Showing posts with label nba. Show all posts
Showing posts with label nba. Show all posts

Sunday, October 31, 2010

Iverson’ın hâlâ bir cevabı var mı?


BU YAZI İLK OLARAK 31 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


“Michael Jordan benim için bir kahraman değil. Benim kahramanlarım hiçbir zaman takım elbise giymedi.”


Basketbolda yeni sezon başladı ve bu yazı yazılırken Beşiktaş, yukarıdaki sözlerin sahibini renklerine bağlamak üzereydi. 35 yaşındaki (eski) süperstar Allen Iverson son anda bir değişiklik olmazsa siyah-beyazlı formayı giyecek. Beşiktaşlı ya da değil Iverson önemli bir adam. Crossoverları ile Jordan’ın dahi başını döndürdüğü günler artık çok uzakta. Yine de “Cevap” lakaplı oyuncunun uzun süredir serbest düşüşte olan kariyeri ve karakterine dair yapılan eleştirilere karşı küçük bir itirazı olabilir.

Kendisine hala “Vahşi Çocuk” diye seslenen efsanevi Georgetownlı John Thompson’ın koçluğunda şaşaalı bir kolej kariyeri geçiren Iverson, 1996 yılında tarihte 1 numara seçilen en “ufak adam” titriyle NBA’e adım attığında lig hala Michael Jordan ve onun temsil ettiği değerlerin tahakkümü altındaydı. Iverson topyekûn halde varlığı ve tavırları ile Jordan önderliğinde “beyazlaşan” bu suretle düzene ayak uyduran ve toplumun kazananlarına(winner) dönüşen yeni dönem Afro-Amerikalı “rol modellere” karşı farklı bir akımın temsilcisi haline geldi.

Elbette Iverson’ın çıkışı, ülkede geniş bir nüfuza sahip olan hip-hop kültürünün de nihayet kendisine spor sayfalarının manşetlerinde yer bulabilmesi anlamına geliyordu. ABD’deki tüm politik ve toplumsal hayatı etkileyen Sivil Haklar Hareketi’nin kazanımları sonrası çoklukla yoz bir harsın yüceltilmesiyle Afro-Amerikalılar arasında kendine önemli bir yer edinen hip-hop kültürü toplumu etkilemeye başlayalı çok olmuştu. Fakat akım, NBA’in David Stern ve “Be Like Mike-Mike gibi ol” dönemi süresince kendine spor alanında önemli bir yer edinmeyi başaramadı. Geçer akçe, Michael Jordan’ın temsil ettiği; rekabetçiliğin, sıkı çalışmanın ve disiplinin yüceltildiği mikro-ideolojiydi.

AI, Jordan’a karşı

“Profesyonel sporlar, toplumumuzda 2 önemli rol oynamaktadır. Birincisi, disiplin, sıkı çalışma ve milliyetçilik gibi “değerlerin” yeniden üretimi, ikincisi ise ABD’nin para kaynağı “sağmal ineklerin” medyatik temsili. Michael Jordan gibi atletler ticari değerleri ve kârı kırmızı, beyaz ve maviden(ABD bayrağı) oluşan gülümseyen bir paket içerisinde bize sunar…”


Marksist spor yazarı Dave Zirin bu pasajda dönemin-ve aslında her dönemin- karakteristiğini başarılı bir şekilde tasvir ediyor. Fakat David Stern ve NBA’in ticari ortaklarının Jordan markası altında kişileştirdiği bu mikro-ideolojiye ters söylemlerle ortaya çıkan Allen Iverson’ın da kendi içinde muhalif olsa da kısa sürede piyasaya, “düzene” ayak uydurduğunu gözden kaçırmamak lazım(zaten onun derdi piyasa ile değildi). Aslında Iverson’ın isyanı da ehlileşmesi de bilinçli süreçler olmaktan uzaktı. Sporcunun temsil ettiği değerler metalaştırıldıkça tehlikeli olma özelliğini de yitirdi. Allen Iverson’ın dövmeleri, statükoya meydan okuyan hâl ve tavırları “devrimci”, “kontra-hegemonik” bir söylem içeremediği için kitleselleştiği ölçüde NBA’in pazarlama araçlarından biri haline geldi.

Öyle ki Allen Iverson’ın, David Stern’ün ırkçı olduğu kadar sosyal-ırkçı bir altyapısı bulunan kıyafet zorunluluğuna(NBA oyuncularının tüm maçlara takım elbiseyle gelmesi zorunluluğu) karşı muhalif bir konuşma yaparken söylediği “Japonya’ya gittim ve orada hiçbir hayranımı takım elbise giyerken görmedim. Herkes benim gibi giyiniyordu” sözleri onun kültürel önemini ve bir meta olarak etki alanını da özetliyor aslında. Yine de AI’ın varlığı ve muhalif duruşu önemliydi. Çünkü aynı cümlenin öncesinde şöyle muazzam bir eleştiri de vardı:
“Bir insanın smokin giyiyor olması onun iyi, başarılı, toplum için yararlı olduğu anlamlarına gelmez. Bu çocuklara iyi örnek olmak falan değildir tam tersine onlara, ‘Hey, eğer takım elbisen yoksa bir şeyleri yanlış yapıyorsun’ mesajı verir ve bu ülkede iyi bir insan olmasına rağmen smokin giyemeyecek olan milyonlar var…”


Zaman değişti, “Cevap” ehlileşti

Zaman değişti, köprünün altından çok sular aktı ve Iverson da popülaritesini kısmen yitirdi. Lig artık Jordan’ın karbon kopyası olan, her kelimesinde kazanmanın, rekabetçiliğin ve sıkı çalışmanın önemini vurgulayan Kobe Bryant’ın, en büyük amacını milyarder olmak olarak açıklayan LeBron James’in, son dönemde “hain” rolüne sokulan LeBron’un tam karşıtı olarak pazarlanan yeni altın çocuk, çalışkan, uyumlu, olgun Kevin Durant’in ligi. Allen Iverson bile 2-3 sene önce geçmişteki davranışlarını onaylamadığını belirten açıklamalarda bulunmuştu. Buna rağmen hâlâ hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip.

Senelerdir tepetaklak giden kariyerine rağmen bu durumu açıklayacak bir cevap var. Allen Iverson, tüm bu medyatik karakterlerin arasında yoz bile olsa sokağın kültürünü, derdini, dürüst bir şekilde ve sponsorların tamamen himayesi altına girmeden yansıtabilmiş bir adamdı. Sadece sahada değil yaşamın ta kendisinde yolunu bulmaya çalışan ama hiçbir zaman bir Michael Jordan olamayacak milyonlarca gence gerçek hayata dair bir cevap verebilmeyi başarıyordu. Kişisel olarak söyleyecek olursam, bir basketbolcu olarak Allen Iverson’ın oyununa hiçbir zaman hayran olmamışımdır. Fakat tüm bu sirkin ortasında kurulu şirket robotlarına dönüşmüş atletlerden farklı bir dil ve tavır geliştirmiş olması ona büyük saygı duymamı sağlıyordu.

Esasında tüm bu yazıya eşlik edecek bir şarkı var. Public Enemy’den He Got Game… Bulabilirseniz dinlemenizi isterim. Ne diyordu orada Chuck D:
“Ekranların kontrolündeki iblislerin arasında, tüm bu gördüklerimin ne anlamı var? 1 milyon vatandaştan biri muhalif olsun! O çok yetenekli, bu çok yetenekli, şu çok yetenekli! Oyun zevkli olabilir, bir anlamı da olabilir ama lanet olsun ona! Eğer hiçbir şey söylemiyorsa…”


Bir şeyler söyle bize Allen Iverson, eskiden olduğu gibi…

Sunday, July 18, 2010

LeBron Faust

BU YAZI İLK OLARAK 18 TEMMUZ 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.




Ne kararmış! Medya bizi senelerce bu ana hazırladı. New York Knicks gibi bir organizasyon tüm planlarını bunun üstüne kurdu. LeBron, transfer döneminde 6 takımı ayağına kadar çağırdı ve teklifleri dinledi. Nihayetinde yaz döneminin serbest kalan diğer yıldızları Dwyane Wade ve Chris Bosh’la birlikte Miami Heat’in yolunu tutarak modern NBA tarihinin en parıltılı üçlülerinden birini oluşturdu.

Aylar süren bekleyişin, onlarca senaryonun, röportajın, makalenin ardından LeBron James kararını 8 Temmuz akşamı ESPN ekranlarından canlı yayında açıkladı. “Karar” adlı programı 9.5 milyon kişinin seyrettiği tahmin ediliyor. “Yeteneklerimi alıp Güney Sahiline gitmeye karar verdim. Seneye Wade ve Bosh’la birlikte Miami Heat’te forma giyeceğim.” Bu sözler, ESPN’e tam 6 milyon dolarlık bir reklam geliri sağladı. Gerçi bu para bir hayır kurumuna bağışlandı ama zaten burada vurgulamak istediğim şey “Karar”ın topladığı ilgi.

“Karar”

Bu ilgi illa olumlu bir anlam taşımıyor elbette. LeBron kararını açıklar açıklamaz Cleveland Cavaliers taraftarları eski kahramanlarının formalarını yakmaya, billboardlarını taşlamaya başladı. Cleveland, ekonomik krizden hayli etkilenmiş mavi yakalı işçilerin kenti ve spor tarihinde isimleri başarısızlık ve şanssızlıklarla birlikte anılıyor. LeBron James onların belki de son şansıydı ve onun gidişiyle organizasyonun yaşadığı değer kaybı yaklaşık 100 milyon dolar olarak hesaplanıyor. 7 yıldır neredeyse her iç saha maçını kapalı gişe oynayan Cavaliers için bu müreffeh günler artık geride kaldı. Tüm bu ekonomik gerçeklerin ışığında takım sahibi Dan Gilbert’ın medyaya yazdığı ve LeBron’a hakaretlerle dolu olan mektubun sebebini de daha iyi anlayabiliriz. Dan Gilbert, sadece takımının en iyi oyuncusunu değil tüm basketbol dünyasının en önemli “mali varlığını” da kaybetmiş oldu ve artık sahibi olduğu şirket eskisi kadar değerli değil.

Tabii ki aylarca herkesi oyaladıktan sonra canlı yayında Miami’ye gideceğini açıklaması Cleveland taraftarlarını derinden yaraladı. Sadece kendilerini terk etmesi değil bunu yapış şekli de insanları zıvanadan çıkardı. Sevgilinizin sizden ayrıldığını ve artık başkasıyla beraber olduğunu bir cep telefonu mesajıyla bildirmesi gibi bir şey bu. Bu açıdan Clevelandlılar’ın öfkesini anlamak mümkün.

Fakat şunu da bilmek gerek ki LeBron James lige geldiği günden bu yana bir basketbolcudan çok daha fazlasıydı. Her şeyden önce LeBron, Nike gibi bir markanın ve NBA gibi koca bir organizasyonun yüzü. Kendisine yapılmış önemli yatırımlar var ve elbette bir insana daha 18 yaşındayken sağlanan bu imkânların hiçbirisi karşılıksız değil.

Neden Miami?

LeBron James, Miami Heat’e gitme kararı dâhil olmak üzere bugüne kadar aldığı hiçbir kararı tek başına almadı. Bu kadar önemli ve potansiyelli bir ticari varlık zaten kafasına estiği gibi davranamaz. İddia ediyorum, LeBron’un yaptığı her önemli açıklamada, aldığı her büyük kararda ilk sözler hep Nike, NBA başkanı David Stern ve ESPN’e aittir. Dolayısıyla Stern’ün geçtiğimiz günlerde yaptığı ve LeBron’a hafif eleştirel yaklaştığı açıklamayı da çok ciddiye aldığımı söyleyemem.

LeBron James, bu kurumların bir numaralı pazarlama aracı lakin spor piyasasında başarı her şeydir. LeBron James markasının küresel ölçekteki değerini arttırmanın bir numaralı yolu 25 yaşındaki yıldızın şampiyonluk kazanmasından geçiyor. Nike ve NBA de bunun bal gibi farkında! LeBron’un Miami tercihi ilk anda imajını olumsuz yönde etkilemiş olabilir. Fakat işler bekledikleri gibi gider ve şampiyonluk hatta şampiyonluklar kazanabilirlerse bugün LeBron’u eleştiren herkes 3 sene sonra medyanın da gazıyla onu yeniden Michael Jordan statüsüne çıkartacaktır. Clevelandlılar hariç!

Günümüz sporlarında “kahraman” olmak

LeBron’un henüz kararını açıklamadığı ve herkesin “alıcam LeBron’u vurucam kırbaçı” edasıyla yazılar yazdığı dönemde bir Cleveland taraftarının kaleme aldığı Working Class Hero(İşçi Sınıfı’nın Kahramanı) adlı yazıdaki şu sözler beni çok etkilemişti: “Cleveland, çok zor günler geçiren biz mavi yakalı işçilerin şehri. LeBron James sen de Ohiolusun Cleveland’a 30 km. uzaklıktaki Akron’da doğdun, büyüdün. Tüm bir şehir hatta Ohio eyaleti seni kahramanı olarak görüyor. Eğer kalırsan bütün bir şehri kurtaracaksın ve işçi sınıfının kahramanı(working class hero) olacaksın.”

Bu romantizmin bozulması uzun sürmedi. LeBron bir kahraman değil. LeBron bir basketbolcu ve iş adamı. İşçi sınıfının kahramanı olmak ne onun, ne Nike’ın, ne de David Stern’ün işine gelirdi ve nihayetinde ortaklık yaptığı şirketlerle birlikte ekonomik açıdan “doğru” bir karar verdi.

