Showing posts with label ncaa. Show all posts
Showing posts with label ncaa. Show all posts

Sunday, November 14, 2010

Enes Kanter, NCAA ve amatörlük ilkesi



BU YAZI İLK OLARAK 14 KASIM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Amerikan Kolej Basketbol Ligi, NCAA’in arifesinde Türkiyeli basketbolseverler kötü bir haber aldı. Neslinin en yetenekli uzunlarından Kentucky Wildcats’li Enes Kanter, NCAA’de forma giymekten men edildi. Kurum, Kentucky’nin itiraz hakkını açık tutuyor fakat bu yolun sonuç vermesi şimdilik düşük bir ihtimal…

Fenerbahçe Ülker Basketbol Şube Direktörü Nedim Karakaş’ın geçtiğimiz sene New York Times’a verdiği röportajda yaptığı, “Enes’e 3 yıllık bir süreç içinde 100 bin dolardan fazla para ödedik” şeklindeki açıklama bu kararın geçmesinde önemli rol oynadı. Kanter’i belirli bir ücret karşılığı profesyonel olarak basketbol oynadığı, dolayısıyla amatörlük ilkesine uygun olmadığı gerekçesiyle NCAA’de izleyemeyeceğiz. Peki, oyuncularının amatörlüğüne bu kadar önem veren NCAA bu “ilkeli” amatör ruh tablosunun neresinde yer alıyor?

Her şeyden önce NCAA deyince, basketboldan Amerikan futboluna birçok sporu kapsayan ve binlerce öğrenciyi şemsiyesi altında bulunduran devasa bir endüstriden söz ettiğimizi belirtmek lazım. NCAA, her ne kadar “kâr amacı gütmeyen kurum” statüsünde yer alsa da aşırı ticarileşmiş ve kitlesel bir endüstri olmanın getirdiklerinden azade değildir. Sadece meşhur “March Madness” (Mart Çılgınlığı) adı verilen ve şampiyonun belirlendiği turnuvanın yıllık televizyon geliri bile 700 milyon doları aşmaktadır. Tarihi, gelenekleri, işlevleri bakımından önemli bir ideolojik yapının parçasıdır ve açıklaması bu yazının sınırlarını aşar ama sistemin yeniden üretilmesi hususunda profesyonel ligler kadar önemli bir yere sahiptir. Sadece “okul ruhu” olarak fetişleştirilen mikro-ideoloji bile başlı başına bir tez konusudur.

Üniversiteler her yıl spor programlarına muazzam miktarda para harcar. NCAA dışı gelirlerin kaynağı, “okul ruhu” gelişkin mezunların bağışlarına ve “merchandizing” satışlarına dayanır. Okul takımının formaları, anahtarlığı, şusu, busu… Birçok kolej programı toplam gelir olarak ülkemizdeki üç büyükleri kıskandıracak bir “merchandizing” kalemine sahiptir.

Enes Kanter’in koçu John Calipari, 2009’da Kentucky ile 8 yıllık bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşme karşılığında alacağı ücret: 31.65 milyon dolar. Kimi NBA koçlarını bile kıskandıracak bir rakam. NCAA’de üniversitelerin spor harcamaları muazzamdır çünkü bu harcamalar aslında bir yatırım stratejisidir. Spor takımının sürekli başarısı gelir kalemlerinin önemli bir itkisi olan “okul ruhunu” zinde tutmaya yardımcı olur ve tüm bu ticari ilişkiler üniversiteleri kaçınılmaz olarak kârlarını maksimize edip genişlemeyi amaçlayan şirketlere çevirir. Ernest Mandell, “geç” kapitalizmin tekel kârlarını üniversitelere yatırarak güdülendiğini iddia ederken haksız değildi. Sadece ABD değil tüm dünyadaki üniversitelerin son 30 yılda izlediği seyre bakarsak bunu daha iyi anlayabiliriz.

NCAA şemsiyesi altına girmiş “amatör” bir atletin bütün “lisans hakları” kuruma aittir. Sporcu bunlar üzerinde hiçbir hak iddia edemez. NCAA ise bilgisayar oyunlarından formalara bu oyuncuların sahip oldukları ve ürettikleri her şeyi tepe tepe kullanır. Kurum sadece bu yolla senede 4 milyar dolarlık bir gelir elde eder. Açıkça holdingvari bir işleyişi olduğu halde amatörlük ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirten, bununla övünen hatta bundan mistik bir sempati yaratan NCAA, her maç, her turnuva, her sezon kendi gelir kalemlerini devamlı yeniden üreten atletlere bu emekleri karşılığında 1 lira dahi ödemez. Evet, birçoğuna burs verir, üniversitede eğitim görme şansı tanır ve bu kapitalist eğitim ölçütleri içerisinde bir nimet gibi görünebilir. Fakat bu, maddi olarak atletlerin toplamda ürettiği değerin yanına bile yaklaşamayan eşitsizlikte bir mübadeledir.

