BU YAZI İLK OLARAK 8 AĞUSTOS 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.
5-1’lik Galatasaray-OFK Belgrad maçının adamı kimdi? Kewell mı, Arda mı, M.Sarp mı? Bence maçın adamı futbol kariyerine OFK Belgrad’ın altyapı antrenörü olarak devam eden ve müsabakanın da yorumculuğunu yapan Cevat Prekazi’ydi…
Bunda anlattığı konuya hâkimiyeti ve izleyiciyi boğmayan usta işi yorumlarının payı vardı elbette ama bana öyle geliyor ki Prekazi o gün çıkıp Ömer Üründülvari bir performans da sergilese Galatasaraylıların ve birçok futbolseverin gözünde maçın yıldızı olacaktı zaten.
Bizler televizyon başında bir yandan maça bir yandan Prekazi’ye konsantre olmuşken ekmeğini OFK Belgrad’dan kazanan Prekazi’nin kalbinin kimde olduğunu hissetmek zor olmadı. Maç öncesi yayıncı kanalın muhabirine söylediği gibi: “İş farklı aşk farklı. Galatasaray benim aşkım, OFK işim…”
Futbolun dinamikleri ve hayat üzerindeki etkisi eşsiz bir fenomen. Kuşkusuz Prekazi’nin gönlünde Galatasaray’ın yeriyle futbola başladığı Mitrovica’nın, Partizan Belgrad’ın, Hajduk Split’in yerleri çok farklı. Bir sporcunun bir kulübü ve onun ülkesini ikinci bir vatan gibi görmesi, ona karşı çocukça bir aşk beslemesi futbol harici dinamiklerle gerçekleşmesi pek de mümkün olan şeyler değil. Ve şunu rahatlıkla iddia edebilirim ki kazandığı tüm başarıların ötesinde Prekazi’yi Galatasaray’a bu denli bağlayan şey artık Bakırköyspor forması giydiği dönemde Ali Sami Yen’de Galatasaray taraftarlarınca “Unutamam seni” tezahüratları eşliğinde yolcu edilmesidir.
Bu hikâye hep anlatılır ve Prekazi’nin soyunma odasına gözyaşlarıyla gittiği söylenir. İki taraflı nasıl bir sevgidir, nasıl bir tutkudur… Futbolsuz mümkün olabilmesi pek de ihtimal dâhilinde gözükmeyen ve futbolu, insanların futbolu kucaklama biçimlerini anlayamayan halktan kopuk “entelektüellerin” çözmesi zor olan bir durum aslında bu. Tipik bir “solcu” gibi afyon göndermesi yapmış olmayayım -zira hiç sevmem- ama akıllara Eduardo Galeano’nun şu sözü de gelmiyor değil: “Futbol, Tanrı’ya benzer, birçok insanın ona inanması ve entelektüellerin kendisine kuşkuyla yaklaşmasıyla…”
FUTBOL VE KENT
Öyle ya da böyle futbol üzerinden kurulan tüm bu ilişkilerin kentli ilişkiler olduğunu görmek lazım. Futbol her yerde oynanabilir. Hatta kırlarda daha rahat oynanır ama futbolu futbol yapan sokaklarda da oynanabilmesidir. Futbol kentlidir, futbolsever kentlidir. Futbol işçi sınıfının oyunudur ve bu tarih boyunca böyle olagelmiştir. Bakmayın “halkın” stadyumlardan o neo-liberal elin ve endüstrileşmenin etkisiyle silinmeye çalışılmasına. Halen o stadyumların hâkim kültürünü belirleyen şey bu kentin çalışan insanlarının, emekçilerinin kültürüdür ve futbol yoluyla sağlanan olumlu/olumsuz iletişim hep bunu yansıtır. (Bu noktada bu yazının derdi olmasa da belirtmek gerek ki elbette bu kültürün asıl mühendisi hâkim sınıftır ve bu kültürün güdük kalmasının müsebbibi de onlardır ve futbol gibi kültürel araçlar da bu noktada rol oynar.)
Geçen sezon bir Galatasaray maçında Açık ve Kapalı tribün takımı protesto etti. Numaralı ise nasıl olduysa ilk kez örgütlendi ve protestoya protestoyla karşılık vererek takıma sahip çıktı. Bunun üzerine “halk” tribünlerinden Numaralı’ya müthiş bir tepki yağdı. Belki Numaralı Tribün’ün bu konudaki tavrı doğruydu ama işin orasında değilim. Maç sonu deneyimli spor gazetecisi ağabeyimiz Şaban Petek’le bu olayı konuşurken çok doğru bir şey söyledi Şaban ağabey: “Hayatlarında ilk kez sosyeteye TOPtan bir tepki koydular, hoş gör be Mithat.” Ne kadar doğru bir cümle ve acı ya da değil ama bir gerçekliği yansıtıyor. Maalesef “sosyeteye” karşı bile günlük yaşantımızda birçok sebepten ötürü koyamadığımız tepkiyi ancak futbol aracılığıyla gösterebiliyoruz. Çünkü ne olursa olsun o sınırların içinde senin kültürün hâkim.
Bu bağlamda Prekazi’yi Uşşak makamından, Safiye Soyman’la hafifçe arabeske devrilmiş “Unutamam Seni” ile uğurlamayacaksın da neyle uğurlayacaksın? Prekazi ile bizim o kimilerine göre çok avam olan futbol sevdası üzerinden kurduğumuz ilişki tam da böyle bir şey.
Uşşak yani “aşıklar”… İşte Cevat Prekazi ile bir spor kulübünün asıl sahibi olan taraftarların kurduğu yüzde yüz kentli ve yüzde yüz emekçi kültürün reel halet-i ruhiyesini yansıtan ilişkinin adı. Henri Lefebvre’ın bence geleceğin çok önemli bir gerçekliğine işaret eden bir sözü vardır: “Devrim ya kentli olabilir ya da hiçbir şey”. Bunu rahatlıkla futbola uyarlayabiliriz: Futbol ya kentli olabilir ya da hiçbir şey. Çünkü futbol işçi sınıfının oyunudur ve futbol üzerinden kurduğumuz tüm ilişkiler de olumlu ya da olumsuz bu kültürü yansıtır, yansıtacaktır.
Showing posts with label galatasaray. Show all posts
Showing posts with label galatasaray. Show all posts
Sunday, August 8, 2010
“Unutamam seni…”
Saturday, March 27, 2010
Derbi, Canaydın ve Bursaspor
BU YAZI İLK OLARAK 28 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Önce bir iddia: Bugünkü Galatasaray-Fenerbahçe derbisi olaysız tamamlanacak. Kulağa uçuk ve absürd geliyor değil mi? Biliyorum o yüzden meramımı biraz daha açacağım. Olaysız dediysem o kadar da endişelenmesin holding medyalarımız. Ufak tefek efelenmeler, küfürleşmeler, tribün atraksiyonları elbette olacak. Bunlar bizim dünya derbisinin şanındandır. Hatta diyebilirim ki bizimkini dünya derbisi yapan salt taşıdığı bu şiddet ve nefret potansiyelidir.
Ali Sami Yen Stadyumu’nun her türden plastiğe alışık çimlerini envai çeşit marka su şişelerinden, sarılı-kırmızılı koltuklardan, bozuk paralardan, çakmaklardan hangi ulvi güç koruyacak dersiniz? İnsanlığımızı hatırlamak için hangi bedeli ödememiz gerekiyordu? Görünüşe bakılırsa bir faninin ölümü bunun için yeterli sebep.
Özhan Canaydın, malum 6-0’lık maçta Fenerbahçe’nin attığı gollere alkış tutarak pek alışık olmadığımız bir yönetici profili çizmiş, kendi camiasının tepkisini çekmek pahasına centilmen başkan payesini kazanmıştı. Daha sonraki dönemde onun da popülist tavır ve açıklamalarına şahit olmuştuk gerçi ama insanın adı çıkmayagörsün. Canaydın, bizim futbol çevremizde en makbul olmayan ‘centilmen, hakkaniyetli adam’ gömleğini üzerine giymişti bir kere. Sonu “Bizi, yaktın, yıktın, gittin Canaydın” tezahüratlarıyla geldi. Başarısızdı, doğruya doğru. Yine de kimi gönüllerde taht kurduğu kesindi.
Fenerbahçe’nin hafta içi Manisaspor’la oynadığı kupa maçında bir ilke şahit olduk. Bu ülkede ilk defa bir saygı duruşu saygısızlık duruşuna dönüştürülmedi. Ve bir de jest vardı Fenerbahçe tribünlerinde: “Mekânın cennet olsun centilmen başkan” pankartı taraflı tarafsız herkesin takdirini topladı.
Kimse merak etmesin! Fenerbahçe tribünlerinden atılan bu dostluk atımının barutu 1 maç anca gider. Bu sükûnet ne holding medyasının, ne endüstrinin ne de yolunu kaybetmiş taraftar gruplarının işine gelir. Dolayısıyla paniğe gerek yok. Bir kez olsun adam gibi maç izleyeceğiz. Dostane olmayacak, belki ilk hatalı hakem kararında yine küfürler ve komplo teorileri havada uçuşacak ama umuyorum 1 maçlığına insan gibi maç izleyebileceğiz. Özhan Canaydın’ın dirisi değil belki ama ölüsü bunu başaracak.
Bizde işler böyle yürüyor işte. Frankfurt Okulu’ndan psikolog Erich Fromm’un dediği gibi modern insan kaçınılmaz son olan ölümden azadeymiş gibi yaşıyor ama ne kadar bastırsak da ölümün gerçekliği ve korkusu her an bizimle. Bu sebepten tüm diğer edim ve duygularımızda ortaya çıkan sığlık ve vahşet vefat haberlerinde ve cenaze törenlerinde yerini abartılı bir telafiye bırakıyor. Oysa ölüye gösterdiğimiz bu dağdağalı saygı bile bizim kefaret çırpınışlarımızdan ibaret.
1 maç dostlar! 1 kereliğine olsun doğru dürüst bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisi izleyebilmek umuduyla…
Bursa’nın zirve yürüyüşü
Sezonun favorileri derbi heyecanı yaşarken liderliğin keyfini tepelere pek de aşina olmayan bir takım sürüyor. Yeşil-beyazlılar son 8 haftaya en yakın rakibi Galatasaray’ın 5 puan farkla önünde girdi. Üstelik önlerindeki fikstür belki de ligin en avantajlı fikstürü. Eğer bu haftaki derbide Galatasaray puan kaybı yaşarsa önleri iyice açılacak ve belki de Anadolu, tam 26 sene sonra yeni bir şampiyonla İstanbul hegemonyasını titretecek.
Bu sefer olacak gibi, bu sefer herkes nefesini tuttu. 1984’ten bu yana Trabzon’un, Samsun’un, Kocaeli’nin, Gaziantep’in, Ankaragücü’nün, Gençlerbirliği’nin, Sivas’ın yaklaşıp da tamamına erdiremediği şampiyonluk koşusunu Bursa’nın gerçekleştirebileceğine dair olan inanç her zamankinden daha fazla.
Bekleyip göreceğiz. Bursaspor, ırkçılığıyla nam salan garabet taraftar gruplarından çok daha fazlası demek olduğunu herkese kanıtlama şansına sahip. Peki bu şampiyonluk gelirse iddia edildiği gibi bir Anadolu devrimine yol açar mı? Bursaspor’un ve diğer takımların önünü bir hamlede açmaya muktedir olur mu? Bunun cevabı da başka bir yazının konusu olsun.
Önce bir iddia: Bugünkü Galatasaray-Fenerbahçe derbisi olaysız tamamlanacak. Kulağa uçuk ve absürd geliyor değil mi? Biliyorum o yüzden meramımı biraz daha açacağım. Olaysız dediysem o kadar da endişelenmesin holding medyalarımız. Ufak tefek efelenmeler, küfürleşmeler, tribün atraksiyonları elbette olacak. Bunlar bizim dünya derbisinin şanındandır. Hatta diyebilirim ki bizimkini dünya derbisi yapan salt taşıdığı bu şiddet ve nefret potansiyelidir.
Ali Sami Yen Stadyumu’nun her türden plastiğe alışık çimlerini envai çeşit marka su şişelerinden, sarılı-kırmızılı koltuklardan, bozuk paralardan, çakmaklardan hangi ulvi güç koruyacak dersiniz? İnsanlığımızı hatırlamak için hangi bedeli ödememiz gerekiyordu? Görünüşe bakılırsa bir faninin ölümü bunun için yeterli sebep.
