BU YAZI İLK OLARAK 11 NİSAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Messi insan mı? Seküler kökeninden şüphe duymadığımız spor medyası hafta boyunca bu sorunun cevabını aradı. Televizyonlar, gazeteler, sosyal medya tam mesai yaptık, Messi’nin ham maddesini bulmaya çalıştık. Akla en yatkın gelen cevap Hıristiyan inanışıyla örtüşüyordu. Messi mutlaka Tanrı’nın dünyaya yeniden teşrif etmesi beklenen oğlu İsa Mesih olmalıydı.
Tanrı ya da kutsal bir varlıkla özdeşleştirilen ilk sporcu Lionel Messi değil elbette. Sporcuları ilahlaştırmanın tarihi, sporların kitleselleşmesi ve medya araçlarının yaygınlaşması kadar eskidir. İlüzyon çağının kahramanları ilüzyonu yaratan medya mecrasının aktörleridir. Yani sporcular, şarkıcılar, oyuncular… Kısacası televizyon yıldızları ya da bir başka deyişle “celebrity”’ler.
Roland Barthes der ki : ‘Çağımızın mitleri klasik efsaneler gibi uzun, sabitleşmiş anlatılarda dile gelmez, anlamları apaçık ve dolayısıyla “doğal” gibi görünen cümleciklerde ve ismin hallerinde ifadesini bulur. Bunlar ifadelerini dilde bulurlar ve bu sayede hâkim bir kültürel söylemin, gündelik varoluşun gizli köşelerini işgal ederek, kendini evrensel ve ideal olarak sunmasını sağlarlar.’ Barthes’ın bu sözlerine benim yapacağım katkı, bu hâkim söylemin aynı zamanda imajlarla yani görüntülerle de oluşturulabileceği yönündedir. Mitleştirme sürecinde televizyon hayati bir rol oynar. Çoğu zaman bu köşeye de adını veren o spontane, kendiliğinden, yüzde yüz doğalmış gibi görünen enstantaneler aklımıza kazınır ve kültürel idealarımızı şekillendirir.
Özgürlük ve özgünlük arayışı
Peki bu imajlara, enstantanelere, anlık kusursuz tanımlamalara niye ihtiyaç duyuyoruz ve onları neden ilahlaştırıyoruz? Modern insan toplumsal ve bireysel çelişkilerin altında ezilen bir ruhtur. Kendisine devamlı özgür olduğu söylenir gerçekte ise, sadece yalnızdır. Özgür olduğu yanılsamasına rağmen arzuladığı hayatı neden yaşayamadığını, hedeflerini neden gerçekleştiremediğini cevaplandıramaz. Kendine güvenini yitirir. Özgünlüğünü bulamaz, benliğini gerçekleştiremez ve bu da onu toplumun geri kalanına uyum sağlamaya zorlar. Modern insan robotlaşmıştır.
‘Kimliğim yok, başkalarının benden olmamı beklediği benliğin yanılsamasından başka benlik yok: Ben, olmamı istediğiniz şeyim.’ İtalyan yazar Luigi Pirandello insanın gerçek özgürlüğe ve kimlik arayışına olan açlığını kusursuz bir şekilde dile getirmiştir. İnsan tüm bu çelişkilerden, yalnızlığından, robotluğundan ancak psikolojide kendiliğindenlik olarak ifade edilen kavramı gerçekleştirerek kurtulabilir. Erich Fromm’un sözleriyle ‘kendiliğinden etkinlik bireyin özgür etkinliğidir.’ Kelimenin Batı dillerindeki karşılığı olan spontane , Latince sponte kelimesinden türemiştir ve bu kelime “kişinin özgür iradesi” anlamına gelir.
Sporcular ve sanatçılar(ve “deliler”), televizyonun tüm müdahalelerine rağmen bu özgür iradeyi yansıtabilen sayılı çağdaşlarımızdandır. Bu yüzden yaşam açlığı çeken, yalnız kalma kaygısıyla sürüye uyan ve dolayısıyla kendiliğinden etkinliklerde bulunma yetisini kaybeden “modern insan” tüm bu açlığını ve kendiliğindenlik özlemini onların faaliyetlerinde giderir.