NCAA şu anki haliyle atletlerin önüne konmuş bir staj dönemi gibidir. Tamamen profesyonelleşmiş, ticari bir ortamda sıkı çalışma, uyum, disiplin, itaat gibi her türlü “profesyonelliği” oyuncularından talep eder ama tek bir şartla: Oyuncuların amatör olarak kalması yani ücret almaması. Elbette bir de sporun “sakatlık” gibi bir gerçeği var. Sakatlıklar amatör/profesyonel ayrımı yapmaz. Bir sporcunun yıpranmasıyla eş değer olarak ortaya çıkma oranı da artar. NCAA’deki yoğun çalışmalarına dizlerini verdiği için profesyonel olma, yani bu işten para kazanma hakkını kaybetmiş yüzlerce “büyük yetenek” var.

Kolej yerine İtalya’da 1 sene profesyonel olarak oynayıp drafta katılan Brandon Jennings örneği sonrası “Ailemi geçindirmek zorundayım. 1 yıl daha para almadan bekleyemem” diyecek atletlerin sayısının artacağına dair korku henüz gerçekleşmedi. Fakat Ed O’Bannon gibi sağlığını ve kariyerini NCAA’de heba etmiş “eski yıldızlar” artık kurumun yarattığı haksız ilişkilere yavaş yavaş başkaldırıyor. 1995 NCAA finalinin unutulmaz ismi UCLA’li O’Bannon bir bilgisayar oyunundaki UCLA’95 takımında kendisinin olduğunu görünce NCAA’e dava açmıştı. Yine California, Maryland gibi okulların öğrencileri, spor bütçeleri yüzünden eğitim harcamalarını düşürdükleri gerekçesiyle geçtiğimiz sene kitlesel protesto eylemleri düzenlediler. Marylandli öğrencilerin hedefinde senede 1.75 milyon dolar kazanan Amerikan Futbolu koçu Ralph Friedgen vardı. Californialılar ise 2.8 milyon dolar karşılığı görev yapan Jeff Tedford’a kızgındı.

NCAA’in kaymağını yediği amatör spor mistisizmi, yaratılan gelirin bir kısmı oyunculara geri verilmedikçe, sakatlanan oyuncuların bursları kesilmedikçe ve okulu bırakıp profesyonel olan oyunculara geri döndüklerinde yine aynı burs ve olanaklar tanınmadığı sürece hikâyeden de öte basit bir reklamcılık hamlesinden ibarettir. Bir holding ne kadar amatörse NCAA de o kadar amatördür.

Monday, April 6, 2009

Obama Spartans!




Barack Obama bugün Türkiye'ye geliyor ya, ne öve öve bitiremediğimiz misafirperverliğimiz(ki kendisi zaman zaman turistlere tecavüz ederek kendini gösterir) ne de konjonktür itibariyle el pençe divan oluşumuz onun umrunda bile olmayacak. Eline tutuşturulan kağıt parçalarında yazan harfleri bir robot gibi şuursuzca seslendirecek. Sorulan sorulara aynı sıkıcı ve "politically correct" yanıtları verecek ama sakın ha aklı burada olmayacak. Çünkü Obama'nın zihni, fikri her şeyi Detroit'ta bugün. Bayrağı yeşil-beyaz, elbisesi kolsuz bir tişört ve şorttan ibaret. Bileğini kesseniz yeşil akacak kanlarından ve ölecek olsa son sözü "Yaşasın Michigan State Spartans", emin olun!

Dile kolay tam 72 bin basketbolsever, sporsever yahut her neyse bu gece Amerikan Kolej Basketbol Ligi NCAA'in final karşılaşmasını izlemek için Ford Field'da olacak. Sezonun şu ana kadar ki en dominant takımı North Carolina Tar Heels, galibiyete en aç ve istekli, sürpriz finalist Michigan State Spartans'ın evine konuk olacak TSİ ile 04:00 itibariyle. Bu maçın önemi her halükarda büyük zira NCAA, ABD'liler için çılgınlıkla eş anlamlı. Onları Avrupalı yahut Güney Amerikalı sporseverler gibi coşkuyla tezahürat yaparken görebileceğiniz belki de tek turnuva. Fakat 2009 NCAA finalini diğerlerinden farklı kılan bir yönü var ki o da Amerikan işçi sınıfının son model acılarında gizli.

