu kesin. Resmi söyleme göre hem bölgesel hem de etnik bir tanım olarak milletten kastedilen Kemalizm’in çizdiği sınırlar içerisinde Türklük ve bu gizemli özne milyonlarca kişiyi kapsadığı gibi -Kemalist olsun olmasın- Türklük ve millilik tanımlarıyla sorunu olmayan herkes tarafından da onaylanıyor.

Kitlesel sporların özgün yanı ise burada kendisini gösteriyor. Çünkü resmi ideolojinin söylemlerini kesin bir şekilde reddeden tarafların da çoğunlukla “milli” olarak kabul gören bu heyecanları taşıdığını görebiliyoruz. En çarpıcı örnek PKK önderi Abdullah Öcalan ve genel olarak Türkiye Kürdistanı’nda gözlemlediğimiz Galatasaray sevgisi. ‘80’lerden bu yana elde ettiği Avrupa Kupası başarılarıyla tüm PR’ını “Türklerin gururu”, “Avrupa Fatihi” gibi sıfatlar üzerine inşa etmiş, bir anlamda medya tarafından sıkça millileştirilmiş bir kulübün aynı anda Kürt coğrafyasının da en sevilen takımı olması kulağa garip geliyor.

MEDYANIN MİLLİ DİLİ

Hem Galatasaraylı hem de Kürt direnişinin sonuna kadar yanında olan birisi olarak bu çelişkileri ben de yaşıyorum. Muhtemelen bundandır ki “milli” maç dönemleri beni biraz geriyor. Halkın kültürünü ve alışkanlıklarını aşağılayan bir Fazıl Say gibi hissediyorum kendimi çünkü dışarıda ve medyada sürüp giden milli hezeyana katılma yönünde hiçbir arzu hissetmiyorum. Bilakis tüm bu uluslararası müsabakalar üzerinden üretilen milliyetçi söylemler bendeki spor sevgisini kısa süreli olarak da olsa yok edebiliyor.

Bu süreçte özellikle medyanın takındığı “yavşak” tavırdan iğrendiğimi net bir şekilde söyleyebilirim. “Dış mihraklara” karşı oynadığımız istisnasız her spor karşılaşmasını savaşa çevirdiğimiz yetmezmiş gibi sonuçları üzerinden de yine milli felaketler ya da zaferler yaratma konusunda üstümüze yok. Kulüp ya da milli takım fark etmiyor, uluslararası düzeyde oynadığımız hiçbir maçı kazanamıyoruz mesela. Ezip geçiyoruz, parçalıyoruz, yıkıyoruz, perişan ediyoruz, denize döküyoruz hatta çakıyoruz ama şöyle basit bir şekilde ve gerçekte olduğu gibi galip gelemiyoruz ya da yenemiyoruz. Üstelik spikerinden köşe yazarına ana akım medyanın çoğunluğunda rastladığımız bu tavra getirilen şöyle yanlış bir savunma da mevcut: “Kardeşim biz zaten maçları böyle izliyoruz. Küfrediyoruz, heyecanlanıyoruz, sayıyoruz, sövüyoruz, medyanın da aynı dili takınması normal.”

Bence tam tersi, hepimizin üzerinde ve kulağımızın dibinde duran medya bu dili kullandığı ve biteviye yeniden ürettiği için biz bu söylemlere mahkum oluyoruz, alışıyoruz ve bu dilin yaygınlaştırılma sürecine katılıyoruz. Spikeri “Rus’u denize döktük” diyen, gazetesi “Bunlara bir çakmak lazım” diye manşet atan bir ülkede spor seyircisi reflekslerinin niteliğinin de buna uygun olacağını öngörmek çok zor değil.

‘DUR TARİH, VUR TÜRKİYE’

Bu sebeplerden geçtiğimiz salı günü Türkiye’nin Yunanistan’ı 76-65 yendiği karşılaşmada Murat Murathanoğlu’nun her zamanki “Tüm dünya bize karşı” söylemiyle biçimlenen anlatımı midemi bulandırdı ve maça olan bütün ilgimi kaybetme noktasına geldim. 40 dakika boyunca spiker olduğunu unutarak maçı amigo ya da ülkü ocağı başkanı gibi anlatan Murathanoğlu öyle bir hale geldi ki her pozisyonu bu yanlı zihniyetin etkisiyle maniple etmeye başladı ve eminim ekran başındaki milyonlarca insanı Yunan’ı denize dökmek için hazır kıta bekleyen piyadelere dönüştürdü. Ender Arslan’ın basit bir şekilde düştüğü pozisyonu dahi “çelme taktıııııığğaaaaa” şeklinde yorumladığında iş işten geçmişti zaten. Neyse ki maçı Türkiye kazandı da Murathanoğlu ve milyonların “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” zırvalarını dinlemek zorunda kalmadık.

Velhasılıkelam bu sefer de Türk medyasının zafer naralarını abartılı bir şekilde dinlemek ve okumakla yükümlüydük. Dağ başını yine duman aldı, Türk Yunan’ı yine ezdi geçti zaten tarih tekerrürden ibaretti ve bir Türk elbette ki dünyaya bedeldi. Bol bol Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılıkla sosladıktan sonra yemeğimiz afiyetle yenmeye hazırdı her milli maç sonrasında olduğu gibi.

Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan bu süreci gayet isabetli bir şekilde “Dur tarih, vur Türkiye” olarak tanımlar. Türk medyası bir kez daha tarihi durdurdu ve Türkiye vurdu, vurdu, vurdu. Ben “Lexın, lexın…” diye bambaşka bir türkü söylerken içinde “bizim” de olduğumuz sporda “milli mesai” döneminden niye tiksindiğimi bir daha hatırladım.

Sunday, August 15, 2010

Başlıyoruz totolu motolu

BU YAZI İLK OLARAK 15 AĞUSTOS 2010 PAZAR GÜNÜ EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Terli, yapış yapış günlerimize futbol mesaisi ekleniyor. Öyle bıkkın bir haldeyiz ki meşin yuvarlak hayatımıza girse ne olur girmese ne olur, tövbeliyiz hayattan! Tablet halinde yutacağımız bir anayasanın tartışmaları etrafında yaratılan dezenformasyondan yeterince muzdaripken bir de yanında Erman Toroğlu&Ahmet Çakar’a midemizde ne kadar yer var? Hafta içi milli maçta provasını yaptık, ben almayayım! İzlemeyenler için aynı anda özet ve kehanet işlevi görecek bir yorum yapayım: Bu 2 adamın 1 sene boyunca aynı stüdyoda edeceği laklağa peynir gemisi bile illallah eder, aganta burina burinatasını çeker, yolunu alır…

Üstelik sıcakların yanında bir de Ramazan mevsimindeyiz. Oruç kaynaklı kronik form düşüklükleri sporcuların performansını da ister istemez etkileyecektir. Gerçi İstanbul’a kupa mesaisine gelen 2.Lig takımlarının taktiğinden bozma bir 6+2+2’miz var dolayısıyla kadrolardaki “mümin” sayısının azalması bu etkeni minimize ediyor. Olsun yine de bu memlekette adettendir, Ramazan dönemi yeşil sahalar durgunlaşır.

Yeni şampiyon, yeni transferler, yeni sağlık ekipleri(!) derken yeni de bir ismi var özünde 1. Profesyonel Deplasmanlı Futbol Erkekler Ligi olan kümemizin: Spor-Toto Süper Ligi. Kabul etmek gerek ki, çirkinin ötesinde komik bir isim. 2005’ten beri adı bir sponsorla birlikte anılan ligimizin bu hali spikerler hariç kimseyi ırgalamıyor gerçi yine de totolu motolu bir ligimizin olması insanı ister istemez kıkırdatıyor.

Totolu ligimizin demografisi memleketin haliyle benzeşiyor. Kürtsüz Kürt sorunu çözümü çabalarımız ve Kürtsüz anayasa paketimiz gibi Kürtsüz de bir futbol ligimiz var. Diyarbakır’ın da küme düşmesiyle 2010/11 sezonunda bölgeden hiçbir takım totolu ligin keyfine tam anlamıyla varamayacak. İşin aslı Diyarbakırspor da bizi pek memnun etmiyordu. Umudumuz yeni kurulan Amedspor’la Dersimspor’da… Hani şoven bir tını yaratmak istemem ama bölgenin öz kaynaklarını ve kimliğini taşıyacak “ellenmemiş”, bağımsız bir kulübün ligimize katacağı renk çok daha farklı olacaktır. Hele bir barış gelsin… Umuyorum ki bu günler ve daha fazlası çok uzakta değil…

Geçtiğimiz sezonun şampiyonu Bursaspor sezona forma reklamı olmadan giriyor, ne güzel! Üstadın benzetmesiyle sahada “gezici reklam panosu” gibi koşuşturmayacak bir şampiyonumuz var, en azından ilk hafta itibariyle. Gerçi hafta içinde toto ligi olmamız hasebiyle düzenlenen basın toplantısında Spor-Toto Teşkilat Başkanı Bekir Yunus Uçar ligimizin son yıllarda gösterdiği endüstriyelleşme atağını(!) öve öve bitiremedi ama memleketin dinamikleri kendisini pek doğrulamıyor demek ki. Halen bir “Anadolu” takımı, şampiyon da olsa kendine uygun bir sponsor bulmakta zorluk çekebiliyor. Sahi nerede yahu bu memleketteki değişimin(!) öncüsü olan Anadolu Kaplanları? Onlar ya da bir başka şer yuvası -pardon şirket- gelene dek Bursasporlu futbolcuları mobilize billboardlar halinde görmemek keyifli olacak.

Üç büyükler sezona renksiz giriyor. İçlerinde bir tek Beşiktaş umut veriyor onlara da kasten renkli demiyorum, Çarşı kızıyor sonra. Bana son derece cinsiyetçi gelse de “erkek adam renkli takım tutmaz” diyorlar malum. Yoksa benim bu seneki şampiyonluk adayım Beşiktaş. Bu yolda en güvendiğim isim de Quaresma değil Guti. Şöyle söyleyeyim, Guti’yi Galatasaray alsaydı ibrem sarı-kırmızılılardan yana dönerdi. Guti’yi o derece önemsiyorum. Orta sahada oyun kurabilecek, top saklayabilecek ve ileriye doğru oynayabilecek, üstüne skora direkt etki edebilecek çok klas bir futbolcuya sahip Beşiktaş. Üstelik koca ligde eşi benzeri yok tüm bu özellikleriyle. Guti’nin haricinde bir önemli faktör de Bernd Schuster. Kanımca Beşiktaş 2003’ten beri ilk defa sezona şampiyonluğun favorisi olarak giriyor. Gerçi İddaa’nın yayınladığı bahis oranlarına göre favori Fenerbahçe ama günün trendine göre sallıyoruz İddaayı, totoyu, motoyu. (Cidden toto diye lig ismi mi olur, kim ciddiye alır bu ligi?) Öte yanda Trabzonspor’un da şampiyonluk mücadelesinde İstanbullular için ciddi bir tehdit olarak ön plana çıkabileceğini belirtmek lazım. Adam gibi adam Şenol Güneş böylesi bir başarıyı çoktan hak etti.

Bu dönem aynı zamanda TSK mesaisinin de başladığı mevsimlerden biridir. Binlerce genç silah altına alındı bu hafta itibariyle. Hayatlarından (statülerine bağlı olarak) 6 veya 15 ay kırpılacak. Üstelik bu gençler hiç de kendilerine ait olmayan bir savaşa ortak olmaya zorlanacaklar. Kazasız belasız evlerine dönebilmeleri dileğiyle…

Yeni sezon hayırlı olsun…

Saturday, June 12, 2010

Büyüdük ve dünya kupalarını sevmek zorlaştı


BU YAZI İLK OLARAK 13 HAZİRAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Ufakken her şey daha güzeldi. Futbol dahil.

İlk izlediğim dünya kupası 1994 Amerika’ydı. Sıkıcıydı diyorlar, ben öyle hatırlamıyorum. Hagi’nin Romanya’sı, Stoichkov’un Bulgaristan’ı, Brolinli, Dahlinli, Kenneth Anderssonlu İsveç, çeyrek finalde Brezilya’ya kaybetse de Hollanda, penaltıyı kaçırsa da Roberto Baggio… Sıkıcı değildi, en azından bana hiç öyle gelmemişti. Ufaktım belki de ondan.

Küçüktüm ve 1994’de emperyalist Belçika’nın Ruanda halkının içine ince ince işlediği nefretin doğurduğu katliamlardan habersizdim. Yugoslavya benim için Kızılyıldız, Partizan ve Hajduk Split’in ülkesiydi. Tito’nun “kristal bir küre” haline getirdiği Yugoslavya’daki kanlı parçalanma beni ilgilendirmiyordu. Çeyrek finalde Brezilya’nın Hollanda’yı 3-2 yendiği maça ev sahipliği yapan Dallas’ta dünya kupası yüzünden 3000 kent yoksulunun yerinden edildiğini, evsiz bırakıldığını da bilmiyordum.

Şimdi Eduardo Galeano hatırlattı. İsmine kurban olduğum Formula 1 pilotu Ayrton Senna da 1994’te ölmüş. Ondan haberim vardı, Spor&Spor dergisini hiç kaçırmazdım 8 yaşındayken.

8 yaşımın başucu kitabı Vala Somalı’nın Teknik ve Taktik Yönleriyle Futbol ve Tarihi adlı eseriydi. Elimden düşürmeden tekrar ve tekrar okurdum. Sayesinde ezber ettim geçmiş dünya kupalarını. Benim için dünyanın en önemli kitabıydı.

Ufaktım ve daha kalın kitapların varlığı, sistemin kötülüğü, insanların korkaklığı beni ilgilendirmiyordu. Farkında bile değildim. Aklım ermiyordu. 1954’ün Macaristan’ı, 74’ün Hollanda’sı ve 94’ün Romanya’sından daha önemli bir tek Galatasaray vardı. Ha bu arada kupa süresince Reinhard Saftig değişikliğinin Galatasaray açısından bir felaket demek olduğunun da bilincinde değildim. Bu eksikliği de ufaklığıma bağlayabiliriz elbette.