Gerçek kahramanlar
Lionel Messi’ye neden hayranız? Çünkü Messi, muhteşem yeteneğini yeşil sahalarda icra ederken mesleğinin gerektirdiği akışkanlık içerisinde tamamen spontanedir. Tek kişilik lirik bir oyunun kahramanı kadar kendiliğinden davranır, buna mecburdur. Bir sanatçıdan farksızdır. Sahada yaptıklarını bir robotun değil gerçek bir insanın yaptığını hissederiz. Gün boyunca bizim yaşadığımız otorite baskısından, yabancılaşmış ortamdan, robotlar dünyasından uzaktadır. Televizyonun berisinde ya da arenada şovunu en üst düzeyde görülmemiş bir beceriyle icra eden bu yetenekli adama imreniriz ve onu bir kahraman, bir efsaneye dönüştürürüz.
Yarattığı spontane ve bir daha asla tekrarlanamayacak enstantanelere hayran olduğumuz bu insanlar kitlesel medya çağının mitleridir. Onlar geçmişte, peygamberlerin, savaş kahramanlarının hatta politik liderlerin sahip olduğu karizmaya sahiptirler. Yanılsamalar çağının kahramanlarıdır onlar. Bizim kahramanlarımız…
Oysa bu ilüzyonun arkasındaki gerçek acımasızdır. Dünyanın gerçek yükünü çekenler, gerçek acıları yaşayanlar, gerçek fedakârlıkları gösterenler, kendilerini feda etmek zorunda kalanlar… Günümüzün emekçileri gerçek bir “kahramanın” erdemlerine sadece hayatta kalmaya çalışarak erişirler.
Evet, Messi muhteşem bir futbolcudur. Belki de tarihin gelmiş geçmiş en iyi sporcuları arasındadır ama sizden, her sabah ekmeğinizi getiren kapıcıdan, annenizden, fabrikanızda çalışan işçiden, çocuğunuzla ilgilenen bakıcıdan ya da bir hemşireden daha “kahraman” değildir. Daniel Boorstin’in dediği gibi çağımızın gerçek kahramanları adları hiç anılmayanlardır.
Showing posts with label roland barthes. Show all posts
Showing posts with label roland barthes. Show all posts
Saturday, April 10, 2010
Thursday, March 20, 2008
Vogue'nun Sevimsiz Kapağı


LeBron James, “Seçilmiş Kişi”, “Kurtarıcı”, “NBA’in Altın Çocuğu”…Henüz profesyonel yaşama adım atmadığı günlerde Ohio’nun küçük bir şehri olan Akron’dan ülke gündemine oturmayı becermiş bu süper yeteneğin adı 16 yaşından beri yani 7 senedir Amerikan medyasının manşetlerinden hiç eksik olmadı. Michael Jordan’ın emekliliği sonrası popülaritesini ve reytinglerini kaybetmeye başlayan NBA’in imdadına hızır gibi yetişen genç adam sadece saha içi başarılarıyla değil çektiği reklamlar, kamuoyunda çizdiği imaj, sponsorları ve dünyanın en zengin adamı Warren Buffett’i bile etkilemeyi başaran zekasıyla kısa zamanda dünyanın en önemli simalarından biri haline geldi. Kırdığı rekorlar ve gerçekleştirdiği ilklerin ismiyle yan yana anılmasına alıştığımız süperstar son olarak dünyaca ünlü kadın ve moda dergisi Vogue’ya kapak olan 3.erkek olarak tarihe geçti. (diğer ikisi Richard Gere, George Clooney) Bir diğer deyişle Vogue’ya kapak olan ilk siyahi erkek de diyebiliriz. Sevenlerinin deyişiyle “Kral”’ın yaş tahtaya basmasına pek alışık değiliz ama bu sefer işler onun zekasının dahi algılayamayacağı kadar derin ve kötü niyetli olabilir.