LeBron James, kişisel olarak sevdiğim sporcular içerisindedir. Fakat ona bakınca hep bir Faust görüyorum. Yeteneklerini, kişiliğini daha çok şöhret, daha çok para ve başarı uğruna Nike, David Stern ve ESPN’e ipotek etmiş bir doğa harikası. LeBron James onlarsız da kazanabilirdi ve onların yarattığı medya desteği olmadan çok daha sempatik bir figür, Clevelandlı taraftarın yazdığı gibi bir halk kahramanı olabilirdi eğer 17 yaşındayken kapısını çalan, Nike’a “Zavallı şeytan, sen bana ne verebilirsin ki?” diyebilseydi…

Ne yazık ki günümüzde endüstri sporları böyle seçimlere pek imkân tanımıyor. Leo Lowenthal’in dediği gibi geçmişte bir insan ancak ürettikleriyle kahraman olabilirdi, günümüzde ise ne kadar tüketilirseniz o kadar büyüksünüz. LeBron eninde sonunda bir şampiyon olacak ama hiçbir zaman bir Muhammed Ali, bir Bill Russell, bir Jesse Owens olamayacak. Ben de bunun için asla LeBron’u kabahatli bulmayacağım. Değil mi ki insan “yeryüzünün en tuhaf mahlukudur…”

Saturday, May 8, 2010

Mayıs, kavganın ayı olacak




9 MAYIS 2010 TARİHLİ EVRENSEL GAZETESİ YAZIM.

Emeğin kavgası var! 1 Mayıslardan, 6 Mayıslardan, Yunanistan’da kavgaya atılan kardeşlerimizden aldığımız güçle 26 Mayıs Genel Grevi’ne doğru gidiyoruz.

Mayıs ayının heyecanı spor sahalarında da yaşanıyor elbette. Özellikle Avrupa kıtasında futbol ve basketbol liglerinin sonuna yaklaşıyoruz. Teniste Roland Garros kapımızda bekliyor. Geçtiğimiz hafta içinde bir Türkiye Kupası serüvenini daha sonlandırdık ve kimsenin şaşırmadığı üzere Fenerbahçe yine kıramadı şeytanın bacağını. Çok sevgili bir dostumuzun dediği gibi “Urfa Güneş’i selamladı” o gün.

Fenerbahçe kararlıydı bu kez eli boş dönmemeye ama Şenol Güneş ve oyuncularının başka planları vardı. Geri düştüler belki ama oyundan düşmediler ve net bir skor, güzel bir oyunla Urfa’dan Güneş’i boynu bükük ayırmadılar. Kupa hırçın Karadeniz’e, Trabzonlu kardeşlere doğru yol alırken karşılaşmayı televizyondan takip edenler için yorumcu Ömer Üründül’ün yaşadığı hüzün yürek burktu doğrusu. İnsan tarafını bu kadar belli etmez ki yahu!

NBA’de hakem tartışmaları

Heyecan, Okyanus’un ötesinde de devam ediyor. NBA’de playoff’a kalan takımlar uzun bir sezonun sonuna yaklaşıyorlar ve gerginlik had safhada. Gerginliğin sebebini ise tıpkı bizdeki gibi hakem tartışmaları oluşturuyor. Tartışmanın bizdekinden farkı NBA’de saha içi aktörlerin hakem eleştirisi yapmasının yasak olması. Ağzından hakem kelimesi çıkan 35.000 dolar cezaya çarptırılıyor. Geçtiğimiz günlerde Orlando Magic’in pivotu Dwight Howard’ın kişisel blogunda hakemlerden yakınması dahi cezaya tabi tutuldu.

NBA, dünyanın en büyük basketbol arenası ve bu arenanın kendine has bazı özellikleri var. Özellikle David Stern’ün başkanlığa geldiği 1984’ten beri bu özellikler daha da belirginleşti. Hakemlerin yıldız oyunculara yaptığı “süperstar muamelesi” bunlardan biri. Bu muameleyi kısaca “herkes eşittir ama süperstarlar daha eşittir” diyerek özetleyebiliriz. Bir adım öteye gidecek olursak “süperstarlar eşittir ama 2 ve 3 numara oynayan süperstarlar daha da eşittir” gerçeğiyle karşılaşırız zira özellikle Michael Jordan sonrası lig, kısaların ve “kanat oyuncularının” daha pazarlanabilir olduğunu fark etti ve oyunu onlar için kolaylaştıran kurallar çıkardı. Savunma oyuncusunun rakibi savunurken eliyle kontrol etmesini yasaklayan hand-check kuralı bunlardan biri. Kural, 1994 yılında yürürlüğe girdi ve git gide sertleşti. 4 ve 5 numara oynayan uzun oyuncuların pota altındaki etkinliğini azaltan 3 saniye kuralı da bir başkası. Bu kural da 2001 yılında çıkarıldı.

Eleştirilebilemez

David Stern, tarihin gördüğü en güler yüzlü diktatör olarak hakemlerinin eleştirilmesine ve otoritesinin sorgulanmasına katlanamıyor. Fakat sorun şu ki, sahada onun kurallarını ve otoritesini yansıtan hakemler gerçekten çok başarısız. Türkiye Ligi ya da FIBA’yla karşılaştırılamayacak kadar kötü bir hakem nesli var elinde. Benim buradaki derdim hakemlerin beceriksizliğiyle alakalı değil. Çünkü hakemlerde suç bulmak kolaya kaçmak olur. Zaten süperstarlara ayrıcalıklı davranmaları öğütlenen hakemler sahada ağızlarıyla kuş tutsalar yine de adil olamazlar. Yani sorun sadece uygulamada değil. Mevzuat defolu. Eşitsiz muameleyi öğütleyen zihniyet, hatayı ve adaletsizliği körüklüyor.

Gelelim meselenin diğer boyutuna yani David Stern’ün hakemleri eleştiren herkese para cezası kesmesine. Yukarıda da söylemiştim, hiç kuşku yok ki David Stern tarihin gördüğü en güler yüzlü diktatördür. Kendisini “özgürlükler ülkesi” olarak pazarlayan bir yerde bu adamın hakimleriyle aynı fikirde değilseniz otomatikman suç işlemiş kabul ediliyorsunuz. Ne ağzınızı açmanıza ne de öfkenizi kağıda kaleme dökmenize izin var. Stern’ün mesajı açık: Beni ve sistemimi kimse eleştiremez. Eleştiren de en ağır cezayı öder. David Stern’deki diktatör potansiyelini görünce iyi ki bu adam 1930’larda yaşamamış diyorum. Umarım yakın zamanda politikaya atılmaya kalkmaz.

“Mayıs ayların gülüdür.”

Mevsim mevsim bezirganların zulüm ateşlerinde kızdırdık öfkemizi. Antep’te Çemen, Karşıyaka’da Kent A.Ş, Yenikapı’da Marmaray, Esenyurt’ta Belediye, yurdun dört bir yanında Tekel işçileriyle bileyledik süngülerimizi.

Kartal’da, Ayazma’da, Sulukule’de yıkılan gecekondulardan yükselen nefret çığlıkları, Bursa’da, Balıkesir’de yetim kalan madenci çocuklarının gözyaşlarına karıştı. Tersanelerde, atölyelerde, fabrikalarda “makinenin kaptığı kol” için, Kürt diye “üzerine kurşun yağdırılan” küçük bedenler için sıktık yumruklarımızı. Uğur, Ceylan, Mizgin, Xezal için…

Okulu bırakıp Ceylanpınar’da koyun otlatan, Çukurova’da pamuk toplayan çocuklarımızın genç yaşta kabuk bağlayan elleriyle, taş attığı için hapsedilen 15’liklerin gasp edilmiş vücutlarıyla özdeşleştirdik tenimizi.

Aşındırmak için sonunda o yolları, Güler Zere, Hrant Dink, 1915 Büyük Felaketi’nin, Dersim katliamının mağdurları ve kaçak Ermeni işçileri için arşınladık sokakları. Kürt dağlarında kokuşmuş düzenin rezil savaşı yüzünden öldürülen Kürt ve Türk emekçi çocuklarının yerde bırakılan kanının hesabını sormak için tazeledik bilinçlerimizi.

“Mayıs’ta gönlümüz delidir.”

Sabahattin Ali’nin dediği gibi Mayıs ayların gülüdür fakat gönlümüzü de deli eder. Mayıs; kavganın ayıdır. 1 Mayıs bizim güleç yüzlü kavgamızdı. 4 Mayıs’ta Terzi Fikri’yi, 6 Mayıs’ta “ölümü güzel kılanları”, Deniz’i, Yusuf’u Hüseyin’i anarken düşmanlarımızın kahpeliğini bir kez daha hatırladık. Ve o güzel türkünün dediği gibi şimdi dağlardan, tarlalardan, kondulardan, fabrikalardan, okullardan çıkıp mücadelemizi sürdüreceğiz güneşe doğru giden yolda.

Emeğin kavgası var. Yüreğimize kuvvet!

Sunday, February 22, 2009

Indiana, Hoosiers'ını Arıyor




“49 eyalette basketbol sadece bir oyundur; ama burası Indiana!” Eyalet derbisinde Mackey Arena’yı dolduran 14 bin küsür Purdue ve Indiana taraftarının genetik kodlarında işte bu kutsal veri kazılıydı. Kolej maçlarında alışık olduğumuzun ötesinde bir Avrupa derbisi havası vardı maçta ki bu coşku Indiana kolej basketbolunu tanımlayan hissiyat esasında. Peki Mackey’de, Edmund Joyce’da, Assembly Hall’da, eyaletin hemen hemen her basketbol salonunda süregelen bu basketbol coşkusu niye Conseco Fieldhouse’a yani Indiana’nın NBA takımı Pacers’ın salonuna uğramıyor?

ÖKSÜZ PACERS

Çeşitli veriler öne sunup farklı hipotezler geliştirebiliriz elbette. Öncelikle Conseco Fieldhouse’ın %75’lik doluluk oranıyla NBA’in en tenha salonlarından biri olduğunu belirtelim.(ki bu durum son 4 seneyi özetliyor)
http://sports.espn.go.com/nba/attendance Bu linkten de göreceğiniz gibi ortalama 13 bin kişiye oynayan NBA takımı Pacers, Indiana’nın en az ilgi çeken basketbol takımı.( Kolej ekipleri Purdue, Indiana ve Notre Dame doluluk oranında Pacers’a fark atıyor.)

Indiana Hoosiers, Assembly’de %97 doluluk oranıyla 16 bin kişiye oynarken, Purdue görece daha küçük salona sahip olmasına rağmen erkeklerde 12 bin kızlarda ise ortalama 9 bin kişiye oynuyor.(bayanlarda ilk 5’te) http://www.city-data.com/forum/general-u-s/481502-top-25-ncaa-basketball-schools-attendance.html . Keza Notre Dame de özel bir okul olmasına ve az öğrenci bulundurmasına rağmen %90’la her maçına ortalama 10 bin kişiyi çekebiliyor.

Ekonomik kriz, bilet fiyatları gibi faktörler aklınıza gelebilir. Öncelikle şunu açıklığa kavuşturalım: krizin hayaleti ortalıkta dolaşmıyorken de Pacers’ın doluluk oranları aynıydı. İkincisi (http://www.nwtix.com/Indiana_Hoosiers_Basketball_Tickets.html , http://www.ticketmaster.com/event/0500411CEC518942?artistid=805952&majorcatid=10004&minorcatid=7 )gibi linklerden de inceleyebileceğiniz gibi ABD’deki kolej maçlarıyla NBA maçları arasındaki bilet fiyat farkı yok denecek kadar az. Tek fark courtside dediğimiz saha dibindeki koltukların NBA’de 200-1000 dolar arası fiyatlara kadar yükselmesi ki o biletlerin müşterileri zaten bu yazının muhatabı değiller. Kısacası bayıldığımız kriz bahanesini çöpe gönderebiliriz.


Takım başarısı ve Pacers’ın oynadığı basketbolun izleyicileri tatmin edip etmemesi meselesi akla gelen bir diğer faktör. Maalesef başarı kelimesi Indiana eyaletine uzun zamandır uğramıyor.(en azından basketbol salonlarında) Pacers özellikle 2004’teki meşhur kavgadan sonra tepetaklak vaziyette. Peki ya salonları her maç tıklım tıklım dolan kolej takımları? Indiana Hoosiers’ın 2002’de sürpriz bir şekilde oynadığı finali çıkarırsak son 22 senede ne Purdue, ne Notre Dame, ne de Indiana’nın elle tutulur bir başarısı yok. Purdue son final four’unu 1980’de oynadı. Notre Dame 78’den beri ortalarda yok, NCAA’in en köklü programlarından Indiana Hoosiers ise son 22 senede sadece 3 final four heyecanı yaşabildi. Yani başarısızlıksa başarısızlık, hüsransa hüsran. Taraftar sadece Pacers’a küskün, Neden? Conseco Fieldhouse neden sadece LeBron James ya da Kobe Bryant geldiğinde doluyor? Bu kulüp “yahu tamam başarıyı geçtik bari sıkıcı basketbol oynamayalım da biraz taraftar gelsin” diyerek Rick Carlisle gibi savunma üstadı bir adamı kovup yerine hızlı basketbol gurusu Jim O’Brien’ı getirmedi mi? Indiana her akşam Speedy Gonzales kıvamındaki T.J Ford önderliğinde, run and gun basketbolunun limitlerini zorlamıyor mu? Indiana Pacers’ın ilk 5’te olduğu iki kategori var. Biri attıkları sayı, biri de yedikleri sayı! Yani Larry Bird ve ekibinin sadece ekonomik sebepler yüzünden denediği bu taktik de işe yaramadı. Takım hızlı ve heyecan verici bir basketbol oynuyor oynamasına ama ne başarı var ne de hasılat! Geçtiğimiz günlerde kulübün 80’lerden beri patronluğunu yapan Melvin ve Herb Simon kardeşler Pacers yüzünden 200 milyon dolar zarar ettiklerini açıkladılar. Basına verilen bu tip demeçler her zaman korkutucudur çünkü Simon’lar bu parayı kaybetmeye yeni başlamadılar ama NEDENSE bu kaybı açıklama kararını yeni aldılar. Şimdilerde basketbolun başkenti olmakla her zaman övünen Indiana’lıların aklında acaba Pacers bizi terk eder mi korkusu yer etmeye başladı ki belki de bu o kadar da umurlarında değildir. Ne de olsa maçları izlemeye dahi gitmiyorlar!