Yanımız amele sınıfı tüm kara parçalarında, Afrika dahil

Oysa artık büyüdüm. Bana sorsanız aklım öyle çok şeye eriyor ki. Ukalalıkta üstüme yok ve artık dünya kupalarını sevmekte zorlanıyorum. Dünya kupası için yapılanları gördükçe midem bulanıyor. Henüz 3 gün önce Cape Town’da 5 ailenin evi daha yıkıldı. Durban’da hükümete bağlı silahlı milisler gecekonducuları acımasızca döverek evlerinden çıkardılar ve kupa süresince ortalarda görünmemeleri için tembihlediler. Dünya Kupası için yerinden edilen ve teneke kentlerde yaşamaya zorlanan insanların sayısı on binleri aştı Güney Afrika’da.

Fakat ülkede dünya kupası uğruna gerçekleştirilen hukuksuzluklara karşı eli kolu bağlı beklemeyi reddeden gruplar var. Cape Town’ın da dâhil olduğu Western Cape’de örgütlenen Abahlali hareketi dünya kupasının başlamasıyla birlikte yoksulların “kent hakkı” adına eylemlere başladı. Güney Afrikalı otoritelerin ülkeyi güzel, sorunsuz ve sermaye için cazip göstermek adına evsizleri, gecekondu sakinlerini, yoksulları, emekçileri görmezden gelmesine inat onlar eylemleriyle “biz buradayız” diyecekler.

Ülkenin spor bakanı Danny Jordaan’ın turnuva öncesi söylediği bir söz vardı: “Tüm dünya biz Güney Afrikalılar’ın birinci sınıf olduğunu görecek.” Haklı, Güney Afrika Cumhuriyeti birinci sınıf bir zulüm ülkesi. Apartheid’ı sona erdiren, ülkede büyük umutlar yeşerten Nelson Mandela ve onun 16 yıldır iktidarda olan partisi ANC, sol kimliğini Washington güdümlü yapısal uyum programlarına ve neo-liberal politikalara terk ettiğinden beri Güney Afrika artık renkleri değil sınıfları yüzünden ayrımcılığa maruz kalan insanların ülkesi.

Dostlar, tanıdıklar, okurlar soruyor, favorin kim, hangi takımı tutuyorsun diye. Cevap vereyim, dünya kupası bahanesiyle evinden edilen, teneke kentlere sürgün edilen, kentlere sokulmayan Güney Afrikalı yoksulları tutuyorum. Cape Town’da, Johannesburg’da, Durban’da yüreğim onlarla atacak ve en çok onların eylemlerini takip edeceğim.

Kusura bakmayın, güler yüzlü bir dünya kupası yazısı yazamadım. Fakat safımız belli, anamız da yanımız da amele sınıfıdır ve düşmanlarımız bu denli pervasızken safları bir kat daha sıklaştırmalıyız, bütün kara parçalarında Afrika dâhil.

İrfan Aktan ve Ali Aslanbay

Yetmez ama hapis cezasına çarptırılan İrfan Aktan ve vefat eden Bandista üyesi Ali Aslanbay için de bir şeyler söylemeliyim.

Okan Yüksel’in kendime şiar edindiğim bir sözü var: “İki tip gazeteci vardır. Palto tutanlar ve kafa tutanlar. Ben kafa tutanlardanım.” İrfan Aktan da kafa tutan gazetecilerden ve bunun bedelini aldığı hapis cezasıyla ödüyor. Öyle adaletsiz bir memleket ki burası birkaç sene içinde hapse girmezsem henüz yeniyetme olduğum mesleğimde kötü olduğumu, kaypak olduğumu, kafa tutan değil palto tutan gazetecilerden olduğumu düşünmeye başlayacağım. İrfan Aktan elbette yalnız değildir ve cezasına sebep olan cümlelerinin altına hiç okumadan dahi imzamı atabilirim. Lanet olsun bu ülkenin TMY’sine, 301’ine…

Ve Ali Aslanbay…”En güzelimizdi” diyor Bandista üyeleri onun için. Bandista benim için bu ülkedeki en güzel şeylerden biri, 21.yüzyılın devrim türkülerini çatır çatır, kimseye eyvallah demeden söylüyorlar, söyletiyorlar. Birebir tanımıyordum Ali Aslanbay’ı ama böylesi bir grubun “en güzeli” olmak ne güzeldir ve ölümü ne büyük kayıptır bizler için.

Başımız sağ olsun, Bandista’nın da dediği gibi “yürüyüşe devam, daima daima daima!”

Sunday, May 23, 2010

Bursa'nın şampiyonluğunu nasıl yorumlamalı?

BU YAZI İLK OLARAK 23 MAYIS 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Değişik bir şey oldu geçen hafta. Türkiye gibi bir monotonluklar cennetinde değişiklik çölde vaha olsa da, bu olay; önemini, değerini, medya diliyle konuşacak olursak, reytingini bir gün içinde yitirdi. En azından bu memleketin asıl derdinin ne olduğunu bilenler, Bursa’nın şampiyonluğunu hemencecik unuttu. Son 6 ay içinde 3. kez maden işçilerimizi katleden düzen, tekdüze yıkıcılığını bir kez daha hatırlattı bize. Futbolda yaşanan anlık bir ihtilalin sarhoşluğundan çabuk uyandık.

30 işçimizi yüreklere gömmüşken ve sendikalar yüzsüz yüzsüz “Grevin koşulları yok” diyerek 26 Mayıs genel grevinden su koyverirken, futbol konuşmak içimden gelmiyor. İçimden gelmiyor ya, bu ülkede bazı şeylerin gerçekten değişmesi için “değişiyoruz, gelişiyoruz” nutukları çekenleri de gerçeklere davet etmek, elzem bir görev değil midir; hele ki bu “değişiyoruz” hikayelerini dinlerken, ayakta düzüldüğümüz aşikarken?..

Bu hafta Star gazetesinden Mehmet Altan, Türkiye’nin değiştiğini ve bu değişim sayesinde Bursaspor’un şampiyon olabildiğini iddia etti. Ona göre bu aynı zamanda tüm ülke sathında süregelen bir trend olan; yoksulun zengini, Anadolu’nun Saray’ı, siyah Türkün beyaz Türkü devirmesinin ve ülkede yaşanan siyasal gelişmelerin bir göstergesiydi. Taraf gazetesinden değerli bir akademisyen yazarımız ise (iddialarını sanal ortamda dile getirdiği için adını vererek saygısızlık yapmak istemiyorum), ülkede yaşanan değişimlerin Anadolu burjuvazisini ekonomik olarak güçlendirdiğini söyledi ve bu sebepten artık sadece “güç ve para” ile şampiyon olunamayacağını iddia ederek ekledi: “Trabzon’un ‘70’lerdeki çıkışı sürekli değildi, oysa ben Bursa’nın sürekli olacağını iddia ediyorum, çünkü sermaye tabanı buralara kayıyor.”

BURSA’NIN SIRRI

İddiadaki çelişkilerin farkına siz de varmışsınızdır. Yazarımız önce bu sonucun giderek güçlenen Anadolu burjuvazisinin bir zaferi olduğunu söylüyor, sonra da güç ve paranın artık şampiyonluğa yetmediğini... Eğer Bursa’nın başarısındaki anahtar, iddia edildiği gibi kentin ve dolayısıyla kulübün mali olarak güçlenmesi ise “Para ve güç artık başarıya yetmiyor” argümanı kendi kendisini tekzip ediyor demektir. İkinci olarak, Trabzon’un ‘70’lerdeki çıkışı “güçlü ve sürekli” bir çıkış değilse, bu takım nasıl 6 lig şampiyonluğu, 8 Türkiye Kupası kazandı ve nasıl oluyor da hâlâ ekonomik ederi ve bütçesi diğer Anadolu kulüplerinin kat kat üzerinde? Trabzonspor’un 1984’ten beri lig şampiyonu olmadığı gerçeği bunu açıklamaya yetmez. Kulübün son 25 yılda kazandığı 9 kupayı hangi Anadolu takımı kazanabildi?

Kaldı ki yazarımızın da çok iyi bildiği gibi, Bursa şehrinin ekonomik olarak güçlülüğü yeni bir olgu değil. Bursaspor Kulübü’nün bütçesi de son dönemlerde yaşandığı iddia edilen bir değişimle aniden yükselmiş falan değildir. Tam aksine; Bursaspor, tıpkı Trabzonspor’un ‘70’lerde gerçekleştirdiği çıkış gibi öz kaynakları, akıllı-hesaplı transfer politikası ve futbolu/kulübünü seven geniş taraftar kitlesi sayesinde başarılı olabilmiştir.

Bu başarının Trabzonspor’unki kadar uzun soluklu olabilmesi ise çok zor gözüküyor. Çünkü ‘70’lerde “küçük” kulüplerle “büyük” kulüpler arasındaki ekonomik uçurum bu kadar büyük değildi, dolayısıyla daha kıt kaynaklara sahip takımlar zirveyi daha ciddi ve sürekli bir şekilde zorlayabiliyordu. Bu bütün dünyada böyle ve ülkemizde de Trabzon tek örnek değil. Eskişehirspor hiç şampiyon olamadı belki ama 1968 ila 75 arası ligin zirvesinden hiç inmedi de. Bugün bu istikrarı gösterebilen bir “Anadolu Kaplanı” görebilmiş değiliz. Dolayısıyla Bursaspor’un şu anda
Kayserispor/Ankaragücü/Gençlerbirliği gibi takımlarla eşdeğer seviyede olan ekonomik imkanları mucizevi bir şekilde yükselmezse (süreklilik arz eden bir şekilde), bu başarının Trabzonspor’unki kadar kalıcı olması mümkün gözükmüyor. Çünkü yukarıda söylediğim gibi, onlar da esasında Trabzon modeliyle başarılı oldu. Trabzon’dan tek artıları, kentin halihazırda zengin bir sanayi şehri olması. E bu da iddia sahibinin çok iyi bilmesi gerektiği gibi, son dönemde gerçekleşen bir değişimin eseri değil.

Mehmet Altan’a gelince; Altan, o pek sevdiği “Türkiye’deki değişim” türküsünün ana temasının, yoksulun zengini devirmesi olmadığını pekâlâ biliyor olmalı. Türkiye’de bir değişim yaşanıyor, evet. Bu değişim, devlet iktidarına demokratik yöntemlerle -öyle ya da böyle- 60 yıldır sahip olanların çok daha aklı başında ve sistematik hareket ederek devlet aygıtını da tamamen ellerine geçirmesi sürecinden ibarettir. Siyah Türkün, ezilenin, yoksulun, Kürdün vs. statükoya karşı konumu ufak bir yatay değişim göstermişse de güçlenmemiştir. Dolayısıyla Mehmet Altan’ın iddia ettiği gibi “yoksul” Bursa’nın şampiyonluğu, ülkedeki siyasal gelişmelerin sportif bir göstergesi değildir. Zira, ülkede ekonomik ve siyasal olarak ezilenlerin durumundaki tek değişiklik olumsuz yöndedir.

Sonuç olarak; Bursa’nın şampiyonluğu her ne kadar bizleri çok memnun etse de, ne kadar kalıcı olacağı ve Anadolu takımlarının önünü ne derece açacağı şüphelidir. Zira, oligarşi (GS-FB-BJK) tüm azametiyle olduğu yerde durmaktadır; tıpkı Türkiye Cumhuriyeti’nde olduğu gibi... Pek çok liberalimizin yaptığı üzere kapitalist gruplar arasındaki güç değişikliğini esaslı bir değişim olarak yorumlamak, kelimenin tam anlamıyla dezenformasyon üretmektir. Patron eskiden de sermayeydi; güç ve hegemonya araçları eskiden de onun tekelindeydi, şimdi de öyle. Değişen tek şey, Goliath’ın adı. Türk futbolundaysa böyle bir değişimin dahi yaşandığını söyleyemeyiz. Davut harika bir maç çıkardı, o kadar.

Saturday, May 8, 2010

Mayıs, kavganın ayı olacak




9 MAYIS 2010 TARİHLİ EVRENSEL GAZETESİ YAZIM.

Emeğin kavgası var! 1 Mayıslardan, 6 Mayıslardan, Yunanistan’da kavgaya atılan kardeşlerimizden aldığımız güçle 26 Mayıs Genel Grevi’ne doğru gidiyoruz.

Mayıs ayının heyecanı spor sahalarında da yaşanıyor elbette. Özellikle Avrupa kıtasında futbol ve basketbol liglerinin sonuna yaklaşıyoruz. Teniste Roland Garros kapımızda bekliyor. Geçtiğimiz hafta içinde bir Türkiye Kupası serüvenini daha sonlandırdık ve kimsenin şaşırmadığı üzere Fenerbahçe yine kıramadı şeytanın bacağını. Çok sevgili bir dostumuzun dediği gibi “Urfa Güneş’i selamladı” o gün.

Fenerbahçe kararlıydı bu kez eli boş dönmemeye ama Şenol Güneş ve oyuncularının başka planları vardı. Geri düştüler belki ama oyundan düşmediler ve net bir skor, güzel bir oyunla Urfa’dan Güneş’i boynu bükük ayırmadılar. Kupa hırçın Karadeniz’e, Trabzonlu kardeşlere doğru yol alırken karşılaşmayı televizyondan takip edenler için yorumcu Ömer Üründül’ün yaşadığı hüzün yürek burktu doğrusu. İnsan tarafını bu kadar belli etmez ki yahu!

NBA’de hakem tartışmaları

Heyecan, Okyanus’un ötesinde de devam ediyor. NBA’de playoff’a kalan takımlar uzun bir sezonun sonuna yaklaşıyorlar ve gerginlik had safhada. Gerginliğin sebebini ise tıpkı bizdeki gibi hakem tartışmaları oluşturuyor. Tartışmanın bizdekinden farkı NBA’de saha içi aktörlerin hakem eleştirisi yapmasının yasak olması. Ağzından hakem kelimesi çıkan 35.000 dolar cezaya çarptırılıyor. Geçtiğimiz günlerde Orlando Magic’in pivotu Dwight Howard’ın kişisel blogunda hakemlerden yakınması dahi cezaya tabi tutuldu.