Krizle yerle bir olan Amerikan otomotiv sanayii'nin kalbi Detroit, Michigan. Ekonomik bunalımla birlikte dev şirketler havlu attı, binler işsiz kaldı. Eyaletteki işsizlik oranı %22 ki bu ülkenin en yüksek rakamı. Her zaman için mavi yakalıların kenti olarak anılan Detroit'in spor takımları da tarihsel olarak bu geleneği yansıtmıştır(tabii ki 90'ların başındaki Michigan Wolverines hariç*). Sanayi kenti Detroit'in emekçi destekçileri hep kendileri gibi savaşçı, mücadeleden çekinmeyen, süper yetenekli değil belki ama yürekli oyuncuları ve takımları sevmiştir. Zaten NBA takımı Pistons'ın başarılarını hep bu tarz takımlarla ve "Bad Boys" ekolüyle kazanması da bir tesadüf değildir. Pek sevilmezler, ne 80'lerin sonunda Michael Jordan'ı 3 kere arka arkaya eleyen ve 2 şampiyonluk kazanan Bad Boys, ne de Shaq'lı, Kobe'li Lakers hanedanlığına son veren istikrar abidesi takımları sert ve savunmayı ön planda tutan stilleri nedeniyle ülke genelinde pek sempati toplayamamıştır. Fakat bugün devranın döndüğü gün. Amerikan başkanı dahi arkalarında zira krizin faturasını ödemekle boğuşan ve patladı ha patlayacak haldeki öfkeli Detroitlar'ın aklından bir süreliğine de olsa krizi çıkarmanın yolu bu geceki maçtan geçiyor.

Detroit şehri o kadar zor durumdaki gazete manşetlerinden, okuyucu yorumlarından bir seferberlik havası seziliyor. Zizek'in "hayatta kalmacı tavır" olarak adlandırdığı şeye benzer bir durum bu. Global felaket der Zizek, günümüzde toplumsal dayanışmaya ulaşmanın bedeli gibidir adeta. Normalde birbirlerini umursamadan yaşayıp giden insan yığınlarını ancak ortak bir mega tehdit bir araya getirebilir. Bu biraz da "ya benim de başıma gelirse" korkusu ve dolayısıyla hayatta kalma iç güdüsüyle alakalıdır. Sonuç olarak krizle sarsılan Detroit bugün Katrina kasırgası sonrasındaki New Orleans pozisyonundaysa ekonomik krizin de en az binleri evsiz bırakan ve öldüren bir kasırga kadar etkili olduğu gerçeğinin farkına varmamak mümkün değil. Hani kafamıza vururcasına "Kriz bu elbette ki tenkisat olacak. Olsun ki yeniden düzlüğe çıkalım" diyen kapitalizmin iki yüzlülüğünü gözler önüne süren çok güzel bir örnek aslında fakat tek farkla kasırga engellenmesi imkansız bir doğa olayı, ekonomik kriz ise insanın yarattığı bir sistemin kaçınılmaz sonucu ve belki de tek gerçeği.

Öyle ya da böyle spor eksenimizi kaybetmeyelim. Amerikan halkı bugün Michigan State'in arkasında çünkü korkuyor. Obama bugün turnuva öncesi favori olarak gösterdiği North Carolina'nın değil Michigan State'in arkasında çünkü o da korkuyor. Utangaç politikalarının bu devasa krizi aşmaya yetmeyeceği korkusunun yanında bir de sayesinde seçimi kazandığı işçi sınıfının olası isyanının korkusu var Obama'nın içinde. Yeşil-beyazlıların zaferine muhtaç kısacası. Sporun, kitleleri bir araya getiren, dertleri unutturan o esrarengiz afyonumsu hallerine muhtaç! Öyle muhtaç ki hem de umrunda bile olmayacak Türkiye! Michigan State bugün kazansa, adını işçi sınıfının baş düşmanı olarak görülmesi gereken Henry Ford'dan alan Ford Field'da 72 bin Detroit'li bayram yapacak. 3 gün bilemediniz 5 gün o meşhur dertleri unutma devresine girilecek. Fakat her şey olup bittiğinde, NCAA şampiyonluğunun insanları işlerine geri sokmaya yetmediği anlaşıldığında Obama'nın da öfkeli, işsiz ve yoksul halkını yatıştırmak için yeni bir ilaca ihtiyacı olacak.

Ben de bugün Michigan State'liyim ve bu yazının "spor halkın afyonudur" biçiminde tezahür etmesinden hoşnut değilim ama BAZEN de doğru söze ne hacet demeyi bilmek gerekiyor!

*90'ların başındaki Michigan State takımı NCAA tarihinin en kaliteli kadrolarından biridir. Chris Webber, Juwan Howard, Jalen Rose gibi isimlerden oluşan Fab 5 yani Harika Beşli lakaplı ekip ne kadar yetenekli ve renkli olursa olsun hiç şampiyonluk yüzü görememiştir.