ÖKSÜZ NBA

Ekonomik sebepler değil, sportif başarı değil peki nedir Indiana gibi basketbol delisi bir eyalette Pacers’a duyulan bu ilgisizliğin sebebi? All Star arasından hemen önce Conseco Fieldhouse’da sezonun en heyecanlı maçlarından biri oynandı. Doğunun en güçlü takımlarından Cleveland Cavaliers, süper yıldızı LeBron James’le birlikte eyaleti şereflendirdi ve hayret ki Indiana’lılar bu sezon sadece 4.kez olmak üzere salonlarını tıka basa doldurdular. Maçın bitimine 0.8 saniye kala T.J Ford, Mo Williams’ın üzerinden temiz bir orta mesafe şut gönderdi ve Pacers 1 sayı öne geçti. Son hücum için hamlesini yapan Cavs, kenardan topu oyuna soktu ve LeBron James’e bir alley-oop pası gönderdiler. Danny Granger, LeBron’un topa ulaşmasını engellemek için zıpladı ve bir anda düdük çaldı. NBA’in o nefret ettiğimiz artık bıkkınlık getiren yüzü, hakemleri ve süperstar kollama mafyası yine ortaya çıkmıştı. Hayalet bir faul çalındı Cavs lehine. LeBron 2 faulu soktu, Cleveland 1 sayı öne geçti. Indiana tribünleri uğruna salonu doldurdukları süperstara çalınan faul sayesinde belki de Pacers’tan, NBA’den niye soğuduklarını hatırladılar. Herşeyin senaryoymuşçasına yaşandığı, süperstarların aşırı derecede kollandığı, zayıf olanın kazanmaması adına tüm imkanların seferber edildiği bir ligi izlediklerini anımsadılar o anda. Ve Pacers, 0.4 saniye kala son hücumu kullanmadan önce tribünlerdeki Hoosier’lar, gerçek basketbolseverler, basketbolun anayurdunun genetik kodlarına spor sevgisi kazınmış taraftarları NBA ve David Stern’e küfürler yağdırırken kenarda bir zeki adam bu kurulu düzeni alt etmenin yolunu bulmuştu. Jim O’Brien, tüm hinliğiyle Cavs’in oynadığı son hücumun aynısını çizdi. Pacers topu kenardan oyuna soktu, Granger’a bir alley-oop pası, LeBron zıpladı topu kaptı ve HOOP! Faul düdüğü! Hakemlerin aynı pozisyona verdikleri kararı 0.4 salise içinde değiştiremeyeceklerini bilen O’Brien, onları kendi silahıyla vurmuştu. Haksızlığın bu kadarını zalimin allahı gelse yapamazdı, hem de milyonların izlediği bir maç esnasında. Karar doğru muydu? HAYIR! Adil miydi? Sonuna kadar! Adaleti, adaletin düşmanlarının sağlaması da ironinin kralıydı ve bu sekansı, zeki bir adam Jim O’Brien yaratmıştı. 0.4 salise içinde bacak arasından gol atıvermişti NBA’e ve onu bu hale getirenlere. Macbeth’teki cadıların dediği gibi “Fair is foul, and foul is fair.” Nihayetinde Pacers, hak ettiği bir maçı kazandı. Indiana seyircisi ise aynı anda bir oyun olarak basketbolu neden sevdiğini hatırlarken, reel basketbola(NBA) niye küstüğünün de ayırdına vardı. (Maçın özeti: www.youtube.com/watch?v=AMN2-daeT48 )

HOOSİER RUHU

Bir coğrafya, bir halk, bir yurt bir sporu künyesine kazımış. Bir din gibi onu yüceltmiş ve hayatının tepesine yerleştirmiş. Nice başarı hikayeleri çıkartmış içerisinden. Milan Lisesi gibi bir peri masalı, Hoosiers gibi bir sinema başyapıtı, Larry Bird gibi bir spor efsanesi yaratmış. Ve bir gün sermayenin aşırıya kaçan, acımasız kuralları işlemeye başlayıp da herşey makineleşince, maç sonuçları oyun oynanmadan önce belirlenip, kurgulanmış imgeler birer meta olarak izleyicilere kakalanmaya çalışılınca “Hop” demiş bir halk! Bizim sevdiğimiz oyun bu değil! İşte Indiana’nın “makineye” karşı mücadelesinin kısa bir özeti! Ve başlığı: Indiana, Hoosiers’ını arıyor!

NBA’in ekonomik krizden önce çözmesi gereken sorunu işte bu! Oyunu kendi haline bırak David Stern! NBA, bize bir imge-meta pazarlıyorsa onun müşterisi olan bizler de bir emek gücü harcıyoruz aslında o ürünü tüketirken ve bu yersizyurtsuzlaşmış yapılar silsilesinin yersizyurtsuzlaşmasını sağlayanlar bizleriz. Indiana halkının farkında olmadan çözdüğü bu gerçeklik ve geliştirdiği devrimci tavır, NBA izleyicisinin tam da ihtiyacı olduğu tavırdır. Ancak biz bu çarktaki önemimizi kavrarsak bir şeyleri değiştirebiliriz. Çünkü belki size akıl almaz(ne de olsa bu sadece bir spor değil mi?) gelecek ama NBA izleyicileri bu oyunu belli bir ücret, zaman=emek gücü karşılığı izliyorlar! “Sömürünün olduğu yerde devrimci bilinç de vardır.” Sermaye yüzlerce şekile bürünmüştür günümüzde ve mücadelenin çeşidi bu şekillerin sayısıyla eş değerdir. Yenilmez olmadıklarını biliyoruz. "Bir zeki adam" Jim O'Brien ve boykotçu İndiana seyircisi bize bunu kanıtladı! Oyuncakçı dükkanından(spor basını) üstyapıya sevgilerle, kim demiş spor halkın afyonudur diye!

Thursday, January 1, 2009

Gay for Arenas ve Düşündürdükleri

NOT: BU YAZI www.gunlukhayat.com'un Şakı-yorum bölümü için yazılmıştır.

http://www.youtube.com/watch?v=5orlL3s161E

I wouldn’t say it If I really didn’t mean this
Me and my penis love Gilbert Arenas

I’m gay for Gilbert Arenas
I’m gay but only for Gilbert Arenas

His name is Gil
He plays for the WIZ
‘been following him ever since he entered the biz.
These days he’s kinda my hero
He rocks my favorite number
Which is zero

I like him so much
I wish he was my lover
Frankly speaking
I would let him beat my buzzer

I never thought that I can turn into gay
But I love Gil as much as he hates coach K

Yo Gil what’s the problem
You don’t return to my calls
You won’t be my myspace friends
Look I got your jersey, got your shoes
Now I want your heart
So holla at me boy!


İçimizdeki homofobikler hönkürmeden belirtmek gerek ki; ABD’de son günlerin en çok konuşulan youtube bombalarından olan bu şaheserdeki adamımız ciddi değil! Yani sırf mavra olsun diye hazırlanmış bir klip ama belki de satır aralarında ABD’nin star sistemine yöneltilmiş muzırca bir eleştiri de vardır(Bence var).

Bir kere aşk ilan edilen “Gilbert Arenas” isimli şahsı tanıtayım. Kendisi NBA’in en enteresan yıldızlarından biri. Washington Wizards’ta oynuyor ve basketbolu kadar nba.com’a yazdığı blog yazılarıyla da tanınıyor. Zaten son 2 senesi hep sakatlıklarla geçtiği için basketbol oynamaktan çok yazı yazıyor da denebilir. Her halükarda ilginç bir popüler kültür malzemesi ve ateşli de bir hayran kitlesine sahip.

Sözleri inceleyecek olursak; zaten “me and my penis love Gilbert Arenas” diyerek şarkıya damardan bir giriş yapan Chris, pek öyle duygusal bir aşık değil. Direkt olaya girme taraftarı. Gay olduğunu itiraf ediyor ama ekliyor: “Sadece Gilbert Arenas için”. Ve zaten “hiçbir zaman gay olabileceğime ihtimal vermezdim” diyerek de cinsel tercihlerinin tamamen dizginleyemediği fanboy’luğundan ileri geldiğini de belirtiyor. Şarkının sonunda da sevdiceğine sitemde bulunuyor: “Hey Gil, telefonlarıma cevap vermiyorsun, myspace’teki arkadaşlık teklifimi kabul etmiyorsun. Oysa bak ben senin formanı aldım, ayakkabılarını aldım ve şimdi de kalbini istiyorum.”

Hmm aslında ortada ciddi bir tespit var. Basketbol forumlarında uzunca süre geçiren bir insan olarak fanboy’luk müessesesinin nerelere varabileceğini gayet iyi gözlemleme şansım oluyor. Yaş grubu farketmeksizin bir sürü insan sevdikleri yıldız oyuncuya karşı resmen bir çeşit aşk besliyorlar ve Chris’ten de çok farkları yok. Çoğu zaman tapılan yıldız oyuncunun bireysel performansı takımının galibiyetinden çok daha önemli oluyor, zaten tuttukları da takım değil oyuncu. Amerikan sporları dışında pek de rastlanan bir olgu değil bu. Bu sebepten de kuşkusuz bunun ABD’ye has sebepleri var.

Avrupa’da “Barcelona’yı değil Messi’yi tutuyorum hacı” diyen pek tip bulamazsınız. Zira hem spor kulüplerinin daha farklı ve otantik bir cemaat işlevi vardır hem de yıldız sistemi o kadar pompalanmaz. Kitle oluşturma çabasının hatırı sayılır bir kısmını yıldız sistemine yatıran ve de bunu popüler kültürün her alanında yapan ABD’de ise bu olmazsa olmaz bir durum adeta. 90’larla birlikte yaygınlaşan bu “fanboy” kitlesinin kökenlerini de “groupie”’lerde bulmak mümkün. Ne olursa olsun sevdiği oyuncuyu fanatikçe savunan, yanlışlarını görmeyen, onun tüm ürünlerini satın almak isteyen ve bir kez olsun onu görebilmek için kendini yırtan bu insanların hayranlıklarını da biraz cesur davranıp “aşk” olarak nitelemek çok da yanlış değil. Chris’in de bu sadece eğlenceli olmanın ötesinde eleştirel olduğu videosunda dediği gibi “Formanı, ayakkabılarını aldım şimdi de kalbini istiyorum.” Başka bir deyişle “ben senin bizlerden istediğin her şeyi yapıyorum ve doğal olarak aşkını da hak ediyorum.” En klişe tabirle acı ama milyonların hayatının gerçeği de bu. Günümüzde hayran olmak da emek ve para isteyen bir iş ve sevgisinin karşılığını alamayan hayranların tehlikeli tepkileri de sıkça rastlanan bir şey.

Daha çok diyeceğim var bu konuyla ilgili ama Şakı-yorum’u da bayağı şakı-makale’ye dönüştürüyorum o yüzden kısa keseyim ve bu yıldız-hayran ilişkisinin incelendiği bir film önereyim(her ne kadar hayal kırıklığı yaratan bir yapım olsa da): “The Fan”, “Robert De Niro, Wesley Snipes”.

Sunday, November 23, 2008

New York-LeBron: Aşkların En Sıkıcısı


New York Knicks organizasyonu Cuma günü 1 saat aralıklarla gerçekleştirdiği iki takasla tüm lige ve Cleveland Cavaliers'a LeBron James konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Takasların ilki Jamal Crawford'u Al Harrington karşılığında Golden State'e yolladı ikincisi ise Zach Randolph'ı Cuttino Mobley ve Tim Thomas karşılığında L.A Clippers'a. Sadece isimlere bakınca çok da parıltılı durmayan bu takasları tarihin en önemlileri arasına sokan özelliği organizasyonun, "Kutsal 2010 Planları"'nı mümkün kılabilmeleri için gerekli olan ücret boşluğunu(cap space) yaratması.

Amerikan medyasında 2010, Knicks ve LeBron James çılgınlığı akıl almaz boyutlarda. 2010! Daha 2 sene var. Fakat her gün bu konu hakkındaki yeni bir hikayenin manşetlere çıktığını görebilirsiniz. NBA ve medya, Knicks'in başarılı olmasına öyle muhtaç ki öngörülen transfer için tüm imkanlar seferber edilmiş durumda. Öyle bir organizasyon düşünün ki tüm kurtuluşunu tek bir oyuncuya bağlamış olsun! Koca Knicks! Koca New York!

Nisan 2008'de Donnie Walsh, Isiah Thomas'ın yerine genel menajer olarak kulübün başına getirildiğinde ağzından 2 şey çıkıyordu: 2010'da yaratılacak ücret boşluğu ve LeBron James. Mayıs 2008'de Mark D'Antoni kulübün yeni koçu olarak belirlendiğinde ağızlarda yine tek isim vardı: LeBron James. D'Antoni gelir gelmez kendine has smallball sisteminde LeBron'u nasıl da 4 numara olarak bir oyun kurucu forvet gibi kullanacağını açıkladı tüm medyaya. ESPN, LeBron adına hayali istatistikler geliştirdi ve hızlı basketbol oynanan bir sistemde LeBron'un amaçlarından biri olan triple double ortalamalar yakalamasının nasıl da mümkün olacağını ispatlamaya çalıştı. Adamlar hayali bir lig oynattı yahu bundan daha absürd bir şey olabilir mi? Bundan daha açgözlü, bundan daha tek yönlü, bundan daha New Yorker bir tavır gösterilebilir mi?

Allah'ı var Donnie Walsh ve Mark D'Antoni işlerini şu ana kadar kusursuz yaptılar. Walsh temizlenmez denen ücret boşluğunu şimdiden yarattı ve 2010 yazında Knicks'in sadece LeBron James değil Chris Bosh, Dwyane Wade gibi isimleri de alabilmesi mümkün durumda. Saha içinde de işler iyi gidiyor. D'Antoni'nin run and gun'ı Knicks'i bir playoff takımı haline getirdi bile. En azından 7 ya da 8. sırayı zorlayacakları kesin ama inanın New York'ta bu şu an için kimsenin umurunda bile değil. Knicks taraftarları Salı günü salonlarına gelecek olan LeBron James'i etkileyebilmek için nasıl tezahüratlar yapmaları gerektiğini tartışıyolar forumlarda. "LeBron Seni İstiyoruz" mu demeliler yoksa "Kral James New York'lu Ol" mu? Tam bir komedi!

