Showing posts with label cleveland cavaliers. Show all posts
Showing posts with label cleveland cavaliers. Show all posts

Sunday, July 18, 2010

LeBron Faust

BU YAZI İLK OLARAK 18 TEMMUZ 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.




Ne kararmış! Medya bizi senelerce bu ana hazırladı. New York Knicks gibi bir organizasyon tüm planlarını bunun üstüne kurdu. LeBron, transfer döneminde 6 takımı ayağına kadar çağırdı ve teklifleri dinledi. Nihayetinde yaz döneminin serbest kalan diğer yıldızları Dwyane Wade ve Chris Bosh’la birlikte Miami Heat’in yolunu tutarak modern NBA tarihinin en parıltılı üçlülerinden birini oluşturdu.

Aylar süren bekleyişin, onlarca senaryonun, röportajın, makalenin ardından LeBron James kararını 8 Temmuz akşamı ESPN ekranlarından canlı yayında açıkladı. “Karar” adlı programı 9.5 milyon kişinin seyrettiği tahmin ediliyor. “Yeteneklerimi alıp Güney Sahiline gitmeye karar verdim. Seneye Wade ve Bosh’la birlikte Miami Heat’te forma giyeceğim.” Bu sözler, ESPN’e tam 6 milyon dolarlık bir reklam geliri sağladı. Gerçi bu para bir hayır kurumuna bağışlandı ama zaten burada vurgulamak istediğim şey “Karar”ın topladığı ilgi.

“Karar”

Bu ilgi illa olumlu bir anlam taşımıyor elbette. LeBron kararını açıklar açıklamaz Cleveland Cavaliers taraftarları eski kahramanlarının formalarını yakmaya, billboardlarını taşlamaya başladı. Cleveland, ekonomik krizden hayli etkilenmiş mavi yakalı işçilerin kenti ve spor tarihinde isimleri başarısızlık ve şanssızlıklarla birlikte anılıyor. LeBron James onların belki de son şansıydı ve onun gidişiyle organizasyonun yaşadığı değer kaybı yaklaşık 100 milyon dolar olarak hesaplanıyor. 7 yıldır neredeyse her iç saha maçını kapalı gişe oynayan Cavaliers için bu müreffeh günler artık geride kaldı. Tüm bu ekonomik gerçeklerin ışığında takım sahibi Dan Gilbert’ın medyaya yazdığı ve LeBron’a hakaretlerle dolu olan mektubun sebebini de daha iyi anlayabiliriz. Dan Gilbert, sadece takımının en iyi oyuncusunu değil tüm basketbol dünyasının en önemli “mali varlığını” da kaybetmiş oldu ve artık sahibi olduğu şirket eskisi kadar değerli değil.

Tabii ki aylarca herkesi oyaladıktan sonra canlı yayında Miami’ye gideceğini açıklaması Cleveland taraftarlarını derinden yaraladı. Sadece kendilerini terk etmesi değil bunu yapış şekli de insanları zıvanadan çıkardı. Sevgilinizin sizden ayrıldığını ve artık başkasıyla beraber olduğunu bir cep telefonu mesajıyla bildirmesi gibi bir şey bu. Bu açıdan Clevelandlılar’ın öfkesini anlamak mümkün.

Fakat şunu da bilmek gerek ki LeBron James lige geldiği günden bu yana bir basketbolcudan çok daha fazlasıydı. Her şeyden önce LeBron, Nike gibi bir markanın ve NBA gibi koca bir organizasyonun yüzü. Kendisine yapılmış önemli yatırımlar var ve elbette bir insana daha 18 yaşındayken sağlanan bu imkânların hiçbirisi karşılıksız değil.

Neden Miami?

LeBron James, Miami Heat’e gitme kararı dâhil olmak üzere bugüne kadar aldığı hiçbir kararı tek başına almadı. Bu kadar önemli ve potansiyelli bir ticari varlık zaten kafasına estiği gibi davranamaz. İddia ediyorum, LeBron’un yaptığı her önemli açıklamada, aldığı her büyük kararda ilk sözler hep Nike, NBA başkanı David Stern ve ESPN’e aittir. Dolayısıyla Stern’ün geçtiğimiz günlerde yaptığı ve LeBron’a hafif eleştirel yaklaştığı açıklamayı da çok ciddiye aldığımı söyleyemem.