Sunday, December 7, 2008

Mart'ı Beklerken




Amerikan Kolej basketbolu dişe diş mücadele, amatör zevk ama herşeyden öte umut demek. "Umuda yolculuk" profesyonel olmak isteyen her basketbolcu için NCAA'in gayrı resmi adı olsa gerek. Bu yüzden sadece oyuncular açısından değil biz izleyenler açısından da bu gelecek vaat eden isimleri izlemek, onların kaderleri hakkında kehanetlerde bulunmak heyecan verici. NCAA'i NBA'den ayıran en önemli cazibe noktası da budur aslında. "Birşeyler" olmak, tarihe adını yazdırmak ya da en basitinden geçimini sağlayacak bir meslek edinmek isteyen atletler için erken kariyerlerinin telafi edilmesi zor dönüm noktalarını teşkil ediyor kolej yılları. 2008-09 sezonunda ilk ay geride kalırken manşetleri süsleyen renkli başlıkların ardında yine bu özverili emeklerin ürettikleri yatıyordu.

Ayın Oyuncusu: Stephen Curry

Blake Griffin, Demar DeRozan, Greg Monroe, B.J Mullens, James Harden, Hasheem Thabeet gibi önemli isimler scout'ların adım adım takibindeler. Fakat ligde ilk ayın oyuncusu kimdi derseniz Blake Griffin'in uyandırdığı tüm heyecana rağmen Stephen Curry diye otomatik olarak haykırasım gelir. 90'ların keskin şutörlerinden Dell Curry'nin oğlu olan Steph, özellikle geçtiğimiz seneki March Madness'ta oynadığı müthiş maçlarla tüm ülkenin dikkatini çekmişti. Öyle ki maçlarına LeBron James, Eli Manning gibi isimler konuk olmuş hatta genç şutör Conan O'Brien Show'a dahi katılma imkanını elde etmişti. NCAA'de patlama yapan ve profesyonel kariyerlerinde bunu devam ettiremeyen onlarca şutör gördük. En yakın örnekler J.J Redick ve Adam Morrison ama Curry'i onlardan ayıran bir özelliği var o da şu: "Müthiş bir şutör ama sadece o kadar değil, bu çocuk komple bir basketbolcu." Bu sözleri NC State'in koçu Sidney Lowe daha dün söyledi. Maçta ne mi olmuştu? Curry rakip potalara tam 44 sayıcık bırakmıştı. Fena değil! İşin asıl fena olan tarafı Curry için 40 atmak artık bir rutin haline geldi. Curry 1.89'luk önce atmayı düşünen bir oyun kurucu. İlerde bir NBA yıldızı olacağını iddia etmek zor. Ama ülkenin şu andaki en heyecan verici skorerlerinden biri olduğu kesin. Ve Davidson'ın onun sırtında Mart'a yürüdüğü de.

Curry'nin dışında Blake Griffin'e de bir parantez açmak lazım. Onun müthiş alçak post oyunları Oklahoma'yı her gece takip etmek için yeterli bir sebep. Şu ana kadar karşılaştığı tüm takımların pota altını yerle bir etti. 25 sayı 17 ribaunt! Toplam istatistikleri değil bunlar, ortalamaları. 2.08'lik oyuncu şimdilik 2009 draftının bir numarası olacak gibi duruyor. Boozer'ın daha uzun ve hızlı versiyonu desek sanırım yeterince merak uyandırmış oluruz. 2009 draftının diğer heyecan verici uzunları Greg Monroe ve B.J Mullens'ın şimdilik beklenenin altında kalmış olması ve Hasheem Thabeet'in göz boyayan istatistiklerine rağmen lanse edildiği gibi yeni Mutombo olmaktan uzak gözükmesi Griffin'e kariyerine memleketinde devam etme şansını veriyor. Oklahoma City Thunder'ın acınası NBA performansı ortadayken takımın draftta 1 numarayı almak için önemli bir şansı var. E iyi de bir uzuna ihtiyaçları olduğunu düşünürsek kader ağlarını örmüş diyebiliriz. David Stern'ün draft şaibeleri de malumunuz...