Hatice'nin İnce Memed'i, Werther'in Charlotte'u, Maria'nın Robert Jordan'ı beklediği gibi heyecanla bekliyor Knicks taraftarları LeBron'u. Peki ya 2003'ten bu yana LeBron'un New York'a gitmesi bir kadermişçesine popmpalanırken LeBron tarafında işler ne alemde? James, geçtiğimiz hafta New Jersey'de çok net bir açıklama yaptı: "Kariyerim için en iyisi neyse onu yapacağım. Ben şampiyonluk kazanmak istiyorum. Bu kadar basit. Eğer bu Cleveland'da olursa kalırım başka bir yerde olacaksa oraya giderim". Ondan alıştığımız politik cevaplara hiç benzemiyor ama bir gerçek var ki, LeBron içinde bulunduğu hayatta tek başına karar alma lüksüne sahip olan bir adam değil. Ona 90 milyonluk bir anlaşma veren bir Nike faktörü de var ortada. O Nike ki; geçtiğimiz sezon LeBron'un Madison Square Garden'da oynadığı 50 sayı 8 ribaunt 10 asistlik unutulmaz performansın anısına ayakkabı üretti. O Nike ki; Yankees hayranlığını saklamayan LeBron'a özel New York Yankees ayakkabıları tasarladı. İşler akıl almayacak derecede ciddi durumda ve o hep konuşulan Nike sözleşmesinin hayali maddesi de cabası: Yani eğer LeBron New York, Los Angeles ya da Chicago gibi büyük marketlerden birine giderse Nike'ın ödemeyi taahhüt ettiği ekstra ücret. Bir şehir efsanesi ama gerçek olmadığını kim söyleyebilir ki bunca çılgınlığın ortasında.

New York Knicks, 1970 ve 73 yıllarında olmak üzere 2 kez NBA şampiyonu oldu. Nüvesini Wlat Frazier, Willis Reed, Dave DeBusscherre, Bill Bradley gibi isimlerin oluşturduğu bu takımın ortak özelliği aralarındaki müthiş dostluk, takım ruhu ve fedakarlıklarıydı. 1970 finalleri'nin yedinci maçında Reed'in koşacak durumda olmadığı halde sahaya çıkıp maçın ilk iki basketini atarak arkadaşlarını yüreklendirmesi, tarihin en iyi savunmacılarından Frazier'ın kendisinden önce her zaman takım arkadaşlarını düşünen liderliğini ve 2003 yılında vefat eden DeBusschere için tüm takım arkadaşlarının döktüğü gözyaşlarını unutmak mümkün değil. Knicks, tarihinde belki de ilk ve son defa bir kolej takımı havasına büründüğü sezonlarda şampiyonluğa ulaşabildi. Ne 1985 draftında Patrick Ewing'i elde etmelerini sağlayan meşhur draftın soğuk topu ne de bunca yıldır harcamayı göze aldıkları gelir vergisinin onlara bir hayrı dokundu. Bu açıdan neredeyse gerçekleşmemesi imkansızmış gibi gösterilmeye çalışan LeBron-New York ilişkisinin bunca zorlama medya haberi ve sponsorluk anlaşması eşliğinde ne derece hayır getirecek bir sinerji yaratacağı da benim gözümde bir soru işareti.

Doğrudur; New York, LeBron'u Hatice'nin Memed'i, Werther'in Lotte'yi, Maria'nın Robert'ı beklediği gibi bekliyor beklemesine ama başarıya aç Knicksliler'de ne Hatice'nin sahiciliğini, ne Werther'in kara sevdasını ne de Maria'nın saf beklentilerini görmek mümkün değil. Çünkü yaratılmaya çalışılan bağ en baştan zorlama ve en baştan maddiyatın gölgesi altında! Sırf medya ve dev holdingler öyle istiyor diye aşk mı olurmuş? Daniel Boorstin'in o cuk oturan tanımıyla: "yüzde yüz gerçek, spontane ve otantik" değil bu bağ. Belki de bu çağın sporlarında böylesi bir bağlılığın örneğini görmeyi beklemek bönlüğün daniskasıdır. Belki de Brooklyn Dodgers'lar ve Metin Oktay'lar; bir İnce Memed, bir Genç Werther gibi eski bir romandan ibarettir.

ps: Umarım LeBron, doğup büyüdüğü Akron'un yarım saat ötesindeki Cleveland'da kalır ve mirasını burada inşa eder.

Saturday, November 15, 2008

274




Günümüz toplumunun yarı açık algısına göre dünyanın en sıkıcı şeyi her zaman için "realizm" olsa gerek. Öyle değil mi ki; en çok güldüğümüz şeyler her zaman abartılı espriler, slapstick komediler, Burhan Altıntop'lar, Cem Yılmaz'lar ve Airplane!'ler'dir. Hayatı olduğu gibi yansıtma iddiasında olan her eseri sıkıcılıkla suçlarız ki bu zaman zaman hayatın meşakkatli yollarının hafife alınmasının da bir sonucudur. Çünkü o yollarda çoğu zaman "film gibi" sahnelere hakikaten rastlanır. Hayatta kalmak için yeni doğuran bir kadının sütünü içmek zorunda kalan bir adam hiç var olmadı, olamaz sanıyorsanız Rose of Sharon'ların merhametini, yoksulluğun sefaletini ve Steinbeck'in sosyal gerçekçiliğini hafife alıyorsunuz demektir. Ama yine de toz pembe dünyası içerisinde bunlar potansitel tüketici hedef kitleye inanması zor gelir ve bu yüzden dramatikliği ve etkisi 2 kat artar. Kısacası gerçekçiliğin ve mübalağanın tüm tartışmaya açık temsillerine ve algılanışlarına karşın hedef kitlenin nazarında kazanan her zaman din eksenli idealizmdir, romantizmdir, mübalağadır, Burhan Altıntop'tur.

İnsanoğlunun genlerine işlenmiştir adeta bu. Tarihin başından beri beşeriyetin yarattığı onca fikir ve hayal içerisinde en çok tutulanın hep mitoloji ve din olması da bundandır. Olağanüstü kelimesinin dayanılmaz çarpıcılığına karşı hepimizin bir zaafı vardır ve insanoğlu olanca güce taparlığıyla her zaman insanüstü olanı, tanrısal olanı kısacası kendisinden üstün olanı aramış ve ona anlaşılması güç bir itaat beslemiştir. Hegelyan efendi-köle diyalektiğini veya din-felsefe ilişkilerini inceleyecek olursak görürüz ki yabancılaşma kavramının dahi kökeninde bu yatar. İnsan her zaman mitolojik-efsanevi olanın çekiciliğine belki korkak olduğundan belki de sadece bundan hoşnut olduğu için kendi gerçekliğini emanet eder. Bunun sonucunda da maddesel dünyadan uzaklaşır ve bir nevi yanlış bilincin eseri olur. Yine Hegelci konuşursak bu yanlış bilinç aynı zamanda onun özgürlüğünü de kısıtlar. İnsan artık kendi yarattığı efsanelerin tutsağıdır ve hiç şaşırtıcı olmayan bir şekilde bu efsaneler her zaman hakimlerin denetimi altındadır.

Günümüz modernizminde de değişen hiçbir şey yoktur aslında. Din, eski önemini kaybetse de onun yerini alan baskın fikir ve ideolojiler yine hakimlerin emrindedir ve yine gerçek maddesel dünyanın yanlış bir tezahürü biçiminde öğretilir yığınlara. Bu bağlamda mit, efsane gibi kavramlarların sadece biçim ve özneleri değişmiştir. Hegelci Hıristiyan yabancılaşmasından, Marksist yabancılaşma teori ve gerçekliğine ulaşılmıştır ve tüm teknolojik bilimselliğimize rağmen halen en revaçta olan hikayeler sözde insanüstü alemlerden, freakshow'lardan ve mitolojik katmanlardan çıkar. "Spor ve Köşebaşı Kahramanları" yazımı tekrara girmek istemiyorum ama sporun ve spor medyasının bu efsane yaratma süreçlerinde geçmişin din ve ruhban sınıfı rolünü üstlendiği söylemek çok da abartılı olmayacaktır.

Spor ve "sevgili medyası"'nı zikretmeye başlayınca da nihayet konuma gelebildiğimi sizlere müjdeleyebilirim. Malum LeBron James, Nike ve Nba tarafından günümüz basketbolunun "kralı" ve "seçilmiş kişisi" ilan edileli çok oluyor ve bu bakımdan da en çok para getiren özne olarak onun etrafında döndürülen haberlerin ve oluşturulan efsanelerin de haddi hesabı yok. Lise yıllarından beri gelişimini takip ettiğim bu oyuncu hakkında büyük ihtimalle dünya çapında en çok veri toplamış, haber incelemiş ve analiz yapmış isimlerden biriyimdir. LeBron markası üzerinde Nike firmasının başından beri yürüttüğü reklam kampanyalarını inceleyecek olursak hep bir dinsel ve mitolojik temaya rastlayabiliriz. Book of Dimes reklamlarından, Witness serisine Nike elindeki bu hakikaten özel yeteneğin pazarlanmasında Hz.İsa modeli izlemiştir denebilir aslında. "Second Coming" yeryüzüne iner, basketbolun yeni kurtarıcısı olur ve bunları yaparken tabii ki insanüstü fiziğinden, başının arkasındaki gözünden ve bir Amerikan spor klişesi olan "winner" yani kazanan olma özelliklerinden faydalanır. Esasında bu "kazanan" olma özelliğine bir parantez açacak olursak özellikle 80'lerle birlikte spor literatüründeki hakimiyeti sağlanan bu yeti adeta Michael Jordan'la birlikte kapitalizmdeki rekabetin, spora ve dolayısıyla hayatın kendisine uyarlanmasından ibarettir. Piyasadaki vahşi rekabetin aynısı Jordan'ın rekabetçi kişiliğiyle birleştirilmiş ve spor arenalarının en büyük erdemi olarak pazarlanmıştır. Günümüzde "kaybeden" olarak anılan bir sporcu ne yaparsa yapsın iflah olmaz, olamaz ve sistem tarafından dışlanır. LeBron'a ve mitolojiye dönecek olursak; kapitalizmin kitleleri sürüklemek için ihtiyaç duyduğu efsane yaratma sürecinin bu haftaki son örneğini dillendirebiliriz artık.

Kapitalizm bir din ve LeBron James onun sözde Mesih'iyse eğer ESPN de hiç kuşkusuz İncil'dir. LeBron dahil olmak üzere hemen hemen tüm "kazanan" süperstarlarla ilgili klişe haberlere her gün rastlayabilirsiniz burada. Kobe Bryant şöyle rekabetçidir, Dwyane Wade öyle savaşçıdır, Dwight Howard böyle uçar; e ne var bunda LeBron da insan değildir. Oyuncunun hakkında çıkarılan son dedikodular, medyanın nasıl da efsane yarattığının güzel bir örneği. ESPN yorumcusu Jon Barry'nin çok yakın bir kaynaktan aldığını iddia ettiği bilgiye göre LeBron James 274 pound yani 130 kiloymuş. Eğer LeBron'u daha önce izlememiş biriyseniz "Ne olmuş yani" diyebilirsiniz ama onun oyununa aşina biri için bu hakikaten korkutucu bir rakam. Şöyle ki 130 kiloluk bir adamın bu kadar hızlı ve atletik olabilmesi şu ana kadar rastlanmış bir hadise değil. Yani ortada "insanüstü" olarak tanımlanan bir durum var ve tabii ki ESPN ve LeBron başrolde. Son 1 haftadır tüm Amerikan spor medyası ve forumları James'in 274 pound olmasını konuşuyor. Yürütülen tezler arasında LeBron'un Nike laboratuarlarında geliştirilmiş bir android olduğuna varan absürdlükte iddialar var ki işte tam da bu ve bunun gibi absürdlükler kapitalist medyanın efsane yaratma sürecini destekleyen olgular. Bu konuşmaların üstüne LeBron James'in salı günkü Milwaukee Bucks maçında faul çizgisinden zıplayarak bastığı smaç da denk gelince ortalık tam bir LeBron kazanına dönüştü. LeBron'un konu hakkında yaptığı "270 mi? Hayır bu bir dedikodu" açıklaması kulak arkası edildi. İşin komik tarafı LeBron James geçtiğimiz sezonun sonunda girdiği testlerde 262 pound çıkmıştı. Yani ortada çok da yeni bir durum yok. Vücuduna eklediği iddia edilen 12 pound yani 5 kilo bir adamı birden insan üstü yapmaz ama başta da söylediğim gibi verilerin sunuluşu yarattığı algıyı etkilemesi açısından çok önemli bir etkiye sahiptir. Ve zaten tanrısal olana karşı doğuştan bir zihinsel esaret besleyen insanoğluna bir şeyin olağanütü olduğunu inandırabilirseniz istediğiniz esareti yaratabildiniz demektir. Bu da otomatik olarak modern dünyada halkın afyonu olarak dinin yerini medyanın aldığının göstergelerinden biridir. Çünkü bir insan istediği kadar materyalist olsun kendinden üstün olana karşın dayanılmaz bir hayranlık besler. Bunu LeBron'un en iddialı hayranlarından biri olarak en iyi kendimden bildiğim için bu kadar rahat konuşuyorum.

İtiraf ediyorum: LeBron'un 274 pound olduğu yönündeki haberler ve akabinde gelen faul çizgisi smacı beni de çok heyecanlandırdı. Hatta söz konusu smacın videosunu dahi facebook aracılığıyla yayınladım. Bu yazıyla smacın görüntülerini üst üste koyarak kendi günah çıkarma işlemimi de aradan çıkarmayı umuyorum. LeBron'un faul çizgisinden smaç basabileceğini bilmiyor muydum? Elbette biliyordum. LeBron'un en az 120 kilo olduğunu ve basketbol tarihinin en atletik oyuncularından biri olduğuu bilmiyor muydum? Elbette ki biliyordum ama dedim ya insanoğlu kendinden üstün bir varlığı görmeyedursun hemen onu efsaneleştirir ve nedenlerini maddi hayatın dışında aramaya koyulur. Bu gerçek genlerimize tarih öncesinden işlenen bir güce tapma ve Tanrı'yı arama saplantısının kalıntılarından ileri gelmektedir.