Özhan Canaydın, malum 6-0’lık maçta Fenerbahçe’nin attığı gollere alkış tutarak pek alışık olmadığımız bir yönetici profili çizmiş, kendi camiasının tepkisini çekmek pahasına centilmen başkan payesini kazanmıştı. Daha sonraki dönemde onun da popülist tavır ve açıklamalarına şahit olmuştuk gerçi ama insanın adı çıkmayagörsün. Canaydın, bizim futbol çevremizde en makbul olmayan ‘centilmen, hakkaniyetli adam’ gömleğini üzerine giymişti bir kere. Sonu “Bizi, yaktın, yıktın, gittin Canaydın” tezahüratlarıyla geldi. Başarısızdı, doğruya doğru. Yine de kimi gönüllerde taht kurduğu kesindi.
Fenerbahçe’nin hafta içi Manisaspor’la oynadığı kupa maçında bir ilke şahit olduk. Bu ülkede ilk defa bir saygı duruşu saygısızlık duruşuna dönüştürülmedi. Ve bir de jest vardı Fenerbahçe tribünlerinde: “Mekânın cennet olsun centilmen başkan” pankartı taraflı tarafsız herkesin takdirini topladı.
Kimse merak etmesin! Fenerbahçe tribünlerinden atılan bu dostluk atımının barutu 1 maç anca gider. Bu sükûnet ne holding medyasının, ne endüstrinin ne de yolunu kaybetmiş taraftar gruplarının işine gelir. Dolayısıyla paniğe gerek yok. Bir kez olsun adam gibi maç izleyeceğiz. Dostane olmayacak, belki ilk hatalı hakem kararında yine küfürler ve komplo teorileri havada uçuşacak ama umuyorum 1 maçlığına insan gibi maç izleyebileceğiz. Özhan Canaydın’ın dirisi değil belki ama ölüsü bunu başaracak.
Bizde işler böyle yürüyor işte. Frankfurt Okulu’ndan psikolog Erich Fromm’un dediği gibi modern insan kaçınılmaz son olan ölümden azadeymiş gibi yaşıyor ama ne kadar bastırsak da ölümün gerçekliği ve korkusu her an bizimle. Bu sebepten tüm diğer edim ve duygularımızda ortaya çıkan sığlık ve vahşet vefat haberlerinde ve cenaze törenlerinde yerini abartılı bir telafiye bırakıyor. Oysa ölüye gösterdiğimiz bu dağdağalı saygı bile bizim kefaret çırpınışlarımızdan ibaret.
1 maç dostlar! 1 kereliğine olsun doğru dürüst bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisi izleyebilmek umuduyla…
Bursa’nın zirve yürüyüşü
Sezonun favorileri derbi heyecanı yaşarken liderliğin keyfini tepelere pek de aşina olmayan bir takım sürüyor. Yeşil-beyazlılar son 8 haftaya en yakın rakibi Galatasaray’ın 5 puan farkla önünde girdi. Üstelik önlerindeki fikstür belki de ligin en avantajlı fikstürü. Eğer bu haftaki derbide Galatasaray puan kaybı yaşarsa önleri iyice açılacak ve belki de Anadolu, tam 26 sene sonra yeni bir şampiyonla İstanbul hegemonyasını titretecek.
Bu sefer olacak gibi, bu sefer herkes nefesini tuttu. 1984’ten bu yana Trabzon’un, Samsun’un, Kocaeli’nin, Gaziantep’in, Ankaragücü’nün, Gençlerbirliği’nin, Sivas’ın yaklaşıp da tamamına erdiremediği şampiyonluk koşusunu Bursa’nın gerçekleştirebileceğine dair olan inanç her zamankinden daha fazla.
Bekleyip göreceğiz. Bursaspor, ırkçılığıyla nam salan garabet taraftar gruplarından çok daha fazlası demek olduğunu herkese kanıtlama şansına sahip. Peki bu şampiyonluk gelirse iddia edildiği gibi bir Anadolu devrimine yol açar mı? Bursaspor’un ve diğer takımların önünü bir hamlede açmaya muktedir olur mu? Bunun cevabı da başka bir yazının konusu olsun.
Etiketler:
erich fromm,
Evrensel,
fenerbahçe,
galatasaray,
özhan canaydın
Saturday, January 30, 2010
"Muz balığı için mükemmel bir gün"
BU YAZI İLK OLARAK 31.01.2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Transfer ve borç şampiyonu Galatasaray’ın tahtırevandan inmeye niyeti yok. Baros, Kewell, Meira, Leo Franco, Rijkaard, Keita, Elano, Jo, Giovani, Neill. Son 2 senede en azından ölü sezonun kralı Haldun Üstünel pardon Galatasaray. Forsumuz gıcır, keyfimiz keka! Bir de içmeye ayran bulabilsek!
Okulda da hep yaptığımız gibi ekonomiye, edebiyata girmeden, önceliği beden eğitimine verelim. Jo, Giovani, Neill geldi. Nonda, Linderoth gönderildi. Gidenlerin maalesef vakti gelmişti, gelen 3 futbolcununsa en klişe tabirle “kumaşı iyi.”
Jo-Gio-Neill
Jo, ortamını bulursa değil Gakatasaray’da dünyanın bütün takımlarında iş yapabilecek yetenekte bir santrfor ama Avrupa Kupası maçlarında oynayamayacak olması büyük soru işareti. Kewell ve Baros sakat, e Nonda da gönderildi. Bu demek oluyor ki Galatasaray, Atletico Madrid’e karşı santrforsuz bir 4-6-0’la tur arayacak(Tabii bir son dakika transferi gerçekleşmezse).
Gelelim Giovani’ye… Gio, Barcelona ve Meksika genç milli takımında ilk çıkış yaptığında sahip olduğu fiziksel yeteneklerin üst düzey bir yıldız olmasını engelleyeceğini düşünenlerdendim. Geride kalan seneler bu görüşün haklılığını ortaya koydu. Ha bu Gio’nun gelip Galatasaray’da döktürmeyeceği anlamına gelmez. Nihayetinde burası Türkiye, etimiz belli budumuz belli. Takımdaki yetenekleri hücum oyuncularına bir yenisi daha eklendi. Rijkaard, Gio’yu 2 çapanın önünde ofansif olarak oynatacaktır.
Lucas Neill’sa Rijkaard ve Neeskens’in ta Barcelona günlerinden bu yana takip ettiği bir isim. Medyada çok bilen yorumcularımızın hiç izlemediklerini itiraf ettikleri bir futbolcu hakkında kestikleri ahkâmlar deyim yerindeyse trajikomik. Avustralyalı defans oyuncusu hem stoper hem de sağ bek olarak oynayabiliyor. Galatasaray’ın savunma derinliğine çok büyük katkıda bulunacaktır. Üstelik taraftarın taptığı Harry Kewell’ın da yakın arkadaşı olması artılar hanesine yazılabilecek bir puan.
Şimdilik kafalardaki en büyük soru işareti tamamı yabancılardan oluşan hücum hattının birbirine nasıl uyum sağlayacağı ve Arda Turan santrfor olarak sahaya çıkarken Atletico Madrid’in nasıl ekarte edileceği?
Muz balıkları
Sempatizanı olduğu takımın altına girdiği borçlara endişelenecek kadar toz pembe bir hayatım yok. 250 milyon dolar(yoksa avro muydu) borç varmış da ona bir 20 daha eklenmiş. Buna cevabım kısa ve nettir: Bana ne! Borcu tasarrufla ya da daha fazla krediyle idare etmek sonuçları itibariyle birbirinden pek de ayrılmayan iki ekonomik yöntemden ibarettir. Son küresel krizden sonra ikinci yönteme biraz çekinceyle yaklaşıldığı söylenebilir, tabii olaya orta sınıfın gözünden bakıyorsanız. Gerçek şu ki bulunduğu piyasanın tepesinde olanlar aşağıdakileri yatırımlarını küçültmeye ikna ettiler. “Alıp-verip ekonomiye can versinler” kâfi. Oysa kendilerinin bu krize verdikleri yanıt daha çok yatırım, daha acımasız tenkisat, gerekirse daha düşük faizli daha çok borç. ABD’nin Afganistan atağını, Real Madrid’in transfer çılgınlıklarını, Arap sermayesinin durmak bilmeyen yatırımlarını başka türlü açıklamanın bir yolunu bilen varsa bana da öğretsin.
Galatasaray’ın durumu da benzer. Sonuçta meydanda hayali ya da nakdi bir para olmasa ne Rijkaard, ne Keita, ne Elano, Haldun Üstünel’in kara kaşının, uzun saçının hatırına gelmezdi buralara kadar. Galatasaray’ın kurmayları krizden tüketerek ve müşterilerini tüketime ikna ederek çıkacağına inanıyor. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz ABD’li yazar J.D Salinger’in bir öyküsünde dediği gibi muz dolu bir delikten içeri girmiş balıkları andırıyoruz. Karşımıza çıkan muzları yedikçe deliğe daha da saplanıyoruz, yedikçe saplanıyoruz, yedikçe batıyoruz, yedikçe şişiyoruz. “Neden mi? Çünkü öyle muz balıkları bilirim ki, bir kez delikten içeri girdikten sonra yetmiş sekiz muz yediler, ondan!” Sonumuz, 78 muz yiyerek ihya olacağına inanan balıkların sonuna benzemez umarım. Sempatizanı olduğum takım adına endişelenmem diyorsam o kadar da değil. İlk aşktır nihayetinde.
Muz hastalığı esasında hepimizin hastalığıdır. Salinger, kapitalizmin kısır döngüsünü ve 50’lerde iyice palazlanmaya başlayan tüketim çılgınlığını “Muz Balığı için mükemmel bir gün” öyküsüyle teşhis eder ve betimlerken her büyük yazar gibi zamansız ve mekânsız olmayı başarabiliyordu. Bu yüzden bir futbol yazısını yazarken dahi Salinger’dan ilham alabiliyoruz. Nur içinde yatsın!
Transfer ve borç şampiyonu Galatasaray’ın tahtırevandan inmeye niyeti yok. Baros, Kewell, Meira, Leo Franco, Rijkaard, Keita, Elano, Jo, Giovani, Neill. Son 2 senede en azından ölü sezonun kralı Haldun Üstünel pardon Galatasaray. Forsumuz gıcır, keyfimiz keka! Bir de içmeye ayran bulabilsek!
Okulda da hep yaptığımız gibi ekonomiye, edebiyata girmeden, önceliği beden eğitimine verelim. Jo, Giovani, Neill geldi. Nonda, Linderoth gönderildi. Gidenlerin maalesef vakti gelmişti, gelen 3 futbolcununsa en klişe tabirle “kumaşı iyi.”
Jo-Gio-Neill
Jo, ortamını bulursa değil Gakatasaray’da dünyanın bütün takımlarında iş yapabilecek yetenekte bir santrfor ama Avrupa Kupası maçlarında oynayamayacak olması büyük soru işareti. Kewell ve Baros sakat, e Nonda da gönderildi. Bu demek oluyor ki Galatasaray, Atletico Madrid’e karşı santrforsuz bir 4-6-0’la tur arayacak(Tabii bir son dakika transferi gerçekleşmezse).
Gelelim Giovani’ye… Gio, Barcelona ve Meksika genç milli takımında ilk çıkış yaptığında sahip olduğu fiziksel yeteneklerin üst düzey bir yıldız olmasını engelleyeceğini düşünenlerdendim. Geride kalan seneler bu görüşün haklılığını ortaya koydu. Ha bu Gio’nun gelip Galatasaray’da döktürmeyeceği anlamına gelmez. Nihayetinde burası Türkiye, etimiz belli budumuz belli. Takımdaki yetenekleri hücum oyuncularına bir yenisi daha eklendi. Rijkaard, Gio’yu 2 çapanın önünde ofansif olarak oynatacaktır.
Lucas Neill’sa Rijkaard ve Neeskens’in ta Barcelona günlerinden bu yana takip ettiği bir isim. Medyada çok bilen yorumcularımızın hiç izlemediklerini itiraf ettikleri bir futbolcu hakkında kestikleri ahkâmlar deyim yerindeyse trajikomik. Avustralyalı defans oyuncusu hem stoper hem de sağ bek olarak oynayabiliyor. Galatasaray’ın savunma derinliğine çok büyük katkıda bulunacaktır. Üstelik taraftarın taptığı Harry Kewell’ın da yakın arkadaşı olması artılar hanesine yazılabilecek bir puan.
