BU YAZI İLK OLARAK 10.01.10 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Fransız filozof Jacques Derrida, kapitalist ulus-devlet formlarında yargı sisteminin kaçınılmaz olarak içine çekildiği kargaşayı şöyle tanımlar: “Yargı kararları hukuki olabilir ama asla tam olarak adil olamaz.” Bu paradoksun Türkçe’de ironik bir karşılığı var: “Adalet mümkün değildir.” (Deyiş bana ait değil Türkçe’ye aktaranın kim olduğundan da emin değilim) Bu aforizma şu aralar Türk basketbolunda yaşanan hukuk komedisini birebir karşılamaktadır.
Perşembe günü, Gençlik ve Spor Genel Müdürlüğü(GSGM) Galatasaray Basketbol Kulübü’ne verilen “5 puan silme” cezasının ve yöneticiler Yiğit Şardan’la Ali Türsan’a uygulanan yaptırımların kaldırılmasına karar verdi. Yöneticilerin bu tip olaylarda aklanmasına alışığız da “5 puan silme” cezasının iptalinin gerekçesi tam Aziz Nesin’lik: “Yasal dayanağı olmadığı gerekçesiyle…”
Ben hukuk adamı değilim, üniversitede aldığım 2 adet hukuk dersiyle de ahkam kesmek istemem ama bir yargı organı yasal dayanağı olmayan bir cezaya nasıl hükmedebilir ki zaten? Bir hakim o gün içinden nasıl geliyorsa ona göre karar verebilir mi? Ortada öyle bir durum var ki sanki sırf kamuoyunu tatmin etmek için belli cezalar verilmiş ve olay soğuduktan sonra-zaten yasal dayanağı olmayan- bu cezalar bir hokus pokusla yok edilmiş.
Kendimi GSGM’nin olay boyu sahip olduğu gizli ajandadan eminmiş gibi hissediyorum. Bence öyle bir durum var ki tüm bu cezalar verilirken Galatasaray yönetimi ve GSGM 2 ay sonra cezaların kaldırılması konusunda mutabakata varmıştı. Kusura bakmayın ama hukukun H’sinin ortada olmadığı bir noktada meydan dedikodulara, varsayımlara ve komplo teorilerine kalır. Şu durumda Galatasaray’ın büyük bir kulüp olduğu için Federasyon ve yargı organları tarafından kollandığı algısını da en azından kamu vicdanında değiştiremezsiniz.
Galatasaray Spor Kulübü’nün kurumsal olarak tamamen aklandığı bu olayda en ağır cezayı en az suçu olan Cemal Nalga ve Tufan Ersöz almıştır. Bu da ayrı bir hukuk cinayeti. Derrida’ya geri dönersek: “Yargı kararları hukuki olabilir ama asla tam olarak adil olamaz.” Tıpkı bu olayda olduğu gibi.
“Beyaz medya konuştu siyahoğlan, piştov patladı”
Türkiye’nin parkelerinden ABD’ninkilere geçelim. Orada da işler karışık. Başkentin NBA takımı Washington Wizards, 1997 yılında Bullets yani Mermiler olan ismini şiddeti çağrıştırdığı gerekçesiyle Wizards(Sihirbazlar) olarak değiştirmişti. Bundan 13 yıl sonra takım hakikaten mermilerle anılır oldu.
Takımın yıldız oyun kurucusu Gilbert Arenas, soyunma odasında silah bulundurduğu gerekçesiyle NBA başkanı David Stern tarafından süresiz olarak cezalandırıldı. Bunun anlamı şu, adli süreç sonuçlanana kadar Gilbert Arenas forma giyemeyecek ve bu süre zarfında oynayamadığı her maç kendisine 147 bin Dolar’a patlayacak. Senede 16 milyon Dolar kazanan Arenas için dünyanın sonu değil elbette. Bu konuda benim dikkatle izlediğim nokta Amerikan basınının tutumu oldu ve endişelerimde hiç de haksız çıkmadığımı baştan belirteyim.
ABD’nin “Beyaz” basını her zaman olduğu gibi şiddet olaylarını, Siyahiler ve onların kültürüyle bağdaştırma çabası içerisinde. Olay ortaya çıktığı günden bu yana hip-hop kültürü, siyahilerin yaşadıkları bölgelerdeki suç oranları, çete üyesi olan siyahi sporcular, silah dövmesi olan basketbolcuların isimleri ana akım konuşan yazarların ağzından düşmüyor.
İşin aslı şu ki ABD bireysel silahlanmada dünyanın bir numaralı ülkesi. Bireysel silahlanma konusunda hiçbir hukuki kısıtlama yok. İsteyen vatandaş gidip taramalı tüfek bile alabilir. New Jersey Nets guard’ı Devin Harris’in de belirttiği gibi NBA oyuncularının %75’i silah taşıyor. Bireysel silahlanmayı serbest bırakan Bush hükümetinin dışişleri bakanı Condoleeza Rice’a göre silah taşıma özgürlüğü en az düşünce ve din özgürlüğü kadar önemli. Kısacası sadece siyahilerin silahlarla haşır neşir olduğu iddiası tamamen safsata olduğu gibi bu silah kültürünü besleyen kurum da bizzat devletin kendisi.