LeBron James, bu kurumların bir numaralı pazarlama aracı lakin spor piyasasında başarı her şeydir. LeBron James markasının küresel ölçekteki değerini arttırmanın bir numaralı yolu 25 yaşındaki yıldızın şampiyonluk kazanmasından geçiyor. Nike ve NBA de bunun bal gibi farkında! LeBron’un Miami tercihi ilk anda imajını olumsuz yönde etkilemiş olabilir. Fakat işler bekledikleri gibi gider ve şampiyonluk hatta şampiyonluklar kazanabilirlerse bugün LeBron’u eleştiren herkes 3 sene sonra medyanın da gazıyla onu yeniden Michael Jordan statüsüne çıkartacaktır. Clevelandlılar hariç!

Günümüz sporlarında “kahraman” olmak

LeBron’un henüz kararını açıklamadığı ve herkesin “alıcam LeBron’u vurucam kırbaçı” edasıyla yazılar yazdığı dönemde bir Cleveland taraftarının kaleme aldığı Working Class Hero(İşçi Sınıfı’nın Kahramanı) adlı yazıdaki şu sözler beni çok etkilemişti: “Cleveland, çok zor günler geçiren biz mavi yakalı işçilerin şehri. LeBron James sen de Ohiolusun Cleveland’a 30 km. uzaklıktaki Akron’da doğdun, büyüdün. Tüm bir şehir hatta Ohio eyaleti seni kahramanı olarak görüyor. Eğer kalırsan bütün bir şehri kurtaracaksın ve işçi sınıfının kahramanı(working class hero) olacaksın.”

Bu romantizmin bozulması uzun sürmedi. LeBron bir kahraman değil. LeBron bir basketbolcu ve iş adamı. İşçi sınıfının kahramanı olmak ne onun, ne Nike’ın, ne de David Stern’ün işine gelirdi ve nihayetinde ortaklık yaptığı şirketlerle birlikte ekonomik açıdan “doğru” bir karar verdi.

LeBron James, kişisel olarak sevdiğim sporcular içerisindedir. Fakat ona bakınca hep bir Faust görüyorum. Yeteneklerini, kişiliğini daha çok şöhret, daha çok para ve başarı uğruna Nike, David Stern ve ESPN’e ipotek etmiş bir doğa harikası. LeBron James onlarsız da kazanabilirdi ve onların yarattığı medya desteği olmadan çok daha sempatik bir figür, Clevelandlı taraftarın yazdığı gibi bir halk kahramanı olabilirdi eğer 17 yaşındayken kapısını çalan, Nike’a “Zavallı şeytan, sen bana ne verebilirsin ki?” diyebilseydi…

Ne yazık ki günümüzde endüstri sporları böyle seçimlere pek imkân tanımıyor. Leo Lowenthal’in dediği gibi geçmişte bir insan ancak ürettikleriyle kahraman olabilirdi, günümüzde ise ne kadar tüketilirseniz o kadar büyüksünüz. LeBron eninde sonunda bir şampiyon olacak ama hiçbir zaman bir Muhammed Ali, bir Bill Russell, bir Jesse Owens olamayacak. Ben de bunun için asla LeBron’u kabahatli bulmayacağım. Değil mi ki insan “yeryüzünün en tuhaf mahlukudur…”

Wednesday, October 28, 2009

Yavaş, yaşlı, demode




NBA'de sezon dün oynanan maçlarla açıldı. Günün en dikkat çekici maçındaysa Boston Celtics, Cleveland Cavaliers'ı deplasmanda 95-89 yenmeyi başardı.

Cleveland, geçtiğimiz sezon sahaya kazanmak için çıktığı 40 iç saha maçının sadece birini kaybetmişti.(1) Boston Celtics'i ise 2 maçta da silip süpürmüştü. Tabii, o maçlarda Boston'ın Kevin Garnett'siz oynadığını hatırlatmak lazım. Fakat elimizde şöyle de bir istatistik var ki Cavs, 2005/06 sezonundan beri Boston'a karşı sahasında oynadığı 11 maçı da kazanmış. Bu bakımdan dün alınan mağlubiyet önemli bir serinin ve psikolojik eşiğin de sonu olmuş oldu.

Kevin Garnett'in dönüşü, Rasheed Wallace, Marquis Daniels ve Sheldon Williams eklemeleri Boston'ı her zamankinden daha iyi bir takım yapmış, bu kesin.

