Showing posts with label basketbol. mithat fabian sozmen. Show all posts
Showing posts with label basketbol. mithat fabian sozmen. Show all posts

Sunday, December 7, 2008

Mart'ı Beklerken




Amerikan Kolej basketbolu dişe diş mücadele, amatör zevk ama herşeyden öte umut demek. "Umuda yolculuk" profesyonel olmak isteyen her basketbolcu için NCAA'in gayrı resmi adı olsa gerek. Bu yüzden sadece oyuncular açısından değil biz izleyenler açısından da bu gelecek vaat eden isimleri izlemek, onların kaderleri hakkında kehanetlerde bulunmak heyecan verici. NCAA'i NBA'den ayıran en önemli cazibe noktası da budur aslında. "Birşeyler" olmak, tarihe adını yazdırmak ya da en basitinden geçimini sağlayacak bir meslek edinmek isteyen atletler için erken kariyerlerinin telafi edilmesi zor dönüm noktalarını teşkil ediyor kolej yılları. 2008-09 sezonunda ilk ay geride kalırken manşetleri süsleyen renkli başlıkların ardında yine bu özverili emeklerin ürettikleri yatıyordu.

Ayın Oyuncusu: Stephen Curry

Blake Griffin, Demar DeRozan, Greg Monroe, B.J Mullens, James Harden, Hasheem Thabeet gibi önemli isimler scout'ların adım adım takibindeler. Fakat ligde ilk ayın oyuncusu kimdi derseniz Blake Griffin'in uyandırdığı tüm heyecana rağmen Stephen Curry diye otomatik olarak haykırasım gelir. 90'ların keskin şutörlerinden Dell Curry'nin oğlu olan Steph, özellikle geçtiğimiz seneki March Madness'ta oynadığı müthiş maçlarla tüm ülkenin dikkatini çekmişti. Öyle ki maçlarına LeBron James, Eli Manning gibi isimler konuk olmuş hatta genç şutör Conan O'Brien Show'a dahi katılma imkanını elde etmişti. NCAA'de patlama yapan ve profesyonel kariyerlerinde bunu devam ettiremeyen onlarca şutör gördük. En yakın örnekler J.J Redick ve Adam Morrison ama Curry'i onlardan ayıran bir özelliği var o da şu: "Müthiş bir şutör ama sadece o kadar değil, bu çocuk komple bir basketbolcu." Bu sözleri NC State'in koçu Sidney Lowe daha dün söyledi. Maçta ne mi olmuştu? Curry rakip potalara tam 44 sayıcık bırakmıştı. Fena değil! İşin asıl fena olan tarafı Curry için 40 atmak artık bir rutin haline geldi. Curry 1.89'luk önce atmayı düşünen bir oyun kurucu. İlerde bir NBA yıldızı olacağını iddia etmek zor. Ama ülkenin şu andaki en heyecan verici skorerlerinden biri olduğu kesin. Ve Davidson'ın onun sırtında Mart'a yürüdüğü de.

Curry'nin dışında Blake Griffin'e de bir parantez açmak lazım. Onun müthiş alçak post oyunları Oklahoma'yı her gece takip etmek için yeterli bir sebep. Şu ana kadar karşılaştığı tüm takımların pota altını yerle bir etti. 25 sayı 17 ribaunt! Toplam istatistikleri değil bunlar, ortalamaları. 2.08'lik oyuncu şimdilik 2009 draftının bir numarası olacak gibi duruyor. Boozer'ın daha uzun ve hızlı versiyonu desek sanırım yeterince merak uyandırmış oluruz. 2009 draftının diğer heyecan verici uzunları Greg Monroe ve B.J Mullens'ın şimdilik beklenenin altında kalmış olması ve Hasheem Thabeet'in göz boyayan istatistiklerine rağmen lanse edildiği gibi yeni Mutombo olmaktan uzak gözükmesi Griffin'e kariyerine memleketinde devam etme şansını veriyor. Oklahoma City Thunder'ın acınası NBA performansı ortadayken takımın draftta 1 numarayı almak için önemli bir şansı var. E iyi de bir uzuna ihtiyaçları olduğunu düşünürsek kader ağlarını örmüş diyebiliriz. David Stern'ün draft şaibeleri de malumunuz...