NBA, dünyanın en büyük basketbol arenası ve bu arenanın kendine has bazı özellikleri var. Özellikle David Stern’ün başkanlığa geldiği 1984’ten beri bu özellikler daha da belirginleşti. Hakemlerin yıldız oyunculara yaptığı “süperstar muamelesi” bunlardan biri. Bu muameleyi kısaca “herkes eşittir ama süperstarlar daha eşittir” diyerek özetleyebiliriz. Bir adım öteye gidecek olursak “süperstarlar eşittir ama 2 ve 3 numara oynayan süperstarlar daha da eşittir” gerçeğiyle karşılaşırız zira özellikle Michael Jordan sonrası lig, kısaların ve “kanat oyuncularının” daha pazarlanabilir olduğunu fark etti ve oyunu onlar için kolaylaştıran kurallar çıkardı. Savunma oyuncusunun rakibi savunurken eliyle kontrol etmesini yasaklayan hand-check kuralı bunlardan biri. Kural, 1994 yılında yürürlüğe girdi ve git gide sertleşti. 4 ve 5 numara oynayan uzun oyuncuların pota altındaki etkinliğini azaltan 3 saniye kuralı da bir başkası. Bu kural da 2001 yılında çıkarıldı.

Eleştirilebilemez

David Stern, tarihin gördüğü en güler yüzlü diktatör olarak hakemlerinin eleştirilmesine ve otoritesinin sorgulanmasına katlanamıyor. Fakat sorun şu ki, sahada onun kurallarını ve otoritesini yansıtan hakemler gerçekten çok başarısız. Türkiye Ligi ya da FIBA’yla karşılaştırılamayacak kadar kötü bir hakem nesli var elinde. Benim buradaki derdim hakemlerin beceriksizliğiyle alakalı değil. Çünkü hakemlerde suç bulmak kolaya kaçmak olur. Zaten süperstarlara ayrıcalıklı davranmaları öğütlenen hakemler sahada ağızlarıyla kuş tutsalar yine de adil olamazlar. Yani sorun sadece uygulamada değil. Mevzuat defolu. Eşitsiz muameleyi öğütleyen zihniyet, hatayı ve adaletsizliği körüklüyor.

Gelelim meselenin diğer boyutuna yani David Stern’ün hakemleri eleştiren herkese para cezası kesmesine. Yukarıda da söylemiştim, hiç kuşku yok ki David Stern tarihin gördüğü en güler yüzlü diktatördür. Kendisini “özgürlükler ülkesi” olarak pazarlayan bir yerde bu adamın hakimleriyle aynı fikirde değilseniz otomatikman suç işlemiş kabul ediliyorsunuz. Ne ağzınızı açmanıza ne de öfkenizi kağıda kaleme dökmenize izin var. Stern’ün mesajı açık: Beni ve sistemimi kimse eleştiremez. Eleştiren de en ağır cezayı öder. David Stern’deki diktatör potansiyelini görünce iyi ki bu adam 1930’larda yaşamamış diyorum. Umarım yakın zamanda politikaya atılmaya kalkmaz.

“Mayıs ayların gülüdür.”

Mevsim mevsim bezirganların zulüm ateşlerinde kızdırdık öfkemizi. Antep’te Çemen, Karşıyaka’da Kent A.Ş, Yenikapı’da Marmaray, Esenyurt’ta Belediye, yurdun dört bir yanında Tekel işçileriyle bileyledik süngülerimizi.

Kartal’da, Ayazma’da, Sulukule’de yıkılan gecekondulardan yükselen nefret çığlıkları, Bursa’da, Balıkesir’de yetim kalan madenci çocuklarının gözyaşlarına karıştı. Tersanelerde, atölyelerde, fabrikalarda “makinenin kaptığı kol” için, Kürt diye “üzerine kurşun yağdırılan” küçük bedenler için sıktık yumruklarımızı. Uğur, Ceylan, Mizgin, Xezal için…

Okulu bırakıp Ceylanpınar’da koyun otlatan, Çukurova’da pamuk toplayan çocuklarımızın genç yaşta kabuk bağlayan elleriyle, taş attığı için hapsedilen 15’liklerin gasp edilmiş vücutlarıyla özdeşleştirdik tenimizi.

Aşındırmak için sonunda o yolları, Güler Zere, Hrant Dink, 1915 Büyük Felaketi’nin, Dersim katliamının mağdurları ve kaçak Ermeni işçileri için arşınladık sokakları. Kürt dağlarında kokuşmuş düzenin rezil savaşı yüzünden öldürülen Kürt ve Türk emekçi çocuklarının yerde bırakılan kanının hesabını sormak için tazeledik bilinçlerimizi.

“Mayıs’ta gönlümüz delidir.”

Sabahattin Ali’nin dediği gibi Mayıs ayların gülüdür fakat gönlümüzü de deli eder. Mayıs; kavganın ayıdır. 1 Mayıs bizim güleç yüzlü kavgamızdı. 4 Mayıs’ta Terzi Fikri’yi, 6 Mayıs’ta “ölümü güzel kılanları”, Deniz’i, Yusuf’u Hüseyin’i anarken düşmanlarımızın kahpeliğini bir kez daha hatırladık. Ve o güzel türkünün dediği gibi şimdi dağlardan, tarlalardan, kondulardan, fabrikalardan, okullardan çıkıp mücadelemizi sürdüreceğiz güneşe doğru giden yolda.

Emeğin kavgası var. Yüreğimize kuvvet!

Sunday, April 18, 2010

Spora neden siyaset sokmalıyız?

BU YAZI İLK OLARAK 18.04.2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Futbolu hayata benzetir dururuz da bir türlü ciddiye alasımız gelmez. Ağızlarındaki gümüş kaşığa rağmen kendisini ve hayatı gereğinden fazla ciddiye alan insanlardan tezat bir tavır! Aman siyaset girmesin futbola, uç noktamız “futbol asla sadece futbol değildir” klişesi olsun, fair play oh ne güzel, tribün ruhu kurtarıcımız! Neydi Adorno’nun o lafı: “liberal bir iletişim aracı olan yalan…” Gazetelerimizin spor sayfaları aklıma bu cümleyi getiriyor.

Doğrudur, futbol da diğer kitle sporları da hayata benzer! Günlük hayatımızda var olan tüm olumlu/olumsuz ilişkilerin tezahürlerini spor sahalarında tecrübe etmek mümkündür. Irk ayrımcılığı, milliyetçilik, cinsiyetçilik, sınıfsal ayrım, günlük politika, ekonomi… Hepsi ama hepsi yansır gladyatörlerin sahasına. Spor endüstrisi, kapitalizmden bağımsız değil ya!

Direniş! Hayatlarımız üzerinde kurulan tahakküme karşı gösterdiğimiz direniş, elbette spor sahalarında da yaşanıyor. Spor gazetecisinin asli görevi de şu olmalı kanımca: Spor endüstrisinde direnen yüreklerin maceralarını belgelemek. Yoksa Ahmed Arif’in dizelerini uyarlayacak olursak sade spor, skor yazısı yazmak “yosun, solucan harcıdır.”

Bir devrimci: Jackie Robinson

15 Nisan günü, Atlantik’in ötesinde koca bir ulus “direnen bir yüreğin” anısını onurlandırdı. Perşembe günü Amerikan Beyzbol sahalarında boy gösteren oyuncu-antrenör herkes 42 numaralı bir efsanenin formasını taşıdı sırtında. Irk ayrımını parçalayarak beyazlarla aynı sahaya çıkan ilk siyahi beyzbol oyuncusu olma unvanını taşıyan bu devrimcinin adı Jack Roosevelt Robinson’dı. Jackie’nin 1947 yılında gerçekleştirdiği bu ilkin anlamı öylesine büyüktü ki sonradan Martin Luther King dahi Jackie Robinson’ın ABD’deki siyah hareketinin(sivil haklar hareketi) öncülerinden biri olduğunu söyleyecekti. Jackie Robinson’ın öncüsü olduğu yolun devamı binlerce siyahi sporcuya ama daha da önemlisi Malcolm X’e, Rosa Parks’a, Muhammed Ali’ye yön verdi.

Eğlenceden ibaret olması, “siyaset” içermemesi gerektiği söylenen spor sahaları her zaman için direnişin önde gelen adreslerinden biri olmuştur. Dünyanın birçok ülkesinde siyahilerin ‘eşitlik’ mücadelesi spor arenalarında başlamıştır. İnanın, Brezilya’da Arthur Friedenreich ya da Carlos Alberto ilk ‘melez’ oyuncular olarak sahaya çıktıklarında oranın muhafazakârları yine bu durumdan hoşnut değillerdi ve yine dertlerini “spora siyaset sokulması” minvalinde dile getiriyorlardı.

“Spora siyaset sokmak!”

Birçok coğrafyada ezilenlerin mücadelesinde başrolü üstlenen spor, maalesef bizde aynı özelliği kazanamamıştır. Bunda en büyük pay ideolojik baskının birey ve kurumların üzerinden bir an olsun eksilmemesinde elbette. “Spora siyaset karıştırılmasın” diyerek yola çıkıp Diyarbakırspor’u ‘devlet takımı’ haline getirmeye çalışan kafası karışık bir otoriteye sahibiz. Metin Kurt’un açtığı yoldan kaç kişi ilerleyebildi bile diyemiyorum zira devletin/ordunun o yolu tıkayan ve hatta yerle bir eden müdahalesi güdümlü bir darbeyle olmuştu. Emek hareketinin yaralarını henüz yeni yeni sarmaya başlayabildiği bir darbeyle…

Şurası bir gerçek ki sporun ticarileşmesi, onun bir direniş mecrası olarak kullanılmasını zorlaştırıyor. Sistemi yönetenlerin şekil verdiği ve burjuva medyalarının belgelemeye çalıştığı bir spor dünyası kaçınılmaz olarak insanların dikkatini dağıtmaya yönelik bir araç haline geliyor. Spora siyaset karıştırılmasını çok ‘kaka’ buluyor ya bizim medya, benim iddiam ise şu yönde: Siyaset her zaman var ve spordaki direnişimizi sürdürürken asıl mücadelemizin siyasi olduğunu asla unutmamız lazım. Çünkü rakiplerimiz bunu hiçbir zaman akıllarından çıkarmıyorlar ve bu yüzden yönetenler hala onlar!

Bu hafta aynı zamanda 2 Leeds’li taraftarın Taksim’de milli duygular(!) adına hunharca katledilmesinin yıl dönümüydü. Galatasaray o maçı 2-0 kazanmıştı ve dönemin Yılmaz Özdil yönetimindeki Star Gazetesi, ertesi sabah “Two Size” manşetiyle sahada 2, sokakta 2 iması yapmıştı. Rezildi, utanç vericiydi, insanlık dışıydı! Aynı yoz dil bu hafta da Ahmet Türk’e uygulanan şiddeti meşrulaştırdı ve haklı gördü. Şimdi anlıyor musunuz bu ülkenin sosyalistleri, devrimcileri, demokratları olarak spora ‘siyaset’ sokmamız neden hayati derecede önemli?

Ne demişler: Özgürlük sen ordaysan orada!

Saturday, March 27, 2010

Derbi, Canaydın ve Bursaspor

BU YAZI İLK OLARAK 28 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Önce bir iddia: Bugünkü Galatasaray-Fenerbahçe derbisi olaysız tamamlanacak. Kulağa uçuk ve absürd geliyor değil mi? Biliyorum o yüzden meramımı biraz daha açacağım. Olaysız dediysem o kadar da endişelenmesin holding medyalarımız. Ufak tefek efelenmeler, küfürleşmeler, tribün atraksiyonları elbette olacak. Bunlar bizim dünya derbisinin şanındandır. Hatta diyebilirim ki bizimkini dünya derbisi yapan salt taşıdığı bu şiddet ve nefret potansiyelidir.

Ali Sami Yen Stadyumu’nun her türden plastiğe alışık çimlerini envai çeşit marka su şişelerinden, sarılı-kırmızılı koltuklardan, bozuk paralardan, çakmaklardan hangi ulvi güç koruyacak dersiniz? İnsanlığımızı hatırlamak için hangi bedeli ödememiz gerekiyordu? Görünüşe bakılırsa bir faninin ölümü bunun için yeterli sebep.

Özhan Canaydın, malum 6-0’lık maçta Fenerbahçe’nin attığı gollere alkış tutarak pek alışık olmadığımız bir yönetici profili çizmiş, kendi camiasının tepkisini çekmek pahasına centilmen başkan payesini kazanmıştı. Daha sonraki dönemde onun da popülist tavır ve açıklamalarına şahit olmuştuk gerçi ama insanın adı çıkmayagörsün. Canaydın, bizim futbol çevremizde en makbul olmayan ‘centilmen, hakkaniyetli adam’ gömleğini üzerine giymişti bir kere. Sonu “Bizi, yaktın, yıktın, gittin Canaydın” tezahüratlarıyla geldi. Başarısızdı, doğruya doğru. Yine de kimi gönüllerde taht kurduğu kesindi.

Fenerbahçe’nin hafta içi Manisaspor’la oynadığı kupa maçında bir ilke şahit olduk. Bu ülkede ilk defa bir saygı duruşu saygısızlık duruşuna dönüştürülmedi. Ve bir de jest vardı Fenerbahçe tribünlerinde: “Mekânın cennet olsun centilmen başkan” pankartı taraflı tarafsız herkesin takdirini topladı.

Kimse merak etmesin! Fenerbahçe tribünlerinden atılan bu dostluk atımının barutu 1 maç anca gider. Bu sükûnet ne holding medyasının, ne endüstrinin ne de yolunu kaybetmiş taraftar gruplarının işine gelir. Dolayısıyla paniğe gerek yok. Bir kez olsun adam gibi maç izleyeceğiz. Dostane olmayacak, belki ilk hatalı hakem kararında yine küfürler ve komplo teorileri havada uçuşacak ama umuyorum 1 maçlığına insan gibi maç izleyebileceğiz. Özhan Canaydın’ın dirisi değil belki ama ölüsü bunu başaracak.

Bizde işler böyle yürüyor işte. Frankfurt Okulu’ndan psikolog Erich Fromm’un dediği gibi modern insan kaçınılmaz son olan ölümden azadeymiş gibi yaşıyor ama ne kadar bastırsak da ölümün gerçekliği ve korkusu her an bizimle. Bu sebepten tüm diğer edim ve duygularımızda ortaya çıkan sığlık ve vahşet vefat haberlerinde ve cenaze törenlerinde yerini abartılı bir telafiye bırakıyor. Oysa ölüye gösterdiğimiz bu dağdağalı saygı bile bizim kefaret çırpınışlarımızdan ibaret.

