Showing posts with label michael jordan. Show all posts
Showing posts with label michael jordan. Show all posts

Sunday, October 31, 2010

Iverson’ın hâlâ bir cevabı var mı?


BU YAZI İLK OLARAK 31 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


“Michael Jordan benim için bir kahraman değil. Benim kahramanlarım hiçbir zaman takım elbise giymedi.”


Basketbolda yeni sezon başladı ve bu yazı yazılırken Beşiktaş, yukarıdaki sözlerin sahibini renklerine bağlamak üzereydi. 35 yaşındaki (eski) süperstar Allen Iverson son anda bir değişiklik olmazsa siyah-beyazlı formayı giyecek. Beşiktaşlı ya da değil Iverson önemli bir adam. Crossoverları ile Jordan’ın dahi başını döndürdüğü günler artık çok uzakta. Yine de “Cevap” lakaplı oyuncunun uzun süredir serbest düşüşte olan kariyeri ve karakterine dair yapılan eleştirilere karşı küçük bir itirazı olabilir.

Kendisine hala “Vahşi Çocuk” diye seslenen efsanevi Georgetownlı John Thompson’ın koçluğunda şaşaalı bir kolej kariyeri geçiren Iverson, 1996 yılında tarihte 1 numara seçilen en “ufak adam” titriyle NBA’e adım attığında lig hala Michael Jordan ve onun temsil ettiği değerlerin tahakkümü altındaydı. Iverson topyekûn halde varlığı ve tavırları ile Jordan önderliğinde “beyazlaşan” bu suretle düzene ayak uyduran ve toplumun kazananlarına(winner) dönüşen yeni dönem Afro-Amerikalı “rol modellere” karşı farklı bir akımın temsilcisi haline geldi.

Elbette Iverson’ın çıkışı, ülkede geniş bir nüfuza sahip olan hip-hop kültürünün de nihayet kendisine spor sayfalarının manşetlerinde yer bulabilmesi anlamına geliyordu. ABD’deki tüm politik ve toplumsal hayatı etkileyen Sivil Haklar Hareketi’nin kazanımları sonrası çoklukla yoz bir harsın yüceltilmesiyle Afro-Amerikalılar arasında kendine önemli bir yer edinen hip-hop kültürü toplumu etkilemeye başlayalı çok olmuştu. Fakat akım, NBA’in David Stern ve “Be Like Mike-Mike gibi ol” dönemi süresince kendine spor alanında önemli bir yer edinmeyi başaramadı. Geçer akçe, Michael Jordan’ın temsil ettiği; rekabetçiliğin, sıkı çalışmanın ve disiplinin yüceltildiği mikro-ideolojiydi.

AI, Jordan’a karşı

“Profesyonel sporlar, toplumumuzda 2 önemli rol oynamaktadır. Birincisi, disiplin, sıkı çalışma ve milliyetçilik gibi “değerlerin” yeniden üretimi, ikincisi ise ABD’nin para kaynağı “sağmal ineklerin” medyatik temsili. Michael Jordan gibi atletler ticari değerleri ve kârı kırmızı, beyaz ve maviden(ABD bayrağı) oluşan gülümseyen bir paket içerisinde bize sunar…”


Marksist spor yazarı Dave Zirin bu pasajda dönemin-ve aslında her dönemin- karakteristiğini başarılı bir şekilde tasvir ediyor. Fakat David Stern ve NBA’in ticari ortaklarının Jordan markası altında kişileştirdiği bu mikro-ideolojiye ters söylemlerle ortaya çıkan Allen Iverson’ın da kendi içinde muhalif olsa da kısa sürede piyasaya, “düzene” ayak uydurduğunu gözden kaçırmamak lazım(zaten onun derdi piyasa ile değildi). Aslında Iverson’ın isyanı da ehlileşmesi de bilinçli süreçler olmaktan uzaktı. Sporcunun temsil ettiği değerler metalaştırıldıkça tehlikeli olma özelliğini de yitirdi. Allen Iverson’ın dövmeleri, statükoya meydan okuyan hâl ve tavırları “devrimci”, “kontra-hegemonik” bir söylem içeremediği için kitleselleştiği ölçüde NBA’in pazarlama araçlarından biri haline geldi.

Öyle ki Allen Iverson’ın, David Stern’ün ırkçı olduğu kadar sosyal-ırkçı bir altyapısı bulunan kıyafet zorunluluğuna(NBA oyuncularının tüm maçlara takım elbiseyle gelmesi zorunluluğu) karşı muhalif bir konuşma yaparken söylediği “Japonya’ya gittim ve orada hiçbir hayranımı takım elbise giyerken görmedim. Herkes benim gibi giyiniyordu” sözleri onun kültürel önemini ve bir meta olarak etki alanını da özetliyor aslında. Yine de AI’ın varlığı ve muhalif duruşu önemliydi. Çünkü aynı cümlenin öncesinde şöyle muazzam bir eleştiri de vardı:
“Bir insanın smokin giyiyor olması onun iyi, başarılı, toplum için yararlı olduğu anlamlarına gelmez. Bu çocuklara iyi örnek olmak falan değildir tam tersine onlara, ‘Hey, eğer takım elbisen yoksa bir şeyleri yanlış yapıyorsun’ mesajı verir ve bu ülkede iyi bir insan olmasına rağmen smokin giyemeyecek olan milyonlar var…”


Zaman değişti, “Cevap” ehlileşti

Zaman değişti, köprünün altından çok sular aktı ve Iverson da popülaritesini kısmen yitirdi. Lig artık Jordan’ın karbon kopyası olan, her kelimesinde kazanmanın, rekabetçiliğin ve sıkı çalışmanın önemini vurgulayan Kobe Bryant’ın, en büyük amacını milyarder olmak olarak açıklayan LeBron James’in, son dönemde “hain” rolüne sokulan LeBron’un tam karşıtı olarak pazarlanan yeni altın çocuk, çalışkan, uyumlu, olgun Kevin Durant’in ligi. Allen Iverson bile 2-3 sene önce geçmişteki davranışlarını onaylamadığını belirten açıklamalarda bulunmuştu. Buna rağmen hâlâ hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip.

Senelerdir tepetaklak giden kariyerine rağmen bu durumu açıklayacak bir cevap var. Allen Iverson, tüm bu medyatik karakterlerin arasında yoz bile olsa sokağın kültürünü, derdini, dürüst bir şekilde ve sponsorların tamamen himayesi altına girmeden yansıtabilmiş bir adamdı. Sadece sahada değil yaşamın ta kendisinde yolunu bulmaya çalışan ama hiçbir zaman bir Michael Jordan olamayacak milyonlarca gence gerçek hayata dair bir cevap verebilmeyi başarıyordu. Kişisel olarak söyleyecek olursam, bir basketbolcu olarak Allen Iverson’ın oyununa hiçbir zaman hayran olmamışımdır. Fakat tüm bu sirkin ortasında kurulu şirket robotlarına dönüşmüş atletlerden farklı bir dil ve tavır geliştirmiş olması ona büyük saygı duymamı sağlıyordu.

Esasında tüm bu yazıya eşlik edecek bir şarkı var. Public Enemy’den He Got Game… Bulabilirseniz dinlemenizi isterim. Ne diyordu orada Chuck D:
“Ekranların kontrolündeki iblislerin arasında, tüm bu gördüklerimin ne anlamı var? 1 milyon vatandaştan biri muhalif olsun! O çok yetenekli, bu çok yetenekli, şu çok yetenekli! Oyun zevkli olabilir, bir anlamı da olabilir ama lanet olsun ona! Eğer hiçbir şey söylemiyorsa…”


Bir şeyler söyle bize Allen Iverson, eskiden olduğu gibi…

Sunday, December 6, 2009

Daha muhalif, daha yürekli...

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

9 Ekim’de Barack Obama’ya bahşedilen Nobel Barış Ödülü şu anlamı taşıyordu: “Ülkelerimizi işgal etmediğin için sana minnettarız Obama.” Devamında da şöyle bir temenni gizliydi: “Artık bu ödülü size verdiğimize göre gelecekte bizi işgal etmeye kalkmazsınız değil mi?” Zavallı Nobel jürisinin farkında olmadığı nokta şuydu ki, ABD gibi emperyal kibri okyanuslara sığmayan bir devlet, konu ‘ulusal çıkarlar’ olunca ne başkanının naif kişiliğini dinler ne de ona verilen ödülleri.