Peki ya Cavs? Shaquille O'Neal, Anthony Parker ve Jamario Moon'un gelişi geçtiğimiz normal sezonda 66 galibiyet kazanan bu takımı nasıl etkileyecek?

Şunu belirtmek gerek ki Parker ve Moon burada sadece rol oyuncuları ve takıma kanatlarda önemli bir derinlik kazandıracaklardır. Fakat Shaq alelade bir oyuncu değil, 38 yaşında da olsa.

Elinizde Shaq varsa oyun sisteminizi Shaq'e göre ayarlamalısınız. Shaq'ten kendi sisteminize uyum sağlamasını bekleyemezsiniz. Çünkü O'Neal ne kadar iri ve dominant olursa olsun çok yönlü bir oyuncu değildir, olamaz da. Bu bakımdan Cavs için adaptasyon süreci elbette önemli. Mike Brown'ın dahiyane(!) derinlikteki hücum sistemine alışmak bile süre alabilir. Bu yüzden Cavs,dün Boston'a karşı oynadığından daha iyiye gidecektir. Bundan kuşkum yok. Ama işi sonuna kadar götürebilirler mi, şampiyon olabilirler mi derseniz? Ona cevabım açık ve net: imkansız!

Neden mi? Çünkü Cleveland Cavaliers tüm transferlere ve ligin en iyi oyuncusuna rağmen hala belirgin zaafları olan bir takım. Ve bu zaafların en büyüğü içerisine Shaq'in de dahil olduğu uzun rotasyonundan kaynaklanıyor.

Shaq/Ilgauskas/Anderson Varejao ve JJ Hickson. Bu 4'lü Cavs'in uzun rotasyonunda yer bulacak isimler. Cavs maça Shaq/Varejao ikilisiyle başlıyor ki bu çok sağlıksız. Zira ikisi de boyalı alan dışında etkisiz elemanlar. Şutları yok, bu da basketbolun en önemli kavramlarından 'spacing' yani oyunu yarı sahaya iyice yayıp boşluk yaratma imkanlarının en aza inmesi demek ki bu bir LeBron James takımı için kabul edilemez. Çünkü LeBron'un onlarca özelliği arasında belki de en öldürücü olanı içeriye drive'ları. Shaq ve Andy savunmacılarıyla birlikte boyalı alanı kapadıkları zaman bu imkan en aza indirgeniyor. Kaldı ki sahada sadece 2 şutör kaldığı için rakip savunma iyice rahatlıyor. Orlando Magic'in başarısının sırrını hatırlarsak günümüz basketbolunda spacing kavramını ve şutör oyunculara sahip olmanın önemini daha iyi anlarız.

Artık üst düzey basketbolda 2 tane şut atamayan uzunla oynamak diye bir şey söz konusu olamaz. En azından bir yüksek post şutuna sahip olan oyuncuya ihtiyaç var. Cavs sahaya Shaq ve Varejao'yla çıktığı zaman bu imkan yok oluyor. Yedek uzunlardan, Ilgauskas, 34 yaşında ve sene sonu emekli olacak. Big Z şutör bir oyuncu, evet ama onun zaafları da gözden kaçırılır gibi değil. Bir kere ligin belki de en yavaş oyuncusu. Pick&Roll savunmasında tıpkı Shaq gibi ligin en kötülerinden. Yine geçtiğimiz sezonki Magic serisinde izlediğimiz ve Cavs'in elenmesine sebep olan zilyon tane pick&roll, hadisenin açıklığını daha iyi gözler önüne serecektir.

JJ Hickson, genç ve gelecek vaat ediyor. Fakat Hickson'ın şu an için üst düzey arenada neler yapabileceğini kestiremiyoruz. Bir kere hala Cavs savunmasını öğrenebilmiş değil. Pre-season maçlarında da gördüğümüz gibi hata üstüne hata yapıyor. Önemli bir potansiyeli var ama basketbol IQ'su çok zayıf. Dolayısıyla şimdilik Cavs'in uzun rotasyonunda yaşadığı açıkları kapatabilecek biri değil.