Ve Hz.İsa suyun üzerinde yürürken Kral'ların ve ruhban sınıfının onun adına sömürdüğü halkın yerini günümüzde fabrikada LeBron James ayakkabısı yapımında çalışan işçiler almıştır. Muhtemelen 11 yaşında bir Çinli, favori oyuncusunun hiçbir zaman elde edemeyeceği ayakkabısını yapmak için haftada 2.5 dolara çalışırken ve ona duyduğu hayranlığın kendisine kaybettirdiği şeyleri göremezken ondan çok uzaklarda bir yerlerde "şov" devam etmektedir. İşin en ilginç tarafı ilerleyen teknolojiyle göya gerçekliğe erişimimiz kolaylaşırken tam tersine efsanelere ve yanılsamalara daha çok bağlandırılmamız belki de. Nasıl ki Hz.Musa, Kızıldeniz'i ortadan ikiye yardı, nasıl ki 2.13'lük Wilt Chamberlain faul çizgisinden zıplayıp smaç bastı, nasıl ki Earl Manigault potanın en tepesine yerleştirdiği bozuk parayı tek hamlede kapıverdi, LeBron James de elimizdeki tüm video görüntülerine rağmen bundan 30 sene sonra zıpladığı zaman kıçıyla smaç basabilen bir aldatıcı ilüzyon olarak anılacak. 2038'de görüşmek üzere. Ne o, yoksa biri sosyal gerçekçilikten ve romantizmden, sömürüden ve yabancılaşmadan, efsanelerden ve yanılsamalardan mı bahsetti?

Saturday, October 11, 2008

Çinliler Ne Marka Spor Ayakkabı Giyiyor?



Az önce BBC Türkiye'nin NTV'de yayınladığı haber bülteninde izlediğim "Amerikan Seçimleri" paketindeki Ohio vurgusu, çok önceden yazmış olmam gereken bir yazıyı yazmam için beni dürtüverdi. Haberde, Ohio eyaletinin ABD'deki yakın giden seçimlerde ne kadar kilit bir rol oynadığı ve eyaletin sosyo-ekonomik yapısının ülkenin genelini ne kadar isabetli yansıtabildiği belirtiliyordu. Bu gerçek bana LeBron James ve onun demokrat aday Barack Obama'ya verdiği desteğin aslında ne kadar önemli ve bir o kadar da karmaşık ilişkilerin sonucu olduğunu yeniden hatırlattı.

NBA, özerk bir kurum olarak politikadan hep uzak durmuştur. Michael Jordan dönemi ve sonrasında yaşadığı ağır endüstriyelleşme safhalarında da bu özellik had safhaya çıkmıştır. Yüklü sponsorluk anlaşmaları imzalayan sporcuların ortaklık yaptığı firmaların da telkiniyle politikadan kendini soyutladığı gerçeğini en iyi Michael Jordan örneğinde görebiliriz. Harvey Gantt, siyahi bir demokrat olarak 1990 yılında Kuzey Carolina eyaleti Senato seçimlerinde Michael Jordan'dan destek istediğinde tarihin gelmiş geçmiş en iyi basketbolcusundan şu cevabı almıştı : "Olmaz Harvey, Cumhuriyetçiler de spor ayakkabı alıyor." Michael Jordan'ın bu cevabı "endüstriyel spor" dönemini en iyi özetleyen cümleydi aslında. Ekonominin spor ve sporcular üzerinde sağladığı hakimiyet o kadar baskındı ki büyük firmalarla anlaşması bulunan herhangi bir atletin politik bir fikri olamaz, olsa bile bunu açıklayamazdı. Jordan'dan günümüze hem çok şey değişti hem de hiçbir şey değişmedi. Michael Jordan şu anda bir sporcu olarak değil ama bir spor kulübü ve markasının sahibi olarak halen sektörde önemli söz sahibi. "Majesteleri", Businessweek'in geçen hafta yayınladığı araştırmaya göre dünya sporunun en etkili dokuzuncu ismi.(1) Halen Nike bünyesindeki Air-Jordan markası da Nike'ın en önemli ürünlerinden...

Aynı Nike'ın günümüzdeki yüzü ise başka bir isim: LeBron James. 23 genç yaşındaki genç basketbolcu sadece saha içi başarıları ile değil iş alanında yaptıklarıyla da hayli profesyonel bir görüntü çiziyor. Lige ilk geldiği andan itibaren NBA ve Nike'ın altın çocuğu olarak kabul edilip pazarlanan Cleveland Cavaliers'ın forveti, Jordan sonrası sektörün yeni kurtarıcısı olarak görülüyor. Kariyerinin başından beri önüne "Jordan" örneği konulan ve onun gibi olması öğütlenen LeBron sadece oyun stiliyle değil farklı karakteri ve politik tercihleriyle de örnek aldığı efsaneden ayrılıyor. LeBron James, Ağustos ayında Barack Obama'nın kampanyasına 20 bin dolarlık bir bağış yaparak "Cumhuriyetçiler de spor ayakkabısı satın alıyor" zihniyetini pek umursamadığını gösterdi ve geçtiğimiz hafta da Demokrat Parti'nin Cleveland, Ohio propagandasında önemli bir rol üstlendi. Hemen belirtelim 23 yaşındaki süperstar aynı zamanda Jordan'ın 9. olduğu Businessweek "sporun en etkili 100 figürü" listesinde de 17.sırada yer alıyor(2) ve bu özelliğiyle de aktif basketbolcular içerisinde birinci sırada. Peki nasıl oluyor da olmazsa olmaz apolitikliğiyle tanıdığımız Nike, NBA, Coca-Cola gibi büyük şirketlerin yüzü olan bu genç adamın kendi politik görüşünü açıklamasına izin veriliyor? Jordan döneminden bugüne değişen nedir? Ya da LeBron ve takipçilerini(Carmelo Anthony de Demokratlar'a destek verdiğini açıkladı) bir değişimin öncüsü olarak nitelemek ne kadar doğru?

Şunu hemen belirteyim LeBron James daha önce herhangi bir siyasi konu hakkında yorum yapmaktan tamamen uzak duran bir kimseydi. Olimpiyatlar öncesi Kobe Bryant'la birlikte Darfur Sorunu'nu ve Çin'i eleştiren ufak yorumlarda bulunduysa da olimpiyatlar başladığı zaman o da Kobe de bu konuda sessiz kalmayı yeğlediklerini ve işlerinin sadece basketbol olduğunu açıkladılar. Belli ki Çin'de önemli yatırımları bulunan Nike ve NBA'den daha ileri gitmeleri için izin çıkmamıştı. İşin ilginçliğini arttıran nokta da bu işte. Çin'i kızdıracak bir mevzuda konuşmasına izin verilmeyen LeBron James nasıl oluyor da açıkça cumhuriyetçileri karşısına alabiliyor? Yoksa Nike artık cumhuriyetçilerin spor ayakkabısı almadığını mı düşünüyor? Tabii ki hayır! Peki o zaman nedir bu ani U dönüşünün sebebi? Belli ki Nike, cumhuriyetçi kesimden gelecek eleştirileri pek de kaale almıyor. Burada çok daha iddialı bir sav öne sürülebilir: Nike ürünlerini pazarladığı bir market olarak Çin'i çok daha fazla önemsiyor. Başka bir deyişle de artık Amerikalılar'ın değil Çinliler'in ne marka ayakkabı giydiği önemli! Benzer şeyleri Warren Buffett ve onun şirketleri için de düşünebiliriz. Aynı zamanda LeBron'un akıl hocası olan dünyanın en zengin adamlarından Buffett'nin en önemli iş ortaklıkları Çin'le ve emin olun eğer Buffett, "dünyanın ilk milyarder sporcusu olmak istiyorum" diyen LeBron James'e cumhuriyetçileri kızdırmamasını öğütleseydi bugün bu tartışmaları yapıyor olamazdık. İşin bir diğer boyutu da Warren Buffett'nin olası bir Barack Obama hükümetinde Maliye Bakanı olma ihtimali ki bu olayın sosu gibi adeta.

Dünya hızla değişiyor. Halen kapitalizmle ve onun labirentleriyle boğuşsak da son günlerde yaşanan bu tartışmaları yorumlamaya kalktığımızda ABD'nin en güçlü kapitalistleri dahil birçok gücün kendi halkından(!) önce Çin marketini memnun etmeye çalıştığını görüyoruz. Ve bu da bize Çin'in yaklaştığı bilinen hegemonyasını net bir şekilde ispatlıyor. İspatladığı bir başka şey de küresel ekonominin yerel öncelikleri ne kadar ikinci plana itebildiği. Burada tabii bir başka soru işareti ortaya çıkıyor o da yerel önceliklerin piyasa tarafından umursanmadığı bu ortamda bir ideoloji olarak milliyetçilik nasıl gücünü koruyor ve nasıl halen devlet destekli meşruluğunu üretebiliyor? Buna verilecek en iddialı ama gerçekçi yanıt da kriz dönemlerinde mutlak bir savaş yaratan(bkz:corrective war, creative destruction teorileri) kapitalizmin bu savaşlarını meşrulaştırmak ve desteklemek için devlet ve halk destekli bir milliyetçiliğe ihtiyacı olduğu gerçeği. İlişkiler karmaşık ama iyice düşünüldüğünde son derece mantıklı ve bir o kadar da "günahkar".

Özetlemek gerekirse LeBron James'in bu çıkışı belki "süperstarların apolitik olması" ilkesinin yıkılması açısından kayda değer gibi gözükebilir ama gerçekleri derinlemesine deştiğimizde bu durumun da mevcudiyetini sponsorların iznine borçlu olduğunu anlayabiliriz. Nike istemese ya da Warren Buffett desteklemese, LeBron James de "cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor" diyerek apolitikliğini koruyabilirdi(tıpkı Darfur olayında olduğu gibi). Eğer Warren Buffett açıkça Obama'yı desteklediğini açıklayabiliyorsa bunu onun gibi bir kapitalist olan LeBron James neden yapamasın? Sonuç olarak ne LeBron kahraman ne de Jordan hain, sadece kapitalizm pragmatist!

Not: Nihayetinde bir spor yazısı olduğu için "hater" eleştirilerini başlamadan kesmek adına şu gerçekleri ekleyeyim: Michael Jordan basketbolcu olarak en sevdiğim isimdir. LeBron James ise aktif basketblcular arasında en favori oyuncum.

1)http://images.businessweek.com/ss/08/10/1002_power100/9.htm
2)http://images.businessweek.com/ss/08/10/1002_power100/17.htm

Friday, September 12, 2008

Hakeem Olajuwon ve Bir Hall of Fame Eleştirisi




Geçtiğimiz hafta NBA tarihinin efsane pivotlarından Hakeem Olajuwon, aralarında Patrick Ewing, Adrian Dantley, Pat Riley ve Dick Vitale gibi isimleri de bulunduran elit bir grupla birlikte Basketball Hall of Fame'e yani basketbolun şöhretler müzesine kabul edildi. Kuşkusuz böylesi olağanüstü atletlerin başarılarla dolu kariyerini onurlandırmak çok hoş bir jest ama bu "Şöhretler Müzesi" kavramında beni rahatsız eden birkaç nokta var ki dile getirmeden edemeyeceğim.

Rahatsızlığımın sebebi şuradan kaynaklanıyor ki esasında bu konuya "Spor ve Köşebaşı Kahramanları" yazımda da değinmiştim. Malum 20.yüzyılda spor bir iş alanı olarak marjinal bir değişim ve gelişim yaşadı ve sonucunda da yepyeni bir üretim aracı olarak karşımıza çıktı. Sporcuların ücretli atletler haline dönüşmesiyle de pratik olarak işçi sınıfına yeni bir grup katılmış oldu. 1900'lerin başında henüz atletler kelimenin tam anlamıyla emekçiyken yani proletaryanın diğer üyelerinden ücretsel olarak farklı bir muamele görmezken bile meslektaşlarından farklı bir statüleri vardı: Şöhret Olmaları. Yüzyılın başında dahi İngiliz kasaba takımlarının deplasmana giderken tüm ahali tarafından yolcu edildiği ve karşılandığı bilinen ve sıkça anlatılan bir şeydir. Yani bu yeni sınıfın emekçilerinin yerel kahramanlar ve "şöhretler" olarak görülmesinin kökeni çok eskilere dayanıyor. Tabii ki sporcuları fabrika işçilerinden ayıran temel farkların en önemlilerinden yani sporun bir eğlence aracı olması sebebi bunda ve yüzyılın gelişimi içerisinde sporcuların değişen kimliğinde önemli rol bir oynuyor. Kısa süre içerisinde sporların popülerleşmesi, kitlelere yayılması ve nihayetinde endüstriyelleşmesiyle sporcuların kazandıkları miktarlar dudak uçuklatan rakamlar haline dönüştü ve yeni bir kapitalist emekçi sınıfının doğuşuna tanık olundu.

Sporcuların yüzyıl içerisinde değişen kimliğinde değişmeyen en önemli şey onların hala "şöhret" olmalarıydı. Tabii ki kapitalist bir devlet anlayışında işçinin onurlandırıldığını göremezsiniz ve bu sebepten spor emekçileri kapitalist kimliğini kazanır kazanmaz "Hall of Fame" yani Şöhretler Müzesi kurumu da kendilerine bahşedildi. Astronot şöhretleri müzesinden Askeri müzelere ABD'de birçok alanda "şöhret müzesi" kurumu faaliyet göstermekte. Kuşkusuz bunlar içinde en ironiği spor müzeleri zira kapitalizmin vazgeçilmez kahraman-şöhret kombinasyonundan en çok faydalanan/zarar gören kesim sporcular olmuştur desem çok da uçmuş olmam.

"The hero was a big man, a celebrity is a big name" deyişinde olduğu gibi her iki kategoriye de sıkıştırılan günümüz atletlerinin kahramanlık mirası ne kadar şöhretleşirlerse o kadar azalıyor. Hele ki günümüzde yani şöhret olmanın herhangi bir meziyet gerektirmediği zamanlarda... Dolayısıyla kariyerleri ve başarılarıyla takdiri fazlasıyla hak eden Hakeem Olajuwon(ve niceleri) gibi atletlerin şöhret olarak sözde onurlandırılması bir sporsever olarak beni gücendiriyor. Çünkü bu iki kavram her ne kadar birbiriyle sinonim hale getirilmeye çalışılırsa çalışılsın esasında birbirinin tam zıttı özelliklere sahipler. Şöhret dediğimiz şey ne kadar anlık ve geçici aksiyonların ürünüyse kahramanlık da o kadar kalıcı, dişe dokunur hatta devrimci faaliyetler gerektirir. Şöhretin alternatifi kolayca bulunur ve yeri çabuk doldurulur fakat gerçek bir kahraman bulmak ve yetiştirmek için nice seneler ve emekler harcanmalıdır. Ve işte bu sebeplerle Şöhretler Müzesi kurumuyla nasıl basit şöhretleri kahramanlaştırıyor ve kahramanları şöhretleştiriyorsak sonuçta her iki kesime de yanlış muamele etmiş oluyoruz. Bugün basketbolun şöhretler müzesinin 300'den fazla üyesi var. Yani biz her ne kadar onları kahramanlaştırarak onurlandırmaya çalışsak da nihayetinde bu bolluğun ürettiği tek şey gelip geçiçi şöhretler ve başarıları sebebiyle belki de onyıllarca unutulmayacak bir adamın şöhret titriyle sözde onurlandırılması benim gücüme gidiyor.