Budinger, Liggins, Green

Biraz da gözden kaçan yetenekleri irdeleyeyim. Başta Chase Budinger'dan bahsetmek lazım. Arizona'nın çok yönlü forveti, sezonun ilk ayı itibariyle keskin şutör tanımına yeni bir açılım getirdi. %62'yle üçlük atıyor 2.01'lik kanat oyuncusu. Gerçi 2 akşam önce Texas A&M maçında son şutu kaçırması takımına bir galibiyete mal oldu ama yine de performansı göz alıcı. Geçtiğimiz sezon Jerry Bayless'lı kadroyla ilk turda elenerek hayal kırıklığı yaşatan Arizona bu sene Budinger ve sezonun bir başka bomba Wildcat'i Jordan Hill'le yine izleyenlerini en azından oyun olarak memnun etmeyi başarıyor. Hill demişken bu müthiş atlet uzuna da draftta dikkat! Böyle devam ederse ilk 10'u zorlayabilir. Bir başka değinmek istediğim isim Kentucky'li DeAndre Liggins. Lamar'a karşı oynadığı kusursuz maçı izlediğim oyuncu(6'da 6 şut, 7ribaunt 4 asist 1tç 1 blok) bir sonraki maçta Miami'ye karşı 8'de 0 3'lük atıp 3 top kaybedince kenara çekilmiş ve koç Gillespie'yle takışıp oyuna bir daha girmeyi reddetmişti. Kuşkusuz genç oyuncu adına üzücü bir tavır ama adı üstünde genç. Eğer sakin kalmayı becerebilir ve bir skorerden çok benzetildiği Pippen gibi olmaya özenirse bir kaç sene içinde önemli bir yetenek olarak göze çarpabilir. Son bahsetmek istediğim yetenek de Alabama'nın freshman forveti JaMychal Green. Adından nedense fazla bahsedilmeyen Green, müthiş atletizmiyle oyun zekasını birleştirebilen nadir oyunculardan. Amerikalılar'ın "natural feel for the game" diye tabir ettikleri öğretilmesi imkansız yeteneklerden birine sahip genç power forvet. O da birkaç sene içinde gözardı edilemeyecek bir lottery oyuncusu haline gelebilir.

Jrue Holiday, Tyreke Evans, Nick Calathes... Adını şimdilik anamadığım önemli yetenekler var bu sene. Ve 2009'da süper yıldızlarla dolu değil ama derin bir drafta ve ondan daha önemlisi Mart'ta kıran kırana geçmesi beklenen bir turnuvaya hazır olun derim. Şampiyonluğun mutlak favorisi North Carolina Tar Heels'ten bahsetmeden bir 2008-09 NCAA yazısı tamamladığım için kendimle gurur duyuyorum.

Wednesday, July 23, 2008

Childress Şoku: Paha Biçilemez!




David Stern, NBA'in gerçek anlamda global bir lig olması adına tarihi Avrupa Kulüplerini NBA sistemine dahil etme hayalini kuradursun; yaşlı kıtanın güçlü ve zengin takımları Stern'ün tahayyüllerini umursamadıkları gibi "dünyanın en büyük ligi"'nin önde gelen atletlerine de gözlerini dikmiş durumdalar. Atlanta Hawks'un restricted(kısıtlı) free agent(serbest) oyuncusu Josh Childress, bugün itibariyle Yunan kulübü Olympiakos'a attığı imzayla basketbol tarihinde bir miladı belirlemiş oldu. Artık NBA takımları serbest oyuncularını ellerinde tutabilmek için sadece Amerikalı rakipleriyle değil Avrupalı takımlarla da mücadele etmek zorunda. Peki bu noktaya nasıl gelindi?

Aslında yanıt tamamen NBA'in üzerine kurulduğu ve beslendiği sistemde gizli. Kapitalizm! Parayı veren düdüğü çalar ve NBA'de sarsılmaz sandığı hakimiyetini korumak adına bundan sonra daha radikal değişikliklere gitmek zorunda. Ve bu noktada tüm adresler salary cap ve draft kurallarını gösteriyor. Çünkü işler böyle devam ederse günün birinde gerçek bir NBA yıldızının ABD yerine Avrupa'da oynamayı tercih ettiğine de tanık olabiliriz.

JOSH CHİLDRESS VAKASI

Josh Childress'in Olympiakos'la imzaladığı anlaşma 3 yıllık ve toplam 20 milyon dolar; ki bu senelik 6.5 milyon dolara tekabül ediyor. NBA'deki salary cap sistemi gereği her kulübün belli bir bütçesi var bu bütçe yüzde 10'dan fazla aşılırsa fahiş gelir vergileri ödenmek durumunda. 2008-09 sezonu için ligin belirlediği salary cap 58 küsür milyon dolar. Atlanta Hawks'un şu andaki ücret bordrosu ise kısıtlı serbest oyuncuları Josh Smith ve Josh Childress hariç 49 milyon dolar. Bu durumda Hawks her iki oyuncusuna da salary cap'i aşsa dahi Bird Exception(*1) kuralı sayesinde hak ettikleri sözleşmeleri önerebilir ama Hawks genel menajeri Rick Sund'ın da daha önceden belirttiği gibi Atlanta'nın önceliği Josh Smith'e tanıyacağı zaten biliniyor. Josh Smith'e büyük ihtimalle 4 sene 50 milyon dolar civarı bir teklif önerilecek. Bu, ilk sene itibariyle en az 11 milyon dolar ve salary cap'in dolması demek. Bu durumda Hawks, Josh Childress'a sadece mid-level exception* sözleşmesi önerilebilir ki bu da 5.5 milyon dolar'a eşit oluyor.(zaten 6 yıl 33 milyon dolarlık bir teklif yapılmıştı) %30 vergiyi de düşersek Childress'ın senelik kazanacağı miktar yaklaşık 4 milyon dolara kadar düşüyor. Eh, Olympiakos'tan alacağı vergileri düşülmüş 6.5 milyon doların yanında sönük bir rakam. Ayrıca 25 yaşındaki oyuncu Yunanistan'da maaşını da Euro üzerinden alacak ki Euro'nun Dolar karşısındaki önlenemez yükselişi Avrupa takımlarının tekliflerini daha güçlü kılan bir başka sebep.