1 maç dostlar! 1 kereliğine olsun doğru dürüst bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisi izleyebilmek umuduyla…

Bursa’nın zirve yürüyüşü

Sezonun favorileri derbi heyecanı yaşarken liderliğin keyfini tepelere pek de aşina olmayan bir takım sürüyor. Yeşil-beyazlılar son 8 haftaya en yakın rakibi Galatasaray’ın 5 puan farkla önünde girdi. Üstelik önlerindeki fikstür belki de ligin en avantajlı fikstürü. Eğer bu haftaki derbide Galatasaray puan kaybı yaşarsa önleri iyice açılacak ve belki de Anadolu, tam 26 sene sonra yeni bir şampiyonla İstanbul hegemonyasını titretecek.

Bu sefer olacak gibi, bu sefer herkes nefesini tuttu. 1984’ten bu yana Trabzon’un, Samsun’un, Kocaeli’nin, Gaziantep’in, Ankaragücü’nün, Gençlerbirliği’nin, Sivas’ın yaklaşıp da tamamına erdiremediği şampiyonluk koşusunu Bursa’nın gerçekleştirebileceğine dair olan inanç her zamankinden daha fazla.

Bekleyip göreceğiz. Bursaspor, ırkçılığıyla nam salan garabet taraftar gruplarından çok daha fazlası demek olduğunu herkese kanıtlama şansına sahip. Peki bu şampiyonluk gelirse iddia edildiği gibi bir Anadolu devrimine yol açar mı? Bursaspor’un ve diğer takımların önünü bir hamlede açmaya muktedir olur mu? Bunun cevabı da başka bir yazının konusu olsun.

Sunday, March 21, 2010

Kızıl Şövalyeler

BU YAZI İLK OLARAK 21 MART 2010'DA EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

İngiltere şu aralar ‘Kızıl şövalyeler’ adıyla arz-ı endam eden bir grup ‘soyluyu’ konuşuyor. Şövalyelerin amacı kulübü ABD’li Malcolm Glazer’ın elinden geri almak. Grubun üyeleri-birkaçı dışında-kimliklerinin gizliliği konusunda ısrarcı bu da kendisine zaten mistik-aristokrat bir isim seçmiş olan topluluğu daha gizemli hale getiriyor.

Topluluğun medyatik isimlerinden Keith Harris, futbol piyasası üzerinde uzmanlaşmış bir bankacı. Daha önce Chelsea, West Ham, Manchester City, Aston Villa gibi takımların el değiştirme operasyonlarını başarıyla yürütmüştü. Öne çıkan bir başka isim Jim O’Neill ise doğma büyüme Manchesterlı ve Goldman Sachs şirketinin baş ekonomisti. Fark edeceğiniz üzere bu isimlerin hiçbiri dolar milyarderi büyük patronlar değil. Hatta kapalı kapılar ardında sayısı 70 olduğu konuşulan bu ‘soylular’ grubunun çoğu dolgun maaşlara çalışan üst düzey yöneticiler ya da milyoner iş adamlarından oluşuyor. Yani grubun içinde bir sermaye oligarkı bulunmuyor.

Ekibin sırtını yasladığı asıl dayanak noktasıysa Glazer, Manchester’a ayak bastığından beri büyük bir öfkeyle takımın satılmasına karşı çıkan United’ın emekçi ve orta sınıfa mensup taraftarları. 2005’ten bu yana çeşitli gruplar altında organize olan, takım şampiyon olduğunda bile protestolarına devam eden hatta FC United of Manchester adında yarı-profesyonel bir futbol takımı kuran bu insanların derdini en iyi Ken Loach’ın “Looking for Eric” filmindeki şu replik anlatıyor: “ Şu stadın otoparkındaki arabalara bakın, bizim binebileceğimiz arabalara benziyorlar mı ? ”

Malcolm Glazer, takımı satın aldığından bu yana bilet fiyatları %60 arttı. Artık emekçilerin Old Trafford’a girebilmesi çok zor. İşin bir de ulusal boyutu var. Alışık değil tabii İngilizler denizaşırı bir gücün gelip sevdikleri bir şeye el koymasına, rahatlarını bozmasına. Glazer’ın kulübü 5 sene içinde 700 milyon Pound’ın üzerinde bir borca sokması da bardağı taşıran son damla. Bu açılardan bakıldığında United’lı çalışan kesimin inatçı öfkesini anlamak mümkün fakat ittifak içerisinde oldukları aristokrat grup onlara istediklerini, yani kulüplerini, tribünlerini geri verebilecek mi? Gerçekçi olursak bu sorunun cevabı pek de iç açıcı değil.

Şövalyeler ne kadar gerçekçi?

Birincisi, bilet fiyatları sadece Glazer yüzünden tavana vurmadı. Emekçileri stadyumdan adeta dışlayan süreç, 1980’lerden beri ivmelenen, Premier League’in kuruluşu sonrası 2000’lerde doruk noktasına ulaşan endüstri futbolunun vahşi yasaları doğrultusunda gerçekleşti. Malcolm Glazer değil Eric Cantona başkan olsa sonuç yine aynı olacaktı. Futbol sermayesine karşı devrimci bir bakış açısına sahip olan bir yönetiminiz yoksa da sonucu değiştirmek mümkün değildir. Bizim soylu kızıl şövalyelerin de yaklaşımı Glazer’la aynı dolayısıyla değişen bir şey olmayacak.

İkincisi, Şövalyeler borçsuz bir kulüp taahhüt ediyorlar ama geçtiğimiz günlerde Guardian Gazetesi ekonomi editörü Dan Roberts’ın da parmak bastığı üzere Roman Abramovich(ya da Malcolm Glazer) gibi bir milyarder değilseniz böyle bir satın almayı gerçekleştirebilmek için dış krediye ihtiyacınız var. Zaten ilk denemeleri başarısız olan Kızıl Şövalyeler’in son dönemde adlarını yeniden duyurmaya başlamalarının sebebi Japonya’nın en büyük yatırım şirketlerinden Nomura’yı saflarına çekmiş olmaları. Nomura’dan alacakları borçla 1 milyar Pound’a varan bir teklif hazırlayıp Glazer’ların karşısına çıkmayı planlıyorlar.

Uzmanlara göre bu miktar dahi yeterli değil. Futbol finansında uzmanlaşmış Profesör Chris Brady’nin BBC’ye yaptığı açıklamaya göre kulübü satın almak için 1.5 milyar Pound’lık bir teklif gerekiyor. Zaten Glazer ailesi de tüm protestolara ve kamuoyu baskısına rağmen kulübü satma gibi bir düşüncelerinin olmadığını belirtmiş hatta sene sonunda borcun 500 milyon Pound civarlarına çekileceği açıklamasında bulunmuştu.

Sonuç olarak Kızıl Şövalyeler’in zayıf argümanları ve çözüm önerileriyle sayısı 130.000’i aşan protestocu United taraftarlarını memnun etmesi pek de mümkün görünmüyor. Kaldı ki satın alma gerçekleşse dahi Şövalyelerin getirecekleri liberal çözümler bir işe yaramayacaktır çünkü adı üstünde liberal. United’lıların isyanını statükocu, karşı-devrimci(liberal) değil ancak devrimci çözümler karşılayabilir. Onu da gerçekleştirecek ruh, Manchester’ın asilzadelerinde bulunmuyor maalesef.

Taraftarlar, Glazer gidene kadar kırmızı değil yeşil-sarı formaları kuşanacaklarını açıkladılar. Hatta bu protestoya David Beckham da aynı renklerdeki atkısıyla destek verdi. Bu renkler, 1878’de Lancashire ve Yorkshire’lı demiryolu işçileri tarafından Newton Heath adıyla kurulan kulübün ilk renkleriydi. Şu sıralar umutsuzca Kızıl Şövalyeler’e destek veren has United taraftarlarının özledikleri tribünlere, ruha ve atmosfere kavuşabilmelerindeki tek yol yine o demiryolu işçilerinin ruhunda gizli.

Monday, November 30, 2009

Denizli pragmatizmi

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Milletlere karakter giydirmeyi sevmem. İspanyollar sıcakkanlı, Almanlar soğuk, İngilizler muhafazakâr, İtalyanlar cart Fransızlar curt… Tüm bunların 18.yüzyıl sonrası ulusal kimlik yaratma çabalarının birer parçası ve sonucu olduğunu bilirim. Fakat Türkiye dediğimiz coğrafi sınırlar içerisinde yaşayan halklarla ilgili kesin olarak bildiğim bir şey varsa o da şudur ki bizler kesinlikle plan-program-sistem vs. adamları değiliz. Bu sebepten de istikrar bize çok uzak bir kelime.

Bize cazip gelen hep kısa ömürlü çözümler. Belirli bir sistemin zorluğu ve mekanikliğini kavrayıp ona ayak uyduracak ne sabrımız var ne de disiplinimiz. Tüm bunlar futbol dünyamız için de geçerli ve onun içinde bir adam var ki o, belki de Türkiye insanının bu karakteristiğini en becerikli şekilde yansıtan kişi: Mustafa Denizli.

Denizli, 1987’den beri teknik adamlık yapıyor. Yurt içinde Galatasaray, Kocaelispor, Fenerbahçe, Manisaspor ve Beşiktaş’ın yanı sıra milli takımı da çalıştırdı. 3 büyük takımla lig şampiyonluğu, milli takımla Avrupa Kupası’nda çeyrek final oynama başarılarını yaşadı. 1988/89 senesinde henüz Türkiye takımları İngiltere’den, Polonya’dan sekizer golle uğurlanırken Galatasaray’la Şampiyon Kulüpler Kupası’nda yarı final oynadı ki bu, günümüzde dahi egale edilememiş bir başarıdır. Kısacası adım attığı hemen hemen her yerde başarılı oldu. Adım attığı yer sayısı fazla başarıları ise hep kısa ömürlüydü. Milli takım dışında görevine 2 seneden uzun devam ettiği olmadı. Anglosaksonların deyimiyle ‘journeyman’ yani gezgin bir futbol adamı olarak devamlı seyahat halindeydi. Farklı yerlerde şansını ve futbol bilgisini denedi. Galatasaray’la zirveye çıktığı dönemin ardından pat diye Alman ikinci ligine, Alemannia Aachen’a giden de, milli takımla çeyrek final oynadıktan sonra dönemin cadı kazanı Fenerbahçe’ye-ki hiç sevilmediği bir camiaydı- doğru yol alan da
kendisiydi.

Hiçbir zaman uzun soluklu görevlerin adamı olmadı. 23 yıldır Manchester United’ın başında bulunan yerleşik Alex Ferguson’u göçmenliğiyle kıskandıracak, 40 senede 23 takım değiştiren Macar futbol efsanesi Bela Guttmann’ı ise rekorunu kırmakla tehdit edecek kadar serüvenci bir futbol yaşantısına sahip. Nereye giderse gitsin değişmeyen ve belki de onu tüm bu hava değişikliklerine rağmen başarılı kılan özelliğiyse girdiği ortamın rengini alan akılcı ve pragmatik futbol anlayışı.
Denizli, kariyeri boyunca Fatih Terim’in “ben rakibe göre önlem almam”, “ben değil onlar düşünsün”cü hafif kabadayı futbol anlayışının tam zıddını yansıttı. Kendisinin de dediği gibi her maçı önce kafasında oynadı. Futbolun sayısız değişkenden oluşan dinamik yapısının hep farkında oldu ve rakibin eksiklerinden maksimum ölçüde faydalanmayı kendisine şiar edindi. Bu sebepten hemen hemen her gittiği takımda farklı taktiklere yer verdi. Kimi zaman maçtan maça taktik değiştirdiği bile oldu. 3’lü savunma da oynattı, 4’lü de. 3 santrforla da oynadı tek santrforla da. Tıpkı şu anda Beşiktaş’ta yaptığı gibi.

Açık söyleyeyim sene başında Beşiktaş’a hiç şans vermeyenlerdendim. Fenerbahçe ve Galatasaray’a karşı olan kadro zafiyetlerinin yanı sıra Denizli’nin yukarıdaki satırlar boyunca açıklamaya çalıştığım yerleşik olamama hallerinin de bunda büyük etkisi vardı. Bir kere kazandı mı doyup başka ufuklara yelken açmasına alışkınız. Yine böyle olabileceğine dair de önemli sayıda ipucu vermişti bize. Fakat medyadaki aşırıya varan eleştirilerden midir bilinmez Denizli, son haftalarda elindeki kadronun öyle ya da böyle suyunu çıkartan, pragmatik yapısını yeniden konuşturmaya başladı. Denizli’ye yakın kaynaklar bu durumu şöyle açıklıyor: “Maçları yeniden kafasında oynamaya başladı.”

Kuşkusuz kurt hoca elindeki takımın son yıllardaki en sağlam defans kadrosuna sahip olduğunun farkında. Birinci tercihlere baktığımızda stoperde Sivok-Ferrari, ön liberoda Ernst-Fink kelimenin tam anlamıyla taş gibi bir iskelet oluşturuyorlar. Böyle bir çekirdeğe ne Fenerbahçe sahip ne de Galatasaray. Bu isimlerin dışında İbrahim üçlüsü(Toraman, Kaş, Üzülmez), İsmail Köybaşı, Ekrem Dağ, Erhan Güven gibi çok mücadele eden ve defansif yönü kuvvetli isimleri de unutmamak lazım. Denizli, bu kadronun savunma yapma yeteneğinin farkında ve kartlarını buna göre oynuyor. Evet, Beşiktaş zevk verdiğini iddia etmenin güç olduğu bir futbol oynuyor. 30 dakika konuşmadan izlense insanın uykusunu getiriyor ama ortada da matematiksel bir gerçek var ki bu takım ligde oynadığı 13 maçta sadece 6 gol yedi ve yapmış olduğu felaket başlangıca rağmen lider Fenerbahçe’nin yalnızca 4 puan gerisinde. Üstelik oynamış olduğu son 6 (Ankaraspor maçını hükmen kazanıldığı için saymıyorum) lig maçını da kazandı. Şampiyonlar Ligi’nde ise son Old Trafford zaferinden sonra şansları devam ediyor.