Obama, Afganistan işgalinin devam edeceğini açıkladığı günden bu yana kaybetmeye mahkum olduğu bir savaşın altına imzasını atmıştır. Artık bu savaş Bush’un değil Obama’nın savaşıdır ve Immanuel Wallerstein’ın “Yazı da gelse, tura da gelse kaybedersin” başlıklı yazısında söylediği gibi işgalin sonucundan bağımsız olarak Obama’nın kaybedeceği bir yola girilmiştir. Savaşın devamı yönünde karar vermek konusunda Obama’nın fazla tasarrufu olmadığı kanısındayım. Fakat yine de artık ABD’nin emperyal kibrine yöneltilecek olan eleştirilerin tek muhatabı Barack Obama’dır.

Dave Zirin sosyalist bir spor yazarı. Geçtiğimiz haftaki yazısında Obama’nın Bush’u aratmayan “savaşa devam” konuşmasını eleştirmiş ve şöyle devam etmişti: “Barack Obama, 19 Kasım’da Muhammed Ali’yi bir barış elçisi olarak gördüğünü ve bu yüzden ona hayranlık duyduğunu açıklamıştı. Oysa şimdi kendisi bir savaş elçisi. Eğer hayranı olduğunu iddia ettiği Muhammed Ali’yi bu kadar yakından tanısaydı onun Vietnam Savaşı’na katılmayı reddettiği tarihi konuşmasını hatırlar ve ortak olduğu savaş çığırtkanlığından utanırdı.”

Zirin’in yazısında yaptığı gibi Muhammed Ali’nin o meşhur konuşmasını burada paylaşmayı bir borç biliyorum. Gelin dünya tarihinin belki de en karizmatik ve muhalif spor figürlerinden biri olan Boksör Muhammed Ali’nin 1967 yılında yaptığı yürekli konuşmasını hatırlayalım ve günümüz spor dünyasının eksikliğini çektiği ruhun farkına varalım:

“Louisville’de zenci diyerek hakaret edilen kardeşlerim köpekler gibi muamele görür ve en basit insan haklarından yoksun bırakılırken buradan 10 bin mil uzaktaki Vietnam’a gidip tanımadığım insanların kafasına bomba ve mermi yağdırmamı istiyorlar. Hayır! Beyaz, köle efendilerinin evrensel hakimiyeti ve karanlık imparatorluğu güçlensin diye evimden 10 bin mil öteye gidip cinayete ve bir başka fakir ülkenin yıkımına ortak olmayacağım. Bugün dünya üzerindeki kötülüklerin ve zulmün sona ermesi gereken gündür. Böyle bir çıkışın bana milyonlarca dolara patlayabileceğini söylediler ama umurumda değil! Bunu daha önce de söyledim ve bir kere daha söyleyeceğim. Benim gerçek düşmanlarım bu ülkededir. Fakir bir ülkenin özgürlük ve eşitlik mücadelesini hedef alan bir işgale katılarak kendimi, halkımı ve dinimi utandıramam. Eğer savaşın, 22 milyon kardeşime barış ve eşitlik getireceğine inansam beni kimsenin askere almasına gerek kalmazdı. Yarın ilk iş kendim giderdim. Kendi inançlarıma ve doğrularıma sahip çıkarak kaybedeceğim hiçbir şey yok. Hapse girebileceğim söyleniyor. Kimin umurunda, zaten 400 yıldır hapisteyiz.”


GOLF SAHALARININ FETHİ

Muhammed Ali’den zıttı Tiger Woods’a ve kendisini dolar milyarderi yapan spora yani golfe geçelim. Ali’nin savunduğu değerlerin belki de tam karşıtlarını yansıtan Woods, geçtiğimiz günlerde “kusursuz imajına” halel getirecek bir olaya karıştı. Karısıyla kavga etmiş cilalı imaj devrinin prensi. Alkol alıp kendini yollara vurmuş. Bünye alışık değil tabii kaçamaklara, bir trafik kazasıyla yakayı hemen ele vermiş. Meğer karısıyla kavga etme sebebi de gizli bir ilişkisinin ortaya çıkmasıymış. Falan filan feşmekan. Tiger Woods kadar az merak ettiğim bir adam olamaz ama senede 92 milyon dolar kazanan bu sporcu/iş adamının adını her andığımda da Balzac’ı hatırlamadan edemem: “Her büyük servetin arkasında büyük bir suç gizlidir.”

Golf hakkındaki görüşlerim ise kesin ve nettir. Dünya üzerinden bir aktivitenin silinmesi zorunluluğu ortaya çıksa öncelik golfe verilmelidir. Bizim Golf Federasyonu Başkanı Ahmet Ağaoğlu’nun çok güldüğüm bir sözü vardır: “Golf, aristokratların sporu değildir ama sporların aristokratıdır.” Aristokrat kelimesini Brecht’in diliyle kullanırsak bu cümlede benim için hiçbir sorun yok. Hatta şöyle de okuyabiliriz kendisini:”Golf gereksiz bir spordur.”

Spor dedim ama zengin adamın boş zaman eğlencesi demek daha doğru olur. 1920’lerin en başarılı golf oyuncusu Bobby Jones aleni bir ırkçıydı. O dönem golf, siyahlara ve kadınlara kapalı ırkçı ve cinsiyetçi amatör bir spordu. Dönemin koşulları göz önünde bulundurulduğunda çok da şaşırtıcı değil bu. Diğer sporlar için de aynı şeyler söylenebilir. Golfü benzerlerinden farklı kılan şeyse sporu ırkçı, elitist, sınıfsal ayrımcı olarak nitelemenin halen mümkün olması. “Ama Tiger Woods siyahidir” çıkışlarınızı duyar gibiyim. Woods’un tıpkı Michael Jordan gibi siyahi kesimin tarihi direnişini ve hassasiyetlerini yansıtmayan ve umursamayan tavrını bir kenara bırakacak ve olaya saf etnik kökenden bakacak olursak bu soruya en iyi cevabı milyarder golfçünün kendisi verir: “Ben Afrika kökenli bir Amerikalı değil Kablinezyalıyım(siyah, beyaz, Hint ve Tay karışımı)” Fakat dediğim gibi burada mesele kesinlikle Tiger Woods’un ten rengi değil, yansıttığı değerlerle alakalıdır. Woods, melez bir adam olarak George Bush’tan daha beyaz bir görüntü çiziyorsa daha fazla konuşmanın bir alemi yoktur. Hele ki kendisini dünyanın en zengin sporcusu yapan sponsorluk anlaşmalarının hepsini ‘görüntüsüne’ yani apolitik, renksiz, iyilik elçisi imajına borçluyken.

Golfü, elitist, ırkçı ve ayrımcı oluşu dışında sevimsiz kılan bir diğer özelliği de haddinden fazla yaşam alanını işgal ediyor olması. Neoliberal kent politikalarının selameti uğruna işçi sınıfının ve yoksulların sahip olduğu en mütevazı yaşam alanlarına dahi tecavüz eden kapitalist güçlerin 3-5 elitin boş zaman keyfi için bu kadar değerli ve geniş arazileri peşkeş çekebiliyor olması katlanılamaz bir durum. Hadi futbolu, basketbolu halk sporudur diyerek nispeten hoş görüyoruz ama kodamanlar eğlenecek ve para kazanacak diye daha fazla kent alanını kaybetmeye lüksümüz var mı?