Hastalığın adını koymak gerekirse; Cavs uzunları yaşlı, yavaş ve modası geçmiş isimlerden oluşmaktadır. Modası geçmişten kastım günümüz basketboluna uyum sağlayacak teknik ve atletik özelliklerden yoksun oluşları. Artık tüm dünya şutör uzunlarla, daha hızlı bir basketbol oynuyor ve sizin Shaq&Ilgauskas gibi zaaflarla dolu, kötü savunmacılarla en üst düzeyde, en üst seviye başarıya erişmeniz olanaksız.

Cavs'in şimdilik yapması gereken Shaq'i benchten getirip maçlara Ilgauskas'la başlamak. Bu, iç-dış hücumu olarak daha dengeli bir başlangıç yapılmasına imkan sağlayacaktır. Ayrıca LeBron, ikinci periyodun başında oyundan çıktığında takımın sudan çıkmış balığa dönmesinin de önü alınabilir. En azından ellerinde Shaq gibi güvenilir bir alçak post silahı olur. Kaldı ki Shaq'in mevcut savunma zaaflarını gidermek için Cavs'in yapacağı en iyi şey O'Neal sahadayken LeBron'u 4 numaraya çekmek ve takımı kısaltmak olacaktır. Böylece hem savunmadaki yavaşlık sorunu kısmen halledilir hem de hücumda geçen sene Suns'ın oynadığı '7 saniye ya da Shaq'(2)sistemine dönülür ki dünyada hızlı basketbolu en iyi oynayacak oyuncu var elinizde. LeBron James, basketbolun Magic Johnson'la birlikte en iyi transition hücumcusudur. Gelin görün ki hiçbir zaman bu özelliklerini maksimize edecek bir sistem altında oynayamadı.

Shaq'in benchten gelmeyi kabul edeceğine inanmıyorum. Bir Nostradamus'luk yapacak olursak bence Cavs sezona kötü bir başlangıç yapacak, Mike Brown değişikliğe gitmek için O'Neal'ı bench'e çekmek isteyecek. Shaq bunu kabul etmeyecek ve LeBron'la arası bozulacak. Şubat ayında da takas edilecek. Kısacası şampiyonluk Cavs için hala çok uzak ve LeBron'un 2010'da yuvadan uçması anlamına gelebilir. O zaman seyreyleyin gümbürtüyü. 2012'de Cleveland'da basketbol diye bir şeyin kalmadığına tanıklık edebiliriz.

(1) Kazanmak için çıktığı dedim zira evlerinde oynadıkları son maça Doğu birinciliğini garantiledikleri için yedeklerle çıkmışlardı.
(2) Hızlı basketboluyla tanıdığımız Steve Nash önderliğindeki Phoenix Suns'ın Shaq'li yeni hücum prensibi. Buna göre ilk 7 saniyede uygun şut pozisyonu bulunamazsa top içeriye, Shaq'e indirilecek ve half-court ofansa dönülecek.

Saturday, May 23, 2009

ŞUT 2





Dünyadan çok şey götüren 20.yüzyıl, insana "An"'ı hediye etti. Daha önce hiçbir çağda, hiçbir dönemde, hiçbir durumda birkaç saniye içerisinde olup biten hadiseler bu kadar öne çıkmamıştı, çıkamazdı da. Fakat çağımızın en büyük ozanı medya insanların o özel anlara olan zaafını ortaya çıkardı ve o anlar bizim "peygamberimiz" oldu...

Ernest Hemingway'in unutulmaz romanı "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"'da şöyle bir pasaj vardır: "...Ah, şimdi, şimdi, şimdi, yalnızca şimdi, her şeyden önce şimdi ve şimdiki senden başka şimdi yok ve şimdi senin peygamberindir. Şimdi, sonsuza dek şimdi. Gel şimdi, şimdi, çünkü şimdiden başka şimdi yok..." Şimdi yani şu an yani tek bir an, tarihin hiçbir döneminde insanlık için bu kadar önemli olmayan bir zaman dilimi artık hayatı tanımlamaya yeterli. Ve insanoğlunun o özgün anlara olan sevdası 20.yüzyıl ve devamının ansiklopedik karşılığı belki de.

Daha önce çok tekrar ettim, yine edeceğim Daniel Boorstin'in o kıdemli sözünü: "Sporları seviyoruz çünkü ancak onun sağladığı imajlarla, spontane, tekrarı asla aynı olamayacak olan özgün anlara duyduğumuz amansız açlığı giderebiliyoruz." Bu anlar, bu enstantanelerle bir dönemi, bir başarıyı, bir olayı tanımlıyoruz.