Kısacası istikrarı sevmeyen, ortama kısa süreli de olsa ayak uyduran ve kartlarını ona göre oynayan Denizli, tıpkı tarzını belli etmek istemediği için bir el agresif, bir el pasif davranan poker oyuncularını andırırcasına futbol karakterinden farklı renklerde demetler sunmaya devam ediyor. 2000 Avrupa Kupası’nda çeyrek final oynayan Türkiye Milli takımına rakibi bozmaya yönelik, defansif ve ısırgan bir futbol oynatan Denizli başta Hıncal Uluç olmak üzere futbol ulemalarının büyük tepkisini çekmişti. Kendisini Galatasaray ve Aachen’daki hücum futboluyla hatırlayanlar için bu defansif milli takım bir hayal kırıklığıydı elbette ama sonuç gösterdi ki Denizli yine haklıydı. Milli takım her şeye rağmen başarılı olmuştu.

Sonraki sene Fenerbahçe’ye geçiverdiğindeyse elindeki malzeme öyle rota verdiği için yine çılgın hücumcu Denizli kimliğine büründü. 2 sene önce içimizdeki İrlandalı haline dönüşen Uluç bu sefer Denizli’yi yerlere göklere koyamıyor rakibi Lucescu’yu ise her fırsatta korkaklıkla suçluyordu. Oysa farkında değildi ki o çok yakından tanıdığını iddia ettiği Mustafa Denizli içinde bulunduğu koşullara göre farklı tavırlar alabilen, çok yönlü, değişken kısacası pragmatik bir futbol adamıydı.

Denizli’nin pragmatizmi şimdi de Beşiktaş’ta iş başında. Hani 1-0, 2-0’lık galibiyetleri alt alta dizince resim güzel gözüküyor da ressamı iş üstünde izlerken aynı tat alınamıyor maalesef. Konuştuğum ve bana görüşlerini bildiren birçok Beşiktaşlı arkadaşım ve okurum da aynı fikirde. Fakat görünen o ki Denizli’nin elindeki kadro 2 hareketli hücum oyuncusuyla(bir sol açık bir sağ açık) takviyelendirilmedikçe bu senaryo böyle devam eder. Mustafa Denizli, maçları kafasında oynar, eleştirilere her zamanki gibi gülümser ve aldığı neticelere bakar. Ne demiş Immanuel Wallerstein: “Değişim sonsuzdur. Hiçbir şey değişmez.” Denizli pragmatizmi de aynen o hesap işte.

Saturday, November 21, 2009

Sporda erdemliliğin önlenemeyen düşüşü

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Her gün envai çeşit spordan sayısız maç izliyoruz. Buna rağmen saha içinde yaşananlara dair konuştuklarımız, konuşabildiklerimiz günden güne azalıyor. Farkında mısınız bilmiyorum ama büyük maç diye yücelttiğimiz tüm karşılaşmalar, azametinin önemli bir bölümünü saha dışında sahip olduğu gerginlik potansiyelinden alıyor. Büyük sporcu dediklerimiz nadiren öncülleri kadar etkileyici olabiliyor. Banka hesabı şişkinleştikçe özgünlüğünü, şanı şöhreti arttıkça bizdenliğini kaybeden sahte kahramanlar haline dönüştü yıldızlık payesini uygun gördüğümüz sansasyonel isimler. Ve spor tüketildikçe sadece yerini yurdunu değil ruhunu da kaybeden bir iş sahasına doğru olan dönüşümünü artık tamamladı.

Ne demek istediğimi netleştirmek için geride bıraktığımız hafta spor adı altında neleri konuştuğumuzu özetlemek yeterli olacaktır. Galatasaray Cafe Crown-Fenerbahçe Ülker maçında yaşanan ve artık bir derbi ritüeli haline gelen tribün rezillikleri… Galatasaray Cafe Crown basketbol takımının bizzat olay sonrası kovulan Koçu Okan Çevik tarafından açıklandığı üzere “milli hisler” gözetilerek cezalı bir oyuncusunu hazırlık maçında oynatması ve tarihi bir ayıba, sahtekarlığa imza atması… Beşiktaş’ın başarısız Başkanı Yıldırım Demirören’in tribün temizliği adı altında kendisine muhalif olan ‘şöhretli’ kimi taraftarlara maça girme yasağı getirmesi… Geçen hafta da yazdığımız Ankaragücü ve Ahmet Gökçek şımarıklığı… Süreyya Ayhan’ın doping sebebiyle pistlerden ömür boyu men edilmesi… Cezayir-Mısır arasında oynanan Dünya Kupası eleme maçının Arap kavminin liderini belirleme savaşına dönüştürülmesi ve hem saha içi hem saha dışı aktörlerin olayı olabilecek en çirkin hale getirmeleri... Son olarak da yine bir Dünya Kupası eleme maçı olan Fransa-İrlanda karşılaşmasında Thierry Henry’nin bariz ve bilinçli bir şekilde elle düzelttiği topla attırdığı gol sonrası Fransa’nın Dünya Kupası biletini alması…

Oldukça hareketli geçen bir haftadan aktarabileceğimiz başlıklar bunlar. Türkiye ve dünya medyası işte bunları konuşuyor. Hepsi ‘büyük’ maç, hepsi ‘büyük’ sporcu, hepsi ‘büyük’ olay ama hiçbiri kamuoyunun kendisine biçtiği önemin hakkını verecek nitelik ve erdemlere sahip değil. Ya kavga, ya hile, ya sahtekarlık başrolü oynuyor sıfatlarının ululuğunda.

ÇEVİK VE AHLAKSIZ

Yerim olsa hepsiyle tek tek uğraşacağım da önce Galatasaray Cafe Crown basketbol takımının marifetleriyle başlayalım. Basketbola ayırdığı emeğe haksızlık etmek istemiyorum, o yüzden “Okan Çevik sadece Galatasaray Lisesi mezunu olduğu için koçluğa getirilmiştir” gibi doğruluk payı fazla olmayan bir cümle kurmayacağım ama Cemal Nalga skandalı gösterdi ki bu zatın bundan sonra iş bulabilmesi için “torpil” bile yeterli olmamalı.

Sen tut koskoca bir camianın haysiyetini beş para etmez bir hazırlık maçının neticesi uğruna riske at! Bundan da beteri, sebebi yahut doğuracağı sonuçlar ne olursa olsun böylesi bir sahtekarlığı akıl edip uygulamaya koy! Olacak şey değil! Sorumluların Galatasaray Spor Kulübü’yle olan ilişkilerinin acilen kesilmesi gerekiyordu, öyle de oldu. Bakalım federasyonun vereceği karar ne olacak? Umarım yönetmelikteki en ağır ceza hiçbir baskı altında kalınmadan uygulanır çünkü 104 yıllık Galatasaray Spor Kulübü ne yazık ki bunu hak etmiştir.

Olay sonrası görevine son verilen Okan Çevik’in özrü ise kabahatinden büyüktü. Meğer Çevik, milli hislerle akıl etmiş bu cinliği. Tek amacı hazırlık maçında alınacak galibiyetle Almanya’daki gurbetçilerin göğsünü kabartmakmış. Çok düşünceli adam doğrusu! E artık kovulduğuna göre kendisini vatan hizmeti uğrunda harcanan bir “gazi” olarak bile görebilir. Akla Orhan Veli’nin dizeleri geliyor: “Neler yapmadık şu vatan için / Kimimiz öldük / Kimimiz nutuk söyledik.” Kimimiz de Çevik gibi basit ve anlamsız bir hazırlık maçında hilekarlığa başvurduk. Eee, vatan için kurşun atanın da yiyenin de şerefli olduğu bir ülke burası. Çevik’e de hak vermek lazım.

HENRY’NİN YIKTIKLARI

Gelelim Tanrı’nın ikinci (hangi iki) eline. Thierry Henry’nin basketbolda bile steps sayılacak bir sekans akabinde attırdığı gol sonrası Fransa, Dünya Kupası’na katılma hakkı kazanırken mağrur ve mağdur İrlandalılar elenmekten kurtulamadı. Henry maç sonu yaptığı açıklamada “Evet elle oynadım ama ben hakem değilim. Eğer bazı kalpleri kırdıysam özür dilerim” dedi. Haklısın Henry, elle oynadın, hem de bilinçli bir şekilde ve yine haklısın ki çok kalp kırdın. Hem de sadece İrlandalıların değil tüm futbolseverlerin. Fransa’nın 1 numaralı spor gazetesi L’equipe maç sonrası “Fransa bileti eline aldı” diyerek manidar bir manşet attı. Onlar da kalbi kırık futbolseverlere dahildi.

Fransa golü bulduğunda aklımdan “Acaba Henry kendisine yakışanı yapıp hakeme yediği haltı itiraf eder ve golün iptal edilmesini sağlayıp adını futbolun onurlu efsaneleri arasına yazdırır mı” diye geçirdim. Yapmadı maalesef. Onun yerine haksızca atılmış bir gole çılgınca ve yüzsüzce sevinmeyi yeğledi. Thierry Henry ve Fransa sevinirken “futbol dilencileri” bir kez daha yıkılıyordu. Hayal kırıklıklarına, yenilgilere alışığız ne de olsa…

Fakat artık gün, Thierry Henry, Okan Çevik, Süreyya Ayhan gibi spor erdemliliğinden nasibini alamamış sporcu ve spor insanlarını yerin dibine geçirme günüdür. Çünkü biz naif sporseverler hayatımız boyunca unutmayacağımız saliselik enstantanelerin hazzı uğruna nice pisliği sineye çektik ve artık böğrümüz mikroptan geçilmez oldu. Artık yutkunmadan sevinmek, küfretmeden bağırmak, kalp kırmadan şakalaşmak lügatımızdan silindi. Ve tüm bunların sorumlusu sporcuları ve sporun ağababalarını hoş gördükçe daha çok tribün kavgası, milli maç muharebesi, doping kazığı yaşarız. Daha çoook aldatırlar bizi…

Sunday, September 27, 2009

Spora Güz Geldi

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Güz pek karakterli mevsim; teşrif ettiğini ille de belli ediyor insana. Ben buradayım diyor, geldim diyor, ayağını denk al sana kötü haberlerim var diyor. Üstelik yaprakların sararması, bitkilerin ölmesi, havanın bozması kötü haberlerinin yanında pek bir masum kalıyorlar.

Benim güzüm salı günü teşrif etti. Sabah yazıyı Mehmet Özyazanlar’a göndermeye hazırlanırken “Acele etme” dedi Mehmet abi her zamanki kibarlığıyla. “Spor sayfası gazeteden kaldırıldı.” Mehmet abinin sükunetinden olsa gerek olayın vahametini hemen kavrayamadım. Öyle rahat söyledi ki sanırsınız 12 yıldır o sayfaya emek veren kendisi değil… Sonra sonra dank etti.

Sonuçta karar ekonomik. Zor günlerden geçildiği muhakkak, elbette sporsuz bir Evrensel’in ekonomik muhakemesini yapmıştır bu kararı verenler. Fakat bence epey yanılmış bulunmaktalar. Üstelik bu durumdan tek etkilenen gazetenin kendisi olmayacak. Evrensel’in muhalif sesinden yoksun kalan spor dünyası da bir sesini kaybetmiş bulunuyor.

Sporsuz bir Evrensel kulağa ne kadar kötü geliyorsa Evrensel’siz bir spor için de aynı şey geçerli.

Evrensel için yazdığım ilk yazıda bakın ne demişim: “Bir üstyapı kurumu olarak spor, bu kadar dallanıp budaklanmış ve egemenlerin mutlak kontrolüne girmişken ona, muhalif düşüncelerin sokulması ‘büyüklerin’ işine gelmez. Oysaki ilerici, devrimci fikirlerin hayatın ta kendisi olan sporda var olamaması için hiçbir sebep yoktur. Bu fikirlerin oluşması ve geliştirilmesinde en önemli rol ise spor gazetecilerine ve bağımsız medya organlarına düşmektedir. Winston Churchill’e atfedilen bir söz vardır: ‘Savaş generallere, ekonomi ise akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi işlerdir.’ Spor dünyasını bugün ne savaşlardan, ne siyasetten, ne de ekonomiden (pardon üçü de aynı şeydi değil mi?) soyutlayabiliriz. Öyleyse ‘Spor gazeteciliği holding medyalarına bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir’ desek hiç de abartmış olmayız. Tarih, içinde yaşadığımız haksız düzene kafa tutan sayısız sporcuyla doluyken onların mücadelesini yazmak elbette spor gazetecilerine düşer. Oyuncakçı dükkânında değişim zamanıdır.”

Evrensel’siz bir spor, spor gibi devasa bir mücadele alanının holding medyalarına bırakılması demek.

Evrensel’siz bir spor, yüzde 90’ı hiçbir güvencesi olmadan, karın tokluğuna çalışan sporcularımızın 30 senedir esamisi okunmayan sendikal hakları uğruna seslerini duyurabilecekleri bir mecra bulamamaları demek.

Evrensel’siz bir spor, milliyetçiliğin, şovenizmin rahatça kol gezdiği bir spor medyası demek.

Evrensel’siz bir spor, sporda cinsiyetçiliğin, “galibiyete giden yolda her şey mubahtır” diyen Makyavelist anlayışın burjuva medyalarının öncülüğünde karşısında hiçbir ciddi muhalefet bulamadan yükselişi demek.

Evrensel’siz bir spor, bir üstyapı kurumu olarak sporun sermayenin vahşiliğine peşkeş çekilmesi, sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesine ses çıkaramamak, sporun sınıflılaştırılmasına seyirci kalmak demek…

Bugüne kadar yazılarımda hep yukarıda bahsettiğim sorunları temel aldım. Zira Evrensel Spor’un tavrı buydu. Mehmet Özyazanlar bana ilk kez Evrensel için yazmamı teklif ettiğinde uçarak kabul etmemin sebebi de buydu. Yine ilk yazımda yazdığım gibi “palto tutan değil kafa tutan” gazetecilerin arasında, her biri daha güzel, eşit ve özgür bir dünya için umutlanan okuyuculara yazmanın verdiği heyecandı bu. Başka hiçbir gazetede özgürce dile getiremeyeceğim konuları gündeme taşıyabilecek olmanın verdiği heyecan…

Maalesef artık spor Evrensel’siz kaldı. Sporun vicdanı, kardeşliği, eşitliği, emekçileri yara aldı. Demek bu kararı alanlar tüm bunları göze alabildiler, belki de hâlâ “futbol halkın afyonudur” diye düşünüyorlardır bilemiyorum…
Spora güz geldi artık, kar boran da yakındır.