Yazımı, ABD’li muhalif komedyen George Carlin’in -toprağı bol olsun- golf üzerine yaptığı muhteşem gösterisindeki sözleriyle bitireceğim:
“Bu ülkedeki yoksulların konut problemini halledecek çözüm elimde: Golf sahaları. Hali hazırda çok güzel mahallelerde, kaliteli araziler beyaz, zengin iş adamlarının öğle tatillerini değerlendirdikleri ve ülkeyi kendi çıkarlarına göre nasıl daha iyi hale getirebileceklerini tartıştıkları manasız ve gereksiz golf sahaları olarak harcanmaktadır. Artık bu toprakları bu şımarık azınlıktan kurtarmanın ve onları asıl sahipleri olan evsizlere dağıtmanın vakti gelmiştir. Golf, elitist, ırkçı, küstah ve sıkıcı bir spordur ve bu ülke üzerinde haddinden fazla yer kaplamaktadır. “


Hayatımda bundan doğru çok az şey duydum. Neye ihtiyacımız olduğu ortada: Daha çok Muhammed Ali, daha çok George Carlin. Daha yürekli, daha muhalif, daha demokrat, daha eşitlikçi bir spor çevresi.

Saturday, May 23, 2009

ŞUT 2





Dünyadan çok şey götüren 20.yüzyıl, insana "An"'ı hediye etti. Daha önce hiçbir çağda, hiçbir dönemde, hiçbir durumda birkaç saniye içerisinde olup biten hadiseler bu kadar öne çıkmamıştı, çıkamazdı da. Fakat çağımızın en büyük ozanı medya insanların o özel anlara olan zaafını ortaya çıkardı ve o anlar bizim "peygamberimiz" oldu...

Ernest Hemingway'in unutulmaz romanı "Çanlar Kimin İçin Çalıyor"'da şöyle bir pasaj vardır: "...Ah, şimdi, şimdi, şimdi, yalnızca şimdi, her şeyden önce şimdi ve şimdiki senden başka şimdi yok ve şimdi senin peygamberindir. Şimdi, sonsuza dek şimdi. Gel şimdi, şimdi, çünkü şimdiden başka şimdi yok..." Şimdi yani şu an yani tek bir an, tarihin hiçbir döneminde insanlık için bu kadar önemli olmayan bir zaman dilimi artık hayatı tanımlamaya yeterli. Ve insanoğlunun o özgün anlara olan sevdası 20.yüzyıl ve devamının ansiklopedik karşılığı belki de.

Daha önce çok tekrar ettim, yine edeceğim Daniel Boorstin'in o kıdemli sözünü: "Sporları seviyoruz çünkü ancak onun sağladığı imajlarla, spontane, tekrarı asla aynı olamayacak olan özgün anlara duyduğumuz amansız açlığı giderebiliyoruz." Bu anlar, bu enstantanelerle bir dönemi, bir başarıyı, bir olayı tanımlıyoruz.

Elbette her sonuç bir sürecin eseri ama "o an" işte herşeyi düğümünden söküp atan, bağımsızlığa kavuşturan o biricik anı yaşamak, ona tanıklık etmek...Tüm arzumuz bu ve bunun farkında olan medya da o anları efsaneleştirmek için elinden geleni yapıyor elbette.

Cleveland, Amerika'nın lanetli şehri olarak anılır. Kaybedenlerin kentidir. Büyük kenttir ama büyüklerin içinde sonuncudur. Tarih boyunca her alanda gölgede kalmış, alaylara maruz bırakılmıştır. "Cleveland Şakaları" diye bir gerçek vardır, American Splendor okuyan, izleyen herkesin gülümseyerek hatırlayağı gibi. Aynı makus talih, kentin spor tarihi için de geçerlidir. Beyzbol'dan basketbola Cleveland hep kaybetmiş, hep üzülmüş, hep dalga geçilmiştir.

Bugüne, yani 22 Mayıs 2009 tarihine kadar Cleveland'ın spor geçmişini özetleyen "an" Chicago Bulls'lu Michael Jordan'ın, 1989 Doğu Konferansı playoffları 1.turunda Craig Ehlo'nun üzerinden bulduğu mükemmel basketti. 3 saniye kala Brad Sellers'la topu oyuna sokan Bulls'un kaderi her zaman olduğu gibi Jordan'ın ellerine teslimdi. MJ topu aldı, sola doğru dripling yaptı havada topu Ehlo'dan kaçırdı ve 20 bin Cleveland'lıyı gözyaşlarına boğan o unutulmaz şutu soktu. Cavs 3-2 elenmişti ve Cleveland belki de tarihinin en iyi kadrosuyla bir kez daha hiçbir şey başaramamanın ezikliğini hissetmeye mahkum olmuştu. Bu sekans tarihe "The Shot" yani "Şut" olarak geçti ve senelerce Cleveland diyince akla gelen ilk şey bu oldu. Ta ki bugüne kadar...

Tanrının Cleveland şehrine adeta bir özür olarak yolladığı LeBron James, Cavaliers'a geldiği 2003 senesinden beri çok şey değiştirdi ama hiçbiri bugünkü kadar Jordanvari ve "Kazanan" özelliğinde değildi. Hidayet Türkoğlu Orlando Magic adına mükemmel bir geri dönüşü taçlandıran o enfes şutu soktuğunda Q Arena'da herkes "Cleveland'ın Laneti"'nden bahsetmeye başlamıştı ki, LeBron James, 0.5 saniye kala geriye doğru çekilerek mucizevi bir üçlük gönderdi ve takımını yeniden seriye dahil etti.

Artık Clevelandlılar'ın gülümseyerek anımsayabilecekleri, kendi "Şut"'ları var. Eğer LeBron takımını finale ve sonra şampiyonluğa taşıyabilirse bugünü, bu anı ve o şutu Cleveland'da yaşayan herkes hayatının sonuna kadar unutamayacak.

ŞUT 1: http://www.youtube.com/watch?v=p5WUOnTxwPw

ŞUT 2: http://www.youtube.com/watch?v=VkvTLOhm-TQ

Saturday, October 11, 2008

Çinliler Ne Marka Spor Ayakkabı Giyiyor?



Az önce BBC Türkiye'nin NTV'de yayınladığı haber bülteninde izlediğim "Amerikan Seçimleri" paketindeki Ohio vurgusu, çok önceden yazmış olmam gereken bir yazıyı yazmam için beni dürtüverdi. Haberde, Ohio eyaletinin ABD'deki yakın giden seçimlerde ne kadar kilit bir rol oynadığı ve eyaletin sosyo-ekonomik yapısının ülkenin genelini ne kadar isabetli yansıtabildiği belirtiliyordu. Bu gerçek bana LeBron James ve onun demokrat aday Barack Obama'ya verdiği desteğin aslında ne kadar önemli ve bir o kadar da karmaşık ilişkilerin sonucu olduğunu yeniden hatırlattı.

NBA, özerk bir kurum olarak politikadan hep uzak durmuştur. Michael Jordan dönemi ve sonrasında yaşadığı ağır endüstriyelleşme safhalarında da bu özellik had safhaya çıkmıştır. Yüklü sponsorluk anlaşmaları imzalayan sporcuların ortaklık yaptığı firmaların da telkiniyle politikadan kendini soyutladığı gerçeğini en iyi Michael Jordan örneğinde görebiliriz. Harvey Gantt, siyahi bir demokrat olarak 1990 yılında Kuzey Carolina eyaleti Senato seçimlerinde Michael Jordan'dan destek istediğinde tarihin gelmiş geçmiş en iyi basketbolcusundan şu cevabı almıştı : "Olmaz Harvey, Cumhuriyetçiler de spor ayakkabı alıyor." Michael Jordan'ın bu cevabı "endüstriyel spor" dönemini en iyi özetleyen cümleydi aslında. Ekonominin spor ve sporcular üzerinde sağladığı hakimiyet o kadar baskındı ki büyük firmalarla anlaşması bulunan herhangi bir atletin politik bir fikri olamaz, olsa bile bunu açıklayamazdı. Jordan'dan günümüze hem çok şey değişti hem de hiçbir şey değişmedi. Michael Jordan şu anda bir sporcu olarak değil ama bir spor kulübü ve markasının sahibi olarak halen sektörde önemli söz sahibi. "Majesteleri", Businessweek'in geçen hafta yayınladığı araştırmaya göre dünya sporunun en etkili dokuzuncu ismi.(1) Halen Nike bünyesindeki Air-Jordan markası da Nike'ın en önemli ürünlerinden...