Şimdilik kafalardaki en büyük soru işareti tamamı yabancılardan oluşan hücum hattının birbirine nasıl uyum sağlayacağı ve Arda Turan santrfor olarak sahaya çıkarken Atletico Madrid’in nasıl ekarte edileceği?
Muz balıkları
Sempatizanı olduğu takımın altına girdiği borçlara endişelenecek kadar toz pembe bir hayatım yok. 250 milyon dolar(yoksa avro muydu) borç varmış da ona bir 20 daha eklenmiş. Buna cevabım kısa ve nettir: Bana ne! Borcu tasarrufla ya da daha fazla krediyle idare etmek sonuçları itibariyle birbirinden pek de ayrılmayan iki ekonomik yöntemden ibarettir. Son küresel krizden sonra ikinci yönteme biraz çekinceyle yaklaşıldığı söylenebilir, tabii olaya orta sınıfın gözünden bakıyorsanız. Gerçek şu ki bulunduğu piyasanın tepesinde olanlar aşağıdakileri yatırımlarını küçültmeye ikna ettiler. “Alıp-verip ekonomiye can versinler” kâfi. Oysa kendilerinin bu krize verdikleri yanıt daha çok yatırım, daha acımasız tenkisat, gerekirse daha düşük faizli daha çok borç. ABD’nin Afganistan atağını, Real Madrid’in transfer çılgınlıklarını, Arap sermayesinin durmak bilmeyen yatırımlarını başka türlü açıklamanın bir yolunu bilen varsa bana da öğretsin.
Galatasaray’ın durumu da benzer. Sonuçta meydanda hayali ya da nakdi bir para olmasa ne Rijkaard, ne Keita, ne Elano, Haldun Üstünel’in kara kaşının, uzun saçının hatırına gelmezdi buralara kadar. Galatasaray’ın kurmayları krizden tüketerek ve müşterilerini tüketime ikna ederek çıkacağına inanıyor. Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz ABD’li yazar J.D Salinger’in bir öyküsünde dediği gibi muz dolu bir delikten içeri girmiş balıkları andırıyoruz. Karşımıza çıkan muzları yedikçe deliğe daha da saplanıyoruz, yedikçe saplanıyoruz, yedikçe batıyoruz, yedikçe şişiyoruz. “Neden mi? Çünkü öyle muz balıkları bilirim ki, bir kez delikten içeri girdikten sonra yetmiş sekiz muz yediler, ondan!” Sonumuz, 78 muz yiyerek ihya olacağına inanan balıkların sonuna benzemez umarım. Sempatizanı olduğum takım adına endişelenmem diyorsam o kadar da değil. İlk aşktır nihayetinde.
Muz hastalığı esasında hepimizin hastalığıdır. Salinger, kapitalizmin kısır döngüsünü ve 50’lerde iyice palazlanmaya başlayan tüketim çılgınlığını “Muz Balığı için mükemmel bir gün” öyküsüyle teşhis eder ve betimlerken her büyük yazar gibi zamansız ve mekânsız olmayı başarabiliyordu. Bu yüzden bir futbol yazısını yazarken dahi Salinger’dan ilham alabiliyoruz. Nur içinde yatsın!
Saturday, January 9, 2010
"Adalet Mümkün Değildir"
BU YAZI İLK OLARAK 10.01.10 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Fransız filozof Jacques Derrida, kapitalist ulus-devlet formlarında yargı sisteminin kaçınılmaz olarak içine çekildiği kargaşayı şöyle tanımlar: “Yargı kararları hukuki olabilir ama asla tam olarak adil olamaz.” Bu paradoksun Türkçe’de ironik bir karşılığı var: “Adalet mümkün değildir.” (Deyiş bana ait değil Türkçe’ye aktaranın kim olduğundan da emin değilim) Bu aforizma şu aralar Türk basketbolunda yaşanan hukuk komedisini birebir karşılamaktadır.
Perşembe günü, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü(GSGM) Galatasaray Basketbol Kulübü’ne verilen “5 puan silme” cezasının ve yöneticiler Yiğit Şardan’la Ali Türsan’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasına karar verdi. Yöneticilerin bu tip olaylarda aklanmasına alışığız da “5 puan silme” cezasının iptalinin gerekçesi tam Aziz Nesin’lik: “Yasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle…”
Ben hukuk adamı değilim, üniversitede aldığım 2 adet hukuk dersiyle de ahkam kesmek istemem ama bir yargı organı yasal dayanağı olmayan bir cezaya nasıl hükmedebilir ki zaten? Bir hakim o gün içinden nasıl geliyorsa ona göre karar verebilir mi? Ortada öyle bir durum var ki sanki sırf kamuoyunu tatmin etmek için belli cezalar verilmiş ve olay soğuduktan sonra-zaten yasal dayanağı olmayan- bu cezalar bir hokus pokusla yok edilmiş.
Kendimi GSGM’nin olay boyu sahip olduğu gizli ajandadan eminmiş gibi hissediyorum. Bence öyle bir durum var ki tüm bu cezalar verilirken Galatasaray yönetimi ve GSGM 2 ay sonra cezaların kaldırılması konusunda mutabakata varmıştı. Kusura bakmayın ama hukukun H’sinin ortada olmadığı bir noktada meydan dedikodulara, varsayımlara ve komplo teorilerine kalır. Şu durumda Galatasaray’ın büyük bir kulüp olduğu için Federasyon ve yargı organları tarafından kollandığı algısını da en azından kamu vicdanında değiştiremezsiniz.
Galatasaray Spor Kulübü’nün kurumsal olarak tamamen aklandığı bu olayda en ağır cezayı en az suçu olan Cemal Nalga ve Tufan Ersöz almıştır. Bu da ayrı bir hukuk cinayeti. Derrida’ya geri dönersek: “Yargı kararları hukuki olabilir ama asla tam olarak adil olamaz.” Tıpkı bu olayda olduğu gibi.
“Beyaz medya konuştu siyahoğlan, piştov patladı”
Türkiye’nin parkelerinden ABD’ninkilere geçelim. Orada da işler karışık. Başkentin NBA takımı Washington Wizards, 1997 yılında Bullets yani Mermiler olan ismini şiddeti çağrıştırdığı gerekçesiyle Wizards(Sihirbazlar) olarak değiştirmişti. Bundan 13 yıl sonra takım hakikaten mermilerle anılır oldu.
Takımın yıldız oyun kurucusu Gilbert Arenas, soyunma odasında silah bulundurduğu gerekçesiyle NBA başkanı David Stern tarafından süresiz olarak cezalandırıldı. Bunun anlamı şu, adli süreç sonuçlanana kadar Gilbert Arenas forma giyemeyecek ve bu süre zarfında oynayamadığı her maç kendisine 147 bin Dolar’a patlayacak. Senede 16 milyon Dolar kazanan Arenas için dünyanın sonu değil elbette. Bu konuda benim dikkatle izlediğim nokta Amerikan basınının tutumu oldu ve endişelerimde hiç de haksız çıkmadığımı baştan belirteyim.
ABD’nin “Beyaz” basını her zaman olduğu gibi şiddet olaylarını, Siyahiler ve onların kültürüyle bağdaştırma çabası içerisinde. Olay ortaya çıktığı günden bu yana hip-hop kültürü, siyahilerin yaşadıkları bölgelerdeki suç oranları, çete üyesi olan siyahi sporcular, silah dövmesi olan basketbolcuların isimleri ana akım konuşan yazarların ağzından düşmüyor.
İşin aslı şu ki ABD bireysel silahlanmada dünyanın bir numaralı ülkesi. Bireysel silahlanma konusunda hiçbir hukuki kısıtlama yok. İsteyen vatandaş gidip taramalı tüfek bile alabilir. New Jersey Nets guard’ı Devin Harris’in de belirttiği gibi NBA oyuncularının %75’i silah taşıyor. Bireysel silahlanmayı serbest bırakan Bush hükümetinin dışişleri bakanı Condoleeza Rice’a göre silah taşıma özgürlüğü en az düşünce ve din özgürlüğü kadar önemli. Kısacası sadece siyahilerin silahlarla haşır neşir olduğu iddiası tamamen safsata olduğu gibi bu silah kültürünü besleyen kurum da bizzat devletin kendisi.
ABD, halen başka ülkelerde işgalci pozisyonundayken, ülkedeki bütün büyük ligler(NBA, NFL, MLB, NHL) ve spor karşılaşmalarını yayınlayan televizyon kuruluşları Pentagon’un(ABD Savunma Bakanlığı) kurumlarıyla işbirliği içindeyken spor dünyasının üzerine çöken şiddet kültürünü Siyahilerin Hip-hop geleneğiyle açıklama kolaycılığı, yüzsüzlüğü ve ırkçılığı bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? Her fırsatta suçu, töre cinayetlerini ve devlet eliyle silahlandırılan korucuların katliamlarını Kürt kültürüyle açıklamaya bayılan Türk medyasını.
Fransız filozof Jacques Derrida, kapitalist ulus-devlet formlarında yargı sisteminin kaçınılmaz olarak içine çekildiği kargaşayı şöyle tanımlar: “Yargı kararları hukuki olabilir ama asla tam olarak adil olamaz.” Bu paradoksun Türkçe’de ironik bir karşılığı var: “Adalet mümkün değildir.” (Deyiş bana ait değil Türkçe’ye aktaranın kim olduğundan da emin değilim) Bu aforizma şu aralar Türk basketbolunda yaşanan hukuk komedisini birebir karşılamaktadır.
Perşembe günü, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü(GSGM) Galatasaray Basketbol Kulübü’ne verilen “5 puan silme” cezasının ve yöneticiler Yiğit Şardan’la Ali Türsan’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasına karar verdi. Yöneticilerin bu tip olaylarda aklanmasına alışığız da “5 puan silme” cezasının iptalinin gerekçesi tam Aziz Nesin’lik: “Yasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle…”
Ben hukuk adamı değilim, üniversitede aldığım 2 adet hukuk dersiyle de ahkam kesmek istemem ama bir yargı organı yasal dayanağı olmayan bir cezaya nasıl hükmedebilir ki zaten? Bir hakim o gün içinden nasıl geliyorsa ona göre karar verebilir mi? Ortada öyle bir durum var ki sanki sırf kamuoyunu tatmin etmek için belli cezalar verilmiş ve olay soğuduktan sonra-zaten yasal dayanağı olmayan- bu cezalar bir hokus pokusla yok edilmiş.
Kendimi GSGM’nin olay boyu sahip olduğu gizli ajandadan eminmiş gibi hissediyorum. Bence öyle bir durum var ki tüm bu cezalar verilirken Galatasaray yönetimi ve GSGM 2 ay sonra cezaların kaldırılması konusunda mutabakata varmıştı. Kusura bakmayın ama hukukun H’sinin ortada olmadığı bir noktada meydan dedikodulara, varsayımlara ve komplo teorilerine kalır. Şu durumda Galatasaray’ın büyük bir kulüp olduğu için Federasyon ve yargı organları tarafından kollandığı algısını da en azından kamu vicdanında değiştiremezsiniz.
Galatasaray Spor Kulübü’nün kurumsal olarak tamamen aklandığı bu olayda en ağır cezayı en az suçu olan Cemal Nalga ve Tufan Ersöz almıştır. Bu da ayrı bir hukuk cinayeti. Derrida’ya geri dönersek: “Yargı kararları hukuki olabilir ama asla tam olarak adil olamaz.” Tıpkı bu olayda olduğu gibi.
“Beyaz medya konuştu siyahoğlan, piştov patladı”
Türkiye’nin parkelerinden ABD’ninkilere geçelim. Orada da işler karışık. Başkentin NBA takımı Washington Wizards, 1997 yılında Bullets yani Mermiler olan ismini şiddeti çağrıştırdığı gerekçesiyle Wizards(Sihirbazlar) olarak değiştirmişti. Bundan 13 yıl sonra takım hakikaten mermilerle anılır oldu.