Wednesday, August 26, 2009

Yakıştı mı Diyarbakır?

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Pazartesi akşamki Diyarbakırspor-Fenerbahçe maçından iki şey öğrendik:
1-Diyarbakırspor taraftarının Türkiye’nin geri kalan taraftar profilinden hiçbir farkı yok.
2-Memleket, “Diyarbakır’da böyle olaylar yaşansın da şu Kürtler’e olan tüm nefretimizi kusalım” diyen faşizm çağırıcılarıyla dolu.

Öncelikle şunu belirtmek gerek ki Diyarbakırspor taraftarının önceki akşam yaşattığı ayıbın kabul edilebilir hiçbir açıklaması yapılamaz. Bir futbol seyircisi bu kadar hazımsız, nefret dolu ve basit olamaz, olmamalı. Öyle ki bu insanların tüm Türkiye’nin gözünde Diyarbakır’ı bu denli sevimsiz bir pozisyona sokmaya hakları da yok. Milyonlarca insanımız doğdukları günden bu yana kendilerine aşılanan ırkçı nefreti dillendirmek için bahane ararken Diyarbakırlı taraftarların bu yaptığına tam anlamıyla ihanet denir; barışa ihanet!

Öte yandan Atatürk Stadyumu’nda yaşanan hadiseler ülkenin bir başka korkunç yüzünü görmemize de vesile oldu. Maç sonu ekşisözlük, haber sitelerinin okuyucu yorumları köşesi ve çeşitli forumları tarayıp yazılanları okudum. Bunun sebebi medya mensubu olmadıkları için siyaseten doğrucu olma endişesi taşımayan sen ben gibi adamların samimi görüşlerini öğrenmekti. Diyarbakırspor taraftarının sergilediği ayıbı, onların Kürt olmalarına bağlayan iğrenç yorumları gördükçe Türkiye’de orta sınıfın belli bir kesiminin içine düştüğü faşizm özlemini bir kez daha solumuş oldum. Cidden böyle bir şey var. Özellikle üniversite mezunu, hani televizyon diliyle konuşacak olursak “AB” grubuna mensup, kendisini Kemalist, çağdaş, laik vs. diye tanımlayan fakat aslında düpedüz faşist olan genç bir kuşağa sahibiz. Ortak paydaları milliyetçilik, militarizm ve elitizm olan bu güruh kendisine biçtiği çağdaş elbisenin içinde minik minik Hitler’ler yetiştiriyor.

Eğitim, askeriye, bürokrasi, medya, yargı gibi devasa ideolojik güçlere rağmen Türkiye’de hiçbir zaman iktidar olamamış bu kesimin genç sesleri, çaresizleştikçe marjinalleşiyor. Bunu da en iyi internet ortamında gözlemleyebilirsiniz çünkü şimdilik politik aktivistlikten tek anladıkları “Kürtler bu ülkeye ne verdi” tarzı zavallı makaleleri e-postalarla dolaştırmak, facebook grupları kurmak ve sözlük, forum tarzı oluşumlarda çığırtkanlık yapmaktan ibaret. Michel Foucault’nun faşizme dair hayran olduğum bir tespiti vardır. Şöyle der Fransız bilge: “Kitleler kandırılmadı, onlar düpedüz faşizmi arzuladılar.” Hakikaten de böyle.

Diyarbakırspor taraftarının sergilediği utanç verici, iğrenç davranışları bu yöreye özgü olarak damgalayan ve bu hadiseleri onların etnik kökenine bağlayan tüm ırkçılarımıza, faşizm çağırıcılarımıza, küçük “Hitlerlerimiz”e birkaç hatırlatmam olacak. Türkiye’de tribünleri rakip takım için cehenneme çevirme ekolü üç büyüklerin Avrupa karşılaşmalarıyla başlamıştır. Öyle ki anlı şanlı medyamız da dahil olmak üzere en öğündüğümüz tribün atraksiyonumuz Avrupalılara Türk statlarındayken cehennemdeymiş hissini yaratabilmemizdir. Hal böyleyken bu taraftarlık ekolünün ülkenin geri kalanına yayılması şaşırtıcı değildir. İkinci nokta, sahayı Halil İbrahim sofrasına çeviren Diyarbakırlı taraftarlar bunu “Dağ Türkü” oldukları için falan değil büyük ihtimalle İstanbullu ağabeyleri Galatasaray ve Fenerbahçe’den gördükleri için yapmışlardır. Zira tribünleri sidik torbasına bulama eylemini ilk Fenerbahçeli taraftarlardan gördüğümüz gibi, sahayı binlerce pet şişeyle sulama hadisesinin mucidi de Galatasaraylı taraftarlardır. Son olarak, Diyarbakırlı taraftarları aşağı bir ırka mensup oldukları iddiasıyla aşağılayanlara o çok Türk, çok elit, çok çağdaş İstanbul tribünlerinden bir örnek daha verelim. “Sivaslı ayılar İstanbul’da ne arar”, “Teröristler dışarı” gibi “modern”, ırkçı sloganları lügatımıza İnönü tribünleri katmıştır.

Sanırım bu kadar hafıza tazeleme kimilerinin utanması için yeterli olmuştur. Diyarbakır’da yaşanan hadiseler iğrençtir. Bunun tersini söylemek mevzubahis olamaz. Fakat internet yoluyla kendini ifade eden genç faşistlerimizin bu olaya gösterdikleri ırkçı tepki ondan daha da iğrençtir.

Hayatımda gördüğüm en başarılı pragmatistlerden olan Christoph Daum ise maç sonu yapmak zorunda hissettiği “En Büyük Atatürk” açıklamasıyla CHP’ye göz kırpar gibiydi. Canan Arıtman’ın yerine koy Daum’u hiç sırıtmaz vallahi! Nihayetinde yeşil saha dışında yaşanan her şeyiyle mide bulandırıcı bir maçtı. Ve bu karşılaşmadan futbol adına bize kalan şeyler, Gökhan Gönül’ün enfes golü ve Fenerbahçe’nin taraftarına umut veren futboluydu.

Monday, August 24, 2009

Semenya'nın arkasındayız!

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

En güzelini ‘Şampiyon’ dedi aslında: “Beni buraya neden getirdiniz? Bıraksaydınız da köyümde kalsaydım.” 18 yaşındaki Güney Afrikalı, Dünya Kadınlar 800 metre şampiyonu Caster Semenya birkaç gündür “medeni” dünyanın iğrençlikleriyle savaşıyor. Kendisini yeterince ‘kadınsı’ bulmayan Dünya Atletizm Federasyonu’nun faşist yöneticileri, Semenya’ya haksız bir cinsiyet testi dayatmakta. Ve tüm bu spekülasyonların odağında bırakılan 18 yaşındaki şampiyon, kendi deyimiyle bir cüzamlı gibi muamele gördüğü bu ‘modern’, ‘medeni’ dünyadan nefret etmiş vaziyette.

“Medeniyetiniz batsın” diyesi geliyor insanın ama neden şaşırıyoruz ki? Kadının spordaki yeri her zaman için taraflı ve ideolojik olmuştur. Hatta daha ileri gidip kapitalist toplumda sporun, toplumun erkek egemen unsurları tarafından kadına karşı bir baskı örgütü olarak kullanıldığını da rahatlıkla söyleyebiliriz. Tarihsel olarak baktığımızda ırkçılık ve cinsiyetçilik, sporları yöneten o çok bilmiş elit güruhun korumaya çalıştığı ilk tabular olarak göze çarpar.

Bir Yunan kadını olan Stamata Revithi, 1896 yılında Atina Olimpiyatları’na katılmak istediğinde yetkililer ne yapacaklarını dâhi bilemediler. Çünkü ‘kadın’, pederşahi spor dünyasında kabulü mümkün olmayan bir figürdü. Siyahların profesyonel olarak futbol oynama özgürlüğünü kazandığı ilk ülke olan Brezilya’da bu hakkın kabulü 1930’ları bulur. Burjuva medyasının “aristokrat spor” olarak yücelttiği golfün Tiger Woods’a rağmen günümüzde dahi elitist ve ırkçı bir spor olduğu rahatlıkla iddia edilip kanıtlanabilir. Revithi’den 50 sene sonra, olimpiyat sözcüsü Norman Cox, o dönem toplumsal ve uluslararası baskıları aşıp yeni yeni arenalara çıkmaya başlayan siyahi kadın sporcuların haksızlık yarattığı, dolayısıyla kendilerine ait bir alanda örneğin “hermafrodit kadınlar” alanında yarışmaları gerektiğini tüm fütursuzluğuyla söyleyebildiğinde tarih 1950’ydi.

Sporda bu gibi önyargılar her zaman için söz konusu elitlerin avam olarak nitelediği tabanın ilerici ve devrimci baskılarıyla yıkılmıştır. Bu açıdan baktığımızda sporun eşitlik uğruna bir mücadele alanı olması bakımından önemli bir yeri olduğunu söyleyebiliriz. Fakat kimi tabuları yıkmak da kolay olmuyor. Freud, Totem ve Tabu’da şöyle buyurur: “Tabular ilkel insanın korkularıdır ve insanlık geliştikçe yıkılmaya mahkûmdurlar.” Biz daha yeterince gelişememişiz ki, halen kadının spor dünyasındaki yeri mümkün olan en marjinal noktaya itilmeye çalışılıyor ve tabular yaşamaya devam ediyor.

Caster Semenya’ya dayatılan tüm bu test hikâyesi aslında bundan ibaret. İnsanları tek tipleştirmeye ve yaftalamaya bayılıyoruz. Spor da bunun için bulunmaz bir mekân. Özellikle mevzu kadın-erkek olunca, ezberimizi bozan hiçbir görüntüye tahammülümüz yok. “Erkek gibi vurdu”, “erkek gibi koştu”, “erkek gibi osurdu”. Kadının tüm üstün özelliklerini seksizme bağlayabilen kültürel kodlar arasında yaşıyoruz ve bu tutum spor çevrelerini ve medyayı ezelden beri domine etmiş vaziyette. Muhtemeldir ki çıkış yapan her kadın atletin, kadınsılığını kanıtlamak adına dergilere soyunması da bu sebeptendir. Seksiliği ve güzelliği kanıtlamak dişiliği onaylatmanın ilk şartı olarak görülüyor.

Semenya’nın başına gelenlere baksanıza; yeterince güzel ve kadınsı bulunmayan bir atlete cinsiyet testi dayatılıyor. Semenya, bir kadın dergisine çırılçıplak soyunsa hepimiz rahatlayacağız. “Oh be kadınmış” diyip dergiyle beraber lavabonun yolunu tutarken acaba 1986’da benzer bir durumda biyolojik olarak tamamen kadın olmasına rağmen erkek kromozomlarına(XY) sahip olduğu anlaşılan İspanyol atlet Maria Jose Martinez-Patino’yu hatırlayacak mıyız? Hayatı boyunca bir kadın olarak yaşayan, sevişen, koşan, aşık olan İspanyol sporcuya bilim, kadın olmadığını söylediğinde bu saçma karar ona kendi deyişiyle “arkadaşlarına, nişanlısına ve sporcu lisansına” mal olmuştu.

Semenya’ya dayatılan cinsiyet testi faşistçedir. Cinsiyetçidir, ayrımcıdır ve iğrençtir. Kadın olarak yaşayan, kadın kimliği taşıyan bir insanın ve her şeyden önce “Caster, benim kızım, onu ben doğurdum” diyen bir annenin tüm duyguları, samimiyeti ve özgürlüğü hiçe sayılarak Semenya’nın kişilik haklarına ve yaşam alanına tecavüz edilmektedir. Düşünün bir kere, diyelim ki bu test sonucu Semenya’nın hermafrodit olduğu anlaşıldı ya da kromozomları XX değil de XY çıktı. Genç sporcu, sahtekâr bir dopingliymişçesine muamele görecek, madalyası ve profesyonel olarak spor yapma hakkı elinden alınacak ve 18 yıllık yaşamının tüm emekleri gasp edilecektir.

Yere batsın biliminiz de, kromozomlarınız da, testleriniz de. Dünya Atletizm Federasyonu bir kez daha kanıtlamaktadır ki erkek egemen kapitalist toplumda spor, kadınlara ve eşcinsellere karşı kullanılan bir baskı örgütüdür. Semenya’nın arkasındayız ve son olarak “Altın kız erkek mi kadın mı? Fotoğraflarına bakın siz karar verin” diyen iğrenç Hürriyet gazeteciliğine de buradan en derin lanetlerimi kusuyorum.

Wednesday, August 19, 2009

Galiptir bu yolda mağlup

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR

Yaşadığımız çağ anın çağıdır. Enstantanelerin, imajların, birkaç saniyelik o biricik ve tekrarı mümkün olamayacak anların milyonların zihnini yönettiği bir çağ. Ve bu anların yaratılmasında başrolü oynayan o spor serüvencileri! Doğaya karşı, zamana karşı insan! Günümüz, tüm beşeriyet adına insanlığın limitlerini zorlayan “üstün insanların”, kazananların altın çağıdır. Başka türlü söyleyecek olursak da ikincilerin, kaybedenlerin hak ettikleri değeri göremedikleri bir dönemde yaşamaktayız.

ABD’li uzun atlamacı Bob Beamon, 1968 Mexico City Olimpiyatları’nda bir atlayış yaptı. Ama ne atlayış! Hiç düşmemecesine havalandı, mesafe 8 metre 90 santime eriştiğinde kimi gazetecilerce, “Beamon bulutlara dek yükseldi ve sonra biz fanilerin arasına döndü” biçiminde yorumlar yapıldı. Beamon, döndü dönmesine ama artık o 23 sene boyunca yani erişilmez sanılan rekoru kırılana kadar insanlar arasında gezinen bir tanrıydı. İnsanoğlunun limitlerini paramparça eden yaşayan bir efsaneydi artık. Beamon, Meksika’nın başkentinde 8.90 atlamadan önceki rekor 8.35’le Sovyet sporcu Igor Ter-Ovanesyan’a aitti. Akranı olan Ovanesyan bu rekoru Beamon’dan sadece 1 sene önce gerçekleştirmişti. Tam 55 santim geliştirdi yani rekoru Beamon! Sanırım hadisenin neden bu kadar efsanevi olduğunu şimdi daha iyi anlamışsınızdır.