Aynı Nike'ın günümüzdeki yüzü ise başka bir isim: LeBron James. 23 genç yaşındaki genç basketbolcu sadece saha içi başarıları ile değil iş alanında yaptıklarıyla da hayli profesyonel bir görüntü çiziyor. Lige ilk geldiği andan itibaren NBA ve Nike'ın altın çocuğu olarak kabul edilip pazarlanan Cleveland Cavaliers'ın forveti, Jordan sonrası sektörün yeni kurtarıcısı olarak görülüyor. Kariyerinin başından beri önüne "Jordan" örneği konulan ve onun gibi olması öğütlenen LeBron sadece oyun stiliyle değil farklı karakteri ve politik tercihleriyle de örnek aldığı efsaneden ayrılıyor. LeBron James, Ağustos ayında Barack Obama'nın kampanyasına 20 bin dolarlık bir bağış yaparak "Cumhuriyetçiler de spor ayakkabısı satın alıyor" zihniyetini pek umursamadığını gösterdi ve geçtiğimiz hafta da Demokrat Parti'nin Cleveland, Ohio propagandasında önemli bir rol üstlendi. Hemen belirtelim 23 yaşındaki süperstar aynı zamanda Jordan'ın 9. olduğu Businessweek "sporun en etkili 100 figürü" listesinde de 17.sırada yer alıyor(2) ve bu özelliğiyle de aktif basketbolcular içerisinde birinci sırada. Peki nasıl oluyor da olmazsa olmaz apolitikliğiyle tanıdığımız Nike, NBA, Coca-Cola gibi büyük şirketlerin yüzü olan bu genç adamın kendi politik görüşünü açıklamasına izin veriliyor? Jordan döneminden bugüne değişen nedir? Ya da LeBron ve takipçilerini(Carmelo Anthony de Demokratlar'a destek verdiğini açıkladı) bir değişimin öncüsü olarak nitelemek ne kadar doğru?

Şunu hemen belirteyim LeBron James daha önce herhangi bir siyasi konu hakkında yorum yapmaktan tamamen uzak duran bir kimseydi. Olimpiyatlar öncesi Kobe Bryant'la birlikte Darfur Sorunu'nu ve Çin'i eleştiren ufak yorumlarda bulunduysa da olimpiyatlar başladığı zaman o da Kobe de bu konuda sessiz kalmayı yeğlediklerini ve işlerinin sadece basketbol olduğunu açıkladılar. Belli ki Çin'de önemli yatırımları bulunan Nike ve NBA'den daha ileri gitmeleri için izin çıkmamıştı. İşin ilginçliğini arttıran nokta da bu işte. Çin'i kızdıracak bir mevzuda konuşmasına izin verilmeyen LeBron James nasıl oluyor da açıkça cumhuriyetçileri karşısına alabiliyor? Yoksa Nike artık cumhuriyetçilerin spor ayakkabısı almadığını mı düşünüyor? Tabii ki hayır! Peki o zaman nedir bu ani U dönüşünün sebebi? Belli ki Nike, cumhuriyetçi kesimden gelecek eleştirileri pek de kaale almıyor. Burada çok daha iddialı bir sav öne sürülebilir: Nike ürünlerini pazarladığı bir market olarak Çin'i çok daha fazla önemsiyor. Başka bir deyişle de artık Amerikalılar'ın değil Çinliler'in ne marka ayakkabı giydiği önemli! Benzer şeyleri Warren Buffett ve onun şirketleri için de düşünebiliriz. Aynı zamanda LeBron'un akıl hocası olan dünyanın en zengin adamlarından Buffett'nin en önemli iş ortaklıkları Çin'le ve emin olun eğer Buffett, "dünyanın ilk milyarder sporcusu olmak istiyorum" diyen LeBron James'e cumhuriyetçileri kızdırmamasını öğütleseydi bugün bu tartışmaları yapıyor olamazdık. İşin bir diğer boyutu da Warren Buffett'nin olası bir Barack Obama hükümetinde Maliye Bakanı olma ihtimali ki bu olayın sosu gibi adeta.

Dünya hızla değişiyor. Halen kapitalizmle ve onun labirentleriyle boğuşsak da son günlerde yaşanan bu tartışmaları yorumlamaya kalktığımızda ABD'nin en güçlü kapitalistleri dahil birçok gücün kendi halkından(!) önce Çin marketini memnun etmeye çalıştığını görüyoruz. Ve bu da bize Çin'in yaklaştığı bilinen hegemonyasını net bir şekilde ispatlıyor. İspatladığı bir başka şey de küresel ekonominin yerel öncelikleri ne kadar ikinci plana itebildiği. Burada tabii bir başka soru işareti ortaya çıkıyor o da yerel önceliklerin piyasa tarafından umursanmadığı bu ortamda bir ideoloji olarak milliyetçilik nasıl gücünü koruyor ve nasıl halen devlet destekli meşruluğunu üretebiliyor? Buna verilecek en iddialı ama gerçekçi yanıt da kriz dönemlerinde mutlak bir savaş yaratan(bkz:corrective war, creative destruction teorileri) kapitalizmin bu savaşlarını meşrulaştırmak ve desteklemek için devlet ve halk destekli bir milliyetçiliğe ihtiyacı olduğu gerçeği. İlişkiler karmaşık ama iyice düşünüldüğünde son derece mantıklı ve bir o kadar da "günahkar".

Özetlemek gerekirse LeBron James'in bu çıkışı belki "süperstarların apolitik olması" ilkesinin yıkılması açısından kayda değer gibi gözükebilir ama gerçekleri derinlemesine deştiğimizde bu durumun da mevcudiyetini sponsorların iznine borçlu olduğunu anlayabiliriz. Nike istemese ya da Warren Buffett desteklemese, LeBron James de "cumhuriyetçiler de ayakkabı satın alıyor" diyerek apolitikliğini koruyabilirdi(tıpkı Darfur olayında olduğu gibi). Eğer Warren Buffett açıkça Obama'yı desteklediğini açıklayabiliyorsa bunu onun gibi bir kapitalist olan LeBron James neden yapamasın? Sonuç olarak ne LeBron kahraman ne de Jordan hain, sadece kapitalizm pragmatist!

Not: Nihayetinde bir spor yazısı olduğu için "hater" eleştirilerini başlamadan kesmek adına şu gerçekleri ekleyeyim: Michael Jordan basketbolcu olarak en sevdiğim isimdir. LeBron James ise aktif basketblcular arasında en favori oyuncum.

1)http://images.businessweek.com/ss/08/10/1002_power100/9.htm
2)http://images.businessweek.com/ss/08/10/1002_power100/17.htm

Friday, July 25, 2008

Spor ve Köşebaşı Kahramanları




Hiç kuşku yok ki spor insanoğlunun en büyük tutkularından biri. İlk kültürlerin ortaya çıktığı çağlardan endüstriyel döneme; kentleşmenin varolduğu her yerde spor da en gözde aktivitelerden biri olarak sosyal hayattaki yerini almıştır. Umberto Eco’ya göre sporlar, beşeriyetin ortak duyarlılıklarının tam ortasında konumlanmıştır.(Eco 1987:160) Daniel Joseph Boorstin’e göre ise sporların bir tutku haline dönüşmesinin altında insanoğlunun yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak kusursuz anlara olan amansız açlığı yatıyor. (Boorstin 1963:255) Spor tutkusunun kökeninin ne zamana ve hangi sebebe dayandığı bir yana endüstriyelleşmeyle birlikte yaşanan marjinal toplumsal değişimlerle birlikte sporun kalabalık, gergin ve her an çatışmaya müsait kent hayatındaki önemi hiç olmadığı kadar yüksek bir noktaya erişti. İşte tam da bu dönemde yani bizim çağımızda sporcuların kahraman, şöhret ve rol model olarak pompalandıkları devire adım atıldı.