Takımın yıldız oyun kurucusu Gilbert Arenas, soyunma odasında silah bulundurduğu gerekçesiyle NBA başkanı David Stern tarafından süresiz olarak cezalandırıldı. Bunun anlamı şu, adli süreç sonuçlanana kadar Gilbert Arenas forma giyemeyecek ve bu süre zarfında oynayamadığı her maç kendisine 147 bin Dolar’a patlayacak. Senede 16 milyon Dolar kazanan Arenas için dünyanın sonu değil elbette. Bu konuda benim dikkatle izlediğim nokta Amerikan basınının tutumu oldu ve endişelerimde hiç de haksız çıkmadığımı baştan belirteyim.
ABD’nin “Beyaz” basını her zaman olduğu gibi şiddet olaylarını, Siyahiler ve onların kültürüyle bağdaştırma çabası içerisinde. Olay ortaya çıktığı günden bu yana hip-hop kültürü, siyahilerin yaşadıkları bölgelerdeki suç oranları, çete üyesi olan siyahi sporcular, silah dövmesi olan basketbolcuların isimleri ana akım konuşan yazarların ağzından düşmüyor.
İşin aslı şu ki ABD bireysel silahlanmada dünyanın bir numaralı ülkesi. Bireysel silahlanma konusunda hiçbir hukuki kısıtlama yok. İsteyen vatandaş gidip taramalı tüfek bile alabilir. New Jersey Nets guard’ı Devin Harris’in de belirttiği gibi NBA oyuncularının %75’i silah taşıyor. Bireysel silahlanmayı serbest bırakan Bush hükümetinin dışişleri bakanı Condoleeza Rice’a göre silah taşıma özgürlüğü en az düşünce ve din özgürlüğü kadar önemli. Kısacası sadece siyahilerin silahlarla haşır neşir olduğu iddiası tamamen safsata olduğu gibi bu silah kültürünü besleyen kurum da bizzat devletin kendisi.
ABD, halen başka ülkelerde işgalci pozisyonundayken, ülkedeki bütün büyük ligler(NBA, NFL, MLB, NHL) ve spor karşılaşmalarını yayınlayan televizyon kuruluşları Pentagon’un(ABD Savunma Bakanlığı) kurumlarıyla işbirliği içindeyken spor dünyasının üzerine çöken şiddet kültürünü Siyahilerin Hip-hop geleneğiyle açıklama kolaycılığı, yüzsüzlüğü ve ırkçılığı bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? Her fırsatta suçu, töre cinayetlerini ve devlet eliyle silahlandırılan korucuların katliamlarını Kürt kültürüyle açıklamaya bayılan Türk medyasını.
Etiketler:
cemal nalga,
galatasaray,
gilbert arenas,
Jacques Derrida
Sunday, October 25, 2009
Güzel maç olsa bari
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Futbola dair sahip olduğum ilk anı bir Fenerbahçe-Galatasaray maçına ait. Yer, o zamanki adıyla Fenerbahçe Stadı. Güneşli bir gündüz karşılaşması, henüz farkında olmasam da Galatasaraylıyım. En azından o maçla birlikte kendimi ailemdeki herkes gibi Galatasaraylı addediyorum. Maçla ilgili hatırladıklarımsa kara sakallı atik bir adamın kırmızılı takımın savunma oyuncularını sırasıyla perişan etmesiyle başlıyor ve 2-5’lik felaket bir skorla sona eriyor. Karşılaşmanın bitimine yakın kırmızılı takımın yeşil formalı şaşkın kalecisi, kara sakallı futbolcuya saldırıyor. Maç sonu sakallı adam beyaz saçlı bir muhabire veryansın ediyor: “Böyle dostluk olmaz olsun.”
Beyaz saçlı muhabir Bülent Karpat. Şaşkın kaleciden kastım; Hayrettin Demirbaş, kara sakallı delişmen kanat oyuncusuysa Rıdvan Dilmen.
Anlayacağınız bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe’yle olan ilişkim başladığı gibi devam ediyor. Yüzümüz gülmek bilmedi, hele ki Kadıköy’de. Üstelik değişmeyen sadece saha içi sonuçlar değil. Kavgalar, küfürler de bu rekabetin üzerinden hiç eksilmedi. İsimler değişti sadece. Hayrettin gitti Sabri geldi, Hasan Vezir gitti Emre Belözoğlu geldi, Ergun Gürsoy gitti Mahmut Uslu geldi… Spor kültürü ve medyasının 80’den sonra içine girdiği olumsuzlukların hepsinden fazlasıyla etkilendi anlı şanlı “dünya derbimiz”.
91/92 sezonundaki 5-2’lik mağlubiyetten 1 sene sonra Galatasaray, Kadıköy’de 4-1 kazanmış, sonrasında da kıran kırana geçen şampiyonluk yarışında ipi Beşiktaş’ın önünde göğüslemeyi başarmıştı. O günden bugüne tam 16 lig karşılaşması oynandı Kadıköy’de ve Galatasaray bu maçlardan sadece birini kazanabildi.
Yaşı yeten Galatasaraylıların unutmamış olduğuna emin olduğum bu maç, 1999 yılının son ayında yağmurlu, puslu bir akşamda oynanmıştı. Hasan Şaş’la Marcio’dan gelen gollere dönemin tek formda Kanaryalısı Viorel Moldovan’ın verdiği cevap yeterli olmamış ve sarı-kırmızılar 6 sene sonra Kadıköy’de galibiyetle tanışmıştı. Galatasaray’ın rakip tanımadığı, Fenerbahçe’nin ise “acıların takımı” olarak adlandırıldığı senelerdi. Nitekim sezon sonunda Cimbom üst üste dördüncü şampiyonluğunu ve en önemlisi UEFA Kupası’nı kazanırken, Fenerbahçe yeni ve hırslı başkanı Aziz Yıldırım’ın önderliğinde radikal bir yeniden yapılanmaya gidiyordu.
Bu tarihten sonra Kadıköy, Galatasaray’ın ezeli ve ebedi cehennemi olma hüviyetini yeniden kazandı. 6-0 mı istersiniz, 4-0 mı? 7 kişi bitirilen maçlar mı ararsınız, tribünlerin sidik poşetlerine bulandığı maçlar mı? Fenerbahçe ve Kadıköy fobisi Galatasaraylıların bilinçaltına öyle bir işlemiş vaziyetteki, hafta başında Galatasaraylı bir arkadaşıma “Alex belki oynamayacakmış” dediğimde; “Ne fark eder PAF takımla çıksalar yine de yenileceğiz” cevabını aldım. Eh, haksız sayılmaz.
DERBİNİN TEKNİK, TAKTİK VE PSİKOLOJİK YÖNÜ
Neyse, laklakı bırakıp bugünkü maçın teknik analize geçelim.
Sene başında yine bu köşede, mevcut stoper ve orta saha oyuncularıyla Galatasaray’ın Rijkaard’ın istediği biçimde 4-3-3 oynamasının zor olduğunu yazmıştım. Çünkü o 3’lüden biri Arda yahut Elano olduğu sürece Galatasaray 4-3-3 değil 4-2-4 oynuyor. Arda, artık üst düzey futbolda nesli tükenen 10 numaralar gibi oynamaya çalıştığı sürece de bu durum değişmez. Öyle ki Baros’un 5 metre gerisinde oynayan ve hiçbir şekilde savunmasına yardım etmeyen “Kaptan” Arda bu oyun tarzıyla Rijkaard’ın Iniesta’sı işlevini göremiyor haliyle. Böyle olunca da sahada defans yapmayan oyuncusu sayısı 4’e yükselen Galatasaray’ın orta alandaki 2 çapasının üzerine binen yük iyice artıyor. Kaldı ki Galatasaray’ın sahip olduğu tüm orta saha oyuncuları teknik kapasitesi yetersiz isimler. Stoperlerden bahsetmiyorum bile. Bu da Galatasaray’ın ilerideki dörtlüsü yorulunca ve rakip takım önde basmaya cüret edince sarı-kırmızılı takımın başına bir kâbus gibi çöküyor. Özellikle ağır savunma oyuncularının zaafları iyice ortaya çıkıyor. Bunu ben görüyorum da Rijkaard göremiyor diye bir şey yok elbette. Son Trabzon maçında Kewell’ın yerine Barış’ı oyuna aldığı yani forvet çıkarıp yerine mücadeleci bir orta saha oyuncusu soktuğu anda Galatasaray oyunda üstünlüğü yeniden ele geçirip 2 gol atıvermişti. Hal böyleyken Galatasaray’ın hele ki fizik olarak kendisinden daha iyi durumda olan Fenerbahçe karşısına alışıldık Arda-Kewell-Keita-Baros dörtlüsüyle çıkması erken goller bulamaması durumunda kendileri adına nahoş sonuçlar doğurabilir. Erken gol bulunsa dahi ikinci yarıda mutlaka 3’lü orta saha düzenine geçilmeli. Çünkü Galatasaray’ın bu ağır stoperler ve yerlerde sürünen takım savunmasıyla eli ayağı düzgün bir takıma karşı direnmesi imkânsız.
Fenerbahçe’deyse Alex ve Guiza oynayacak mı oynamayacak mı endişesi var. Guiza neyse de Alex’in Fenerbahçeliler için arz ettiği önemi hatırlatmaya gerek bile yok. Sahada Emre ve Alex gibi oyun kurma meziyeti gelişkin iki oyuncuya sahip olmak, ev sahibi ekibin rakibine karşı önemli avantajlarından biri olacaktır zira Galatasaray’ın (Arda dâhil) bu tarz tek bir oyuncusu bile yok. Daum’un Galatasaray’ın oyun kuramama zaafından yararlanabilmesi için mutlak suretle önde pres yaptırması lazım. Bunun için Andre Dos Santos’un yerine Mehmet Topuz’un düşünülmesi daha akılcı olacaktır. Mehmet Topuz, Colin Kazım, Guiza (ya da Semih), Emre ve Baroni’yle devamlı koşturan ve top kapan bir orta saha-hücum hattı Alex’in virtüözlüğünde Cimbom’a çok zor anlar yaşatabilir.
Nihayetinde Fenerbahçe için taktik, Galatasaray içinse hem taktik hem de psikolojik savaş şeklinde geçecek bir derbiye tanıklık edeceğiz. İki takım da bulundukları ligin kalitesinin çok üzerinde kadrolara sahipler ve büyük ihtimalle zayıf takımlara karşı çok az kayıp vererek sezonu 80 puanın üstünde tamamlayacaklar. Bu bakımdan aralarında oynadıkları maçlarda alınan sonuçlar da çok önemli olacaktır.
İlk hatırladığı futbol karşılaşması “Böyle dostluk olmaz olsun” vecizesiyle sonlanan bendenizin bu maçtan naçizane beklentisi dostluğun kazanmasıdır diye bitirmek isterdim bu yazıyı. Hakikaten isterdim de şu an içinde bulunduğumuz spor kültüründe böyle bir cümlenin ne kadar naif kaçacağı malumunuz. Ne diyeyim; güzel maç olsun bari…
Futbola dair sahip olduğum ilk anı bir Fenerbahçe-Galatasaray maçına ait. Yer, o zamanki adıyla Fenerbahçe Stadı. Güneşli bir gündüz karşılaşması, henüz farkında olmasam da Galatasaraylıyım. En azından o maçla birlikte kendimi ailemdeki herkes gibi Galatasaraylı addediyorum. Maçla ilgili hatırladıklarımsa kara sakallı atik bir adamın kırmızılı takımın savunma oyuncularını sırasıyla perişan etmesiyle başlıyor ve 2-5’lik felaket bir skorla sona eriyor. Karşılaşmanın bitimine yakın kırmızılı takımın yeşil formalı şaşkın kalecisi, kara sakallı futbolcuya saldırıyor. Maç sonu sakallı adam beyaz saçlı bir muhabire veryansın ediyor: “Böyle dostluk olmaz olsun.”
Beyaz saçlı muhabir Bülent Karpat. Şaşkın kaleciden kastım; Hayrettin Demirbaş, kara sakallı delişmen kanat oyuncusuysa Rıdvan Dilmen.
Anlayacağınız bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe’yle olan ilişkim başladığı gibi devam ediyor. Yüzümüz gülmek bilmedi, hele ki Kadıköy’de. Üstelik değişmeyen sadece saha içi sonuçlar değil. Kavgalar, küfürler de bu rekabetin üzerinden hiç eksilmedi. İsimler değişti sadece. Hayrettin gitti Sabri geldi, Hasan Vezir gitti Emre Belözoğlu geldi, Ergun Gürsoy gitti Mahmut Uslu geldi… Spor kültürü ve medyasının 80’den sonra içine girdiği olumsuzlukların hepsinden fazlasıyla etkilendi anlı şanlı “dünya derbimiz”.