Budinger, Liggins, Green

Biraz da gözden kaçan yetenekleri irdeleyeyim. Başta Chase Budinger'dan bahsetmek lazım. Arizona'nın çok yönlü forveti, sezonun ilk ayı itibariyle keskin şutör tanımına yeni bir açılım getirdi. %62'yle üçlük atıyor 2.01'lik kanat oyuncusu. Gerçi 2 akşam önce Texas A&M maçında son şutu kaçırması takımına bir galibiyete mal oldu ama yine de performansı göz alıcı. Geçtiğimiz sezon Jerry Bayless'lı kadroyla ilk turda elenerek hayal kırıklığı yaşatan Arizona bu sene Budinger ve sezonun bir başka bomba Wildcat'i Jordan Hill'le yine izleyenlerini en azından oyun olarak memnun etmeyi başarıyor. Hill demişken bu müthiş atlet uzuna da draftta dikkat! Böyle devam ederse ilk 10'u zorlayabilir. Bir başka değinmek istediğim isim Kentucky'li DeAndre Liggins. Lamar'a karşı oynadığı kusursuz maçı izlediğim oyuncu(6'da 6 şut, 7ribaunt 4 asist 1tç 1 blok) bir sonraki maçta Miami'ye karşı 8'de 0 3'lük atıp 3 top kaybedince kenara çekilmiş ve koç Gillespie'yle takışıp oyuna bir daha girmeyi reddetmişti. Kuşkusuz genç oyuncu adına üzücü bir tavır ama adı üstünde genç. Eğer sakin kalmayı becerebilir ve bir skorerden çok benzetildiği Pippen gibi olmaya özenirse bir kaç sene içinde önemli bir yetenek olarak göze çarpabilir. Son bahsetmek istediğim yetenek de Alabama'nın freshman forveti JaMychal Green. Adından nedense fazla bahsedilmeyen Green, müthiş atletizmiyle oyun zekasını birleştirebilen nadir oyunculardan. Amerikalılar'ın "natural feel for the game" diye tabir ettikleri öğretilmesi imkansız yeteneklerden birine sahip genç power forvet. O da birkaç sene içinde gözardı edilemeyecek bir lottery oyuncusu haline gelebilir.

Jrue Holiday, Tyreke Evans, Nick Calathes... Adını şimdilik anamadığım önemli yetenekler var bu sene. Ve 2009'da süper yıldızlarla dolu değil ama derin bir drafta ve ondan daha önemlisi Mart'ta kıran kırana geçmesi beklenen bir turnuvaya hazır olun derim. Şampiyonluğun mutlak favorisi North Carolina Tar Heels'ten bahsetmeden bir 2008-09 NCAA yazısı tamamladığım için kendimle gurur duyuyorum.

Friday, July 25, 2008

Spor ve Köşebaşı Kahramanları




Hiç kuşku yok ki spor insanoğlunun en büyük tutkularından biri. İlk kültürlerin ortaya çıktığı çağlardan endüstriyel döneme; kentleşmenin varolduğu her yerde spor da en gözde aktivitelerden biri olarak sosyal hayattaki yerini almıştır. Umberto Eco’ya göre sporlar, beşeriyetin ortak duyarlılıklarının tam ortasında konumlanmıştır.(Eco 1987:160) Daniel Joseph Boorstin’e göre ise sporların bir tutku haline dönüşmesinin altında insanoğlunun yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak kusursuz anlara olan amansız açlığı yatıyor. (Boorstin 1963:255) Spor tutkusunun kökeninin ne zamana ve hangi sebebe dayandığı bir yana endüstriyelleşmeyle birlikte yaşanan marjinal toplumsal değişimlerle birlikte sporun kalabalık, gergin ve her an çatışmaya müsait kent hayatındaki önemi hiç olmadığı kadar yüksek bir noktaya erişti. İşte tam da bu dönemde yani bizim çağımızda sporcuların kahraman, şöhret ve rol model olarak pompalandıkları devire adım atıldı.