AVRUPA'NIN AYAK SESLERİ

Daha önceki Brandon Jennings yazımda da belirttiğim gibi bu yaz Avrupa takımları tamamen çıldırmış durumda. Her gün bir başka astronomik fiyatlı transfer dedikodusu başları döndürüyor. Daha geçen hafta Carlos Delfino, Rus Khimki kulübüyle 3 yıl 30 milyon dolarlık inanılmaz bir sözleşme imzaladı ki takımın 8., 9. oyuncusu olarak Delfino'nun NBA'de kazanacağı maksimum ücret 3-4 milyon dolar. Primoz Brezec, Juan Carlos Navarro, Bostjan Nachbar gibi isimler de bu yaz hem daha fazla para kazanmak hem de eskiden sahip oldukları yıldız statüsüne yeniden kavuşmak için Avrupa'ya dönmüş diğer oyuncular. Tabii ki bu isimler NBA yıldızı değillerdi ama hepsi de önemli rol oyuncuları olarak bu ligde kendilerine bir yer edinebilecek durumda olan isimlerdi. Ve hepsi de daha fazla para kazanmak adına çocukluk hayalleri olan NBA'i rahatlıkla bir kenara itebildiler. Önemli olan nokta aslında daha çok para kazanmak değil zira bu isimler daha fazla para için NBA yerine Avrupa'yı tercih eden ilk oyuncular değiller. Önemli olan nokta gitgide daha büyük, daha yıldız oyuncuların çok daha önemli miktarlar için Avrupa'yı tercih etmesi. Yani 2.turdan draft edilip garanti kontrat alamayan bir çaylağın Avrupa'ya gitmesi gibi bir durumdan bahsetmiyoruz. Josh Childress örneği belki de bu açıdan çok önemli. Yakın gelecekte salary cap derdi olmayan sınırsız bütçeli Avrupa kulüplerinin NBA yıldızlarını senelik 30-40 milyon dolarlık sözleşmelerle kadrolarını kattıklarını görürsek hangimiz şaşırırız? Misal Roman Abramovich tarzı multimilyarder işadamlarının bunu yapmasına kim engel olabilir ki? Çok değil 7 yıl sonrasını düşünelim: 30 yaşına gelmiş, NBA şampiyonluğu ve MVP ödülleri tatmış bir LeBron James'in kendi küresel marka değerini daha yukarı taşımak ve bunu yaparken de senede 40 milyon dolar kazanmak adına Avrupa'da oynaması fikri kulağa artık o kadar da abes gelmiyor.

Bu noktada gelmesi muhtemel bir kontra görüşü de değerlendirmeye çalışacağım. Bilindiği üzere David Beckham geçtiğimiz sezon MLS takımlarından Los Angeles Galaxy'ye tranfer oldu ve halen dünyanın en iyi 30 futbolcusundan biriyken yaptı bunu. Tabii ki en formda döneminde değildi ama yaşını başını da almamıştı hani. Üst düzey top oynayabilecek 3-4 senesi varken o daha fazla para kazanmak ve küresel bir ikona olarak değerini arttırmak için Hollywood'a gitmeyi tercih etti. Bu tranfer gerçekleştikten sonra Avrupa'da bir allahın kulu çıkıp "MLS güçleniyor" , "yakında mali güçleri sayesinde tüm yıldızları kapacaklar", "UEFA'nın radikal değişikliklere gitmesi lazım" falan demedi. Çünkü biliniyordu ki: 1-UEFA'nın bünyesine dahil kulüplerin ekonomik gücü MLS'ten kat kat fazla. 2-Altyapı ve endüstriyel olarak Amerika'daki futbol Avrupa'yı tehdit edecek düzeyde değil 3-Avrupa'nın dünya futbolundaki hakimiyetiyle NBA'in mutlak hakimiyeti arasında dağlar kadar fark var. Bugün Freddy Adu gibi ABD futbolunun geleceği olarak görülen bir yetenek bile yedek kalma pahasına Avrupa kulüplerinde oynamayı tercih edebiliyor. Fakat Childress örneğinde bambaşka bir durum var. Bir manada NBA ilk defa ihtiyaç duyduğu bir yeteneği ihraç etmiş oldu hem de bedavaya!