Elbette her sonuç bir sürecin eseri ama "o an" işte herşeyi düğümünden söküp atan, bağımsızlığa kavuşturan o biricik anı yaşamak, ona tanıklık etmek...Tüm arzumuz bu ve bunun farkında olan medya da o anları efsaneleştirmek için elinden geleni yapıyor elbette.

Cleveland, Amerika'nın lanetli şehri olarak anılır. Kaybedenlerin kentidir. Büyük kenttir ama büyüklerin içinde sonuncudur. Tarih boyunca her alanda gölgede kalmış, alaylara maruz bırakılmıştır. "Cleveland Şakaları" diye bir gerçek vardır, American Splendor okuyan, izleyen herkesin gülümseyerek hatırlayağı gibi. Aynı makus talih, kentin spor tarihi için de geçerlidir. Beyzbol'dan basketbola Cleveland hep kaybetmiş, hep üzülmüş, hep dalga geçilmiştir.

Bugüne, yani 22 Mayıs 2009 tarihine kadar Cleveland'ın spor geçmişini özetleyen "an" Chicago Bulls'lu Michael Jordan'ın, 1989 Doğu Konferansı playoffları 1.turunda Craig Ehlo'nun üzerinden bulduğu mükemmel basketti. 3 saniye kala Brad Sellers'la topu oyuna sokan Bulls'un kaderi her zaman olduğu gibi Jordan'ın ellerine teslimdi. MJ topu aldı, sola doğru dripling yaptı havada topu Ehlo'dan kaçırdı ve 20 bin Cleveland'lıyı gözyaşlarına boğan o unutulmaz şutu soktu. Cavs 3-2 elenmişti ve Cleveland belki de tarihinin en iyi kadrosuyla bir kez daha hiçbir şey başaramamanın ezikliğini hissetmeye mahkum olmuştu. Bu sekans tarihe "The Shot" yani "Şut" olarak geçti ve senelerce Cleveland diyince akla gelen ilk şey bu oldu. Ta ki bugüne kadar...

Tanrının Cleveland şehrine adeta bir özür olarak yolladığı LeBron James, Cavaliers'a geldiği 2003 senesinden beri çok şey değiştirdi ama hiçbiri bugünkü kadar Jordanvari ve "Kazanan" özelliğinde değildi. Hidayet Türkoğlu Orlando Magic adına mükemmel bir geri dönüşü taçlandıran o enfes şutu soktuğunda Q Arena'da herkes "Cleveland'ın Laneti"'nden bahsetmeye başlamıştı ki, LeBron James, 0.5 saniye kala geriye doğru çekilerek mucizevi bir üçlük gönderdi ve takımını yeniden seriye dahil etti.

Artık Clevelandlılar'ın gülümseyerek anımsayabilecekleri, kendi "Şut"'ları var. Eğer LeBron takımını finale ve sonra şampiyonluğa taşıyabilirse bugünü, bu anı ve o şutu Cleveland'da yaşayan herkes hayatının sonuna kadar unutamayacak.

ŞUT 1: http://www.youtube.com/watch?v=p5WUOnTxwPw

ŞUT 2: http://www.youtube.com/watch?v=VkvTLOhm-TQ

Sunday, November 23, 2008

New York-LeBron: Aşkların En Sıkıcısı


New York Knicks organizasyonu Cuma günü 1 saat aralıklarla gerçekleştirdiği iki takasla tüm lige ve Cleveland Cavaliers'a LeBron James konusunda ne kadar ciddi olduğunu gösterdi. Takasların ilki Jamal Crawford'u Al Harrington karşılığında Golden State'e yolladı ikincisi ise Zach Randolph'ı Cuttino Mobley ve Tim Thomas karşılığında L.A Clippers'a. Sadece isimlere bakınca çok da parıltılı durmayan bu takasları tarihin en önemlileri arasına sokan özelliği organizasyonun, "Kutsal 2010 Planları"'nı mümkün kılabilmeleri için gerekli olan ücret boşluğunu(cap space) yaratması.