91/92 sezonundaki 5-2’lik mağlubiyetten 1 sene sonra Galatasaray, Kadıköy’de 4-1 kazanmış, sonrasında da kıran kırana geçen şampiyonluk yarışında ipi Beşiktaş’ın önünde göğüslemeyi başarmıştı. O günden bugüne tam 16 lig karşılaşması oynandı Kadıköy’de ve Galatasaray bu maçlardan sadece birini kazanabildi.
Yaşı yeten Galatasaraylıların unutmamış olduğuna emin olduğum bu maç, 1999 yılının son ayında yağmurlu, puslu bir akşamda oynanmıştı. Hasan Şaş’la Marcio’dan gelen gollere dönemin tek formda Kanaryalısı Viorel Moldovan’ın verdiği cevap yeterli olmamış ve sarı-kırmızılar 6 sene sonra Kadıköy’de galibiyetle tanışmıştı. Galatasaray’ın rakip tanımadığı, Fenerbahçe’nin ise “acıların takımı” olarak adlandırıldığı senelerdi. Nitekim sezon sonunda Cimbom üst üste dördüncü şampiyonluğunu ve en önemlisi UEFA Kupası’nı kazanırken, Fenerbahçe yeni ve hırslı başkanı Aziz Yıldırım’ın önderliğinde radikal bir yeniden yapılanmaya gidiyordu.
Bu tarihten sonra Kadıköy, Galatasaray’ın ezeli ve ebedi cehennemi olma hüviyetini yeniden kazandı. 6-0 mı istersiniz, 4-0 mı? 7 kişi bitirilen maçlar mı ararsınız, tribünlerin sidik poşetlerine bulandığı maçlar mı? Fenerbahçe ve Kadıköy fobisi Galatasaraylıların bilinçaltına öyle bir işlemiş vaziyetteki, hafta başında Galatasaraylı bir arkadaşıma “Alex belki oynamayacakmış” dediğimde; “Ne fark eder PAF takımla çıksalar yine de yenileceğiz” cevabını aldım. Eh, haksız sayılmaz.
DERBİNİN TEKNİK, TAKTİK VE PSİKOLOJİK YÖNÜ
Neyse, laklakı bırakıp bugünkü maçın teknik analize geçelim.
Sene başında yine bu köşede, mevcut stoper ve orta saha oyuncularıyla Galatasaray’ın Rijkaard’ın istediği biçimde 4-3-3 oynamasının zor olduğunu yazmıştım. Çünkü o 3’lüden biri Arda yahut Elano olduğu sürece Galatasaray 4-3-3 değil 4-2-4 oynuyor. Arda, artık üst düzey futbolda nesli tükenen 10 numaralar gibi oynamaya çalıştığı sürece de bu durum değişmez. Öyle ki Baros’un 5 metre gerisinde oynayan ve hiçbir şekilde savunmasına yardım etmeyen “Kaptan” Arda bu oyun tarzıyla Rijkaard’ın Iniesta’sı işlevini göremiyor haliyle. Böyle olunca da sahada defans yapmayan oyuncusu sayısı 4’e yükselen Galatasaray’ın orta alandaki 2 çapasının üzerine binen yük iyice artıyor. Kaldı ki Galatasaray’ın sahip olduğu tüm orta saha oyuncuları teknik kapasitesi yetersiz isimler. Stoperlerden bahsetmiyorum bile. Bu da Galatasaray’ın ilerideki dörtlüsü yorulunca ve rakip takım önde basmaya cüret edince sarı-kırmızılı takımın başına bir kâbus gibi çöküyor. Özellikle ağır savunma oyuncularının zaafları iyice ortaya çıkıyor. Bunu ben görüyorum da Rijkaard göremiyor diye bir şey yok elbette. Son Trabzon maçında Kewell’ın yerine Barış’ı oyuna aldığı yani forvet çıkarıp yerine mücadeleci bir orta saha oyuncusu soktuğu anda Galatasaray oyunda üstünlüğü yeniden ele geçirip 2 gol atıvermişti. Hal böyleyken Galatasaray’ın hele ki fizik olarak kendisinden daha iyi durumda olan Fenerbahçe karşısına alışıldık Arda-Kewell-Keita-Baros dörtlüsüyle çıkması erken goller bulamaması durumunda kendileri adına nahoş sonuçlar doğurabilir. Erken gol bulunsa dahi ikinci yarıda mutlaka 3’lü orta saha düzenine geçilmeli. Çünkü Galatasaray’ın bu ağır stoperler ve yerlerde sürünen takım savunmasıyla eli ayağı düzgün bir takıma karşı direnmesi imkânsız.
Fenerbahçe’deyse Alex ve Guiza oynayacak mı oynamayacak mı endişesi var. Guiza neyse de Alex’in Fenerbahçeliler için arz ettiği önemi hatırlatmaya gerek bile yok. Sahada Emre ve Alex gibi oyun kurma meziyeti gelişkin iki oyuncuya sahip olmak, ev sahibi ekibin rakibine karşı önemli avantajlarından biri olacaktır zira Galatasaray’ın (Arda dâhil) bu tarz tek bir oyuncusu bile yok. Daum’un Galatasaray’ın oyun kuramama zaafından yararlanabilmesi için mutlak suretle önde pres yaptırması lazım. Bunun için Andre Dos Santos’un yerine Mehmet Topuz’un düşünülmesi daha akılcı olacaktır. Mehmet Topuz, Colin Kazım, Guiza (ya da Semih), Emre ve Baroni’yle devamlı koşturan ve top kapan bir orta saha-hücum hattı Alex’in virtüözlüğünde Cimbom’a çok zor anlar yaşatabilir.
Nihayetinde Fenerbahçe için taktik, Galatasaray içinse hem taktik hem de psikolojik savaş şeklinde geçecek bir derbiye tanıklık edeceğiz. İki takım da bulundukları ligin kalitesinin çok üzerinde kadrolara sahipler ve büyük ihtimalle zayıf takımlara karşı çok az kayıp vererek sezonu 80 puanın üstünde tamamlayacaklar. Bu bakımdan aralarında oynadıkları maçlarda alınan sonuçlar da çok önemli olacaktır.
İlk hatırladığı futbol karşılaşması “Böyle dostluk olmaz olsun” vecizesiyle sonlanan bendenizin bu maçtan naçizane beklentisi dostluğun kazanmasıdır diye bitirmek isterdim bu yazıyı. Hakikaten isterdim de şu an içinde bulunduğumuz spor kültüründe böyle bir cümlenin ne kadar naif kaçacağı malumunuz. Ne diyeyim; güzel maç olsun bari…
Etiketler:
arda turan,
derbi,
fenerbahçe,
futbol,
galatasaray,
hayrettin demirbaş,
rıdvan dilmen
Wednesday, September 16, 2009
'Kahrolsun İstanbul Belediyesi!'
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Spor sahaları hareketli bir haftayı geride bıraktı. Futbolda önce milli maç arkasından derbi heyecanı, teniste Amerika Açık, basketbolda Avrupa Şampiyonası ve Selanik’te düzenlenen atletizm finalleri sporseverlere dolu dolu bir hafta yaşattı. Bunca güzel heyecanın yanında saha dışı çirkinlikler de mevcuttu ne yazık ki.
BARBAR SPOR ELİTİ SEMENYA’YA KARŞI
Dünya Atletizm Federasyonu’nun nezdinde faşist bir baskı örgütü olarak karanlık yüzünü gösteren spor eliti amacına ulaşmak üzere. Caster Semenya’ya dayatılan cinsiyet testi sonucunda Güney Afrikalı atletin “hermafrodit” yani çift cinsiyetli olduğu raporu basına sızdırıldı. İddialara göre Semenya’nın vücudunda kadın yumurtalığı yerine erkek yumurtalığı (iç organ olarak) var.
Şimdi bu light-Mengeleler, durumun Semenya’ya hormonsal bir katkı sağlayıp sağlamadığını tespit edecek. Kuşkusuz bu tavır IAAF’in nazarında “Erkeğin kadından fiziksel olarak daha güçlü” olduğunun da bir itirafı. Oysaki sosyal antropoloji derslerini can kulağıyla dinlemiş biri olarak birçok örnekle ileri sürebileceğim üzere erkeğe ve kadına toplumun biçtiği roller biyolojik olmaktan ziyade kültüreldir. 3 yaşındaki bir kız çocuğu dişi üreme organlarına sahip olduğu için değil ailesi öyle uygun gördüğü ve farkında olmadan dayattığı için Barbie’lerle oynar. Bunun tersi de elbette erkekler için geçerli. Kadınların avlandığı, erkeklerinse evde beklediği kimi ilkel kabilelere mi dönmek lazım bu ayrımcı önyargıları aşabilmek için?
Meramımı tam olarak açıklayabildiysem, Semenya hadisesiyle ilgili 2 hafta önce yazdığım yazıdan bir alıntı aktarmak istiyorum: “Düşünün bir kere, diyelim ki bu test sonucu Semenya’nın hermafrodit olduğu anlaşıldı ya da kromozomları XX değil de XY çıktı. Genç sporcu, sahtekâr bir dopingliymişçesine muamele görecek, madalyası ve profesyonel olarak spor yapma hakkı elinden alınacak ve 18 yıllık yaşamının tüm emekleri gasp edilecektir.”
18 yaşındaki gencecik bir kıza sırf şampiyon olduğu fakat bunu yaparken yeterince kadınsı olmadığı üstüne bir de siyahi ve Afrikalı olduğu için bir cinsiyet testi dayatıldı. Sonucunda şampiyon atlet sanki bir suçmuşçasına “hermafrodit” olarak damgalandı. Ötesi özel hayatına tecavüz edildi, kişilik hakları hiçe sayıldı ve şimdi de yoksul hayatının belki de tek oyuncağı olan spor yapma hakkı elinden alınmak üzere. İşte kapitalist kurumların “adaleti, eşitliği, özgürlüğü”... Umarım herkes şunun farkındadır ki Batı medyası ve IAAF tarafından çift cinsiyetli olarak tanılanan Caster Semenya’nın başını derde sokan şey sahip olduğu erkek yumurtalığı değil kadınlığıdır.
CLIJSTERS VE DEL POTRO İHTİLALİ
Derisinin rengi ve milliyeti itibariyle Caster Semenya’ya yaşatılan rezilliklere maruz kalmama şansına sahip olan Belçikalı Kim Clijsters ise 2 yıl aradan sonra anne olarak döndüğü tenis kortlarında fırtınalar estirdi. Venus Williams ve Serena Williams gibi iki devi eleyerek şampiyon olan 26 yaşındaki raket, 70’lerin efsane ismi Hollandalı Evonne Goolagong’dan sonra “anne” olarak Grand slam kazanan ilk bayan tenisçi olarak da tarihe adını yazdırdı. Turnuvanın favorisi Serena Williams ise Clijsters’a elenirken sinirlerine hâkim olamadı ve çizgi hakemini ağzına raket sokmakla tehdit etti. Yanlıştı elbette, yakışmadı kendisine. İnsanın aklınaysa şu soru geliyor: Serena’nın ne kadar yapılı, kuvvetli ve atletik bir hatun olduğu malum. Eğer ABD değil de bir Afrika ülkesinin vatandaşı olsa şimdiye kadar kendisine kaç kere cinsiyet testi dayatılırdı?
Erkeklerde ise perdede Arjantinli Juan Martin Del Potro’nun tek kişilik ihtilali vardı. Yarı finalde Rafael Nadal’ı, finalde de Roger Federer’i deviren 21 yaşındaki genç yıldız soğukkanlılığı, korkutucu fiziği ve oyun tarzıyla unutulmaz Çek raket (o zamanlar Çekoslovakya’ydı) Ivan Lendl’ı fena halde andırıyor. Hele ki running-forehand’leri (koşarak yapılan elönü vuruşu) Lendl’ın karbon kopyası gibi. Del Potro, bu şampiyonlukla Federer’in 5 yıllık Amerika Açık hegemonyasına da son vermiş oldu.