Tyson Gay, bundan bir ay önce Independent’a yaptığı açıklamada Usain Bolt’un apayrı bir seviyede olduğunu belirterek o izin vermediği sürece kimsenin onu geçemeyeceğini belirtmişti. “Bolt gibi adamları çalışamazsınız. O ya da LeBron James gibi adamlar doğanın harikalarıdır. Benim onun koştuğu dereceleri geçmeme imkân yok çünkü şu an Bolt’un zihni 9.40’lara inebiliyor. Bense bunu hayal bile edemem. Ama elimden geleni yapacağım ve Bolt’u zorlayabildiğim kadar zorlayacağım. En azından 9.69’u geçebileceğime inanmalıyım.”

Jamaikalı olduğu iddia edilen Kriptonlu Usain Bolt, tıpkı Beamon gibi insanoğlunun limitlerini tuzla buz etmiş bir doğa harikasıdır. Onun hem olimpiyatlardaki koşusunu, hem de pazar akşamki muhteşem rekorunu (9.58) hayatımız boyunca unutamayacağımız muhakkak. Beamon’un atlayışı, Julius Erving’in faul çizgisinden bastığı smaç, Maradona’nın 86 Dünya Kupası’ndaki golü, Jordan’ın havada el değiştirerek attığı turnike, Phelps’in arka arkaya kırdığı rekorlar gibi Bolt’un bu performansları da tarihteki ölümsüz yerini ve zihinlerdeki efsanevi imajını perçinlemiştir.

Bolt’u daha önce çok yazdım o yüzden Tyson Gay üzerine iki çift laf etmek istiyorum. Yarışmacı ruha sahip bir sporcunun nasıl olması gerektiğinin dersini veriyor Gay cümle âleme. Bolt’u geçemeyeceğini biliyor belki ama yine de deniyor, Samuel Beckett’ın dediği gibi kaybediyor belki ama yılmıyor bir dahaki sefere daha iyi yeniliyor. Bolt’u daha iyi olmaya zorluyor, yalnızca işini yapıyor. Kaybettiği zaman da 1.95’lik fenomen rakibinin hakkını vermesini biliyor. Yarış sonrası Gay’in bir görüntüsü ekranlara yansıdı. Amerikalı sprinter hırsla ellerini birbirine vuruyor ve belli ki bir şeylerden şikayet ediyordu. Okuduğum ve dinlediğim bazı yorumlarda bunun sebebini Gay’in aşırı hırsına, Bolt tarafından devamlı madara edilmeyi kendisine yedirememesine vs. bağlayanlar olmuş. Gay’in amacı elbette kazanmaktı. Zaten öyle olmasa o piste adım atmazdı. Fakat kendisinin de dediği gibi asıl hedefi Bolt’u zorlayabildiği kadar zorlamak ve en azından eski rekor olan 9.69’u geçmekti. Ve bu hedefinden geri kaldığı için yarış sonrası dövündü, şikayet etti (9.71 koştu Gay, ki bu tarihin en iyi 3. derecesidir).

Doğrudur, Tyson Gay 2000’lerin Frankie Fredericks’idir. Frankie Fredericks de 200’de Michael Johnson ve 100 metrede Donovan Bailey’nin arkasında kalmaya mecbur olmuş müthiş bir atletti. Johnson gibi bir canavarın arkasındaki müzmin ikinciydi ama bu onun “pistlerin centilmeni” ve her şeyden öte harika bir atlet olmasına engel olmadı. Tıpkı Tyson Gay gibi. Spor dünyasının Bolt gibi efsanelere elbette ihtiyacı var. Fakat Gay gibi centilmen müsabıklara da en az onun kadar gereksinimimiz var (ah bir de bu kadar sık sakatlanmasa). Gay, dünyanın en iyisi değil ve Bolt izin vermediği sürece de olamayacak. Ama elinizden geleni yaptıysanız ikinci olmak da o kadar fena olmasa gerek!..

Wednesday, August 12, 2009

Yeşil sahada yiten canlar

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Bir sporcu daha kalp krizi sonucu hayata gözlerini yumdu. Espanyol’lu Daniel Jarque, henüz 26 yaşındaydı. Her sporcu ölümünde temcit pilavı gibi aynı eleştirileri öne sürmek kimilerine fırsatçılık gibi gelebilir. Fakat insanın yaşama hakkı özgürlüklerin en önde gelenidir ve bunu tehdit eden her dayatmaya karşı var gücümüzle çalışmak bizim, her şeyden önce namus borcumuzdur.

Günümüzde sporcu, uğraşı endüstrileştiği ölçüde çalışma şartları ağırlaşan bir emekçidir. Yeteneğinin nadideliği tutarında kazandığı para ve şöhret artar. Buna mukabil bu maddi ve manevi kazanç beraberinde zorlu yükümlülükler de getirir: vücudun ve özel hayatın metalaştırılması ve sömürülmesi gibi. “Gösteri toplumu” yarattığı ve ayrıcalıklarla donattığı yıldızlarının tüm benliklerini satın alır ve onların para getiren özelliklerini iliklerine kadar sömürür. 30’una gelmiş birçok sporcuya ihtiyar gözüyle bakılması biraz da ilk gençliğinden bu yana mesleğinde başarılı olabilmek adına inanılmaz bir efor harcamasından ileri gelir. Bugün rekabetçi sporların genetiğine yerleştirilen ve sadece kazanmak üzerine inşa edilen spor ahlakı, atletleri gitgide daha hırslı ve daha başarılı yapmaktadır. Fakat bir sporcuda bulunması gereken öncelikli özellikler olan erdemliliğin, rakibe saygının ve onurun da aynı oranda azaldığını gözlemliyoruz. İşte daha geçen hafta Orlando Magic’li Rashard Lewis steroid kullandığı gerekçesiyle doping cezası aldı. Daha öncesinde Cleveland Cavaliers’lı LeBron James, kaybettikten sonra rakibin elini sıkmayı anlamsız bulduğunu ve bunun bir “kazanan”’a yakışmayacağını belirtti. Rekabetçi sporlara enjekte edilen yüzde yüz kazanma üzerine kurulu, hayatta kalmacı tavrın sporcuları daha amansız bir rekabete ve “galibiyete giden yolda herşey mübahtır“ tarzı makyavelist bir bakış açısına ittiği muhakkaktır. Ve tüm bu vahşi bakış açısından bize kalanlar işte bunlar: genç yaşta aşırı yüklemelerle iflas eden vücutlar, kalp krizleri, ölümler, erken emeklilik, doping skandalları ve sporda Makyavelizm.

Sporcular, özellikle büyük paralar kazanan sporcular, edindikleri maddiyatı sessizlikleriyle teminat altına almış gibi gözükmektedirler. Bugün Türkiye’de halen bir sporcu sendikası yok. Aynı ülkede saat 19:30’da, 40 derece altında futbol maçları oynatılıyor sırf yayıncı kuruluşun reyting kaygılarını giderebilmek adına. Soruyorum size; Pazar günkü Gaziantepspor-Galatasaray maçında, özellikle son 10 senede çok sık yaşadığımız kalp krizine bağlı sporcu ölümlerinden biri gerçekleşseydi bunun sorumlusu kim olacaktı?

Belki bu soruyu yanlış ülkede soruyoruz ya da tam da sorulması gereken ülkede. İnsan hayatının en ucuza kapatıldığı coğrafyalardan birinde yaşıyoruz. Değil mi ki bugün Tuzla, sırf işverenlerin tembelliği, ihmalkârlığı ve kâr hırsı yüzünden bir korku filmi tersanesine dönüşmüştür. Değil mi ki cezaevlerimizde bakımı mümkün olmayan onlarca can herkesin gözü önünde ölüme terk edilmektedir. Parası yetmeyenin tedavi olamadığı, hastalıktan değil belki ama yoksulluktan ölüme mahkûm edildiği bir ülke değil mi burası? Kâğıttan bozma evleri her depremde yüzlerce can alan, mühendislik skandalı altyapıları her selde maddi manevi zarara yol açan bizim kentlerimiz, bizim politikacılarımız, bizim iş adamlarımız değil mi?

O halde paragrafın başındaki cümleyi yeniden hatırlamalı. İnsan hayatının bu kadar ucuz olduğu ülkemiz, bu soruları sormanın, eksikleri sorgulamanın, suçluları yargılamanın tam da yeridir. Ve tekrar ediyorum: bu, bir spor gazetecisinin namus borcudur. Digitürk ve Türkiye Futbol Federasyonu, sonucunda talihsiz hiçbir olay yaşanmamasına rağmen Gaziantepspor-Galatasaray maçını neden 19:30’da oynattığının hesabını vermelidir. Çünkü emin olun daha önce Marc Vivien Foe, Miklos Feher, Antonio Puerta, Phil O’Donnel gibi maç sırasında kalp krizi geçirerek kaybettiğimiz isimlerin başına gelen talihsizliklerin Pazar günü yaşanmaması işten bile değildi.

Wednesday, August 5, 2009

Wenger'in inadı ve Uygun'un dili

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Her mevsim başı kendimi Arsenal üzerine aynı temada yazılar yazmaya zorunlu hissediyorum. Arsenal’i niçin sevdiğimden tam olarak emin değilim. Ian Wright yüzünden olabilir, Bergkamp yüzünden olabilir, 95 Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde Espanyol’a uyuz olup kendilerinden taraf olmam yüzünden de olabilir. Dedim ya niye sevdiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim her maçlarına denk gelişimde içimden bir şeylerin “Ulan ‘Topçular’ kazansa” be diyerek taraftarlık zaafiyetlerimi dürttüğü.
“Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız.” Eski futbolcu, günümüzün yorumcularından Alan Hansen’ın bu sözü belki de İngiliz spor medyası tarihinin en meşhur sözlerinden biri olagelmiştir. Her klişe lafa olduğu gibi buna da bayılmıyorum. Fakat dedim ya, birkaç senedir mevsim sezon başı ve mevzu Arsenal iken kendimi bu cümleyi tekrar ederken buluveriyorum.

Geçtiğimiz hafta, 16 milyon pound’a Arsenal’den Manchester City’e transfer olan Kolo Toure, giderayak kendisine futbolu öğreten kulübü ve teknik adamı yaylım ateşine tuttu. Arsene Wenger’in bu transfer politikasıyla devam etmesi durumunda Arsenal taraftarlarının kupa hasreti çekmeye devam edeceğini iddia eden Fildişi Sahilli stoperin cümleleri soğukkanlı bir iş adamından farksızdı. “Bugün futbolda para harcamazsanız başarılı olamazsınız. Bu bir endüstri.”

İnsanın öfkeli kelimelerini ağzına tıkayan şeyse, Toure ve onun gibi düşünenlerin haklı olması. Arsene Wenger, Arsenal’in mali operasyonlar başkanı ya da alt yapı direktörü olsa başarılı kabul edilebilirdi. Tek hedefi kâr etmek olan bir kulüp sahibi olsa, malikânesinde paracıklarını sayan bir Varyemez Amca kadar mutlu olabilirdi. Gelin görün ki bunların hiçbiri değil Fransız teknik adam. İşinizin devamı için başarının belki de en elzem olduğu koltukta oturuyor ve 4 senedir hiçbir şey kazanamadı. Buna rağmen Wenger inatçı politikasını değiştirmedi. Dolayısıyla bu sene de herhangi bir başarı elde edemeyeceklerini söylersek kâhinlik yapmış olmayız. İnatçı politikadan kastımı açayım isterseniz; Arsenal bu sezon Galatasaray’dan da Fenerbahçe’den de Beşiktaş’tan da daha az para harcadı transfere. Üstüne üstlük yaptığı futbolcu satışlarıyla 30 milyon pound da kâra geçti. İlk kez geçen sene piyasaya tanıttığı Wilshere, Merida, Ramsey gibi sabi sübyan yetenekleri ise bu yıl sık sık kadroya dâhil edeceğinden emin olabiliriz.

Arsene Wenger’in ne kadar zeki bir adam olduğunu anlatmaya gerek yok. Tüm bu inatçılıkları başarısız olmaya olan esrarengiz ve bitmek bilmeyen bir tutkudan dolayı yapmayacağı da aşikar. Geriye birbirinden romantik 2 seçenek kalıyor. Ya Arsene Wenger, endüstrinin kalbine konuşlanmış bir devrimci ve tüm futbol âlemine bacak arasından gol atıyor, ya da yine aynı devrimci pozisyondan futbolun tamamen kazanmaya endeksli vahşi kültürünü baltalayarak bize bir şeyler anlatmak istiyor. Tabii bir de diğer seçenek var: Wenger, evde play station oynarken “yenilirsem de güçsüz takımla yenildim derim” diyen kendine güvensiz bir ergen gibi devamlı rakiplerinden zayıf takımlar oluşturuyor ve “ben genç oyuncu yetiştiriyorum” kisvesinin altına saklanıp başarısızlıklarını böylece örtbas ediyor.
Wenger’in iç dünyasında neler oluyor bilemiyorum ama Arsenal tribünlerinin 1 seneyi daha kupa görmeden geçirmek istemediklerine eminim.

UYGUN’UN DİLİ

Bir başka teknik adam profilini de bizim buralardan çizelim. Bülent Uygun. Nam-ı diğer Asker Bülent. Onun iç dünyasının Wenger kadar ilginç olmadığı kesin. Eylemlerini tetikleyen dürtülerinde Wenger’de olduğu gibi entelektüel bir dürtü aramıyoruz elbette. Benim merak ettiğim benzerine sadece Fatih Terim ile Jose Mourinho’da rastlanan bu kendine güvenin ve egonun nereden kaynaklandığı.