Tabii ki bu hiç yoktan ortaya çıkan bir durum değildi. Sporların yaygınlaşması ve halk tarafından benimsenmesi beraberinde medya organlarının da spor gazeteciliği konusunda uyanmasını sağladı. Kıt’a Avrupası’nın ilk spor gazetesi olan La Gazzetta Dello Sport’un yayın hayatına 1896’da yani tarihin ilk modern olimpiyatları olan Atina 1896 ile aynı dönemde başlaması elbette ki bir tesadüf değil. Spor gazeteciliği kavramının oluşmasıyla birlikte spor ve sporcular kendilerini halka tanıtacak önemli ‘anlatıcılar’ kazanmış oldular. Radyo teknolojisinin de işin içine girmesiyle birlikte spor dünyası medya aracılığıyla ilk kahramanlarını yaratmaya başladı.

1920’ler dünyada sporun altın çağı olarak anılır. Şüphesiz bunun çeşitli sebepleri var: 1.Dünya Savaşı sonrası beliren şartların halkı hayal kırıklıkları ve mutsuzluklardan kaçış yolu olarak spora yönlendirmesinin yanı sıra gelişen medya gücünün etkileri ve tabii ki sinema, caz ve sporun önderliğinde hakimiyetini ilan eden popüler kültürün topluma egemen olması gibi. Beyzbolda Babe Ruth, boksta Jack Dempsey, teniste Suzanne Lenglen ve golfte Bobby Jones gibi isimlerin spor tarihinin ilk kahramanları olarak ortaya çıktığı bu dönemde yaşanan kahraman enflasyonuyla birlikte çağa damgasını vuracak olan”Şöhret”(celebrity) kavramı ve Star Sistemi(Hollywood kaynaklı) de literatürdeki yerini alacaktı.

Kahraman olarak toplumun önüne sürülen ünlü isimler aynı zamanda halklarının fikir liderleri ya da tarz belirleyicileri haline dönüşüyorlardı. Benjamin Rader’e göre şöhretler; dönemlerinin siyasi ve ahlaki yapısını da yansıtmak zorundaydı. (Rader 1983: 11) Amatör bir sporcu olarak sergilediği “yenilmez” imajıyla golfle ilgilenmeyen insanların bile hayranlığını kazanan Bobby Jones bir ırkçıydı ve ABD’de siyah ırka olan baskının had safhada olduğu 20’lerde bu kimse için bir problem teşkil etmiyordu. Günümüz golf dünyasının en büyük isminin siyahi Tiger Woods olduğunu düşünürsek ironinin doruğu denen şeyin bu olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz. Eğer Bobby Jones günümüz dünyasında yaşıyor olsa ve Tiger Woods’tan bile daha başarılı bir kariyere sahip olsa aynı ırkçı görüşleri sergileyerek kahraman statüsüne yükselebilir miydi? Ben cevap vereyim bırakın kahraman olmak vatan haini bile ilan edilirdi. Zaten kahramanın olduğu her yerde bir hainin de olması gerekliliği medyayı mütemadiyen günah keçisi yaratmaya iten en önemli sebep.

Spor, sinema ve müzik dünyasından toplumun tepesine yükseltilen ve rol model olarak politikacı, düşünür gibi insanların yerini alan şöhretlerin sayısının gittikçe artması beraberinde bir yapaylık ve inandırıcılık sorununu da getiriyordu. 20.yüzyılın kahramanları gerçek birer kahraman olmaktan çok yapay üretimlerdi. Fakat medya ne kadar uğraşırsa uğraşsın alelade bir insanı gerçek bir kahramana dönüştüremez. Anna Kournikova bu duruma çok uygun bir örnek. Tenis tarihinin en çok ün ve para kazanmış isimlerinden biri olan Rus şöhret, buna rağmen gerçek mesleği olan teniste hatırı sayılır bir başarı kazanamadığı için "şöhret" olarak anılmaktan öteye gidememiştir. Zaten ünlü enflasyonunun akıl almaz boyutlara eriştiği günümüzde toplumla arasında fark yaratacak hiçbir özellik olmamasına rağmen medya tarafından şöhretleştirilen isimlerin(ör:Paris Hilton) sayesinde star sisteminin de kendi yarattığı bolluk içerisinde değersizleşmeye başladığını görebiliyoruz.