Son olarak biraz da Galatasaray-Beşiktaş derbisinden bahsetmek isterdim. Tabii, İbrahim Altınsay’ın dediği gibi derbi fare doğurmamış olsa bahsedecek çok şey olurdu. Tribündeydim ve rahatlıkla söyleyebilirim ki karşılaşmanın en güzel anı maç öncesi saygı duruşunu militarizm şovuna çeviren tribünlere inat bir kısım Beşiktaş taraftarının “Kahrolsun İstanbul Belediyesi” diyerek bağırmasıydı. Sel felaketinde ve dağlarda emekçiler, emekçi çocukları ufak bir azınlığın kirli oyunlarına, para hırsına, siyasetine kurban edilirken böylesi bir kontra ses duymak acımızı hafifletmedi belki ama dudaklarımıza ufak da olsa bir tebessüm kondurdu. (Beşiktaş tribünlerinin Metin Oktay ve Ali Sami Yen’e küfrettikleri de söylendi. Maç heyecanından olsa gerek duymadım. Eğer doğruysa bu güzel protestolarını da anlamsızlaştırmışlar demektir.)
Spor sahaları hareketli bir haftayı geride bıraktı. Futbolda önce milli maç arkasından derbi heyecanı, teniste Amerika Açık, basketbolda Avrupa Şampiyonası ve Selanik’te düzenlenen atletizm finalleri sporseverlere dolu dolu bir hafta yaşattı. Bunca güzel heyecanın yanında saha dışı çirkinlikler de mevcuttu ne yazık ki.
BARBAR SPOR ELİTİ SEMENYA’YA KARŞI
Dünya Atletizm Federasyonu’nun nezdinde faşist bir baskı örgütü olarak karanlık yüzünü gösteren spor eliti amacına ulaşmak üzere. Caster Semenya’ya dayatılan cinsiyet testi sonucunda Güney Afrikalı atletin “hermafrodit” yani çift cinsiyetli olduğu raporu basına sızdırıldı. İddialara göre Semenya’nın vücudunda kadın yumurtalığı yerine erkek yumurtalığı (iç organ olarak) var.
Şimdi bu light-Mengeleler, durumun Semenya’ya hormonsal bir katkı sağlayıp sağlamadığını tespit edecek. Kuşkusuz bu tavır IAAF’in nazarında “Erkeğin kadından fiziksel olarak daha güçlü” olduğunun da bir itirafı. Oysaki sosyal antropoloji derslerini can kulağıyla dinlemiş biri olarak birçok örnekle ileri sürebileceğim üzere erkeğe ve kadına toplumun biçtiği roller biyolojik olmaktan ziyade kültüreldir. 3 yaşındaki bir kız çocuğu dişi üreme organlarına sahip olduğu için değil ailesi öyle uygun gördüğü ve farkında olmadan dayattığı için Barbie’lerle oynar. Bunun tersi de elbette erkekler için geçerli. Kadınların avlandığı, erkeklerinse evde beklediği kimi ilkel kabilelere mi dönmek lazım bu ayrımcı önyargıları aşabilmek için?
Meramımı tam olarak açıklayabildiysem, Semenya hadisesiyle ilgili 2 hafta önce yazdığım yazıdan bir alıntı aktarmak istiyorum: “Düşünün bir kere, diyelim ki bu test sonucu Semenya’nın hermafrodit olduğu anlaşıldı ya da kromozomları XX değil de XY çıktı. Genç sporcu, sahtekâr bir dopingliymişçesine muamele görecek, madalyası ve profesyonel olarak spor yapma hakkı elinden alınacak ve 18 yıllık yaşamının tüm emekleri gasp edilecektir.”
18 yaşındaki gencecik bir kıza sırf şampiyon olduğu fakat bunu yaparken yeterince kadınsı olmadığı üstüne bir de siyahi ve Afrikalı olduğu için bir cinsiyet testi dayatıldı. Sonucunda şampiyon atlet sanki bir suçmuşçasına “hermafrodit” olarak damgalandı. Ötesi özel hayatına tecavüz edildi, kişilik hakları hiçe sayıldı ve şimdi de yoksul hayatının belki de tek oyuncağı olan spor yapma hakkı elinden alınmak üzere. İşte kapitalist kurumların “adaleti, eşitliği, özgürlüğü”... Umarım herkes şunun farkındadır ki Batı medyası ve IAAF tarafından çift cinsiyetli olarak tanılanan Caster Semenya’nın başını derde sokan şey sahip olduğu erkek yumurtalığı değil kadınlığıdır.
CLIJSTERS VE DEL POTRO İHTİLALİ
Derisinin rengi ve milliyeti itibariyle Caster Semenya’ya yaşatılan rezilliklere maruz kalmama şansına sahip olan Belçikalı Kim Clijsters ise 2 yıl aradan sonra anne olarak döndüğü tenis kortlarında fırtınalar estirdi. Venus Williams ve Serena Williams gibi iki devi eleyerek şampiyon olan 26 yaşındaki raket, 70’lerin efsane ismi Hollandalı Evonne Goolagong’dan sonra “anne” olarak Grand slam kazanan ilk bayan tenisçi olarak da tarihe adını yazdırdı. Turnuvanın favorisi Serena Williams ise Clijsters’a elenirken sinirlerine hâkim olamadı ve çizgi hakemini ağzına raket sokmakla tehdit etti. Yanlıştı elbette, yakışmadı kendisine. İnsanın aklınaysa şu soru geliyor: Serena’nın ne kadar yapılı, kuvvetli ve atletik bir hatun olduğu malum. Eğer ABD değil de bir Afrika ülkesinin vatandaşı olsa şimdiye kadar kendisine kaç kere cinsiyet testi dayatılırdı?
Erkeklerde ise perdede Arjantinli Juan Martin Del Potro’nun tek kişilik ihtilali vardı. Yarı finalde Rafael Nadal’ı, finalde de Roger Federer’i deviren 21 yaşındaki genç yıldız soğukkanlılığı, korkutucu fiziği ve oyun tarzıyla unutulmaz Çek raket (o zamanlar Çekoslovakya’ydı) Ivan Lendl’ı fena halde andırıyor. Hele ki running-forehand’leri (koşarak yapılan elönü vuruşu) Lendl’ın karbon kopyası gibi. Del Potro, bu şampiyonlukla Federer’in 5 yıllık Amerika Açık hegemonyasına da son vermiş oldu.
Son olarak biraz da Galatasaray-Beşiktaş derbisinden bahsetmek isterdim. Tabii, İbrahim Altınsay’ın dediği gibi derbi fare doğurmamış olsa bahsedecek çok şey olurdu. Tribündeydim ve rahatlıkla söyleyebilirim ki karşılaşmanın en güzel anı maç öncesi saygı duruşunu militarizm şovuna çeviren tribünlere inat bir kısım Beşiktaş taraftarının “Kahrolsun İstanbul Belediyesi” diyerek bağırmasıydı. Sel felaketinde ve dağlarda emekçiler, emekçi çocukları ufak bir azınlığın kirli oyunlarına, para hırsına, siyasetine kurban edilirken böylesi bir kontra ses duymak acımızı hafifletmedi belki ama dudaklarımıza ufak da olsa bir tebessüm kondurdu. (Beşiktaş tribünlerinin Metin Oktay ve Ali Sami Yen’e küfrettikleri de söylendi. Maç heyecanından olsa gerek duymadım. Eğer doğruysa bu güzel protestolarını da anlamsızlaştırmışlar demektir.)
Wednesday, July 15, 2009
Metin gibi olabilmek
BU YAZI EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Galatasaray yönetimi geçtiğimiz hafta çok anlamlı ve bir o kadar da riskli bir işe imza attı. 22 yaşındaki Arda Turan’a kaptanlığı ama ondan da önemlisi 10 numaralı formayı verdiler ve dediler ki: “Arda artık Lincoln’ün değil Metin Oktay’ın 10 numaralı formasını giyecek.”Lincoln/Metin Oktay tezatı kuşkusuz çok çarpıcı ama ben bunu biraz daha ileri götüreceğim. Arda’ya verilen 10 numara Tanju’nun, Hakan Şükür’ün (2003-2004 sezonunda 10 numara giymişti) hatta Hagi’nin giydiği 10 numaradan bile çok farklı. Üstüne basa basa söylüyorum: Arda’ya, Metin Oktay’ın 10 numarası verildi. Bunun getirdiği sorumluluk bambaşka ve eğer bu formanın hakkını verebilirse edineceği saygınlık o pek antipatik Mastercard reklamında da söylendiği gibi “paha biçilemez.”
Pekiyi, 22 yaşındaki Arda Turan bu sorumluluğu taşıyabilir mi? Bakın geçtiğimiz sezonki Galatasaray-Fenerbahçe rezaletinden sonra neler yazmışım: “Arda Turan’a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay’ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil bir kere! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan’cı konuşursak “Büyük Öteki” yani sistem, onun güdümünde sporcuları “eğlendirici” değil “savaşçı” olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay’ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin’di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri’yi alkışlayan, “Sabri Emre’nin anasını ...” diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay’ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz…”
Bordeaux maçında rakibine kafa atan, Fenerbahçe derbisini liseli kavgasına dönüştüren Arda, elbette ki bu sorumluluğu taşıyamaz ama unutmayalım ki o hala çok genç ve bu gibi birkaç hatasını görmezden gelirsek Türk futbolundaki sayılı “efendi”, “aklı başında” isimden biri. Kaptanlığının açıklandığı basın toplantısındaki gururlu, mağrur ama utangaç halleri bunun en güzel kanıtıydı.
Metin Oktay, Galatasaray’ın ve Türk futbolunun en büyük şanslarından biriydi ve yarattığı muazzam saygınlığı futbolculuk yetenekleri kadar insanlığına da borçluydu. Bizler, onu ve hikâyelerini birer masal gibi dinleyebildik ancak. Kuşkusuz başka bir zamana, başka bir dünyaya aitti. “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” diyerek tomarla parayı reddedebilecek yürekte bir insandı. Metin Oktay’ların, “Ser verip sır vermeyen” yiğitlerin, hiç tanımadığı insanlar uğruna gözü kapalı ölüme gidebilen “namlı masal sevdalılarının” yetişebildiği topraklar değil artık buralar. Toprağımız bulandırıldı, mayamızla oynandı. Öyle yiğitlerin çıkmasına artık izin verilmiyor…
Kendisini hasta Galatasaraylı olarak tanımlayan bir arkadaşım bir kere bana şöyle demişti: “Bu Metin Oktay nedir ya? Bence fazla abartılıyor!” İşte Arda Turan’ın “Metin gibi olabilme” mücadelesinde karşısına çıkacak en büyük engel bu gibi “taraftarlar”. O insanlar daha ligin ilk haftası “Arda, Fener’in anasını …” diye tezahüratlar yapacaklar buna eminim. Ve Arda’nın buna göstereceği tepki onun gerçekten Metin Oktay gibi olup olamayacağını gösterecek.
22 yaşındaki delikanlının sırtında ağır ama bir o kadar da kutsal bir emanet var. Yolu zorlu; “dâhilî ve harici bedhahları” olacak Arda’nın. Kendi taraftarları, rakip takım taraftarları, sürekli savaş isteyen medya, holigan yöneticiler… Hepsi Arda’nın Metin gibi olmasına engel olmak isteyecek. Gönül ister ki “Futbol bu haldeyken Arda, Metin gibi olamaz” diyen ben dâhil herkesi haksız çıkarsın genç kaptan ve Metin Oktay’ın şerefli mirasını bu kaypak zamana taşıyabilsin.
“Metin gibi ol Arda!” İnan, Türkiye futbolunun en çok ihtiyacı olan şey bu!
Galatasaray yönetimi geçtiğimiz hafta çok anlamlı ve bir o kadar da riskli bir işe imza attı. 22 yaşındaki Arda Turan’a kaptanlığı ama ondan da önemlisi 10 numaralı formayı verdiler ve dediler ki: “Arda artık Lincoln’ün değil Metin Oktay’ın 10 numaralı formasını giyecek.”Lincoln/Metin Oktay tezatı kuşkusuz çok çarpıcı ama ben bunu biraz daha ileri götüreceğim. Arda’ya verilen 10 numara Tanju’nun, Hakan Şükür’ün (2003-2004 sezonunda 10 numara giymişti) hatta Hagi’nin giydiği 10 numaradan bile çok farklı. Üstüne basa basa söylüyorum: Arda’ya, Metin Oktay’ın 10 numarası verildi. Bunun getirdiği sorumluluk bambaşka ve eğer bu formanın hakkını verebilirse edineceği saygınlık o pek antipatik Mastercard reklamında da söylendiği gibi “paha biçilemez.”