Amerikan medyasında 2010, Knicks ve LeBron James çılgınlığı akıl almaz boyutlarda. 2010! Daha 2 sene var. Fakat her gün bu konu hakkındaki yeni bir hikayenin manşetlere çıktığını görebilirsiniz. NBA ve medya, Knicks'in başarılı olmasına öyle muhtaç ki öngörülen transfer için tüm imkanlar seferber edilmiş durumda. Öyle bir organizasyon düşünün ki tüm kurtuluşunu tek bir oyuncuya bağlamış olsun! Koca Knicks! Koca New York!

Nisan 2008'de Donnie Walsh, Isiah Thomas'ın yerine genel menajer olarak kulübün başına getirildiğinde ağzından 2 şey çıkıyordu: 2010'da yaratılacak ücret boşluğu ve LeBron James. Mayıs 2008'de Mark D'Antoni kulübün yeni koçu olarak belirlendiğinde ağızlarda yine tek isim vardı: LeBron James. D'Antoni gelir gelmez kendine has smallball sisteminde LeBron'u nasıl da 4 numara olarak bir oyun kurucu forvet gibi kullanacağını açıkladı tüm medyaya. ESPN, LeBron adına hayali istatistikler geliştirdi ve hızlı basketbol oynanan bir sistemde LeBron'un amaçlarından biri olan triple double ortalamalar yakalamasının nasıl da mümkün olacağını ispatlamaya çalıştı. Adamlar hayali bir lig oynattı yahu bundan daha absürd bir şey olabilir mi? Bundan daha açgözlü, bundan daha tek yönlü, bundan daha New Yorker bir tavır gösterilebilir mi?

Allah'ı var Donnie Walsh ve Mark D'Antoni işlerini şu ana kadar kusursuz yaptılar. Walsh temizlenmez denen ücret boşluğunu şimdiden yarattı ve 2010 yazında Knicks'in sadece LeBron James değil Chris Bosh, Dwyane Wade gibi isimleri de alabilmesi mümkün durumda. Saha içinde de işler iyi gidiyor. D'Antoni'nin run and gun'ı Knicks'i bir playoff takımı haline getirdi bile. En azından 7 ya da 8. sırayı zorlayacakları kesin ama inanın New York'ta bu şu an için kimsenin umurunda bile değil. Knicks taraftarları Salı günü salonlarına gelecek olan LeBron James'i etkileyebilmek için nasıl tezahüratlar yapmaları gerektiğini tartışıyolar forumlarda. "LeBron Seni İstiyoruz" mu demeliler yoksa "Kral James New York'lu Ol" mu? Tam bir komedi!

Hatice'nin İnce Memed'i, Werther'in Charlotte'u, Maria'nın Robert Jordan'ı beklediği gibi heyecanla bekliyor Knicks taraftarları LeBron'u. Peki ya 2003'ten bu yana LeBron'un New York'a gitmesi bir kadermişçesine popmpalanırken LeBron tarafında işler ne alemde? James, geçtiğimiz hafta New Jersey'de çok net bir açıklama yaptı: "Kariyerim için en iyisi neyse onu yapacağım. Ben şampiyonluk kazanmak istiyorum. Bu kadar basit. Eğer bu Cleveland'da olursa kalırım başka bir yerde olacaksa oraya giderim". Ondan alıştığımız politik cevaplara hiç benzemiyor ama bir gerçek var ki, LeBron içinde bulunduğu hayatta tek başına karar alma lüksüne sahip olan bir adam değil. Ona 90 milyonluk bir anlaşma veren bir Nike faktörü de var ortada. O Nike ki; geçtiğimiz sezon LeBron'un Madison Square Garden'da oynadığı 50 sayı 8 ribaunt 10 asistlik unutulmaz performansın anısına ayakkabı üretti. O Nike ki; Yankees hayranlığını saklamayan LeBron'a özel New York Yankees ayakkabıları tasarladı. İşler akıl almayacak derecede ciddi durumda ve o hep konuşulan Nike sözleşmesinin hayali maddesi de cabası: Yani eğer LeBron New York, Los Angeles ya da Chicago gibi büyük marketlerden birine giderse Nike'ın ödemeyi taahhüt ettiği ekstra ücret. Bir şehir efsanesi ama gerçek olmadığını kim söyleyebilir ki bunca çılgınlığın ortasında.