Ne yazık ki bunca sahte starın arasında hakiki kahramanların da meşruiyeti tehdit altına giriyor. Belki de bu sebepten gerçek bir süper yetenek gördüğümüzde ona olan hayranlığımız tapınma seviyesine ulaşıyor. Michael Jordan’ın, Boston Garden’da şampiyon Celtics takımına 63 sayı attığı maç sonrası Larry Bird ve medya tarafından “Tanrı” olarak tanımlanması yahut Bob Beamon’un 1968 olimpiyatlarında yaptığı inanılmaz atlayış ve akabinde süper-insan statüsüne yükseltilmesi... Açık söyleyeyim, ilkokul ikinci sınıfa giderken Michael Jordan’ın gerçekten uçup uçamadığını ciddi ciddi düşündüğüm zamanlar olduğunu hatırlıyorum. Aslında düşünüyorum da İsa’nın suyun üzerinde yürüdüğüne inanan milyarlarca yetişkinin olduğu bir dünyada çok da absürd değilmiş çocuk aklımla kurduklarım. “Air Jordan” marka ayakkabı ve reklamların bombardımanı altında Michael Jordan’ın İsa’dan daha az popüler olduğunu kim iddia edebilir ki? Michael Jordan’ın -ki bunca figüran kahramanın yanında kendisi sayılı gerçek kahramanlardan biridir- dediği gibi Nike ve televizyonlar onu bir “hayale” dönüştürdü. Air Jordan hayali, insani yönüyle ne kadar ulaşılmaz ve ancak taklit edilebilir(be like mike) olursa olsun bir meta olarak her an elimizin altındaydı. Parasını veren herkes Jordan değil belki ama “Jordan gibi” olabilirdi. Ve bu durum bizim onu aslında onore etmek isterken tersine dejenere etmemize sebebiyet verdi. Çünkü Jordan’ı ve ürünlerini her tüketişimiz Michael Jordan’ın sporcu olarak değil ama meta olarak değerini arttırması anlamına geliyordu. Frankfurt Ekolü’nün değerli temsilcilerinden Leo Lowenthal’in yerinde tespitinde olduğu gibi geçmişte insan ancak bir şeyler üreterek kahraman olabiliyordu günümüzde ise ne kadar tüketilirse o kadar kahraman olabilir. (Lowenthal, 1961:115)

Bunca sahte kahramanın, işlevsiz şöhretin, yapaylığın ve dejenerasyonun arasında sporun ve gerçek sporseverlerin gördüğü zarar inkar edilemez. Nasıl açıklamıştı Boorstin spor sevgimizin sebebini? “Yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrar edilemeyecek olan anlara duyduğumuz amansız açlık!” Bizse(medya ve fan’lar) yapaylaştırdığımız yıldızlarla birlikte aslında sporun otantikliğine yani onu sevme sebebimize zarar veriyoruz. Yine Boorstin’le bitireceğim: “Günümüzde tek gerçek kahraman adı hiç anılmayandır”. (Boorstin: 1963:85) Neyse ki bu tanım sayesinde köşebaşları tutulmuş kahramanlık müessesinde Jesse Owens’a da bir yer açabiliyoruz.

Kaynaklar:

Eco, U (1987) Sports Chatter, London, Picador

Boorstin, D.J (1963) The Image, or what happened to the American Dream, Harmondsworth, Penguin Books

Lowenthal, L. (1961) Literature, Popular Culture and Society, Englewood Cliffs, NJ, Prentice Hall

Rader, B.G (1983) Compensatory Sport Heroes: Ruth, Grange, Dempsey, Journal of Popular Culture, Vol. 16 No:4 pp. 11-22

Wednesday, July 23, 2008

Childress Şoku: Paha Biçilemez!