Tabii ki bu hiç yoktan ortaya çıkan bir durum değildi. Sporların yaygınlaşması ve halk tarafından benimsenmesi beraberinde medya organlarının da spor gazeteciliği konusunda uyanmasını sağladı. Kıt’a Avrupası’nın ilk spor gazetesi olan La Gazzetta Dello Sport’un yayın hayatına 1896’da yani tarihin ilk modern olimpiyatları olan Atina 1896 ile aynı dönemde başlaması elbette ki bir tesadüf değil. Spor gazeteciliği kavramının oluşmasıyla birlikte spor ve sporcular kendilerini halka tanıtacak önemli ‘anlatıcılar’ kazanmış oldular. Radyo teknolojisinin de işin içine girmesiyle birlikte spor dünyası medya aracılığıyla ilk kahramanlarını yaratmaya başladı.

1920’ler dünyada sporun altın çağı olarak anılır. Şüphesiz bunun çeşitli sebepleri var: 1.Dünya Savaşı sonrası beliren şartların halkı hayal kırıklıkları ve mutsuzluklardan kaçış yolu olarak spora yönlendirmesinin yanı sıra gelişen medya gücünün etkileri ve tabii ki sinema, caz ve sporun önderliğinde hakimiyetini ilan eden popüler kültürün topluma egemen olması gibi. Beyzbolda Babe Ruth, boksta Jack Dempsey, teniste Suzanne Lenglen ve golfte Bobby Jones gibi isimlerin spor tarihinin ilk kahramanları olarak ortaya çıktığı bu dönemde yaşanan kahraman enflasyonuyla birlikte çağa damgasını vuracak olan”Şöhret”(celebrity) kavramı ve Star Sistemi(Hollywood kaynaklı) de literatürdeki yerini alacaktı.

Kahraman olarak toplumun önüne sürülen ünlü isimler aynı zamanda halklarının fikir liderleri ya da tarz belirleyicileri haline dönüşüyorlardı. Benjamin Rader’e göre şöhretler; dönemlerinin siyasi ve ahlaki yapısını da yansıtmak zorundaydı. (Rader 1983: 11) Amatör bir sporcu olarak sergilediği “yenilmez” imajıyla golfle ilgilenmeyen insanların bile hayranlığını kazanan Bobby Jones bir ırkçıydı ve ABD’de siyah ırka olan baskının had safhada olduğu 20’lerde bu kimse için bir problem teşkil etmiyordu. Günümüz golf dünyasının en büyük isminin siyahi Tiger Woods olduğunu düşünürsek ironinin doruğu denen şeyin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer Bobby Jones günümüz dünyasında yaşıyor olsa ve Tiger Woods’tan bile daha başarılı bir kariyere sahip olsa aynı ırkçı görüşleri sergileyerek kahraman statüsüne yükselebilir miydi? Ben cevap vereyim bırakın kahraman olmak vatan haini bile ilan edilirdi. Zaten kahramanın olduğu her yerde bir hainin de olması gerekliliği medyayı mütemadiyen günah keçisi yaratmaya iten en önemli sebep.

Spor, sinema ve müzik dünyasından toplumun tepesine yükseltilen ve rol model olarak politikacı, düşünür gibi insanların yerini alan şöhretlerin sayısının gittikçe artması beraberinde bir yapaylık ve inandırıcılık sorununu da getiriyordu. 20.yüzyılın kahramanları gerçek birer kahraman olmaktan çok yapay üretimlerdi. Fakat medya ne kadar uğraşırsa uğraşsın alelade bir insanı gerçek bir kahramana dönüştüremez. Anna Kournikova bu duruma çok uygun bir örnek. Tenis tarihinin en çok ün ve para kazanmış isimlerinden biri olan Rus şöhret, buna rağmen gerçek mesleği olan teniste hatırı sayılır bir başarı kazanamadığı için "şöhret" olarak anılmaktan öteye gidememiştir. Zaten ünlü enflasyonunun akıl almaz boyutlara eriştiği günümüzde toplumla arasında fark yaratacak hiçbir özellik olmamasına rağmen medya tarafından şöhretleştirilen isimlerin(ör:Paris Hilton) sayesinde star sisteminin de kendi yarattığı bolluk içerisinde değersizleşmeye başladığını görebiliyoruz.

Ne yazık ki bunca sahte starın arasında hakiki kahramanların da meşruiyeti tehdit altına giriyor. Belki de bu sebepten gerçek bir süper yetenek gördüğümüzde ona olan hayranlığımız tapınma seviyesine ulaşıyor. Michael Jordan’ın, Boston Garden’da şampiyon Celtics takımına 63 sayı attığı maç sonrası Larry Bird ve medya tarafından “Tanrı” olarak tanımlanması yahut Bob Beamon’un 1968 olimpiyatlarında yaptığı inanılmaz atlayış ve akabinde süper-insan statüsüne yükseltilmesi... Açık söyleyeyim, ilkokul ikinci sınıfa giderken Michael Jordan’ın gerçekten uçup uçamadığını ciddi ciddi düşündüğüm zamanlar olduğunu hatırlıyorum. Aslında düşünüyorum da İsa’nın suyun üzerinde yürüdüğüne inanan milyarlarca yetişkinin olduğu bir dünyada çok da absürd değilmiş çocuk aklımla kurduklarım. “Air Jordan” marka ayakkabı ve reklamların bombardımanı altında Michael Jordan’ın İsa’dan daha az popüler olduğunu kim iddia edebilir ki? Michael Jordan’ın -ki bunca figüran kahramanın yanında kendisi sayılı gerçek kahramanlardan biridir- dediği gibi Nike ve televizyonlar onu bir “hayale” dönüştürdü. Air Jordan hayali, insani yönüyle ne kadar ulaşılmaz ve ancak taklit edilebilir(be like mike) olursa olsun bir meta olarak her an elimizin altındaydı. Parasını veren herkes Jordan değil belki ama “Jordan gibi” olabilirdi. Ve bu durum bizim onu aslında onore etmek isterken tersine dejenere etmemize sebebiyet verdi. Çünkü Jordan’ı ve ürünlerini her tüketişimiz Michael Jordan’ın sporcu olarak değil ama meta olarak değerini arttırması anlamına geliyordu. Frankfurt Ekolü’nün değerli temsilcilerinden Leo Lowenthal’in yerinde tespitinde olduğu gibi geçmişte insan ancak bir şeyler üreterek kahraman olabiliyordu günümüzde ise ne kadar tüketilirse o kadar kahraman olabilir. (Lowenthal, 1961:115)

Bunca sahte kahramanın, işlevsiz şöhretin, yapaylığın ve dejenerasyonun arasında sporun ve gerçek sporseverlerin gördüğü zarar inkar edilemez. Nasıl açıklamıştı Boorstin spor sevgimizin sebebini? “Yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrar edilemeyecek olan anlara duyduğumuz amansız açlık!” Bizse(medya ve fan’lar) yapaylaştırdığımız yıldızlarla birlikte aslında sporun otantikliğine yani onu sevme sebebimize zarar veriyoruz. Yine Boorstin’le bitireceğim: “Günümüzde tek gerçek kahraman adı hiç anılmayandır”. (Boorstin: 1963:85) Neyse ki bu tanım sayesinde köşebaşları tutulmuş kahramanlık müessesinde Jesse Owens’a da bir yer açabiliyoruz.

Kaynaklar:

Eco, U (1987) Sports Chatter, London, Picador

Boorstin, D.J (1963) The Image, or what happened to the American Dream, Harmondsworth, Penguin Books

Lowenthal, L. (1961) Literature, Popular Culture and Society, Englewood Cliffs, NJ, Prentice Hall

Rader, B.G (1983) Compensatory Sport Heroes: Ruth, Grange, Dempsey, Journal of Popular Culture, Vol. 16 No:4 pp. 11-22

Monday, June 30, 2008

Brandon Jennings Hadisesi



Brandon Jennings...Kenny Anderson kadar hızlı, Allen Iverson kadar gösterişli, Magic Johnson kadar iyi bir pasör(e biraz da abartalım) ve-evet- saçlardan da anlayacağınız gibi MC Hammer kadar da rüküş. Onun basketbolda yeni bir akımın öncüsü olacağı söyleniyor. Merak etmeyin saç kesimiyle değil.