Hakeem Olajuwon gerçek bir kahramandı ve epik bir başarı hikayesinin de başrol ismiydi. O'nun büyüklüğünü en iyi anlatan şey günümüzde bir basketbol ilahı olarak kabul edilen Michael Jordan'ın önünde seçilmesine rağmen hiçbir zaman bu kararın eleştirilememiş olmasıdır. O, basketbolun gördüğü en sanatçı isimlerdendi. Bir pivot olarak belki de son artistti. Eşsiz ayak oyunları, top hakimiyeti, sınırsız hücum repertuarı, korkutucu savunması, "şampiyon yüreği"... Hakeem, sistemin yarattığı gelip geçiçi bir şöhret değil gerçek bir kahramandı ve benim için Şöhretler Müzesinin değil ama Unutulmayacak Harikalar Müzesinin daimi bir üyesi olarak yeri her zaman sağlamda.

Wednesday, July 23, 2008

Childress Şoku: Paha Biçilemez!




David Stern, NBA'in gerçek anlamda global bir lig olması adına tarihi Avrupa Kulüplerini NBA sistemine dahil etme hayalini kuradursun; yaşlı kıtanın güçlü ve zengin takımları Stern'ün tahayyüllerini umursamadıkları gibi "dünyanın en büyük ligi"'nin önde gelen atletlerine de gözlerini dikmiş durumdalar. Atlanta Hawks'un restricted(kısıtlı) free agent(serbest) oyuncusu Josh Childress, bugün itibariyle Yunan kulübü Olympiakos'a attığı imzayla basketbol tarihinde bir miladı belirlemiş oldu. Artık NBA takımları serbest oyuncularını ellerinde tutabilmek için sadece Amerikalı rakipleriyle değil Avrupalı takımlarla da mücadele etmek zorunda. Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Aslında yanıt tamamen NBA'in üzerine kurulduğu ve beslendiği sistemde gizli. Kapitalizm! Parayı veren düdüğü çalar ve NBA'de sarsılmaz sandığı hakimiyetini korumak adına bundan sonra daha radikal değişikliklere gitmek zorunda. Ve bu noktada tüm adresler salary cap ve draft kurallarını gösteriyor. Çünkü işler böyle devam ederse günün birinde gerçek bir NBA yıldızının ABD yerine Avrupa'da oynamayı tercih ettiğine de tanık olabiliriz.

JOSH CHİLDRESS VAKASI

Josh Childress'in Olympiakos'la imzaladığı anlaşma 3 yıllık ve toplam 20 milyon dolar; ki bu senelik 6.5 milyon dolara tekabül ediyor. NBA'deki salary cap sistemi gereği her kulübün belli bir bütçesi var bu bütçe yüzde 10'dan fazla aşılırsa fahiş gelir vergileri ödenmek durumunda. 2008-09 sezonu için ligin belirlediği salary cap 58 küsür milyon dolar. Atlanta Hawks'un şu andaki ücret bordrosu ise kısıtlı serbest oyuncuları Josh Smith ve Josh Childress hariç 49 milyon dolar. Bu durumda Hawks her iki oyuncusuna da salary cap'i aşsa dahi Bird Exception(*1) kuralı sayesinde hak ettikleri sözleşmeleri önerebilir ama Hawks genel menajeri Rick Sund'ın da daha önceden belirttiği gibi Atlanta'nın önceliği Josh Smith'e tanıyacağı zaten biliniyor. Josh Smith'e büyük ihtimalle 4 sene 50 milyon dolar civarı bir teklif önerilecek. Bu, ilk sene itibariyle en az 11 milyon dolar ve salary cap'in dolması demek. Bu durumda Hawks, Josh Childress'a sadece mid-level exception* sözleşmesi önerilebilir ki bu da 5.5 milyon dolar'a eşit oluyor.(zaten 6 yıl 33 milyon dolarlık bir teklif yapılmıştı) %30 vergiyi de düşersek Childress'ın senelik kazanacağı miktar yaklaşık 4 milyon dolara kadar düşüyor. Eh, Olympiakos'tan alacağı vergileri düşülmüş 6.5 milyon doların yanında sönük bir rakam. Ayrıca 25 yaşındaki oyuncu Yunanistan'da maaşını da Euro üzerinden alacak ki Euro'nun Dolar karşısındaki önlenemez yükselişi Avrupa takımlarının tekliflerini daha güçlü kılan bir başka sebep.

AVRUPA'NIN AYAK SESLERİ

Daha önceki Brandon Jennings yazımda da belirttiğim gibi bu yaz Avrupa takımları tamamen çıldırmış durumda. Her gün bir başka astronomik fiyatlı transfer dedikodusu başları döndürüyor. Daha geçen hafta Carlos Delfino, Rus Khimki kulübüyle 3 yıl 30 milyon dolarlık inanılmaz bir sözleşme imzaladı ki takımın 8., 9. oyuncusu olarak Delfino'nun NBA'de kazanacağı maksimum ücret 3-4 milyon dolar. Primoz Brezec, Juan Carlos Navarro, Bostjan Nachbar gibi isimler de bu yaz hem daha fazla para kazanmak hem de eskiden sahip oldukları yıldız statüsüne yeniden kavuşmak için Avrupa'ya dönmüş diğer oyuncular. Tabii ki bu isimler NBA yıldızı değillerdi ama hepsi de önemli rol oyuncuları olarak bu ligde kendilerine bir yer edinebilecek durumda olan isimlerdi. Ve hepsi de daha fazla para kazanmak adına çocukluk hayalleri olan NBA'i rahatlıkla bir kenara itebildiler. Önemli olan nokta aslında daha çok para kazanmak değil zira bu isimler daha fazla para için NBA yerine Avrupa'yı tercih eden ilk oyuncular değiller. Önemli olan nokta gitgide daha büyük, daha yıldız oyuncuların çok daha önemli miktarlar için Avrupa'yı tercih etmesi. Yani 2.turdan draft edilip garanti kontrat alamayan bir çaylağın Avrupa'ya gitmesi gibi bir durumdan bahsetmiyoruz. Josh Childress örneği belki de bu açıdan çok önemli. Yakın gelecekte salary cap derdi olmayan sınırsız bütçeli Avrupa kulüplerinin NBA yıldızlarını senelik 30-40 milyon dolarlık sözleşmelerle kadrolarını kattıklarını görürsek hangimiz şaşırırız? Misal Roman Abramovich tarzı multimilyarder işadamlarının bunu yapmasına kim engel olabilir ki? Çok değil 7 yıl sonrasını düşünelim: 30 yaşına gelmiş, NBA şampiyonluğu ve MVP ödülleri tatmış bir LeBron James'in kendi küresel marka değerini daha yukarı taşımak ve bunu yaparken de senede 40 milyon dolar kazanmak adına Avrupa'da oynaması fikri kulağa artık o kadar da abes gelmiyor.

Bu noktada gelmesi muhtemel bir kontra görüşü de değerlendirmeye çalışacağım. Bilindiği üzere David Beckham geçtiğimiz sezon MLS takımlarından Los Angeles Galaxy'ye tranfer oldu ve halen dünyanın en iyi 30 futbolcusundan biriyken yaptı bunu. Tabii ki en formda döneminde değildi ama yaşını başını da almamıştı hani. Üst düzey top oynayabilecek 3-4 senesi varken o daha fazla para kazanmak ve küresel bir ikona olarak değerini arttırmak için Hollywood'a gitmeyi tercih etti. Bu tranfer gerçekleştikten sonra Avrupa'da bir allahın kulu çıkıp "MLS güçleniyor" , "yakında mali güçleri sayesinde tüm yıldızları kapacaklar", "UEFA'nın radikal değişikliklere gitmesi lazım" falan demedi. Çünkü biliniyordu ki: 1-UEFA'nın bünyesine dahil kulüplerin ekonomik gücü MLS'ten kat kat fazla. 2-Altyapı ve endüstriyel olarak Amerika'daki futbol Avrupa'yı tehdit edecek düzeyde değil 3-Avrupa'nın dünya futbolundaki hakimiyetiyle NBA'in mutlak hakimiyeti arasında dağlar kadar fark var. Bugün Freddy Adu gibi ABD futbolunun geleceği olarak görülen bir yetenek bile yedek kalma pahasına Avrupa kulüplerinde oynamayı tercih edebiliyor. Fakat Childress örneğinde bambaşka bir durum var. Bir manada NBA ilk defa ihtiyaç duyduğu bir yeteneği ihraç etmiş oldu hem de bedavaya!

'Brandon Jennings Hadisesi' adlı yazımda da belirttiğim gibi Avrupa kulüplerinin NBA ve hatta NCAA için gerçek bir tehdit haline dönüşmesi sürecine resmi olarak adım atmış bulunuyoruz. NBA'in bu gidişatı yavaşlatmak ya da tersine çevirmek için en kısa zamanda salary cap ve draft sisteminde değişikliklere gidebileceğini öngörmek artık hayalcilik değil. Bundan kastım tabii ki salary cap'in kaldırılması değil ama vergi eşiğinin çok daha yukarılara çekilmesi. 2008-09 için belirlenen 58 milyon dolarlık sınırı 2010-11'de 70-80 milyon olarak görürsek hiç de şaşırmayacağım. Çok değil 10 sene önce Amerikan basketbolunun yenilmez olduğuna gözü kapalı inanıyorken 2002'de yaşanan şoku düşününce Avrupa-ABD arasındaki rekabetin bu noktalara gelmesi bir kehanetin yavaş yavaş gerçeğe dönmesi gibi. Kapitalizmin tüm vahşiliğiyle ABD'yi vurduğunu görmenin ironisi ise o ünlü reklamın dediği gibi "paha biçilemez".

*1: Larry Bird Exception: Salary-cap'i aşmış takımların serbest kalan oyuncularına yeniden sözleşme önerebilmesi kuralı. Bir oyuncunun bu kategoriye girebilmesi için 3 sezon boyunca takım değiştirmemiş ve sözleşmesi feshedilmemiş olmalıdır.

*2: Mid-Level Exception: Her takımın salary cap'i aşsa dahi kadrosunda en fazla 1 tane MLE sözleşmeli oyuncu bulundurabilmesi hakkı. MLE, NBA'deki ortalama maaş miktarına göre belirlenir. 07-08 sezonunda bu rakam 5.5 milyon dolardı.

Monday, June 30, 2008

Brandon Jennings Hadisesi



Brandon Jennings...Kenny Anderson kadar hızlı, Allen Iverson kadar gösterişli, Magic Johnson kadar iyi bir pasör(e biraz da abartalım) ve-evet- saçlardan da anlayacağınız gibi MC Hammer kadar da rüküş. Onun basketbolda yeni bir akımın öncüsü olacağı söyleniyor. Merak etmeyin saç kesimiyle değil.

Henüz 18 yaşındaki 1.85'lik guard eğer Arizona için girdiği SAT sınavını geçemezse 1 sezonluğuna Avrupa'da forma giyeceğini ve NBA Draftı'na kolej oynamadan gireceğini açıkladı. Eğer dediğini yaparsa bunu gerçekleştiren ilk Amerikalı basketbolcu olacak. NBA, 2006'da aldığı kararla liseden draft olmayı yasaklamış ve seçmelere katılabilmek için atletlere yaş sınırı getirmişti(19). Bu yolla hem NCAA basketboluna katkıda bulunmayı hem de ligi talan eden yetenekli ama altyapısı zayıf gençlerden kurtulmayı hedefliyorlardı. Fakat şöyle de bir gerçek var ki: her basketbolcu adayı Allan Houston ya da Grant Hill değil. Çoğu fakir ailelerden geliyorlar ve yine kurallar gereği profesyonel olmadan hiçbir sponsordan hediye ya da para kabul edemezler. Kolejde geçirilecek bir yıl ailelerine 1 sene daha masraf olmaları demek ve bu da Brandon Jennings gibi birçok ismin kaldıramayacağı bir yük.

Lise sonrası Avrupa'da 1 sene profesyonel basketbol oynama fikri, basketbolun pazarlama dehası Sonny Vaccaro'dan çıkmıştı. Michael Jordan, Kobe Bryant ve LeBron James gibi yıldız isimlere ilk büyük kontratlarını imzalatan isim olan Vaccaro'nun bu fikri 2009 Draftı'nda ilk 5 sıradan seçilmesine kesin gözüyle bakılan Brandon Jennings'in aklını fazlasıyla çelmiş gözüküyor.

Peki eğer Jennings dediğini yapar ve başarılı bir örnek oluşturursa uzun vadede bunun basketbola ne gibi getirileri ya da götürüleri olacaktır? Büyük bir geçmişe sahip olan NCAA basketbolunun ilk aşamada büyük yaralar alacağı kesin ama muhafazakarlığı bir tarafa bırakıp profesyonel basketbola daha uygun yeniliklere imza atarlarsa bu hem lig hem de genç oyuncular için daha iyi bir gelecek anlamına da gelebilir. Hücum süresinin 35 saniye olduğu ve üçlük çizgisinin NBA ölçülerinden yakın olduğu bir ligde oynanan amatör basketbolun ne kadar eğitici olduğunu ilk sorgulayan ben değilim elbette. Yazının kahramanı Brandon Jennings'in de bu konuda şüpheleri var ve geleceklerini sadece basketbol üzerine kuran gençlerin konsantrasyonunun derslerle bozulmasının pek de iyi bir şey olmadığını da düşünüyor genç yıldız adayı.