David Stern, NBA'in gerçek anlamda global bir lig olması adına tarihi Avrupa Kulüplerini NBA sistemine dahil etme hayalini kuradursun; yaşlı kıtanın güçlü ve zengin takımları Stern'ün tahayyüllerini umursamadıkları gibi "dünyanın en büyük ligi"'nin önde gelen atletlerine de gözlerini dikmiş durumdalar. Atlanta Hawks'un restricted(kısıtlı) free agent(serbest) oyuncusu Josh Childress, bugün itibariyle Yunan kulübü Olympiakos'a attığı imzayla basketbol tarihinde bir miladı belirlemiş oldu. Artık NBA takımları serbest oyuncularını ellerinde tutabilmek için sadece Amerikalı rakipleriyle değil Avrupalı takımlarla da mücadele etmek zorunda. Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Aslında yanıt tamamen NBA'in üzerine kurulduğu ve beslendiği sistemde gizli. Kapitalizm! Parayı veren düdüğü çalar ve NBA'de sarsılmaz sandığı hakimiyetini korumak adına bundan sonra daha radikal değişikliklere gitmek zorunda. Ve bu noktada tüm adresler salary cap ve draft kurallarını gösteriyor. Çünkü işler böyle devam ederse günün birinde gerçek bir NBA yıldızının ABD yerine Avrupa'da oynamayı tercih ettiğine de tanık olabiliriz.

JOSH CHİLDRESS VAKASI

Josh Childress'in Olympiakos'la imzaladığı anlaşma 3 yıllık ve toplam 20 milyon dolar; ki bu senelik 6.5 milyon dolara tekabül ediyor. NBA'deki salary cap sistemi gereği her kulübün belli bir bütçesi var bu bütçe yüzde 10'dan fazla aşılırsa fahiş gelir vergileri ödenmek durumunda. 2008-09 sezonu için ligin belirlediği salary cap 58 küsür milyon dolar. Atlanta Hawks'un şu andaki ücret bordrosu ise kısıtlı serbest oyuncuları Josh Smith ve Josh Childress hariç 49 milyon dolar. Bu durumda Hawks her iki oyuncusuna da salary cap'i aşsa dahi Bird Exception(*1) kuralı sayesinde hak ettikleri sözleşmeleri önerebilir ama Hawks genel menajeri Rick Sund'ın da daha önceden belirttiği gibi Atlanta'nın önceliği Josh Smith'e tanıyacağı zaten biliniyor. Josh Smith'e büyük ihtimalle 4 sene 50 milyon dolar civarı bir teklif önerilecek. Bu, ilk sene itibariyle en az 11 milyon dolar ve salary cap'in dolması demek. Bu durumda Hawks, Josh Childress'a sadece mid-level exception* sözleşmesi önerilebilir ki bu da 5.5 milyon dolar'a eşit oluyor.(zaten 6 yıl 33 milyon dolarlık bir teklif yapılmıştı) %30 vergiyi de düşersek Childress'ın senelik kazanacağı miktar yaklaşık 4 milyon dolara kadar düşüyor. Eh, Olympiakos'tan alacağı vergileri düşülmüş 6.5 milyon doların yanında sönük bir rakam. Ayrıca 25 yaşındaki oyuncu Yunanistan'da maaşını da Euro üzerinden alacak ki Euro'nun Dolar karşısındaki önlenemez yükselişi Avrupa takımlarının tekliflerini daha güçlü kılan bir başka sebep.