Saydığım isimler her ne kadar antipatinin doruklarında gezinseler de sayısız kupa ve başarı kazanmış, futbolcu yetiştirmiş isimler. Sultan Süleyman’a kalmayan dünyanın onlara kalacağını sanmalarından kelli bir yanlışları yok. Bülent Uygun deyince ise akla maalesef kısıtlı imkânlarla zirveye oynamış bir futbol takımı değil hepsi birbirinden sevimsiz onlarca vecize(!), mehter marşı eşliğinde yaptırılan ileri zekâ ürünü antrenmanlar, Sedat Peker’li, Fethullah Gülen’li ilişkiler, medyaya yapılan şovenist açıklamalar ve futbolcuyken her gol sonrası verdiği asker selamları kalıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz haftalarda DTP’ye karşı bir tehdit gibi kullandığı şu cümleyi hatırlamakta fayda var: “Söz ola kese savaşı, söz olsa kestire başı.” Kuşkusuz dili olmasa Bülent Uygun’u seven insan sayısı daha çok olacaktı. Muhafazakâr kesime, yani ülke geneline yakın gelebilecek tüm falsolarına rağmen memleketin çoğunluğu bu adamın aldığı hezimetler sonrası “İyi oldu, hak etti” diyebiliyorsa Uygun için takkesini önüne alıp düşünme vakti çoktan geldi de geçiyor demektir.

Son aylardaki incilerinden birkaçını yan yana dizmeden rahat edemeyeceğim. Sivaslı futbolcuların gece hayatına kapılmama nedeni olarak öne sürdüğü tez: “İstanbul’da Laila, Sivas’ta La İlahe İllallah var.”, Beşiktaş ve Galatasaray’ı hedef alan iğneleyici(!) sözleri( sözünün eriymiş ama helal olsun): “Avrupa’da belki 5, 7, 9 yeriz ama 6 veya 8 yemeyiz.” , Sezon öncesi oynanan PSV maçının hakemine yönelttiği fantastik iddia ve hakaretler: “Hakem Anderlecht taraftarı ve PSV hayranı, embesilin teki.”

Komik adam aslında gülüyoruz.

Wednesday, July 29, 2009

Bir garip efsane

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin.” Yusuf Atılgan’ın her cümlesi altın romanı ‘Aylak Adam’, Bâki’nin bu cümlesiyle başlar. Biz gösteri toplumunun izleyicileri farkında değilizdir ama spor sezonları da aynen böyle başlar. Önce her şey medyanın çiziktirdiği birkaç alengirli laftan ibarettir sonra onlar taraftarın gönlünde umuda dönüşür ve “matematiksel olarak şans” sürdükçe sporseverin/taraftarın efsanesi şekillenmeye devam eder. Hoş, şampiyonluk kaçtığında seyrin sona erdiğini hangi ukala söylemiş? Düzeltmek lazım; seyir değil efsanemiz sona erer, bir sonraki sezonun hudutlarına girene kadar.

“Umut arzulayan bellektir” der Balzac. Oysa günümüzde ‘Umudumuz Şaban’ değil ‘Umudumuz Ecevit’ hiç değil(Toprakları bol olsun). Tek umudumuz taraftarı olduğumuz takımın zenginliği çünkü bir mevsimlik efsanemizi başlatacak medya kıssalarını ancak pahalı ve havalı transferler şişirebilir. Ve Umberto Eco’nun belki de yerinde bir şekilde “dikizciler” olarak aşağıladığı biz taraftarların maddi olarak hiçbir şekilde müdahil olamadığı bu oyundaki tek iktidar bölgesi olan tribünleri bu umudun yedirdiği ekmek ayakta tutar. Ondandır ki Diyarbakırspor’un taaa Budapeşteler’den getirdiği delişmen kanat oyuncusu Gabor Bori’yi hiç izlemeyen bir Diyarbakırlı “Türkiye’de bu kadar adam varken Macaristan’dan bunu getirdilerse vardır bir hikmeti” diyebilmektedir. Transferlerin futbol pazarındaki yazgısı serbest piyasanın diğer metalarından farksızdır. Guy Debord’un dediği gibi: “Tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajında, gerçek bölünmeye ancak bir sonraki tüketim başarısızlığına kadar ara verilmiştir.” Gabor Bori’nin Amed macerası 1 hafta bile sürmedi. Diyarbakırspor yönetimi Bori’nin kulübüyle ödemeler konusunda anlaşamayınca yıkılan umutlar, forvete yapılan Andres Mendoza ve Erhan Şentürk transferleriyle yeniden yeşertildi. Hele bir ‘Herne Peş’ söyletemesinler, görürüm ben o zaman “mufassal kıssa”’yı da, “tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajını da”… Ziya Doğan haklı olarak isyanlarda; 14 futbolcuyla yeni sezona hazırlanmaya çalıştıklarından şikâyet ediyor. Sezonun ilk haftası Diyarbakır’dayım ama Ziya Doğan hala orada olur mu? Emin değilim!

29 yıllık kısacık ömründe yazdıklarıyla koca bir 19.yüzyıla damgasını vurmuş muhteşem bir şairdir İngiliz Percy Bysshe Shelley. Ve onun şu dizeleri hiç aklımdan çıkmaz: “Issız bucaksız çölde yol alan gezgin, yarısı kuma gömülmüş bir heykelin kaidesiyle karşılaşır. Üzerinde şöyle yazmaktadır; “Ben, Ozymandias/Kralların kralı/Sen,Ey yüce varlık/Eserlerime bak ki/Haddini bilesin”. İnsanoğlu tarihöncesinden bu yana adını, iktidarını, kendisinde haiz olduğuna inandığı şanını kanıtlamak ve onu ölümsüz kılmak için büyük eserler inşa ettirmiştir. Piramitler, Babil’in Asma Bahçeleri, Parthenon… Ozymandias(2.Ramses) de olduğu gibi eserler kendini yaptıranın ismini yaşatır, peki ya onları vücuda getirenler? Geçmişin zincirli, günümüzün zincirsiz köleleri? “Ne yapıp edip Seyrantepe Projesi’ni 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” diyor ya Adnan Polat, benim de aklıma bu şiir ve geçmişin devasa eserleri geliyor ister istemez. Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki; Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe Projesi’nin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umrunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi “mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane" söyleyecekler.

Wednesday, July 22, 2009

'Ölümden öte ne var'

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Güzel haberler almıyoruz bu aralar. Bir yandan sevdiğimiz, tanıdık yüzlerin vefat haberleri geliyor arka arkaya. Öte yandan tanımasak da yiğitliklerini düşmanlarının pervasızlığından anladığımız yüreklerin milyonların gözü önünde idama mahkum edilişine tanık bırakılıyoruz. İstedim ki önce kısa bir haber-yorum potpurisi yapalım sonra ölümsüzleşen bu güzel insanları analım.

G.SARAY’IN HÂL-İ AHVALİ

Galatasaray, perşembe günü UEFA Avrupa Ligi 2. ön eleme turu rövanşında Kazak ekibi Tobol’la oynayacağı karşılaşmayla bir anlamda sezonu açacak. Ali Sami Yen’deki son sezonun ilk maçı olacak bu müsabaka. İlk maçta bir hayli eksik bir kadroyla mücadele eden ‘cimbom’un genç ve yedek oyuncuları pek tat vermemişti. Hatta Arda ve Baros oyuna girene kadar “zayıf” rakibi karşısında hiçbir varlık gösteremediler desek abartmış olmayız. Gerçi takım revire dönmedikçe bu kadroyu bir daha sahada görmeyeceğiz ama yine de eksikliği şimdiden hissedilen bazı noktaları dillendirmekte fayda var. Öncelikle Rıdvan Dilmen’in çok beğendiği Servet-Gökhan Zan ikilisi tam bir saatli bomba. Hele ki 4-3-3 gibi ofansif bir sistemde bu kadar ağır ve oyun kuramayan stoperlerle Galatasaray çok sıkıntı yaşar. Bunu Tobol’un Türkiye 3. Ligi seviyesindeki hücum hattına karşı bile hissettik. Dilmen, 07/08 sezonu öncesi Fenerbahçe için de “15 gol yemez bu takım” yorumunu yapmış sezon sonunda sarı lacivertli takım ligi 37 gol yiyerek tamamlamıştı. Galatasaray, defansını hızlı, atletik bir oyuncuyla takviyelendirmezse benzer bir sona hazırlıklı olmalı. Sarı-kırmızılı ekibin bir diğer büyük sorunu da orta alanda. Rijkaard, 4-3-3 oynatmak istiyor ama elinde Barcelona’daki Xavi ve Iniesta gibi iki virtüöz yok. Galatasaray’ın kısmen çift yönlü ama her iki sahada da sınırlı ve en önemlisi teknik özellikleri yetersiz Barış Özbek-Mehmet Topal-Mustafa Sarp-Tobias Linderoth-Ayhan Akman ve Mehmet Güven’li orta sahasının bu sistemin gerektirdiği hızlı ve isabetli pas trafiğini yaratması imkansız. Bu da Arda-Kewell-Keita gibi ofansif kanat oyuncularının topla oynama imkanlarını minimuma indirecek çok sağlıksız bir durum. Kısacası Rijkaard, 4-3-3 oynamak istiyor ama elindeki malzeme buna ne kadar uygun orası ciddi bir soru işareti. Geçtiğimiz hafta Bayern München’in yeni teknik direktörü Louis Van Gaal’in elindeki kadro uygun olmadığı için 4-3-3 sisteminden vazgeçeceğini açıkladığını da bir dipnot olarak düşelim.

KRİZİN DEĞİŞTİRDİĞİ DENGELER


Ekonomik krizlerden güçlenerek çıkan kesimler her zaman için piyasanın devleri olmuştur. Futbolda da durum aynı. Bir yanda Real Madrid, diğer yanda Arap sermayesinin el attığı Manchester City şu ana kadar harcadıkları 400 milyon avroyu aşkın parayla futbol endüstrisinin tüm dengelerini alt üst etmiş durumdalar. Öyle ki Vatikan’daki Papa’dan, UEFA başkanı Michel Platini’ye kadar herkes bu durumdan şikayetçi. Son olarak OECD yani İktisadi Kalkınma ve İşbirliği Örgütü de futboldaki bu aşırı ve dengesiz para akışının sporu organize suç örgütleri için cazip bir alan haline getirdiğinden dem vurdu. Eh, bizler yani sporun emekten yana sosyalist seslerinin yıllardır parmak bastığı gerçekleri kapitalist kalkınma(!) örgütlerinden geç de olsa duyuyor olmak güzel olmasına güzel de, çözüm var mı? “Laissez faire, Laissez passer” yani “Bırakınız yapsınlar, bırakınız geçsinler”ci liberal tavır aynen devam ediyor. Bu ortamın doğurduğu bir başka sonuç da, dünya futbolunda son 10 seneye damgasını vuran İngiliz Premier Ligi’nin kulüplere ve futbolculara uyguladığı yeni yüksek vergili sistem nedeniyle cazibe merkezi olma özelliğini İspanyol Birinci ligi La Liga’ya kaptırması. Yeni yürürlüğe girecek kanuna göre nisan 2010’dan itibaren İngiliz kulüpleri İspanyollara göre %70 daha fazla vergi öder hale gelecek. Bu da kaliteli futbolcuların yavaş yavaş İspanya’ya kaymasına neden olacak (zaten örneklerini şimdiden görmeye başladık). Şimdilik pek de temiz olmayan yabancı sermayenin aşırı harcamalarıyla ayakta duran Premier Lig’in değişen dengelere karşı lider pozisyonunu geri elde etmek için ne gibi hamleler yapacağını ise ileride göreceğiz. Şu bir gerçek ki özellikle bu seneden itibaren İspanya, futbolun bir numaralı adresi olacak.

TENİSTE İSTANBUL KUPASI


Bu yıl 5.si düzenlenecek olan İstanbul Cup, 27 Temmuz-3 Ağustos tarihleri arasında oynanacak. 400 bin dolara yakın bir harcama yapılarak yenilenen Enka Arena’da düzenlenecek olan turnuvadaki en büyük yenilik artık maçların toprak değil de sert zeminde oynanacak olması. Daha önce Maria Sharapova, Venus Williams, Elena Dementieva gibi yıldızlara ev sahipliği yapan turnuvanın katılımcıları bu sene biraz daha mütevazı. Avustralya Açık 2009’da sert zeminde yarı final oynayarak dikkatleri üzerine çeken dünya 7 numarası Rus Vero Zvonareva, turnuvanın en büyük favorisi. İsviçreli Patty Schnyder ve 2007 İstanbul Cup’ta aldığı sürpriz sonuçlarla dikkat çeken İran asıllı Fransız Aravane Rezai turnuvanın diğer öne çıkan isimleri olarak göze çarpıyor. Bilet fiyatlarına gelince; tenisi belli bir zümrenin izleyebilmesi konusunda İstanbul Cup yöneticileri de dünyadaki benzerlerinden farklı düşünmüyor. İlk tur maçları nispeten uygun fiyatlı olsa da son 8’den itibaren fiyatlar 100 TL’nin üzerinde seyrediyor. Kısacası “bu spor bizim, parası olmayanlar otursun evinde izlesin” mesajı veriyor tenisin elitleri yine.

‘İNSANDIR ÖLÜNCE YAŞAR’

Çok gevezelik ettim… Bu hafta, spor ve medya dünyasından iki sevilen Beşiktaşlıyı, iki beyefendiyi, iki delikanlıyı uğurladık ölümsüzlüğe. Eski milli futbolcu/spor yazarı Vedat Okyar ve televizyoncu Orhan Şengürbüz vefatlarıyla sadece Beşiktaşlıları değil takım ayırt etmeksizin tüm spor sevdalılarını hüzne boğdular. “İnsandır ölünce, ölür/İnsandır, yaşarken ölür, İnsandır ölünce yaşar” Ne mutlu Vedat Okyar ve Orhan Şengürbüz’e ki onlar ölünce yaşamaya devam edenlere dahiller.
Bir de yaşarken ölüme mahkum edilenlerimiz var. Kanser hastası olmasına rağmen canı candan sayılmayarak tedavi olmasına izin verilmeyen İsmet Ablak yaşamını yeni yitirdi. Şimdi de tek suçu tanımadığı insanların kurtuluşu için mücadele etmek olan Güler Zere’yi göz göre göre ölüme terk ediyor Türkiye Cumhuriyeti’nin kokuşmuş adaleti. “Ölüm, böyle altı okka koymaz adama/Susmak ve beklemek, müthiş” demiş ya benzersiz şairimiz Ahmed Arif; susmayalım artık, göz göre göre insan harcayan bu zulüm çarkına sessiz kalmayalım. Kanserden muzdarip Güler Zere’nin 70 milyonla dalga geçercesine ölüme mahkum edilmesine en hırçın haykırışlarımızla engel olalım: GÜLER ZERE’YE ÖZGÜRLÜK!..