Henüz 18 yaşındaki 1.85'lik guard eğer Arizona için girdiği SAT sınavını geçemezse 1 sezonluğuna Avrupa'da forma giyeceğini ve NBA Draftı'na kolej oynamadan gireceğini açıkladı. Eğer dediğini yaparsa bunu gerçekleştiren ilk Amerikalı basketbolcu olacak. NBA, 2006'da aldığı kararla liseden draft olmayı yasaklamış ve seçmelere katılabilmek için atletlere yaş sınırı getirmişti(19). Bu yolla hem NCAA basketboluna katkıda bulunmayı hem de ligi talan eden yetenekli ama altyapısı zayıf gençlerden kurtulmayı hedefliyorlardı. Fakat şöyle de bir gerçek var ki: her basketbolcu adayı Allan Houston ya da Grant Hill değil. Çoğu fakir ailelerden geliyorlar ve yine kurallar gereği profesyonel olmadan hiçbir sponsordan hediye ya da para kabul edemezler. Kolejde geçirilecek bir yıl ailelerine 1 sene daha masraf olmaları demek ve bu da Brandon Jennings gibi birçok ismin kaldıramayacağı bir yük.

Lise sonrası Avrupa'da 1 sene profesyonel basketbol oynama fikri, basketbolun pazarlama dehası Sonny Vaccaro'dan çıkmıştı. Michael Jordan, Kobe Bryant ve LeBron James gibi yıldız isimlere ilk büyük kontratlarını imzalatan isim olan Vaccaro'nun bu fikri 2009 Draftı'nda ilk 5 sıradan seçilmesine kesin gözüyle bakılan Brandon Jennings'in aklını fazlasıyla çelmiş gözüküyor.

Peki eğer Jennings dediğini yapar ve başarılı bir örnek oluşturursa uzun vadede bunun basketbola ne gibi getirileri ya da götürüleri olacaktır? Büyük bir geçmişe sahip olan NCAA basketbolunun ilk aşamada büyük yaralar alacağı kesin ama muhafazakarlığı bir tarafa bırakıp profesyonel basketbola daha uygun yeniliklere imza atarlarsa bu hem lig hem de genç oyuncular için daha iyi bir gelecek anlamına da gelebilir. Hücum süresinin 35 saniye olduğu ve üçlük çizgisinin NBA ölçülerinden yakın olduğu bir ligde oynanan amatör basketbolun ne kadar eğitici olduğunu ilk sorgulayan ben değilim elbette. Yazının kahramanı Brandon Jennings'in de bu konuda şüpheleri var ve geleceklerini sadece basketbol üzerine kuran gençlerin konsantrasyonunun derslerle bozulmasının pek de iyi bir şey olmadığını da düşünüyor genç yıldız adayı.

Peki ya Avrupa basketbolu ve NBA? Son senelerde CSKA, Olympiakos, Panathinaikos gibi takımlar bütçe olarak NBA salary cap'ine yaklaşmaya başladılar. Toronto Raptors'da bir rol oyuncusu olarak senede 4.5 milyon dolar kazanan yaşayan Euroleague efsanesi Anthony Parker'a Olympiakos'un geçtiğimiz günlerde yaptığı 3 yıllığına 30 milyon dolarlık teklif dudak uçuklatıcıydı. Parker'ın salary cap nedeniyle NBA'de bu paraları kazanması imkansız. Dolar'ın Euro karşısındaki önlenemez düşüşü ve Avrupa'da herhangi bir parasal limitin olmaması yakın gelecekte kimi NBA yıldızlarının Avrupa'ya kaymasına sebep olabilir. Tüm bu gelişmelerin üstüne Brandon Jennings tarzı oyuncular, ilk senelerini Avrupa'da geçirdikten sonra NBA'e geçmek isterlerse çaylak kontratına kanaat etmeleri gerekeceği için Euroleague'de kalmayı da yeğleyebilirler. Gerçi bu ilk 14 sıradan seçilen oyuncular için bu büyük dert yaratmaz sonuçta senelik 2 ila 4 milyon dolar arası bir para kazanacaklar ama NBA yıldızlarının hepsinin de lottery oyuncusu olarak lige adım attığı söylenemez. Euroleague takımları mali bakımdan NBA'i zorlamaya devam ederlerse yakında NBA'deki yıldız oyuncu kalitesinin aşağılara indiğini buna karşılık Avrupa liginin hızla geliştiğini görebiliriz. Bu da kuşkusuz NBA'i salary cap ve çaylak kontratı gibi konularda radikal değişiklere gitmeye itebilir.

Gördüğünüz üzere genç bir yıldız adayının "ne kolej derdi çekeceğim giderim Avrupa'da paramı kazanırım" demesi nice değişikliklere ve belki de devrimlere yol açabilir. Eğer Jennings seneye Avrupa'da oynarsa bu tarihi bir maceranın başlangıcı olacaktır. Umarım 2008/09 sezonu NBA 09 Draftı'nın en iyi 2 guard adayı Ricky Rubio ile Brandon Jennings'i aynı ligde gördüğümüz ilk sezon olur.

Saturday, September 15, 2007

84'un Laneti


Huznun mevsimi guz, bu sene en erken Oregon'a ugradi. Yeni nesil Bill Russell; Greg Oden tam bir sene yok! Koca bir sezon.. Boylece 2007-08 sezonuna tarihin en derin draftlarindan birinde ilk sirayi kaparak talihli bir baslangic yapan Portland Trail Blazers organizasyonu da en amiyane ve alaturka tabirle kiclarini kasimamalarinin cezasini cekmis oldu. Ya da sadece kor talihlerinin. Kor talih demisken son 20 senede bir Nba takimini bu kadar fazla ziyaret eden baska bir kismetsizlik kusu var midir? Hic sanmiyorum. Hatta eminim, Yok!

Amerikan spor cevrelerinde sayisiz lanet hikayesi vardir. En meshuru kuskusuz efsanevi beyzbol oyuncusu Babe Ruth ve onu NY Yankees'e satan Boston Red Sox'un yasadigi tam 86 yillik Bambino Laneti. Nba'de ise ornegin Cleveland Cavaliers kendi taraftarlarinca bile lanetli takim olarak anilir. Bu lanetin dugumu 2003'te Lebron James'in takima gelisiyle buyuk olcude cozuldu gerci. Neyse bati yakasindan bir lanet hikayesi yaratmak gerekse hic suphesiz kuzeybati'ya Portland'a ugramak yeterli olacaktir. 70'lerde cicek cocuk Bill Walton'la kazandigi sampiyonluktan sonra genellikle dengeli bir performans tutturan ve kafaya oynayan Trail Blazers, 84 draftinda yaptigi secimle Nba ve kendi tarihini direkt etkilemistir. Olayi bilmeyenler icin kisaca ozetleyeyim: 1984 draftinda Akeem Olajuwon, jenerasyonunun en parlak yetenegi olarak Houston Rockets tarafindan ilk sirada secilir. 2. secme sirasi Portland'a aittir ve onlerinde iki secenek vardir, Sam Bowie, ya da Michael Jordan. Portlandlilar'in halen nefretle andigi o gunde Blazers yetkilileri koc Jack Ramsay'nin israrlariyla Sam Bowie'yi secerler. Ve, tarih sekillenir. Michael Jordan ruzgarli sehir Chicago'ya tam 6 sampiyonluk kazandirir ve antik Yunan'dan beri arenalarin gordugu en basarili sporculardan biri olarak tarihe gecer. Sam Bowie mi? Sakatliklarla gecen kabus gibi 10 sezon, MJ'in onunde secilmenin yaratttigi acimasiz baski ve onun inanilmaz performansinin altinda golgelenen bir kariyer, son olarak bir sporcu icin belki de en acisi, bitmek tukenmek bilmeyen asagilamalar. Peki ya Portland? Guclu kadrolara ragmen bir turlu gelmeyen sampiyonluk, finallerde kaybedilen yuzukler, bekleneni veremeyen sayisiz yildiz adayi, kisaca hayal kirikligi. Acikcasi oturup adam akilli dusununce Portland ve Jack Ramsay'nin Sam Bowie secimlerinde kendilerince hakli olduklarini soylemek mumkun. Ellerinde Cylde Drexler gibi bir swingman zaten vardi, Kiki Vandeweghe gibi bir skorer de cabasi. Onlarin eksigi pota altini karartacak etkili bir uzundu ve onlar da gayet makul bir sekilde Sam Bowie'yi sectiler. Ve inanin simdi bu secime milyon kere pisman olsalar da o donemde hic kimse Michael Jordan'in bu kadar buyuk bir oyuncu olacagina ihtimal vermiyordu. Mukadderat! Basketbol tanrisi dunyaya sessiz sedasiz yolladigi Kara Mesih Jordan'a yapilan haksizligi kabul etmedi ve Portland'i deyim yerindeyse lanetledi. 93 finallerinde Majesteleri Portland'i finallerde ezerek gecerken, 2000'de Bati finalinde Lakers'a 20 sayi geriden maci, turu ve sampiyonlugu verirken hep bu lanetin izleri batil inancli taraftarlari rahatsiz etti. Basketbol tanrisinin ogluna bir haksizlik yapilmisti ve birileri bunun cezasini cekmeliydi. Aradan 23 sene gecti, 2007 draftinda Portland lottery secimindeki yuzde 1'lik sansina ragmen inanilmaz bir sekilde ilk sirayi elde etti. Herkes lanetin kirildigindan bahsediyordu. Trail Blazers elindeki genc, yetenekli ve gelecek vaat eden kadroya 07 neslinin en gozde uzunu, lige 10 senede bir ugrayan o ozel pivotlardan biri olan Greg Oden'i ABD basininin safest pick olarak adlandirdigi bir secimle gelecegin en buyuk skorerlerinden Kevin Durant'in onunde secti. Baslarda hersey yolundaydi. Birkac catlak sese ragmen basin da Oden secimini hakli buluyordu. Yaz liginde Oden 10 top kaybi 10 faul 3 ribauntlu maclar oynamasina ragmen bunlar fazla onemsenmedi. Ufak tefek sakatliklari oldugu duyumlari dikkate alinmadi ve nihayet lanet Oregon'u terk etmedigini eylul ayinda ispatladi. Greg Oden bir basketbolcu icin en kritik bolgelerden biri olan dizinden sakatlanmisti ve tam bir sezon forma giyemeyecekti. Ustelik diz sakatliklari sporcu uzerinde en cok hasar birakan sakatliklardan biri olarak bilinir. Inanmiyorsaniz fazla uzaga gitmeye gerek yok. Sam Bowie'ye sorun!