New York Knicks, 1970 ve 73 yıllarında olmak üzere 2 kez NBA şampiyonu oldu. Nüvesini Wlat Frazier, Willis Reed, Dave DeBusscherre, Bill Bradley gibi isimlerin oluşturduğu bu takımın ortak özelliği aralarındaki müthiş dostluk, takım ruhu ve fedakarlıklarıydı. 1970 finalleri'nin yedinci maçında Reed'in koşacak durumda olmadığı halde sahaya çıkıp maçın ilk iki basketini atarak arkadaşlarını yüreklendirmesi, tarihin en iyi savunmacılarından Frazier'ın kendisinden önce her zaman takım arkadaşlarını düşünen liderliğini ve 2003 yılında vefat eden DeBusschere için tüm takım arkadaşlarının döktüğü gözyaşlarını unutmak mümkün değil. Knicks, tarihinde belki de ilk ve son defa bir kolej takımı havasına büründüğü sezonlarda şampiyonluğa ulaşabildi. Ne 1985 draftında Patrick Ewing'i elde etmelerini sağlayan meşhur draftın soğuk topu ne de bunca yıldır harcamayı göze aldıkları gelir vergisinin onlara bir hayrı dokundu. Bu açıdan neredeyse gerçekleşmemesi imkansızmış gibi gösterilmeye çalışan LeBron-New York ilişkisinin bunca zorlama medya haberi ve sponsorluk anlaşması eşliğinde ne derece hayır getirecek bir sinerji yaratacağı da benim gözümde bir soru işareti.

Doğrudur; New York, LeBron'u Hatice'nin Memed'i, Werther'in Lotte'yi, Maria'nın Robert'ı beklediği gibi bekliyor beklemesine ama başarıya aç Knicksliler'de ne Hatice'nin sahiciliğini, ne Werther'in kara sevdasını ne de Maria'nın saf beklentilerini görmek mümkün değil. Çünkü yaratılmaya çalışılan bağ en baştan zorlama ve en baştan maddiyatın gölgesi altında! Sırf medya ve dev holdingler öyle istiyor diye aşk mı olurmuş? Daniel Boorstin'in o cuk oturan tanımıyla: "yüzde yüz gerçek, spontane ve otantik" değil bu bağ. Belki de bu çağın sporlarında böylesi bir bağlılığın örneğini görmeyi beklemek bönlüğün daniskasıdır. Belki de Brooklyn Dodgers'lar ve Metin Oktay'lar; bir İnce Memed, bir Genç Werther gibi eski bir romandan ibarettir.

ps: Umarım LeBron, doğup büyüdüğü Akron'un yarım saat ötesindeki Cleveland'da kalır ve mirasını burada inşa eder.

Thursday, March 20, 2008

Vogue'nun Sevimsiz Kapağı



LeBron James, “Seçilmiş Kişi”, “Kurtarıcı”, “NBA’in Altın Çocuğu”…Henüz profesyonel yaşama adım atmadığı günlerde Ohio’nun küçük bir şehri olan Akron’dan ülke gündemine oturmayı becermiş bu süper yeteneğin adı 16 yaşından beri yani 7 senedir Amerikan medyasının manşetlerinden hiç eksik olmadı. Michael Jordan’ın emekliliği sonrası popülaritesini ve reytinglerini kaybetmeye başlayan NBA’in imdadına hızır gibi yetişen genç adam sadece saha içi başarılarıyla değil çektiği reklamlar, kamuoyunda çizdiği imaj, sponsorları ve dünyanın en zengin adamı Warren Buffett’i bile etkilemeyi başaran zekasıyla kısa zamanda dünyanın en önemli simalarından biri haline geldi. Kırdığı rekorlar ve gerçekleştirdiği ilklerin ismiyle yan yana anılmasına alıştığımız süperstar son olarak dünyaca ünlü kadın ve moda dergisi Vogue’ya kapak olan 3.erkek olarak tarihe geçti. (diğer ikisi Richard Gere, George Clooney) Bir diğer deyişle Vogue’ya kapak olan ilk siyahi erkek de diyebiliriz. Sevenlerinin deyişiyle “Kral”’ın yaş tahtaya basmasına pek alışık değiliz ama bu sefer işler onun zekasının dahi algılayamayacağı kadar derin ve kötü niyetli olabilir.