AVRUPA'NIN AYAK SESLERİ

Daha önceki Brandon Jennings yazımda da belirttiğim gibi bu yaz Avrupa takımları tamamen çıldırmış durumda. Her gün bir başka astronomik fiyatlı transfer dedikodusu başları döndürüyor. Daha geçen hafta Carlos Delfino, Rus Khimki kulübüyle 3 yıl 30 milyon dolarlık inanılmaz bir sözleşme imzaladı ki takımın 8., 9. oyuncusu olarak Delfino'nun NBA'de kazanacağı maksimum ücret 3-4 milyon dolar. Primoz Brezec, Juan Carlos Navarro, Bostjan Nachbar gibi isimler de bu yaz hem daha fazla para kazanmak hem de eskiden sahip oldukları yıldız statüsüne yeniden kavuşmak için Avrupa'ya dönmüş diğer oyuncular. Tabii ki bu isimler NBA yıldızı değillerdi ama hepsi de önemli rol oyuncuları olarak bu ligde kendilerine bir yer edinebilecek durumda olan isimlerdi. Ve hepsi de daha fazla para kazanmak adına çocukluk hayalleri olan NBA'i rahatlıkla bir kenara itebildiler. Önemli olan nokta aslında daha çok para kazanmak değil zira bu isimler daha fazla para için NBA yerine Avrupa'yı tercih eden ilk oyuncular değiller. Önemli olan nokta gitgide daha büyük, daha yıldız oyuncuların çok daha önemli miktarlar için Avrupa'yı tercih etmesi. Yani 2.turdan draft edilip garanti kontrat alamayan bir çaylağın Avrupa'ya gitmesi gibi bir durumdan bahsetmiyoruz. Josh Childress örneği belki de bu açıdan çok önemli. Yakın gelecekte salary cap derdi olmayan sınırsız bütçeli Avrupa kulüplerinin NBA yıldızlarını senelik 30-40 milyon dolarlık sözleşmelerle kadrolarını kattıklarını görürsek hangimiz şaşırırız? Misal Roman Abramovich tarzı multimilyarder işadamlarının bunu yapmasına kim engel olabilir ki? Çok değil 7 yıl sonrasını düşünelim: 30 yaşına gelmiş, NBA şampiyonluğu ve MVP ödülleri tatmış bir LeBron James'in kendi küresel marka değerini daha yukarı taşımak ve bunu yaparken de senede 40 milyon dolar kazanmak adına Avrupa'da oynaması fikri kulağa artık o kadar da abes gelmiyor.

Bu noktada gelmesi muhtemel bir kontra görüşü de değerlendirmeye çalışacağım. Bilindiği üzere David Beckham geçtiğimiz sezon MLS takımlarından Los Angeles Galaxy'ye tranfer oldu ve halen dünyanın en iyi 30 futbolcusundan biriyken yaptı bunu. Tabii ki en formda döneminde değildi ama yaşını başını da almamıştı hani. Üst düzey top oynayabilecek 3-4 senesi varken o daha fazla para kazanmak ve küresel bir ikona olarak değerini arttırmak için Hollywood'a gitmeyi tercih etti. Bu tranfer gerçekleştikten sonra Avrupa'da bir allahın kulu çıkıp "MLS güçleniyor" , "yakında mali güçleri sayesinde tüm yıldızları kapacaklar", "UEFA'nın radikal değişikliklere gitmesi lazım" falan demedi. Çünkü biliniyordu ki: 1-UEFA'nın bünyesine dahil kulüplerin ekonomik gücü MLS'ten kat kat fazla. 2-Altyapı ve endüstriyel olarak Amerika'daki futbol Avrupa'yı tehdit edecek düzeyde değil 3-Avrupa'nın dünya futbolundaki hakimiyetiyle NBA'in mutlak hakimiyeti arasında dağlar kadar fark var. Bugün Freddy Adu gibi ABD futbolunun geleceği olarak görülen bir yetenek bile yedek kalma pahasına Avrupa kulüplerinde oynamayı tercih edebiliyor. Fakat Childress örneğinde bambaşka bir durum var. Bir manada NBA ilk defa ihtiyaç duyduğu bir yeteneği ihraç etmiş oldu hem de bedavaya!

'Brandon Jennings Hadisesi' adlı yazımda da belirttiğim gibi Avrupa kulüplerinin NBA ve hatta NCAA için gerçek bir tehdit haline dönüşmesi sürecine resmi olarak adım atmış bulunuyoruz. NBA'in bu gidişatı yavaşlatmak ya da tersine çevirmek için en kısa zamanda salary cap ve draft sisteminde değişikliklere gidebileceğini öngörmek artık hayalcilik değil. Bundan kastım tabii ki salary cap'in kaldırılması değil ama vergi eşiğinin çok daha yukarılara çekilmesi. 2008-09 için belirlenen 58 milyon dolarlık sınırı 2010-11'de 70-80 milyon olarak görürsek hiç de şaşırmayacağım. Çok değil 10 sene önce Amerikan basketbolunun yenilmez olduğuna gözü kapalı inanıyorken 2002'de yaşanan şoku düşününce Avrupa-ABD arasındaki rekabetin bu noktalara gelmesi bir kehanetin yavaş yavaş gerçeğe dönmesi gibi. Kapitalizmin tüm vahşiliğiyle ABD'yi vurduğunu görmenin ironisi ise o ünlü reklamın dediği gibi "paha biçilemez".