Bundan 15 sene sonra Kevin Durant, Jordan misali ligi domine edip sampiyonluklar kazanir ve Greg Oden tipki Bowie gibi hicbir sey kazanamadan kariyerini sonlandirirsa basketbol tanrisinin varligini ciddi ciddi dusunmeye ve MJ'in onun elcisi olarak dunyaya geldigine kesin olarak inanmaya baslayabilirim. Ne diyeyim, Tyche, az da Oregon'a ugra.

Friday, July 6, 2007

Grant Hill'in hikayesi, Milyon Dolarlık Endüstri ve Spor Etiği

Milyon Dolarlık Bebekler Kazandıkları Paralar oranında hayranlarına(müşterilerine) ve işverenlerine(sahiplerine) borçlular mıdır?

15 yılı aşkın bir süredir spor tarihini hayat memat meselesiymişçesine inceleyen bir spor sapkını olarak şahit olduğum, okuduğum ve izlediğim atletler arasında en hüzünlü kariyere sahip olan isim kuşkusuz Grant Hill'dir. Birçok meslektaşının aksine gettolarda değil malikanelerde büyüyen, geçim kaynağı olan sporu zincirli sokak potalarında değil evinin arka kısmındaki özel parke sahada öğrenen bir isim olarak Hill'in hayata 1-0 hatta 4-0 önde başladığını biraz da imrenerek iddia etmek doğru olabilir ama hayatın ona çizdiği bu çetrefilli yolun, maçın başında avans olarak aldığı tüm golleri hakem kararıyla iptal ettiğini söylemek de hiç yanlış olmaz.

Duke'te başlayan kolej kariyerinin 1. senesinden itibaren medyanın aşırı ilgisi(Lebron'dan sonra en çok konuşulan pre-Nba oyuncusu olduğu kesin) ve halkın inanılmaz sempatisiyle ülke kamuoyunda hatırı sayılır bir yer işgal eden Hill, paraya ihtiyacı olmayan tuzu kuru bir süper yetenek olarak 4 sene boyunca ACC ligini ve Mart çılgınlığını domine edip 2 şampiyonluk kazandıktan ve diplomasını cebine attıktan sonra 1994'te çok da kritik bir dönemde Nba'e adım atmıştı. Kritik, zira 94-95 senesi aynı zamanda lig tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ismi Michael Jordan'ın(en azından yarım sezon) yokluğunun 2. senesine denk gelir ki bunun Nba'in reytingini bir anda yarıya indiren bir gelişme olarak nitelemek hiç de abartı değil. Ligin, ABD'nin hatta tüm dünyanın bir numaralı atleti Michael Jordan'ın ani emekliliği sonrası halkın yeni gözbebeği haline gelen 2.04'lük bu çok yönlü oyuncu tıpkı Lebron'ın lige gelişinde olduğu gibi inanılmaz bir ilgiyle karşılanmış ve ligin kurtarıcısı olarak adlandırılmıştı. Mütevazi tavrı ve alçak gönüllülüğü sebebiyle hiçbir zaman kral ya da seçilmiş kişi(chosen one-Lebron) gibi lakaplarla anılmadı ama henüz çaylak senesinde halk tarafından oylanan all-star seçiminde birinci gelerek lig tarihinde bir ilke imza attı ve halkın ona olan müthiş sevgisi ispatlandı. Öyle ki ertesi sene Majesteleri Jordan'ın 95/96'daki muhteşem sezonuna (72-10'luk rekor) rağmen all-star oylamasında yine birinci gelerek efsanelerin efsanesinden bile çok sevildiği ortaya çıkınca Sports Illustrated gibi dergiler, onun Mike'tan bile daha iyi olacağını iddia etmeye başladı.

Evet, Grant Hill müthiş bir basketbolcuydu, Oscar Robertson'dan sonra ligin gördüğü en all-around oyuncuydu ve Scottie Pippen'lı üçgen Bulls hücumu sonrası şekillenen Point Forvet pozisyonunun en iyisiydi. Harika bir savunmacı ve takım oyuncusuydu ama kesinlikle Jordan kadar skorer bir isim değildi ve Amerikalılar'ın o bayıldığı tabirle "winner" da değildi. 7 senelik Detroit kariyeri boyunca hiçbir kalburüstü play-off başarısı kazanamadı ve nihayet milenyumun eşiğinde mavi yakalı şehirden Florida'nın üvey evladı Orlando'ya takas oldu. Herkes Hill'in, ligin yeni Jordan adaylarından Tracy McGrady'le doğuyu domine etmesini beklerken hiç de hesaba katılmayan bir talihsizlik yaşandı. Sakatlık.. Milli takım kampında bileğinden sakatlanan ve ameliyat olan Hill, 2000 senesinden bugüne kadar sadece 200 (iki yüz) lig maçına çıkabildi ve 93 milyon dolarlık kontratına göre bir hesap yaparsak maç başına yaklaşık 500 bin dolar kazandı. Hmm, inanın Orlando taraftarı olsanız değil Grant Hill Hz. İsa'ya bile kızgınlık duyarsınız. İzlemek için kendi hesabınıza göre önemli bir miktar para ve mesai harcadığınız yıldız ismin size borçlu olduğunu hissedersiniz, hissetmekle kalmaz buna yüzde yüz inanır ve dile getirirsiniz. Orlando'lular da öyle yaptı tabii ki bir numaralı halk dostuna hiçbir zaman fazla kızamadılar ta ki kontratının şartlı sona erdiği bu sezon sonuna kadar. ..