Peki ya Avrupa basketbolu ve NBA? Son senelerde CSKA, Olympiakos, Panathinaikos gibi takımlar bütçe olarak NBA salary cap'ine yaklaşmaya başladılar. Toronto Raptors'da bir rol oyuncusu olarak senede 4.5 milyon dolar kazanan yaşayan Euroleague efsanesi Anthony Parker'a Olympiakos'un geçtiğimiz günlerde yaptığı 3 yıllığına 30 milyon dolarlık teklif dudak uçuklatıcıydı. Parker'ın salary cap nedeniyle NBA'de bu paraları kazanması imkansız. Dolar'ın Euro karşısındaki önlenemez düşüşü ve Avrupa'da herhangi bir parasal limitin olmaması yakın gelecekte kimi NBA yıldızlarının Avrupa'ya kaymasına sebep olabilir. Tüm bu gelişmelerin üstüne Brandon Jennings tarzı oyuncular, ilk senelerini Avrupa'da geçirdikten sonra NBA'e geçmek isterlerse çaylak kontratına kanaat etmeleri gerekeceği için Euroleague'de kalmayı da yeğleyebilirler. Gerçi bu ilk 14 sıradan seçilen oyuncular için bu büyük dert yaratmaz sonuçta senelik 2 ila 4 milyon dolar arası bir para kazanacaklar ama NBA yıldızlarının hepsinin de lottery oyuncusu olarak lige adım attığı söylenemez. Euroleague takımları mali bakımdan NBA'i zorlamaya devam ederlerse yakında NBA'deki yıldız oyuncu kalitesinin aşağılara indiğini buna karşılık Avrupa liginin hızla geliştiğini görebiliriz. Bu da kuşkusuz NBA'i salary cap ve çaylak kontratı gibi konularda radikal değişiklere gitmeye itebilir.

Gördüğünüz üzere genç bir yıldız adayının "ne kolej derdi çekeceğim giderim Avrupa'da paramı kazanırım" demesi nice değişikliklere ve belki de devrimlere yol açabilir. Eğer Jennings seneye Avrupa'da oynarsa bu tarihi bir maceranın başlangıcı olacaktır. Umarım 2008/09 sezonu NBA 09 Draftı'nın en iyi 2 guard adayı Ricky Rubio ile Brandon Jennings'i aynı ligde gördüğümüz ilk sezon olur.

Thursday, March 20, 2008

Vogue'nun Sevimsiz Kapağı



LeBron James, “Seçilmiş Kişi”, “Kurtarıcı”, “NBA’in Altın Çocuğu”…Henüz profesyonel yaşama adım atmadığı günlerde Ohio’nun küçük bir şehri olan Akron’dan ülke gündemine oturmayı becermiş bu süper yeteneğin adı 16 yaşından beri yani 7 senedir Amerikan medyasının manşetlerinden hiç eksik olmadı. Michael Jordan’ın emekliliği sonrası popülaritesini ve reytinglerini kaybetmeye başlayan NBA’in imdadına hızır gibi yetişen genç adam sadece saha içi başarılarıyla değil çektiği reklamlar, kamuoyunda çizdiği imaj, sponsorları ve dünyanın en zengin adamı Warren Buffett’i bile etkilemeyi başaran zekasıyla kısa zamanda dünyanın en önemli simalarından biri haline geldi. Kırdığı rekorlar ve gerçekleştirdiği ilklerin ismiyle yan yana anılmasına alıştığımız süperstar son olarak dünyaca ünlü kadın ve moda dergisi Vogue’ya kapak olan 3.erkek olarak tarihe geçti. (diğer ikisi Richard Gere, George Clooney) Bir diğer deyişle Vogue’ya kapak olan ilk siyahi erkek de diyebiliriz. Sevenlerinin deyişiyle “Kral”’ın yaş tahtaya basmasına pek alışık değiliz ama bu sefer işler onun zekasının dahi algılayamayacağı kadar derin ve kötü niyetli olabilir.

Annie Leibovitz’in Vogue için çektiği kapak resmi, ilginç, bir o kadar da tanıdık ve rahatsız edici. Dünyaca ünlü top model Gisele Bündchen, fiziğiyle Yunan heykellerini andıran 2.05 118 kiloluk(sadece %3’ü yağ) LeBron tarafından sıkıca kavranmış. Manşet gayet masum: “Secrets of Best Bodies” yani Kusursuz Bedenlerin Sırrı. Gelin görün ki fotoğrafta bir iticilik var. LeBron’a verdirilen poz, Gisele’i tutuş biçimi-ki fotomontaj olma ihtimali çok yüksek-… Söylemesi sinir bozuyor ama semiyotikler aşkına beyaz kadın siyahi vahşi görünümli bir “canavar” tarafından sıkıca kavranmış ve sanki canavar onu alıp birazdan ormanın derinliklerine götürecek. Birkaç sanat blogcusunun da belirttiği üzere Fransız heykeltraş Emmanuel Fremiet’nin 1887’de yaptığı “Kız kaçıran Goril” figürünü yahut göstergebilimciler tarafından pek de masumane yorumlanmayan ünlü Hollywood filmi King Kong’u hatırlatan bir simgesellik var. Bilindiği üzere maymun, “medeni” beyazların siyahilere uygun gördüğü aşağılık aşağılama metaforlarından biridir. Bir iletişim öğrencisi olarak göstergebilim alanında uzman olmamam bir eksiklik olarak değerlendirebilir ama birçok göstergebilimcinin de işaret ettiği gibi esasında bu kavram, farkında olduğumuz gerçekliklerin bilmediğimiz diller ve şekiller yoluyla zihnimize kazınmasından başka bir şey değildir.

LeBron ve Gisele’li bu kapak resmine bakıp estetik diyebilmek kanımca pek mümkün değil. Peki Vogue gibi bir dergi ve Annie Leibovitz gibi bir fotoğrafçı, gayet güzel fizikli bu iki insandan neden pek de estetik gözükmeyen bir kapak yaratmayı seçer? Pek mantıklı gelmiyor. Öyle değil mi? Yani, elimizde Helenistik dönemin heykellerini kıskandıracak fizikli bir adam ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğu hiç şüphe götürmeyen bir kadın var! Leibovitz’in de alanında ne kadar uzman olduğunu biliyoruz. O zaman ortaya niye bu her tarafı falso kapak çıktı? Resmin yarattığı şaşkınlık ilk günlerde o kadar fazlaydı ki, kimsenin dilinin varmadığı “LeBron biraz canavara benzetilmiş” tarzı yorumlar nihayet bu hafta dile getirilmeye başlandı(kapak geçen hafta medyaya sızdırıldı ve Nisan ayının kapağı). En azından son günlerde günümüzde büyük medya kuruluşlarına göre çok daha demokratik ve özgür bir söylem içeren forum ve blog seviyesinde bu eleştirilere rastlayabiliyoruz. Fotoğrafın alt metninde “siyahi canavar” vurgusunun şiddeti ne yazık ki çok hissedilir.

Göstergebilim uzmanı olmaya gerek yok. Az çok medyayla içli dışlı olan herkes, herşeyin bir mesaj iletmekten ibaret olduğunun farkında. Bu açıdan ileticiler her zaman güçlü olmuştur, bir başka deyişle güçlülerin elinde yer almıştır. Roland Barthes’ın dediği gibi her fotoğraf, kodsuz bir mesajı içinde barındırır ve medyanın ’güçlü’lerinin kodladıkları mesajlar genelde iyi niyetli değildir. Helen’lerden miras alınan Ari ırkın üstünlüğü(medeniliği) fikri bugüne kadar çok can yaktı. Yine de modern Batı Medeniyetinin her santimetrekaresinde imzası bulunan yüce Helen medeniyetinin bu sevimsiz kalıntısı alt metinler halinde kitlelerin kulağına fısıldanmaya devam ediyor. Belki de ben ve içeriği itibariyle tarihte bir ilk olan bu fotoğrafı rahatsızlık verici bulan kişiler azınlıktır ama siyahi süperstar LeBron James kullanılarak Vogue ve Annie Leibovitz’in pek de masum bir iş çıkarmadığı düşüncesindeyim. Ayrıca dünyanın güzel bir yer olmadığı ve insanoğlunun büyük kesimin kötü niyetli olduğunu da düşünüyorum. Umarım bunlar sadece benim karamsar gözlemlerimden ibarettir.

Tuesday, October 2, 2007

Ah Zeke Vah Zeke


Nasıl olur da 33 yaşına kadar hayatını tam anlamıyla bir "winner" olarak mutlu mesut geçiren bir insan daha sonrasında elini attığı her işte ama istisnasız her işte çuvallamayı becerir? Cidden soruyorum, bunu klasik bir makaleye başlangıç yazısı olarak tasarladığımı sanmayın. Aklım, mantığım, önyargılarım ve ömrümde bugüne kadar öğrendiğim tüm gerçekler Isiah Thomas'ın aktif basketbolculuk kariyeri sonrası bulaştığı her işte başarısız olmasını açıklamıyor. Ve birilerinden yardım bekliyorum! Nasıl olur?

WİNNER ZEKE

Bir adam düşünün ki boyu sadece 1.85 olmasına rağmen muazzam bir basketbol yeteneğine sahip. Lisede all-american olmuş, Indiana Üniversitesi'nden burs kazanmış ve kolej kariyeriyle Amerikan olimpik takımına kadar yükselmiş. Hoosiers'a 81'de NCAA şampiyonluğunu hem de North Carolina karşısında kazandırmış(ray tolbert ve tabii ki efsane koç Bobby Knight'ın da yardımlarıyla) ayrıca final four'un MOP(most outstanding player)'si yani en iyi oyuncusu seçilmiş. 1981'de 2.sıradan Detroit tarafından draft edilmiş . 80'lere damgasını vuran Chuck Daly Bad Boys'unun lideri olmuş ve 2 Nba şampiyonluğu bir de Nba finaller MVP'si ödülü kazanmış. Hall of Famer bir sporcu, zeki bir atlet ve korkusuz bir savaşçı, evet nasıl olur da tüm bu başarılara imzasını atmış bir adam ömrünün devamında incir ağacı misali kök saldığı her yeri kurutur? Cevap verecek biri var mı?

LOSER ZEKE

Zeke 94'te basketbolu bıraktı. O sıralar yeni kurulma aşamasında olan Toronto Raptors organizasyonuna genel menajer oldu ve kolej oyuncularına yasak olduğu halde çeşitli yardımlarda bulunduğu söylentileri ayyuka çıkınca görevinden ayrılmak zorunda kaldı. Ardından senelerdir kendi yağıyla kavrulan, ne inen ne de çıkan ama halinden de memnun olan CBA ligini satın aldı ve bu mazbut ligi 2 sene gibi kısa bir sürede batırdı. 2000'de dönemin en iddialı takımlarından Indiana Pacers'ın koçluğunu yapmaya başladı ama basketbol eyaleti İndianalılar'ın beklediği şampiyonluk bir türlü gelmeyince 2003'te Larry Bird tarafından görevinden alındı. Daha sonra hangi akla hizmetse New York Knicks namı diğer, "para-şan ve şöhret içinde yüzüyoruz ama başarısız olmak gibi bir tutkumuz varspor"'un başına hem de genel menajer olarak getirildi. Kısa zamanda zaten karışık olan camiayı aşureye çevirdi. Meydanda ne kadar "overrated" adam varsa hepsini ekibine yüklü kontratlarla doldurdu ve New York Knicks o günden beri değil play-off'a kalmak 40 galibiyet barajını bile aşamadı. Takım her sene daha da kötüye gitti. Nihayetinde Knicks'in sahibi James Dolan, "yarattığın pisliği temizle" dedi ve Isiah'yı takıma koç yaptı. Sonuç değişmedi, yine Zeke, yine hüsran.

ENOUGH IS ENOUGH ZEKE!

Ve geldik 2007 yazına. Aslında Madison Square Garden'da bir tedirginlik yok değildi. Isiah iyi draft seçimleri ve takaslar yapmış, tutup da free agent olan Anderson Varejao tarzı bir adamı zengin etmeye de uğraşmamış, medya tarafından hatta Spike Lee tarafından bile desteklenen hamlelerini yapıp köşesine çekilmişti. Taa ki eski kulüp yöneticisi Anucha Brown Sanders'ın Isiah Thomas ve Madison Square Garden aleyhine açtığı cinsel taciz davasının sonuçlanmasına kadar. Aslında 2006 aralık ayında açılan dava bu yaza kadar pek dikkate alınmamış ve nasıl olduysa tüm medya Isiah'nın masumiyetine inanmıştı. Öyle ki Bill Simmons dahi Anucha Sanders'la dalga geçen yazılar yazabilmişti. Gelin görün ki kazın ayağı öyle çıkmadı ve New York Knicks organizasyonu bugün verilen kararla Anucha Brown Sanders'a 11.6 milyon dolar ödemeye mahkum edildi. Yapılan açıklamaya göre Isiah Thomas, Anucha Brown Sanders'a cinsel tacizlerde bulunmuştu hatta kulübün ponpon kızlarını dahi oyuncuları ve tanıdıklarıyla seks yapmaları konusunda zorlamıştı. Açıkçası ben de Isiah Thomas'ın bu kadar ileri gidebileceğine ihtimal vermiyordum. Hala da aklımda şüpheler var ama ponpon kızlardan bazılarının itirafları çok net ve kafamda da kocaman bir kötü ZEKE imajı var. Mahkemede de Isiah'nın aleyhine karar verdiğine göre konu yüksek mahkemeden dönene kadar İsiah Thomas suçludur ve Knicks Sanders'a tam 11.6 milyon dolar borçludur. Kısacası Isiah organizasyonu 12 milyon dolar daha zarara soktu. Bu yeni bir şey değil James Dolan'ın şu anki soğukkanlılığını da buna bağlıyorum.

Peki şimdi ne olacak? Tamam Isiah yine herşeyi berbat etti buna artık hepimiz alıştık ama olaya etik açıdan bakarsak, önümüzdeki günlerde Knicks'in Isiah Thomas'ı kovması gerekli midir? Ya da suçlu olduğunu kabul etmese de Thomas, adı temize çıkana kadar görevinden kendisi mi ayrılmalıdır? Ha bir de senelerdir Zeke'nin yanlış transfer politikaları yüzünden tomarla luxury tax ödemeye alışkın olan James Dolan bu 11.6 milyon dolarcık! sürprizi de ödeyecek mi ya da bunu Isiah'ya yıkmak için bir hamlede bulunacak mı? Ekim ayı New York Knicks için hareketli günlere gebe ama benim aklımda halen cevaplanmamış bir soru var! Nasıl, Isiah nasıl olurda hayatında herşey mükemmel giderken bir anda yaşamına roller coaster inşa etmişçesine en yukarıdan tepetaklak düşüşe geçebilirsin? Cidden saha içinde olağanüstü basketbol oynamak dışında hiçbir yeteneğin yok mu ya da Space Jam benzeri bir dünyadışı operasyonla tüm zekan ve yeteneklerin elinden mi alındı? Yüzlerce vuruşluk bu yazıyı okuduktan sonra umarım birileri mantıklı bir izahla bu merakımı giderebilir.