*1: Larry Bird Exception: Salary-cap'i aşmış takımların serbest kalan oyuncularına yeniden sözleşme önerebilmesi kuralı. Bir oyuncunun bu kategoriye girebilmesi için 3 sezon boyunca takım değiştirmemiş ve sözleşmesi feshedilmemiş olmalıdır.

*2: Mid-Level Exception: Her takımın salary cap'i aşsa dahi kadrosunda en fazla 1 tane MLE sözleşmeli oyuncu bulundurabilmesi hakkı. MLE, NBA'deki ortalama maaş miktarına göre belirlenir. 07-08 sezonunda bu rakam 5.5 milyon dolardı.

Wednesday, January 23, 2008

Ada'nın Yükselen Yıldızı : Harry Aikines-Aryeetey


Spora her zaman büyük önem veren İngilizler, son dönemlerde tüm ilgi ve yatırımlarına rağmen bekledikleri sonuçları alma konusunda büyük hayal kırıklıklarına uğradılar. Milli futbol takımları beklenen başarıları yakalayamadı ve son olarak Avrupa Kupası'na katılma hakkını bile elde edemedi. Teniste tek umutları Tim Henman, değil bir grand slam şampiyonluğu, final dahi göremedi ve sonunda da kronik sakatlıkları sonucu emekli olmak zorunda kaldı. Büyük başarılar bekledikleri atlet Christine Ohuruogu tarihin en büyük bayan 400 metrecisi olması ümit edilirken doping cezası aldı. Gerçi yazın dünya şampiyonasında kazandığı altınla kendisine yöneltilen eleştirileri biraz hafifletti ama yine de şüpheli gözler hep üzerinde.

Tüm bu hayal kırıklıklarına rağmen İngilizler hep sabırlı olmayı bildi. Fakat artık kum saati akmaya başladı. Malum 2012 Olimpiyatları Londra'da düzenlenecek ve evsahipleri atletizmin en prestijli alanlarında altın madalya alma konusunda son derece hevesli ve sabırsızlar. En büyük umutları ise 20 yaşında bir delikanlı. Harry-Aikines Aryeetey. Genç Harry, 2004'ten beri ulusal medyanın merceğinde. 16 yaşında 100 ve 200 metrede kazandığı altın madalyalar, 2005'te BBC'nin afilli "Yılın Genç Sportif Kişiliği" ödülünü kazanmasını ve IAAF tarafından Yılın Yükselen Yıldızı seçilmesini sağladı. 100 ve 200 metre yarışçısı olması ortodoks atletik görüşlere aykırı gelse de kanımca bu onun sıradışı bir atlet olduğunun kanıtından başka bir şey değil. Sadece 100 metreci ya da 200 ve 400 metrede yenilmez olan çok atlet gördük ama hem 100 hem de 200 metrede jenerasyonunun en iyisi olarak öne çıkması gerçekten çok etkileyici. Henüz 18 yaşında 200 metrede 21 saniyenin, 100 metrede ise 10.40'ın altında dereceler verebilmesi ise Adalılar'ın ona bağladığı büyük madalya umutlarını açıklamaya yetiyor.

Gana kökenli genç atlet, bir yandan başarılı bir lise hayatını geride bırakırken aynı zamanda 2006 Dünya Gençler Şampiyonası'nda da 100 metre şampiyonu oldu ve 10.37'lik derecesiyle bu alanda yine akranlarının en iyisi olduğunu kanıtladı. Geçtiğimiz sezonu sırt sakatlığı ve koçu Trevor Graham'la ilgili şüpheler yüzünden sıkıntılı geçiren sprinter, 2008 itibariyle yeniden pistlere döndü. Şimdilik Pekin Olimpiyatları'nda yarışıp yarışmayacağı kesinlik kazanmadı ama geçtiğimiz günlerde 60 metre kapalı alan yarışında erken kariyerinde pek de alışık olmadığı yenilgilerden birini aldı. Yarış sonrası son derece olgun bir şekilde yaptığı "Tek isteğim yarın bir daha yarışmak ve kazanmak. Atletler böyle olmalıdır, her zaman kazanmak benim tek düşüncem. Sırt sakatlığımı atlattığım için mutluyum ama kaybettiğim için kızgınım." açıklaması onun ne kadar rekabetçi bir yapıya sahip olduğunu kanıtlıyor. Harry Aikines Aryeetey'in yeteneği ve ateşli, hırslı yapısı da zaten 2012 Londra'ya büyük önem veren İngiliz Atletizmi'nin en çok ihtiyacı olan şey.