Grant Hill, 5 Temmuz günü Phoenix Suns'la anlaştığını açıkladı ve o günden beri Amerikan medyasında ve taraftar forumlarında spor etiği açısından çooook önemli yer işgal eden bir mevzu tartışılmaya başlandı. "Acaba Grant Hill, Orlando şehrine ve Magic organizasyonuna borçlu muydu? Borçluysa herşeye rağmen takımla yeniden en düşük ücret karşılığı anlaşmalı ve şanssız kariyerini mutsuz ama "borçsuz" mu sonlandırmalıydı?" Milyon dolarlık bir soru ve cevabı yazısız spor etiği kanunlarına emsal teşkil edecek mahiyette.

Kişisel fikrim, Grant Hill'in Orlando'ya bir sent dahi borcu olmadığı yönünde, ne manevi ne maddi. Evet, her iş sahasında maksimum sömürünün mübah olduğu bir sistemde sporcuların kazandıkları paralar kağıt üstünde inanılmaz ama bunu hangi şartlarda yaptıklarını iyi irdelemek lazım. Hill, canı sıkıldığı ya da kariyerindeki monoton istikrardan! sıkıldığı için sakatlanmadı. Kötü antrenman yaptığı için de sakatlanmadı. Sadece yılların birikimi belki de kazandığı paraların sebebi olarak sakatlandı zira senede 82 normal sezon maçı oynamak ve 2-3 aylık tatil dışında devamlı seyahat edip tamamen işine konsantre olmak belki de ağır işçiliğin yenilenmesi gereken bir tanımıdır. Müthiş kamuoyu baskı ve ilgisi de cabası. Bu kadar stresli ve ağır bir ortamda sakatlandı diye hiç kimse suçlanamaz. Hele ki Grant Hill gibi spor ahlakına sahip bir isim asla. O sadece şanssızdı ve sakatlandı, daha da şanssızdı ve sakatlığı devamlı nüksetti. Kariyerindeki bu inişi o istemedi ve geri dönüp eskisi gibi olabilmek için elinden geleni yaptı ama olmadı. Bu kadar basit. Bunu kabullenmek zor geliyorsa spora, sporcuya ve insan haklarına olan bakışımızı gözden geçirmeliyiz. Tabii ki sporcuların kazandıkları paranın hakkını vermeleri önemli ama bu konuda kızgın olunacak birileri varsa onlar da Latrell Sprewell ya da Ron Artest tarzı gangsta-basketbolcularıdır. Grant Hill, gibi bir şanssızlık abidesi değil.

Son nokta bir temenni: Phoenix'e, Arizona'ya yani çöle giden Hill'in şanssızlıklarının burada lütfen sona ermesi..Malum, Bahtsız Bedevi, Çöl, Kutup Ayısı vs vs...

Sunday, February 4, 2007

Davut Goliath'ı devirdi!

Dün Ncaaseverler için manidar bir rekabetin yaşandığı akşamlardandı. North Carolina'nın esasoğlanları her zaman için NC Tar Heels ve Duke Blue Devils'tir ama bizim Engin Atsür'ün takımı-okulu NC State Wolfpack de en azından coğrafi olarak bu rekabete ortak olmaya çalışır. Tarihte de sık sık sürpriz zaferlere imza atarak mağrur ağabeylerini şaşırttıkları olmuştur. Tıpkı dün olduğu gibi. Hani futbol terminolojisinden çok aşina olduğumuz bir söyleyiş vardır ya "Derbilerin havası farklı olur" diye. Aynen öyle. Israrla March Madness ve hatta şampiyonluk kovalayan Tar Heels bu sezon ACC'de fazla zorlanmayacak gibi görünüyor. En büyük rakipleri Duke'un da bu sezon tüm dış desteklere rağmen şansı yok denecek kadar az ama dedik ya bu maçların havası farklı. Wolfpack dün takım olarak çok özverili bir oyun oynadı ve bunda oyun kurucusu Engin Atsür'ün büyük payı vardı. 10 asist ve 3 top çalmasının yanına kattığı kritik dakikalarda gelen 12 sayısıyla ekibin ağabeyi ve saha içi lideri görevini kusursuz yerine getirdi ve bu epik galibiyette büyük rol oynadı. Maç sonu atmosfer Wolfpack lehine o kadar olumluydu ki oyunculardan Gavin Grant "bu büyük bir olay, yarın derse bile girmemize gerek olmayabilir" diyebildi. Sonuç olarak maç öncesi yerel yayınların "Davut Goliath'a karşı" diyerek biraz da alaycı yaklaştığı derbiyi Davut kazandı ama durun bir dakika hikayenin aslında da öyle olmamış mıydı!

Saturday, February 3, 2007

Kobe vs Arenas-Anında Görüntü

Kobe ve Arenas..Nba'de sezonun en acımasız düellosunu kuşkusuz bu iki adam sayesinde izliyoruz. Geçtiğimiz sezon bu paye, ligin gelecekteki 10 yılının en büyük iki ismi olmasına kesin gözüyle bakılan Lebron ve D-Wade'e aitti. Öyle ki King James'in 47 sayıyla taçlandırdığı triple-double'ı ve Wade'in 44 sayılık performansı bizzat Miami'li süperstar tarafından "instant classic" olarak nitelendirilmişti. Aynı draftın çocukları, Nba'in gözbebekleri, yeni süperstarlar vs. gibi sıfatlarla anılan bu kısmen dostane rekabetin yerini bu sene iki patavatsız, dobra ve vahşi skorerin çatışması aldı.
İsimleri MVP adayları arasında da en yukarılarda geçen bu birbirinden Narcissus iki adam, aralarındaki sona erecekmiş gibi gözükmeyen rekabetin tohumlarını 17 Aralık 2006'da Staples Center'da atmıştı. 2 uzatmaya giden maçın-düellonun galibi ise 60 sayıyla kariyer ve kulüp rekorunu kıran Gilbert Arenas'tı. Kobe mi? 45 sayı ve ucundan kaçırılmış bir triple double. Tabii, Kobe gibi bir ego havzası bu mağlubiyetin altında sessizce kalamazdı ve zaten yeterince renkli olan bu maç bir de maç sonu demeçleriyle iyice şenlendi. Kobe'nin başlattığı sataşmalar, küçük görmeler, eleştiriler vs. Kısacası o günden bu akşama kadar kara mamba'nın belki de en büyük kamçısı Arenas'a karşı alınması farz olan bir intikamdı. Sonuç mu? Görev tamamlandı!
Ligin sahasında en iyi oynayan takımlarından Wizards, başrol oyuncusunun nispeten tutuk bir performans sergilediği maçta(29'da 9 saha içi isabetiyle 37 sayı!) Kobe ve intikam timine karşı son periyotta pes etti. Bilinçaltının Re-Ven-Ge Re-Ven-Ge tamtamları eşliğinde 39 sayı üretip 6 ribaund 6 da asist yapan şampiyon apoletli Kobe Bryant da son gülen iyi güler misali "ben hala en büyük skorerim" mesajını verdi. Hemen belirteyim, Jordan'dan sonra ligin gördüğü en azimli oyuncu olduğuna dair hiçbir şüphe taşımadığım Agent Zero lakaplı Arenas'ın beyni şu an Kobe'den tamtamları ödün almış durumda. Bu sebeple bir dahaki randevuyu bütüüüün çıkar gruplarının(basketbolseverinden reklamcısına, tv'sinden David Stern'üne) da dört gözle beklediğine eminim. Neyse benim birincil derdim keyifle, bu canavarlar ne kadar rekabetçi olurlarsa ortaya o kadar kaliteli sonuçlar çıkacaktır. Ha unutmadan bu rekabeti merakla bekleyenlerin gelecek sezona kadar dişlerini sıkmaları gerekecek zira kahpe takvim (ya da coğrafya mı demeliydim) normal sezonda farklı konferans takımlarının 2 maç yapmasına izin veriyor. El mahkum bekleyeceğiz, görüşmek üzere...

Ps: L.A Lakers 118-102 kazandı. Her iki oyuncu da ilk 35 dakika hiç dinlenmeden oynadı. Kobe 2.periyotta bomboş bir pozisyona smaç kaçırdı akabinde 360'la alaycı tezahüratlare cevap verdi. Kobe'nin azalan ya da yavaşlayan atletizmine de sonra bir parantez açarız.