Pekiyi, 22 yaşındaki Arda Turan bu sorumluluğu taşıyabilir mi? Bakın geçtiğimiz sezonki Galatasaray-Fenerbahçe rezaletinden sonra neler yazmışım: “Arda Turan’a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay’ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil bir kere! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan’cı konuşursak “Büyük Öteki” yani sistem, onun güdümünde sporcuları “eğlendirici” değil “savaşçı” olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay’ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin’di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri’yi alkışlayan, “Sabri Emre’nin anasını ...” diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay’ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz…”
Bordeaux maçında rakibine kafa atan, Fenerbahçe derbisini liseli kavgasına dönüştüren Arda, elbette ki bu sorumluluğu taşıyamaz ama unutmayalım ki o hala çok genç ve bu gibi birkaç hatasını görmezden gelirsek Türk futbolundaki sayılı “efendi”, “aklı başında” isimden biri. Kaptanlığının açıklandığı basın toplantısındaki gururlu, mağrur ama utangaç halleri bunun en güzel kanıtıydı.
Metin Oktay, Galatasaray’ın ve Türk futbolunun en büyük şanslarından biriydi ve yarattığı muazzam saygınlığı futbolculuk yetenekleri kadar insanlığına da borçluydu. Bizler, onu ve hikâyelerini birer masal gibi dinleyebildik ancak. Kuşkusuz başka bir zamana, başka bir dünyaya aitti. “Bizi sevenleri üzmeyelim baba” diyerek tomarla parayı reddedebilecek yürekte bir insandı. Metin Oktay’ların, “Ser verip sır vermeyen” yiğitlerin, hiç tanımadığı insanlar uğruna gözü kapalı ölüme gidebilen “namlı masal sevdalılarının” yetişebildiği topraklar değil artık buralar. Toprağımız bulandırıldı, mayamızla oynandı. Öyle yiğitlerin çıkmasına artık izin verilmiyor…
Kendisini hasta Galatasaraylı olarak tanımlayan bir arkadaşım bir kere bana şöyle demişti: “Bu Metin Oktay nedir ya? Bence fazla abartılıyor!” İşte Arda Turan’ın “Metin gibi olabilme” mücadelesinde karşısına çıkacak en büyük engel bu gibi “taraftarlar”. O insanlar daha ligin ilk haftası “Arda, Fener’in anasını …” diye tezahüratlar yapacaklar buna eminim. Ve Arda’nın buna göstereceği tepki onun gerçekten Metin Oktay gibi olup olamayacağını gösterecek.
22 yaşındaki delikanlının sırtında ağır ama bir o kadar da kutsal bir emanet var. Yolu zorlu; “dâhilî ve harici bedhahları” olacak Arda’nın. Kendi taraftarları, rakip takım taraftarları, sürekli savaş isteyen medya, holigan yöneticiler… Hepsi Arda’nın Metin gibi olmasına engel olmak isteyecek. Gönül ister ki “Futbol bu haldeyken Arda, Metin gibi olamaz” diyen ben dâhil herkesi haksız çıkarsın genç kaptan ve Metin Oktay’ın şerefli mirasını bu kaypak zamana taşıyabilsin.
“Metin gibi ol Arda!” İnan, Türkiye futbolunun en çok ihtiyacı olan şey bu!
Etiketler:
10 numara,
arda turan,
Evrensel,
galatasaray,
hagi,
hakan şükür,
lincoln,
metin oktay,
mithat fabian sozmen
Sunday, April 12, 2009
EĞLEN-ME, SAVAŞ!
Hayatı belli kalıplara sıkıştırmak, kurallara boğmak, gerekli ya da gereksiz bir resmiyete sokmak için bitmek tükenmek bilmez bir azmimiz var. Hep bir tabur intizamı, devlet dairesi sıkıcılığı ve kendimizi güvende hissetme konformistliğinin peşindeyiz. Sokakta yürürken kendi kendine gülenleri sevmiyoruz; dalga geçiyoruz onlarla. Hani Orhan Veli demiş ya "sokakta giderken, kendi kendime/ gülümsediğimin farkına vardığım zaman/beni deli zannedeceklerini düşünüp/gülümsüyorum..." Aynen öyle. Tek başına gülmek, ayıp ve saçma. Yahut şarkı söylemek, kendi kendine konuşmak. İnsan yalnız başınayken sıkıntılı sıkıntılı yürümeli ve susmalı! Bizlere bu öğretildi "sıkıcı ve emniyetli dünya 101" dersinin abc'sinde. Bu davranış geleneğinin bireysel olduğuna inanmıyorum. Genetik kodlarımızda sıkıcılık aşkı kazılı olamaz. Fakat otorite diye bir şeyin ruhu varsa eğer mutlaka sıkıcılık tanrısının emrindedir. Buna eminim.
"Devletin olduğu yerde baskı mevcuttur." Amin! Bu sebepten "sistem"'in otoriterliği dünyanın neresine gitseniz aynı. Yerleşik her yapıda, kurumda, organda bu sıkıcı ve otoriter sistemin ahtapot kollarına takılmak mümkün. Dünyanın en eğlenceli işini yapıyor yahut izliyor olalım, o aktivite bir kez sisteme entegre oldu mu kaçınılmaz "sıkıcılaştırma" mafyasının kontrolu altına girdi demektir. Cık cık'çı teyzeler, eli coplu polisler, linççi gençler, tükürgen orta yaşlılar... Sivili, resmisi hepsi kolluk kuvveti, hepsi emniyet sübabı. "Sıkıcılığı sağlayacağız, elimizden uçan, kaçan dahi kaçamaz." Bu, onların her sabah okulda okudukları kutsal ant gibi bir şey.
Spor da bu sistemin etki alanına dahil elbette. Saha içindeki mücadelenin bize git gide daha yapay gelmesi sadece nostaljisever oluşumuzdan mı? Yoksa bunca saha dışı elin etkisiyle sporlar, o en can alıcı özellikleri olan otantikliklerini mi kaybediyorlar?
Pazar günü iki büyük maç vardı. Biri "yüzyılın derbisi" Galatasaray-Fenerbahçe, biri NBA'de Doğu Konferansı'nın playoff'lar öncesi son "mesaj" maçı Cleveland Cavaliers-Boston Celtics. Bu 2 maçtan ve Pekin 2008 olimpiyatları'ndan farklı kareler, medya yorumları ve taraftar izlenimleri aktararak meramımı açıklamaya çalışacağım.
ARDA SEN METİN GİBİ OL AMA ÖNCE FENER'İ ...
Öncelikle bizim maç, yani koca derbimiz saha içi mücadele açısından tam bir rezaletti. Mücadeleden keyif almamızı sağlayabilecek tek bir an bile yoktu ama asıl merak ettiğim şu: Derbi heyecanıyla tribünleri ve ekranları dolduran milyonların öncelikli derdi maçtan keyif almak mıydı yoksa Emre Belözoğlu'na küfretmek mi? Cidden soruyorum ya niye taraftarız? Futbol takımlarıyla niye aşk yaşıyoruz? Eğlenmek yahut iyi vakit geçirmek için mi yoksa küfredip, kırıp dökmek için mi? Maçın son dakikasında kırmızı kartlar, yumruklar, küfürler gönlümüzü eyledi mi? Bir derbiyi büyük yapan öğeler nedir? Belli ki bizimkinin "dünya derbisi" olma sebebi içerdiği şiddet katsayısı. Arda Turan'a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay'ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil ki! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan'cı konuşursak "Büyük Öteki" yani sistem, onun güdümünde sporcuları "entertainer" değil "warrior" olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay'ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin'di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri'yi alkışlayan, "Sabri Emre'nin anasını ..." diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay'ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz.
OLİMPİYAT ROBOTU
Daha önce de alıntılamıştım, Daniel Boorstin'e göre sporları seviyoruz çünkü 20.yüzyıl insanı ancak onda yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak anlara olan amansız açlığını tatmin edebiliyor. Bireysel olarak baktığımızda bu doğru fakat sistem, otorite, tekillerle ne kadar aynı fikirde orası tartışılır. Usain Bolt, Pekin'de insanoğlunun sınırlarını yeni bir boyuta çekerken yarışın son 10 metresinde profesyonelliği(ya da sıkıcılığı mı demeliyim) elden bırakıp sevinmeye başladığı için OLimpiyat komitesi başkanı Jacques Rogge tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Bolt'u, sevincini, heyecanını gizleyemediği için eleştiren Rogge, onun rakiplerine ve "olimpiyat ruhu"'na saygı göstermediğini iddia etmişti. Hiçbir sporcudan böyle bir yakınma gelmezken olimpiyat komitesi başkanından bu sözlerin gelmesi şaşırtıcı mıydı? İnsanların eğlenmesi, gülmesi, iyi vakit geçirmesiyle tarihsel olarak problemleri olan totaliter bir kurumun başkanından böylesi bir yorumun gelmesi ben gibi düşünen insanlar için gayet normaldi. "Olimpiyat ruhu"'ymuş. Dünyanın en sıkıcı ruhu olsa gerek bu bahsedilen ruh. Oldu olacak olimpiyat robotu diyelim adına da.
SEKİZİNCİ GÜNAH: EĞLENME
Bizim dillere destan derbiden sonra sıra Cleveland-Boston maçındaydı. LeBron'un önderliğinde ligin tozunu atan Cavs, Garnett'ten yoksun Boston'ı 31 sayı farkla mağlup etti. Bu senenin saha içi ve dışında en eğlenceli takımı olan Cavaliers, her zaman olduğu gibi galibiyeti kenarda renkli davranışlarla kutladı. LeBron klasik gitar çalma rutinini yaptı, dans ettiler, hayali aile fotoğrafları çektirdiler. Eğlendiler yani. Cleveland maçlarını takip edenler için yeni görüntüler değildi bunlar. Evlerindeki her maçta aynı gösterileri yapıyorlar. Maçı NTVSPOR yayınlıyordu. Ve otorite bu kez de medya kılığında iş başındaydı. Murat Kosova ve Kaan Kural kızgındı. Bir takım galibiyetini nasıl böyle kutlayabilirdi? Rakibe saygısızlıktı, amatörceydi, ayıptı vs. Bir takımın eğlenmesini rakibe saygısızlık olarak okumamız öğütleniyor bize medya tarafından. Çünkü adamlar "savaşıyor", oyun oynamıyor. Savaşta eğlence olmaz. 2.Dünya savaşı'nda, Allah'ın Stalingrad'ında bile eğlence olur(bkz: enemy at the gates), spor savaşında olamaz. Cık cık cık büyük saygısızlık. Böyle yorumları dinlediğim zaman cık cık'çı teyzeler aklıma geliyor. Murat Kosova dün onların erkek versiyonu gibiydi. "Eğlenmek", ne büyük günah!
Kurumlar, medya ve hepsinin ötesindeki yüce otorite, spor gösterilerini yapaylaştırıp, otantikliğini öldürür başka bir deyişle onların bizi eğlendirme kapasitesini minimuma indirmeye çalışırken emek döktüğü ve para kazandığı işi hafife alabilen "entertainer"'lar çağımızın nadide elmasları haline dönüşüyorlar. O yüzden Usain Bolt'un 9.59 koşabilecekken 9.69'da kalmasını umursamadım hatta onun yarış henüz devam ederken başladığı sevinç gösterisi yüzünden fazladan bir heyecana bile kapıldım. Yine o yüzden dün Cleveland ve LeBron'un "zararsız" sevinç gösterilerini yadırgamadım ve "yüzyılın derbisinde" yaşanan her şeyden nefret ettim. Eğlencemizi öldürüp ondan Roma'daki gibi bir savaş yarattılar. Şimdi de savaşanları savaşarak izlememizi istiyorlar. Roma'da bile bu kadar ileri gidilmemişti.