Annie Leibovitz’in Vogue için çektiği kapak resmi, ilginç, bir o kadar da tanıdık ve rahatsız edici. Dünyaca ünlü top model Gisele Bündchen, fiziğiyle Yunan heykellerini andıran 2.05 118 kiloluk(sadece %3’ü yağ) LeBron tarafından sıkıca kavranmış. Manşet gayet masum: “Secrets of Best Bodies” yani Kusursuz Bedenlerin Sırrı. Gelin görün ki fotoğrafta bir iticilik var. LeBron’a verdirilen poz, Gisele’i tutuş biçimi-ki fotomontaj olma ihtimali çok yüksek-… Söylemesi sinir bozuyor ama semiyotikler aşkına beyaz kadın siyahi vahşi görünümli bir “canavar” tarafından sıkıca kavranmış ve sanki canavar onu alıp birazdan ormanın derinliklerine götürecek. Birkaç sanat blogcusunun da belirttiği üzere Fransız heykeltraş Emmanuel Fremiet’nin 1887’de yaptığı “Kız kaçıran Goril” figürünü yahut göstergebilimciler tarafından pek de masumane yorumlanmayan ünlü Hollywood filmi King Kong’u hatırlatan bir simgesellik var. Bilindiği üzere maymun, “medeni” beyazların siyahilere uygun gördüğü aşağılık aşağılama metaforlarından biridir. Bir iletişim öğrencisi olarak göstergebilim alanında uzman olmamam bir eksiklik olarak değerlendirebilir ama birçok göstergebilimcinin de işaret ettiği gibi esasında bu kavram, farkında olduğumuz gerçekliklerin bilmediğimiz diller ve şekiller yoluyla zihnimize kazınmasından başka bir şey değildir.
LeBron ve Gisele’li bu kapak resmine bakıp estetik diyebilmek kanımca pek mümkün değil. Peki Vogue gibi bir dergi ve Annie Leibovitz gibi bir fotoğrafçı, gayet güzel fizikli bu iki insandan neden pek de estetik gözükmeyen bir kapak yaratmayı seçer? Pek mantıklı gelmiyor. Öyle değil mi? Yani, elimizde Helenistik dönemin heykellerini kıskandıracak fizikli bir adam ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğu hiç şüphe götürmeyen bir kadın var! Leibovitz’in de alanında ne kadar uzman olduğunu biliyoruz. O zaman ortaya niye bu her tarafı falso kapak çıktı? Resmin yarattığı şaşkınlık ilk günlerde o kadar fazlaydı ki, kimsenin dilinin varmadığı “LeBron biraz canavara benzetilmiş” tarzı yorumlar nihayet bu hafta dile getirilmeye başlandı(kapak geçen hafta medyaya sızdırıldı ve Nisan ayının kapağı). En azından son günlerde günümüzde büyük medya kuruluşlarına göre çok daha demokratik ve özgür bir söylem içeren forum ve blog seviyesinde bu eleştirilere rastlayabiliyoruz. Fotoğrafın alt metninde “siyahi canavar” vurgusunun şiddeti ne yazık ki çok hissedilir.
Göstergebilim uzmanı olmaya gerek yok. Az çok medyayla içli dışlı olan herkes, herşeyin bir mesaj iletmekten ibaret olduğunun farkında. Bu açıdan ileticiler her zaman güçlü olmuştur, bir başka deyişle güçlülerin elinde yer almıştır. Roland Barthes’ın dediği gibi her fotoğraf, kodsuz bir mesajı içinde barındırır ve medyanın ’güçlü’lerinin kodladıkları mesajlar genelde iyi niyetli değildir. Helen’lerden miras alınan Ari ırkın üstünlüğü(medeniliği) fikri bugüne kadar çok can yaktı. Yine de modern Batı Medeniyetinin her santimetrekaresinde imzası bulunan yüce Helen medeniyetinin bu sevimsiz kalıntısı alt metinler halinde kitlelerin kulağına fısıldanmaya devam ediyor. Belki de ben ve içeriği itibariyle tarihte bir ilk olan bu fotoğrafı rahatsızlık verici bulan kişiler azınlıktır ama siyahi süperstar LeBron James kullanılarak Vogue ve Annie Leibovitz’in pek de masum bir iş çıkarmadığı düşüncesindeyim. Ayrıca dünyanın güzel bir yer olmadığı ve insanoğlunun büyük kesimin kötü niyetli olduğunu da düşünüyorum. Umarım bunlar sadece benim karamsar gözlemlerimden ibarettir.
Subscribe to:
Comments (Atom)