Saturday, February 3, 2007

Kobe vs Arenas-Anında Görüntü

Kobe ve Arenas..Nba'de sezonun en acımasız düellosunu kuşkusuz bu iki adam sayesinde izliyoruz. Geçtiğimiz sezon bu paye, ligin gelecekteki 10 yılının en büyük iki ismi olmasına kesin gözüyle bakılan Lebron ve D-Wade'e aitti. Öyle ki King James'in 47 sayıyla taçlandırdığı triple-double'ı ve Wade'in 44 sayılık performansı bizzat Miami'li süperstar tarafından "instant classic" olarak nitelendirilmişti. Aynı draftın çocukları, Nba'in gözbebekleri, yeni süperstarlar vs. gibi sıfatlarla anılan bu kısmen dostane rekabetin yerini bu sene iki patavatsız, dobra ve vahşi skorerin çatışması aldı.
İsimleri MVP adayları arasında da en yukarılarda geçen bu birbirinden Narcissus iki adam, aralarındaki sona erecekmiş gibi gözükmeyen rekabetin tohumlarını 17 Aralık 2006'da Staples Center'da atmıştı. 2 uzatmaya giden maçın-düellonun galibi ise 60 sayıyla kariyer ve kulüp rekorunu kıran Gilbert Arenas'tı. Kobe mi? 45 sayı ve ucundan kaçırılmış bir triple double. Tabii, Kobe gibi bir ego havzası bu mağlubiyetin altında sessizce kalamazdı ve zaten yeterince renkli olan bu maç bir de maç sonu demeçleriyle iyice şenlendi. Kobe'nin başlattığı sataşmalar, küçük görmeler, eleştiriler vs. Kısacası o günden bu akşama kadar kara mamba'nın belki de en büyük kamçısı Arenas'a karşı alınması farz olan bir intikamdı. Sonuç mu? Görev tamamlandı!
Ligin sahasında en iyi oynayan takımlarından Wizards, başrol oyuncusunun nispeten tutuk bir performans sergilediği maçta(29'da 9 saha içi isabetiyle 37 sayı!) Kobe ve intikam timine karşı son periyotta pes etti. Bilinçaltının Re-Ven-Ge Re-Ven-Ge tamtamları eşliğinde 39 sayı üretip 6 ribaund 6 da asist yapan şampiyon apoletli Kobe Bryant da son gülen iyi güler misali "ben hala en büyük skorerim" mesajını verdi. Hemen belirteyim, Jordan'dan sonra ligin gördüğü en azimli oyuncu olduğuna dair hiçbir şüphe taşımadığım Agent Zero lakaplı Arenas'ın beyni şu an Kobe'den tamtamları ödün almış durumda. Bu sebeple bir dahaki randevuyu bütüüüün çıkar gruplarının(basketbolseverinden reklamcısına, tv'sinden David Stern'üne) da dört gözle beklediğine eminim. Neyse benim birincil derdim keyifle, bu canavarlar ne kadar rekabetçi olurlarsa ortaya o kadar kaliteli sonuçlar çıkacaktır. Ha unutmadan bu rekabeti merakla bekleyenlerin gelecek sezona kadar dişlerini sıkmaları gerekecek zira kahpe takvim (ya da coğrafya mı demeliydim) normal sezonda farklı konferans takımlarının 2 maç yapmasına izin veriyor. El mahkum bekleyeceğiz, görüşmek üzere...

Ps: L.A Lakers 118-102 kazandı. Her iki oyuncu da ilk 35 dakika hiç dinlenmeden oynadı. Kobe 2.periyotta bomboş bir pozisyona smaç kaçırdı akabinde 360'la alaycı tezahüratlare cevap verdi. Kobe'nin azalan ya da yavaşlayan atletizmine de sonra bir parantez açarız.