"Devletin olduğu yerde baskı mevcuttur." Amin! Bu sebepten "sistem"'in otoriterliği dünyanın neresine gitseniz aynı. Yerleşik her yapıda, kurumda, organda bu sıkıcı ve otoriter sistemin ahtapot kollarına takılmak mümkün. Dünyanın en eğlenceli işini yapıyor yahut izliyor olalım, o aktivite bir kez sisteme entegre oldu mu kaçınılmaz "sıkıcılaştırma" mafyasının kontrolu altına girdi demektir. Cık cık'çı teyzeler, eli coplu polisler, linççi gençler, tükürgen orta yaşlılar... Sivili, resmisi hepsi kolluk kuvveti, hepsi emniyet sübabı. "Sıkıcılığı sağlayacağız, elimizden uçan, kaçan dahi kaçamaz." Bu, onların her sabah okulda okudukları kutsal ant gibi bir şey.
Spor da bu sistemin etki alanına dahil elbette. Saha içindeki mücadelenin bize git gide daha yapay gelmesi sadece nostaljisever oluşumuzdan mı? Yoksa bunca saha dışı elin etkisiyle sporlar, o en can alıcı özellikleri olan otantikliklerini mi kaybediyorlar?
Pazar günü iki büyük maç vardı. Biri "yüzyılın derbisi" Galatasaray-Fenerbahçe, biri NBA'de Doğu Konferansı'nın playoff'lar öncesi son "mesaj" maçı Cleveland Cavaliers-Boston Celtics. Bu 2 maçtan ve Pekin 2008 olimpiyatları'ndan farklı kareler, medya yorumları ve taraftar izlenimleri aktararak meramımı açıklamaya çalışacağım.
ARDA SEN METİN GİBİ OL AMA ÖNCE FENER'İ ...
Öncelikle bizim maç, yani koca derbimiz saha içi mücadele açısından tam bir rezaletti. Mücadeleden keyif almamızı sağlayabilecek tek bir an bile yoktu ama asıl merak ettiğim şu: Derbi heyecanıyla tribünleri ve ekranları dolduran milyonların öncelikli derdi maçtan keyif almak mıydı yoksa Emre Belözoğlu'na küfretmek mi? Cidden soruyorum ya niye taraftarız? Futbol takımlarıyla niye aşk yaşıyoruz? Eğlenmek yahut iyi vakit geçirmek için mi yoksa küfredip, kırıp dökmek için mi? Maçın son dakikasında kırmızı kartlar, yumruklar, küfürler gönlümüzü eyledi mi? Bir derbiyi büyük yapan öğeler nedir? Belli ki bizimkinin "dünya derbisi" olma sebebi içerdiği şiddet katsayısı. Arda Turan'a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay'ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil ki! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan'cı konuşursak "Büyük Öteki" yani sistem, onun güdümünde sporcuları "entertainer" değil "warrior" olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay'ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin'di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri'yi alkışlayan, "Sabri Emre'nin anasını ..." diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay'ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz.
OLİMPİYAT ROBOTU
Daha önce de alıntılamıştım, Daniel Boorstin'e göre sporları seviyoruz çünkü 20.yüzyıl insanı ancak onda yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak anlara olan amansız açlığını tatmin edebiliyor. Bireysel olarak baktığımızda bu doğru fakat sistem, otorite, tekillerle ne kadar aynı fikirde orası tartışılır. Usain Bolt, Pekin'de insanoğlunun sınırlarını yeni bir boyuta çekerken yarışın son 10 metresinde profesyonelliği(ya da sıkıcılığı mı demeliyim) elden bırakıp sevinmeye başladığı için OLimpiyat komitesi başkanı Jacques Rogge tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Bolt'u, sevincini, heyecanını gizleyemediği için eleştiren Rogge, onun rakiplerine ve "olimpiyat ruhu"'na saygı göstermediğini iddia etmişti. Hiçbir sporcudan böyle bir yakınma gelmezken olimpiyat komitesi başkanından bu sözlerin gelmesi şaşırtıcı mıydı? İnsanların eğlenmesi, gülmesi, iyi vakit geçirmesiyle tarihsel olarak problemleri olan totaliter bir kurumun başkanından böylesi bir yorumun gelmesi ben gibi düşünen insanlar için gayet normaldi. "Olimpiyat ruhu"'ymuş. Dünyanın en sıkıcı ruhu olsa gerek bu bahsedilen ruh. Oldu olacak olimpiyat robotu diyelim adına da.
SEKİZİNCİ GÜNAH: EĞLENME
Bizim dillere destan derbiden sonra sıra Cleveland-Boston maçındaydı. LeBron'un önderliğinde ligin tozunu atan Cavs, Garnett'ten yoksun Boston'ı 31 sayı farkla mağlup etti. Bu senenin saha içi ve dışında en eğlenceli takımı olan Cavaliers, her zaman olduğu gibi galibiyeti kenarda renkli davranışlarla kutladı. LeBron klasik gitar çalma rutinini yaptı, dans ettiler, hayali aile fotoğrafları çektirdiler. Eğlendiler yani. Cleveland maçlarını takip edenler için yeni görüntüler değildi bunlar. Evlerindeki her maçta aynı gösterileri yapıyorlar. Maçı NTVSPOR yayınlıyordu. Ve otorite bu kez de medya kılığında iş başındaydı. Murat Kosova ve Kaan Kural kızgındı. Bir takım galibiyetini nasıl böyle kutlayabilirdi? Rakibe saygısızlıktı, amatörceydi, ayıptı vs. Bir takımın eğlenmesini rakibe saygısızlık olarak okumamız öğütleniyor bize medya tarafından. Çünkü adamlar "savaşıyor", oyun oynamıyor. Savaşta eğlence olmaz. 2.Dünya savaşı'nda, Allah'ın Stalingrad'ında bile eğlence olur(bkz: enemy at the gates), spor savaşında olamaz. Cık cık cık büyük saygısızlık. Böyle yorumları dinlediğim zaman cık cık'çı teyzeler aklıma geliyor. Murat Kosova dün onların erkek versiyonu gibiydi. "Eğlenmek", ne büyük günah!
Kurumlar, medya ve hepsinin ötesindeki yüce otorite, spor gösterilerini yapaylaştırıp, otantikliğini öldürür başka bir deyişle onların bizi eğlendirme kapasitesini minimuma indirmeye çalışırken emek döktüğü ve para kazandığı işi hafife alabilen "entertainer"'lar çağımızın nadide elmasları haline dönüşüyorlar. O yüzden Usain Bolt'un 9.59 koşabilecekken 9.69'da kalmasını umursamadım hatta onun yarış henüz devam ederken başladığı sevinç gösterisi yüzünden fazladan bir heyecana bile kapıldım. Yine o yüzden dün Cleveland ve LeBron'un "zararsız" sevinç gösterilerini yadırgamadım ve "yüzyılın derbisinde" yaşanan her şeyden nefret ettim. Eğlencemizi öldürüp ondan Roma'daki gibi bir savaş yarattılar. Şimdi de savaşanları savaşarak izlememizi istiyorlar. Roma'da bile bu kadar ileri gidilmemişti.
Etiketler:
daniel boorstin,
fenerbahçe,
galatasaray,
kaan kural,
lacan,
lebron james,
murat kosova,
ntvspor,
Usain Bolt
Tuesday, October 14, 2008
Umurumuzda mı Sanki Medya Etiği?

Futbol kamuoyumuzun son haftalardardaki en sıcak konusu Ertuğrul Sağlam'ın kovulması ve yerine Mustafa Denizli'nin getirilmesi. Kimileri Ertuğrul'un gönderilmesini eleştirdi, kimileri Yıldırım Demirören'in aynı anda dansöz ve despot olmayı becerebilen tavırlarını. Mustafa Denizli üzerine odaklanan eleştirilerse genelde onun Beşiktaş hocalığı için uygun kişi olmadığı eksenindeydi. Sığ yorumların kralı olmasına rağmen Türk medyasının aykırı sesi elbisesini üzerine oturtan Hıncal Uluç ise Denizli'ye yapılan bu teklifin bir hakaret olduğunu; Demirören'in önce Lucescu'ya gitmesinin, ret cevabı alınca da lütfen Denizli'ye dönmesinin eski milli hocayı aşağılamak anlamına geldiğini belirterek radikal kıyafetlerini bir kez daha sergiledi! Altı kaval üstü şeşhane! Radikal Uluç'umuz dahil kimsenin aklına bu işin bir de etik yönü yok mu diye sorgulamak gelmedi.
Mustafa Denizli futbol sezonuna işsiz bir teknik direktör olarak başladı ve bunun üzerine Lig Tv yorumcusu olarak karşımıza çıktı. Televizyondaki ilk 6 haftalık performansını en kibar tabirle kötü olarak niteleyebiliriz. Başarılı bir antrenör olmakla iyi bir yorumcu olmanın birbirinden ne kadar farklı olduğunu bize bir kez daha kanıtlayan bir formu vardı. Akıcı olmayan cümleler, isabetsiz tahliller, kötü yorumlar...Dünyanın en basit oyunlarından futbolu, anlatımıyla bu kadar zor ve çekilmez hale getirmek de bir beceri işidir diye düşündüm ve ekseriyetle yaptığım gibi "mute" modunda izlemeye devam ettim maçları. Maç sonu açıklamalarında ise genelde eleştireldi ki bu sezon 3 büyükleri izleyen herkesin de öyle olması doğal. Şu anda senede en az 1.5 milyon dolara anlaştığı takımı Beşiktaş'ın eski hocası Ertuğrul Sağlam'ı da çoğu zaman ağır bir dille eleştirdi. Bugüne geldiğimizdeyse durum ortada. Ertuğrul kovuldu. Yerine onu medya aracılığıyla eleştiren Denizli göreve getirildi. Bu noktada durup biraz düşünmek ve medyası, saha içi ve saha dışı organlarıyla spor dünyasının mevcut etik kurallarını biraz sorgulamak gerekiyor.
Medyada yorumculuk yaparak para kazanan bir antrenörün eleştirdiği(eleştirmesine aslında gerek de yok) kimsenin yerine göreve getirilmesinde iç gıcıklayan bir durum var. X yorumcusunun kendi ekonomik çıkarları için elinde bulunan medya gücünü kullanarak rakibini baltalamayacağını kimse garanti edemez. Denizli'nin niyetinin bu yönde olduğunu söylemiyorum. Ama kötü niyetli bir insanın bu yola başvurmayacağının da teminatı kimsede yok. Mustafa Denizli gibi kariyerli bir hocanın da hemen hemen her sezon yedek antrenör olarak büyük kulüplerin B planını oluşturduğunu biliyoruz. "Denizli Beşiktaş'ta" dedikodularını her sene en az 10 kere okuruz. Kısacası "Beşiktaş antrenörlüğü hayalimdi" diyen Mustafa Denizli'nin yorumculuk yaparken aklından bu hayalin geçmediğini iddia etmek biraz zor. Bu kadar kolay manipüle edilen bir ortamda bu biraz gayrı ahlaki bir durum teşkil ediyor gibi geliyor bana. Doksanlarda Türkiye'nin de yaşadıği "medya savaşları"'nı hatırlarsak olayın özü ekonomik bir rant sahasının kapışılmasından ibaretti aslında. Peki bu olayda da bunun bir benzeri yok mu? Ortada yine küçük çaplı da olsa ekonomik bir rant alanı var ve elinde medya gücü bulunan bir teknik direktör-medya çalışanı. Kulağa çok farklı gibi gelse de aslında birbirine çok benzer iki durum.
Sonuçta Ertuğrul Sağlam şu anda işsiz. Tazminatı vardır şusu vardır busu vardır. Tabii ki adamı aç bıraktınız diye saçmalayacak değilim ama onuru kırılmıştır kuşkusuz. Onun yerinde ise artık 1 hafta önce onu medya aracılığıyla eleştiren Mustafa Denizli var. Aslında bu hadisede benim vurgulamak istediğim nokta da ismi geçen özneler değil senede birkaç kez örneğini gördüğümüz bu çarpık tablonun yansıttığı etik sorun. Medyada yorumcu olarak görev yapan teknik direktörlerin aynı sezon içinde hocalık yapması etik midir değil midir? Tartışınız, bence değildir ve bu konunun hiç gündeme getirilmemesinin sebebi de medya etiği gibi hassas konuların umurumuzda bile olmamasıdır.
Bir kez bile canlı izlememiş olmama rağmen en sevdiğim futbol takımlarından olan 87/88 ve 88/89 Galatasarayı'nın teknik direktörü "Büyük Mustafa"'ya başarılar...
Subscribe to:
Comments (Atom)