'Brandon Jennings Hadisesi' adlı yazımda da belirttiğim gibi Avrupa kulüplerinin NBA ve hatta NCAA için gerçek bir tehdit haline dönüşmesi sürecine resmi olarak adım atmış bulunuyoruz. NBA'in bu gidişatı yavaşlatmak ya da tersine çevirmek için en kısa zamanda salary cap ve draft sisteminde değişikliklere gidebileceğini öngörmek artık hayalcilik değil. Bundan kastım tabii ki salary cap'in kaldırılması değil ama vergi eşiğinin çok daha yukarılara çekilmesi. 2008-09 için belirlenen 58 milyon dolarlık sınırı 2010-11'de 70-80 milyon olarak görürsek hiç de şaşırmayacağım. Çok değil 10 sene önce Amerikan basketbolunun yenilmez olduğuna gözü kapalı inanıyorken 2002'de yaşanan şoku düşününce Avrupa-ABD arasındaki rekabetin bu noktalara gelmesi bir kehanetin yavaş yavaş gerçeğe dönmesi gibi. Kapitalizmin tüm vahşiliğiyle ABD'yi vurduğunu görmenin ironisi ise o ünlü reklamın dediği gibi "paha biçilemez".

*1: Larry Bird Exception: Salary-cap'i aşmış takımların serbest kalan oyuncularına yeniden sözleşme önerebilmesi kuralı. Bir oyuncunun bu kategoriye girebilmesi için 3 sezon boyunca takım değiştirmemiş ve sözleşmesi feshedilmemiş olmalıdır.

*2: Mid-Level Exception: Her takımın salary cap'i aşsa dahi kadrosunda en fazla 1 tane MLE sözleşmeli oyuncu bulundurabilmesi hakkı. MLE, NBA'deki ortalama maaş miktarına göre belirlenir. 07-08 sezonunda bu rakam 5.5 milyon dolardı.

Monday, June 30, 2008

Brandon Jennings Hadisesi



Brandon Jennings...Kenny Anderson kadar hızlı, Allen Iverson kadar gösterişli, Magic Johnson kadar iyi bir pasör(e biraz da abartalım) ve-evet- saçlardan da anlayacağınız gibi MC Hammer kadar da rüküş. Onun basketbolda yeni bir akımın öncüsü olacağı söyleniyor. Merak etmeyin saç kesimiyle değil.

Henüz 18 yaşındaki 1.85'lik guard eğer Arizona için girdiği SAT sınavını geçemezse 1 sezonluğuna Avrupa'da forma giyeceğini ve NBA Draftı'na kolej oynamadan gireceğini açıkladı. Eğer dediğini yaparsa bunu gerçekleştiren ilk Amerikalı basketbolcu olacak. NBA, 2006'da aldığı kararla liseden draft olmayı yasaklamış ve seçmelere katılabilmek için atletlere yaş sınırı getirmişti(19). Bu yolla hem NCAA basketboluna katkıda bulunmayı hem de ligi talan eden yetenekli ama altyapısı zayıf gençlerden kurtulmayı hedefliyorlardı. Fakat şöyle de bir gerçek var ki: her basketbolcu adayı Allan Houston ya da Grant Hill değil. Çoğu fakir ailelerden geliyorlar ve yine kurallar gereği profesyonel olmadan hiçbir sponsordan hediye ya da para kabul edemezler. Kolejde geçirilecek bir yıl ailelerine 1 sene daha masraf olmaları demek ve bu da Brandon Jennings gibi birçok ismin kaldıramayacağı bir yük.

Lise sonrası Avrupa'da 1 sene profesyonel basketbol oynama fikri, basketbolun pazarlama dehası Sonny Vaccaro'dan çıkmıştı. Michael Jordan, Kobe Bryant ve LeBron James gibi yıldız isimlere ilk büyük kontratlarını imzalatan isim olan Vaccaro'nun bu fikri 2009 Draftı'nda ilk 5 sıradan seçilmesine kesin gözüyle bakılan Brandon Jennings'in aklını fazlasıyla çelmiş gözüküyor.

Peki eğer Jennings dediğini yapar ve başarılı bir örnek oluşturursa uzun vadede bunun basketbola ne gibi getirileri ya da götürüleri olacaktır? Büyük bir geçmişe sahip olan NCAA basketbolunun ilk aşamada büyük yaralar alacağı kesin ama muhafazakarlığı bir tarafa bırakıp profesyonel basketbola daha uygun yeniliklere imza atarlarsa bu hem lig hem de genç oyuncular için daha iyi bir gelecek anlamına da gelebilir. Hücum süresinin 35 saniye olduğu ve üçlük çizgisinin NBA ölçülerinden yakın olduğu bir ligde oynanan amatör basketbolun ne kadar eğitici olduğunu ilk sorgulayan ben değilim elbette. Yazının kahramanı Brandon Jennings'in de bu konuda şüpheleri var ve geleceklerini sadece basketbol üzerine kuran gençlerin konsantrasyonunun derslerle bozulmasının pek de iyi bir şey olmadığını da düşünüyor genç yıldız adayı.