Saturday, September 15, 2007

84'un Laneti


Huznun mevsimi guz, bu sene en erken Oregon'a ugradi. Yeni nesil Bill Russell; Greg Oden tam bir sene yok! Koca bir sezon.. Boylece 2007-08 sezonuna tarihin en derin draftlarindan birinde ilk sirayi kaparak talihli bir baslangic yapan Portland Trail Blazers organizasyonu da en amiyane ve alaturka tabirle kiclarini kasimamalarinin cezasini cekmis oldu. Ya da sadece kor talihlerinin. Kor talih demisken son 20 senede bir Nba takimini bu kadar fazla ziyaret eden baska bir kismetsizlik kusu var midir? Hic sanmiyorum. Hatta eminim, Yok!

Amerikan spor cevrelerinde sayisiz lanet hikayesi vardir. En meshuru kuskusuz efsanevi beyzbol oyuncusu Babe Ruth ve onu NY Yankees'e satan Boston Red Sox'un yasadigi tam 86 yillik Bambino Laneti. Nba'de ise ornegin Cleveland Cavaliers kendi taraftarlarinca bile lanetli takim olarak anilir. Bu lanetin dugumu 2003'te Lebron James'in takima gelisiyle buyuk olcude cozuldu gerci. Neyse bati yakasindan bir lanet hikayesi yaratmak gerekse hic suphesiz kuzeybati'ya Portland'a ugramak yeterli olacaktir. 70'lerde cicek cocuk Bill Walton'la kazandigi sampiyonluktan sonra genellikle dengeli bir performans tutturan ve kafaya oynayan Trail Blazers, 84 draftinda yaptigi secimle Nba ve kendi tarihini direkt etkilemistir. Olayi bilmeyenler icin kisaca ozetleyeyim: 1984 draftinda Akeem Olajuwon, jenerasyonunun en parlak yetenegi olarak Houston Rockets tarafindan ilk sirada secilir. 2. secme sirasi Portland'a aittir ve onlerinde iki secenek vardir, Sam Bowie, ya da Michael Jordan. Portlandlilar'in halen nefretle andigi o gunde Blazers yetkilileri koc Jack Ramsay'nin israrlariyla Sam Bowie'yi secerler. Ve, tarih sekillenir. Michael Jordan ruzgarli sehir Chicago'ya tam 6 sampiyonluk kazandirir ve antik Yunan'dan beri arenalarin gordugu en basarili sporculardan biri olarak tarihe gecer. Sam Bowie mi? Sakatliklarla gecen kabus gibi 10 sezon, MJ'in onunde secilmenin yaratttigi acimasiz baski ve onun inanilmaz performansinin altinda golgelenen bir kariyer, son olarak bir sporcu icin belki de en acisi, bitmek tukenmek bilmeyen asagilamalar. Peki ya Portland? Guclu kadrolara ragmen bir turlu gelmeyen sampiyonluk, finallerde kaybedilen yuzukler, bekleneni veremeyen sayisiz yildiz adayi, kisaca hayal kirikligi. Acikcasi oturup adam akilli dusununce Portland ve Jack Ramsay'nin Sam Bowie secimlerinde kendilerince hakli olduklarini soylemek mumkun. Ellerinde Cylde Drexler gibi bir swingman zaten vardi, Kiki Vandeweghe gibi bir skorer de cabasi. Onlarin eksigi pota altini karartacak etkili bir uzundu ve onlar da gayet makul bir sekilde Sam Bowie'yi sectiler. Ve inanin simdi bu secime milyon kere pisman olsalar da o donemde hic kimse Michael Jordan'in bu kadar buyuk bir oyuncu olacagina ihtimal vermiyordu. Mukadderat! Basketbol tanrisi dunyaya sessiz sedasiz yolladigi Kara Mesih Jordan'a yapilan haksizligi kabul etmedi ve Portland'i deyim yerindeyse lanetledi. 93 finallerinde Majesteleri Portland'i finallerde ezerek gecerken, 2000'de Bati finalinde Lakers'a 20 sayi geriden maci, turu ve sampiyonlugu verirken hep bu lanetin izleri batil inancli taraftarlari rahatsiz etti. Basketbol tanrisinin ogluna bir haksizlik yapilmisti ve birileri bunun cezasini cekmeliydi. Aradan 23 sene gecti, 2007 draftinda Portland lottery secimindeki yuzde 1'lik sansina ragmen inanilmaz bir sekilde ilk sirayi elde etti. Herkes lanetin kirildigindan bahsediyordu. Trail Blazers elindeki genc, yetenekli ve gelecek vaat eden kadroya 07 neslinin en gozde uzunu, lige 10 senede bir ugrayan o ozel pivotlardan biri olan Greg Oden'i ABD basininin safest pick olarak adlandirdigi bir secimle gelecegin en buyuk skorerlerinden Kevin Durant'in onunde secti. Baslarda hersey yolundaydi. Birkac catlak sese ragmen basin da Oden secimini hakli buluyordu. Yaz liginde Oden 10 top kaybi 10 faul 3 ribauntlu maclar oynamasina ragmen bunlar fazla onemsenmedi. Ufak tefek sakatliklari oldugu duyumlari dikkate alinmadi ve nihayet lanet Oregon'u terk etmedigini eylul ayinda ispatladi. Greg Oden bir basketbolcu icin en kritik bolgelerden biri olan dizinden sakatlanmisti ve tam bir sezon forma giyemeyecekti. Ustelik diz sakatliklari sporcu uzerinde en cok hasar birakan sakatliklardan biri olarak bilinir. Inanmiyorsaniz fazla uzaga gitmeye gerek yok. Sam Bowie'ye sorun!

Bundan 15 sene sonra Kevin Durant, Jordan misali ligi domine edip sampiyonluklar kazanir ve Greg Oden tipki Bowie gibi hicbir sey kazanamadan kariyerini sonlandirirsa basketbol tanrisinin varligini ciddi ciddi dusunmeye ve MJ'in onun elcisi olarak dunyaya geldigine kesin olarak inanmaya baslayabilirim. Ne diyeyim, Tyche, az da Oregon'a ugra.

Friday, July 6, 2007

Grant Hill'in hikayesi, Milyon Dolarlık Endüstri ve Spor Etiği

Milyon Dolarlık Bebekler Kazandıkları Paralar oranında hayranlarına(müşterilerine) ve işverenlerine(sahiplerine) borçlular mıdır?

15 yılı aşkın bir süredir spor tarihini hayat memat meselesiymişçesine inceleyen bir spor sapkını olarak şahit olduğum, okuduğum ve izlediğim atletler arasında en hüzünlü kariyere sahip olan isim kuşkusuz Grant Hill'dir. Birçok meslektaşının aksine gettolarda değil malikanelerde büyüyen, geçim kaynağı olan sporu zincirli sokak potalarında değil evinin arka kısmındaki özel parke sahada öğrenen bir isim olarak Hill'in hayata 1-0 hatta 4-0 önde başladığını biraz da imrenerek iddia etmek doğru olabilir ama hayatın ona çizdiği bu çetrefilli yolun, maçın başında avans olarak aldığı tüm golleri hakem kararıyla iptal ettiğini söylemek de hiç yanlış olmaz.

Duke'te başlayan kolej kariyerinin 1. senesinden itibaren medyanın aşırı ilgisi(Lebron'dan sonra en çok konuşulan pre-Nba oyuncusu olduğu kesin) ve halkın inanılmaz sempatisiyle ülke kamuoyunda hatırı sayılır bir yer işgal eden Hill, paraya ihtiyacı olmayan tuzu kuru bir süper yetenek olarak 4 sene boyunca ACC ligini ve Mart çılgınlığını domine edip 2 şampiyonluk kazandıktan ve diplomasını cebine attıktan sonra 1994'te çok da kritik bir dönemde Nba'e adım atmıştı. Kritik, zira 94-95 senesi aynı zamanda lig tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ismi Michael Jordan'ın(en azından yarım sezon) yokluğunun 2. senesine denk gelir ki bunun Nba'in reytingini bir anda yarıya indiren bir gelişme olarak nitelemek hiç de abartı değil. Ligin, ABD'nin hatta tüm dünyanın bir numaralı atleti Michael Jordan'ın ani emekliliği sonrası halkın yeni gözbebeği haline gelen 2.04'lük bu çok yönlü oyuncu tıpkı Lebron'ın lige gelişinde olduğu gibi inanılmaz bir ilgiyle karşılanmış ve ligin kurtarıcısı olarak adlandırılmıştı. Mütevazi tavrı ve alçak gönüllülüğü sebebiyle hiçbir zaman kral ya da seçilmiş kişi(chosen one-Lebron) gibi lakaplarla anılmadı ama henüz çaylak senesinde halk tarafından oylanan all-star seçiminde birinci gelerek lig tarihinde bir ilke imza attı ve halkın ona olan müthiş sevgisi ispatlandı. Öyle ki ertesi sene Majesteleri Jordan'ın 95/96'daki muhteşem sezonuna (72-10'luk rekor) rağmen all-star oylamasında yine birinci gelerek efsanelerin efsanesinden bile çok sevildiği ortaya çıkınca Sports Illustrated gibi dergiler, onun Mike'tan bile daha iyi olacağını iddia etmeye başladı.

Evet, Grant Hill müthiş bir basketbolcuydu, Oscar Robertson'dan sonra ligin gördüğü en all-around oyuncuydu ve Scottie Pippen'lı üçgen Bulls hücumu sonrası şekillenen Point Forvet pozisyonunun en iyisiydi. Harika bir savunmacı ve takım oyuncusuydu ama kesinlikle Jordan kadar skorer bir isim değildi ve Amerikalılar'ın o bayıldığı tabirle "winner" da değildi. 7 senelik Detroit kariyeri boyunca hiçbir kalburüstü play-off başarısı kazanamadı ve nihayet milenyumun eşiğinde mavi yakalı şehirden Florida'nın üvey evladı Orlando'ya takas oldu. Herkes Hill'in, ligin yeni Jordan adaylarından Tracy McGrady'le doğuyu domine etmesini beklerken hiç de hesaba katılmayan bir talihsizlik yaşandı. Sakatlık.. Milli takım kampında bileğinden sakatlanan ve ameliyat olan Hill, 2000 senesinden bugüne kadar sadece 200 (iki yüz) lig maçına çıkabildi ve 93 milyon dolarlık kontratına göre bir hesap yaparsak maç başına yaklaşık 500 bin dolar kazandı. Hmm, inanın Orlando taraftarı olsanız değil Grant Hill Hz. İsa'ya bile kızgınlık duyarsınız. İzlemek için kendi hesabınıza göre önemli bir miktar para ve mesai harcadığınız yıldız ismin size borçlu olduğunu hissedersiniz, hissetmekle kalmaz buna yüzde yüz inanır ve dile getirirsiniz. Orlando'lular da öyle yaptı tabii ki bir numaralı halk dostuna hiçbir zaman fazla kızamadılar ta ki kontratının şartlı sona erdiği bu sezon sonuna kadar. ..

Grant Hill, 5 Temmuz günü Phoenix Suns'la anlaştığını açıkladı ve o günden beri Amerikan medyasında ve taraftar forumlarında spor etiği açısından çooook önemli yer işgal eden bir mevzu tartışılmaya başlandı. "Acaba Grant Hill, Orlando şehrine ve Magic organizasyonuna borçlu muydu? Borçluysa herşeye rağmen takımla yeniden en düşük ücret karşılığı anlaşmalı ve şanssız kariyerini mutsuz ama "borçsuz" mu sonlandırmalıydı?" Milyon dolarlık bir soru ve cevabı yazısız spor etiği kanunlarına emsal teşkil edecek mahiyette.

Kişisel fikrim, Grant Hill'in Orlando'ya bir sent dahi borcu olmadığı yönünde, ne manevi ne maddi. Evet, her iş sahasında maksimum sömürünün mübah olduğu bir sistemde sporcuların kazandıkları paralar kağıt üstünde inanılmaz ama bunu hangi şartlarda yaptıklarını iyi irdelemek lazım. Hill, canı sıkıldığı ya da kariyerindeki monoton istikrardan! sıkıldığı için sakatlanmadı. Kötü antrenman yaptığı için de sakatlanmadı. Sadece yılların birikimi belki de kazandığı paraların sebebi olarak sakatlandı zira senede 82 normal sezon maçı oynamak ve 2-3 aylık tatil dışında devamlı seyahat edip tamamen işine konsantre olmak belki de ağır işçiliğin yenilenmesi gereken bir tanımıdır. Müthiş kamuoyu baskı ve ilgisi de cabası. Bu kadar stresli ve ağır bir ortamda sakatlandı diye hiç kimse suçlanamaz. Hele ki Grant Hill gibi spor ahlakına sahip bir isim asla. O sadece şanssızdı ve sakatlandı, daha da şanssızdı ve sakatlığı devamlı nüksetti. Kariyerindeki bu inişi o istemedi ve geri dönüp eskisi gibi olabilmek için elinden geleni yaptı ama olmadı. Bu kadar basit. Bunu kabullenmek zor geliyorsa spora, sporcuya ve insan haklarına olan bakışımızı gözden geçirmeliyiz. Tabii ki sporcuların kazandıkları paranın hakkını vermeleri önemli ama bu konuda kızgın olunacak birileri varsa onlar da Latrell Sprewell ya da Ron Artest tarzı gangsta-basketbolcularıdır. Grant Hill, gibi bir şanssızlık abidesi değil.

Son nokta bir temenni: Phoenix'e, Arizona'ya yani çöle giden Hill'in şanssızlıklarının burada lütfen sona ermesi..Malum, Bahtsız Bedevi, Çöl, Kutup Ayısı vs vs...