Annie Leibovitz’in Vogue için çektiği kapak resmi, ilginç, bir o kadar da tanıdık ve rahatsız edici. Dünyaca ünlü top model Gisele Bündchen, fiziğiyle Yunan heykellerini andıran 2.05 118 kiloluk(sadece %3’ü yağ) LeBron tarafından sıkıca kavranmış. Manşet gayet masum: “Secrets of Best Bodies” yani Kusursuz Bedenlerin Sırrı. Gelin görün ki fotoğrafta bir iticilik var. LeBron’a verdirilen poz, Gisele’i tutuş biçimi-ki fotomontaj olma ihtimali çok yüksek-… Söylemesi sinir bozuyor ama semiyotikler aşkına beyaz kadın siyahi vahşi görünümli bir “canavar” tarafından sıkıca kavranmış ve sanki canavar onu alıp birazdan ormanın derinliklerine götürecek. Birkaç sanat blogcusunun da belirttiği üzere Fransız heykeltraş Emmanuel Fremiet’nin 1887’de yaptığı “Kız kaçıran Goril” figürünü yahut göstergebilimciler tarafından pek de masumane yorumlanmayan ünlü Hollywood filmi King Kong’u hatırlatan bir simgesellik var. Bilindiği üzere maymun, “medeni” beyazların siyahilere uygun gördüğü aşağılık aşağılama metaforlarından biridir. Bir iletişim öğrencisi olarak göstergebilim alanında uzman olmamam bir eksiklik olarak değerlendirebilir ama birçok göstergebilimcinin de işaret ettiği gibi esasında bu kavram, farkında olduğumuz gerçekliklerin bilmediğimiz diller ve şekiller yoluyla zihnimize kazınmasından başka bir şey değildir.

LeBron ve Gisele’li bu kapak resmine bakıp estetik diyebilmek kanımca pek mümkün değil. Peki Vogue gibi bir dergi ve Annie Leibovitz gibi bir fotoğrafçı, gayet güzel fizikli bu iki insandan neden pek de estetik gözükmeyen bir kapak yaratmayı seçer? Pek mantıklı gelmiyor. Öyle değil mi? Yani, elimizde Helenistik dönemin heykellerini kıskandıracak fizikli bir adam ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğu hiç şüphe götürmeyen bir kadın var! Leibovitz’in de alanında ne kadar uzman olduğunu biliyoruz. O zaman ortaya niye bu her tarafı falso kapak çıktı? Resmin yarattığı şaşkınlık ilk günlerde o kadar fazlaydı ki, kimsenin dilinin varmadığı “LeBron biraz canavara benzetilmiş” tarzı yorumlar nihayet bu hafta dile getirilmeye başlandı(kapak geçen hafta medyaya sızdırıldı ve Nisan ayının kapağı). En azından son günlerde günümüzde büyük medya kuruluşlarına göre çok daha demokratik ve özgür bir söylem içeren forum ve blog seviyesinde bu eleştirilere rastlayabiliyoruz. Fotoğrafın alt metninde “siyahi canavar” vurgusunun şiddeti ne yazık ki çok hissedilir.

Göstergebilim uzmanı olmaya gerek yok. Az çok medyayla içli dışlı olan herkes, herşeyin bir mesaj iletmekten ibaret olduğunun farkında. Bu açıdan ileticiler her zaman güçlü olmuştur, bir başka deyişle güçlülerin elinde yer almıştır. Roland Barthes’ın dediği gibi her fotoğraf, kodsuz bir mesajı içinde barındırır ve medyanın ’güçlü’lerinin kodladıkları mesajlar genelde iyi niyetli değildir. Helen’lerden miras alınan Ari ırkın üstünlüğü(medeniliği) fikri bugüne kadar çok can yaktı. Yine de modern Batı Medeniyetinin her santimetrekaresinde imzası bulunan yüce Helen medeniyetinin bu sevimsiz kalıntısı alt metinler halinde kitlelerin kulağına fısıldanmaya devam ediyor. Belki de ben ve içeriği itibariyle tarihte bir ilk olan bu fotoğrafı rahatsızlık verici bulan kişiler azınlıktır ama siyahi süperstar LeBron James kullanılarak Vogue ve Annie Leibovitz’in pek de masum bir iş çıkarmadığı düşüncesindeyim. Ayrıca dünyanın güzel bir yer olmadığı ve insanoğlunun büyük kesimin kötü niyetli olduğunu da düşünüyorum. Umarım bunlar sadece benim karamsar gözlemlerimden ibarettir.