Peki ya Avrupa basketbolu ve NBA? Son senelerde CSKA, Olympiakos, Panathinaikos gibi takımlar bütçe olarak NBA salary cap'ine yaklaşmaya başladılar. Toronto Raptors'da bir rol oyuncusu olarak senede 4.5 milyon dolar kazanan yaşayan Euroleague efsanesi Anthony Parker'a Olympiakos'un geçtiğimiz günlerde yaptığı 3 yıllığına 30 milyon dolarlık teklif dudak uçuklatıcıydı. Parker'ın salary cap nedeniyle NBA'de bu paraları kazanması imkansız. Dolar'ın Euro karşısındaki önlenemez düşüşü ve Avrupa'da herhangi bir parasal limitin olmaması yakın gelecekte kimi NBA yıldızlarının Avrupa'ya kaymasına sebep olabilir. Tüm bu gelişmelerin üstüne Brandon Jennings tarzı oyuncular, ilk senelerini Avrupa'da geçirdikten sonra NBA'e geçmek isterlerse çaylak kontratına kanaat etmeleri gerekeceği için Euroleague'de kalmayı da yeğleyebilirler. Gerçi bu ilk 14 sıradan seçilen oyuncular için bu büyük dert yaratmaz sonuçta senelik 2 ila 4 milyon dolar arası bir para kazanacaklar ama NBA yıldızlarının hepsinin de lottery oyuncusu olarak lige adım attığı söylenemez. Euroleague takımları mali bakımdan NBA'i zorlamaya devam ederlerse yakında NBA'deki yıldız oyuncu kalitesinin aşağılara indiğini buna karşılık Avrupa liginin hızla geliştiğini görebiliriz. Bu da kuşkusuz NBA'i salary cap ve çaylak kontratı gibi konularda radikal değişiklere gitmeye itebilir.

Gördüğünüz üzere genç bir yıldız adayının "ne kolej derdi çekeceğim giderim Avrupa'da paramı kazanırım" demesi nice değişikliklere ve belki de devrimlere yol açabilir. Eğer Jennings seneye Avrupa'da oynarsa bu tarihi bir maceranın başlangıcı olacaktır. Umarım 2008/09 sezonu NBA 09 Draftı'nın en iyi 2 guard adayı Ricky Rubio ile Brandon Jennings'i aynı ligde gördüğümüz ilk sezon olur.

Sunday, February 4, 2007

Davut Goliath'ı devirdi!

Dün Ncaaseverler için manidar bir rekabetin yaşandığı akşamlardandı. North Carolina'nın esasoğlanları her zaman için NC Tar Heels ve Duke Blue Devils'tir ama bizim Engin Atsür'ün takımı-okulu NC State Wolfpack de en azından coğrafi olarak bu rekabete ortak olmaya çalışır. Tarihte de sık sık sürpriz zaferlere imza atarak mağrur ağabeylerini şaşırttıkları olmuştur. Tıpkı dün olduğu gibi. Hani futbol terminolojisinden çok aşina olduğumuz bir söyleyiş vardır ya "Derbilerin havası farklı olur" diye. Aynen öyle. Israrla March Madness ve hatta şampiyonluk kovalayan Tar Heels bu sezon ACC'de fazla zorlanmayacak gibi görünüyor. En büyük rakipleri Duke'un da bu sezon tüm dış desteklere rağmen şansı yok denecek kadar az ama dedik ya bu maçların havası farklı. Wolfpack dün takım olarak çok özverili bir oyun oynadı ve bunda oyun kurucusu Engin Atsür'ün büyük payı vardı. 10 asist ve 3 top çalmasının yanına kattığı kritik dakikalarda gelen 12 sayısıyla ekibin ağabeyi ve saha içi lideri görevini kusursuz yerine getirdi ve bu epik galibiyette büyük rol oynadı. Maç sonu atmosfer Wolfpack lehine o kadar olumluydu ki oyunculardan Gavin Grant "bu büyük bir olay, yarın derse bile girmemize gerek olmayabilir" diyebildi. Sonuç olarak maç öncesi yerel yayınların "Davut Goliath'a karşı" diyerek biraz da alaycı yaklaştığı derbiyi Davut kazandı ama durun bir dakika hikayenin aslında da öyle olmamış mıydı!