ABD, halen başka ülkelerde işgalci pozisyonundayken, ülkedeki bütün büyük ligler(NBA, NFL, MLB, NHL) ve spor karşılaşmalarını yayınlayan televizyon kuruluşları Pentagon’un(ABD Savunma Bakanlığı) kurumlarıyla işbirliği içindeyken spor dünyasının üzerine çöken şiddet kültürünü Siyahilerin Hip-hop geleneğiyle açıklama kolaycılığı, yüzsüzlüğü ve ırkçılığı bana neyi hatırlattı biliyor musunuz? Her fırsatta suçu, töre cinayetlerini ve devlet eliyle silahlandırılan korucuların katliamlarını Kürt kültürüyle açıklamaya bayılan Türk medyasını.
Showing posts with label cemal nalga. Show all posts
Showing posts with label cemal nalga. Show all posts
Saturday, January 9, 2010
Sunday, January 3, 2010
2009’a bir bakıver…
BU YAZI İLK OLARAK 03.01.2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
2009’u geride bıraktık. Bunun bir anlamı iki bin dokuzun tarih olmasıysa diğeri de her tarafımızın yılın en’leri değerlendirmeleriyle kuşatılmasıdır herhalde. Üstelik sadece sembolik “1” yılı değil “10” yılı da geride bıraktığımız için 21.yüzyılın ilk 10’luğunun da muhakemesi bol bol yapılıyor medya mecralarında. Sıkıcı değil aslında. Maziye bir bakıverip analiz yapmak, ahkâm kesmek bize yoldaşlarımızdan miras bir alışkanlık. Fazla kafa açmayalım öyleyse eleştirel suratımızı takınıp kısmen de olsa hatırlayalım ne olmuş ne bitmiş; değil mi ki klişelerin her daim sıkıcı olduğu iddiası klişelerin en büyüğüdür!
Yılın Çuvallayan Spor Otoriteleri
Futbolda geride bıraktığımız devreyi spor otoritelerinin tahminleri yörüngesinde değerlendirerek başlayalım. Spor adına yazan çizen kesimin vazgeçemediği bir huydur; her mevsim başı allame-i cihan pozları takınıp Nostradamusvari kehanetlerde bulunmak. İyi de çuvalladığımız zaman neden bunun ceremesini çekmeye yanaşmıyoruz? “Ferrari, Gökhan Zan etmez” demek kolay da haksız çıkınca “ben bir nane yedim ey okur, daha önce izlemediğim bir futbolcu hakkında astım kestim” demek pek zor. Matteo Ferrari kanımca ilk yarının en iyi oyuncusuydu. Onun şefliğindeki Beşiktaş savunması kalesinde sadece 10 gole izin verdi ve böylece Ferrari kehanetinde yanılan Mehmet Demirkol bu hareketiyle yılın çuvallayan spor otoriteleri listesine hızlı bir giriş yaptı.
Rijkaard’ın sistemine tamamen zıt, 2 ağır stoper Servet ve Gökhan Zan’ı ligin en iyi tandemi olarak etiketleyen Rıdvan Dilmen de bu listedeki yerini hak eden bir başka kodaman. Zira burada sadece bireysel oyuncu tahmininde yanılma değil aynı zamanda Rijkaard 4-3-3’ünden tamamen bihaber olmak da söz konusu. Avrupa futbolunu biraz takip ediyorsanız Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. 2 ağır stoperin aynı anda sahada olması Barça 4-3-3’ünü felç eder. Çünkü savunmayı sahanın 40.metresine kadar çıkarmak, oyunu rakip alana yığmak, top kaptırıldığında ilk pres başarısız olursa defans arkasına atılacak toplara çabuk müdahale edebilmek bu sistemin olmazsa olmazlarındandır. Servet ve Gökhan Zan’lı ağır Galatasaray savunması bu becerilerden tamamıyla yoksundu. Sonuç olarak da 21 gol gördüler kalelerinde. Rıdvan Dilmen’i listeye dahil etmek için yeterli bir rakam.
Bunca çuvaldızdan sonra ele iğne almanın zamanı da geldi elbette(kendimi otorite olarak görmüyorum yanlış anlaşılmasın). Bendeniz neler yumurtladım da nerelerde hatalı çıktım? Galatasaray’da yaşanacak sistem uyuşmazlığını sebepleriyle birlikte kusursuz bir şekilde bilmeme rağmen “Galatasaray ve Fenerbahçe at başı gider. 80’in üstünde puan toplar. Rakiplerine fark atar” gibi yorumlarımda yanıldığım açıkça ortaya çıktı. Şu spor yorumculuğu belki de dünyanın en kolay işi ama aynı zamanda hata payı da bir o kadar fazla. Hata yaptığımız zaman açık yüreklilikle onu üstlenebilmemiz gerektiğine de bu yüzden vurgu yaptım. Spor yorumculuğu yahu; sadece saha içinde yaşananları değerlendirirken bu kadar kibre, afra tafraya ne gerek var!
Memleketimden Spor Rezaletleri
Son bölümü Memleketimden Spor Rezaletleri’ne ayıracağım. İşte Türk Sporu’nun 2009 yılında başını kuma gömmek istediği anlar.
1-Şoven nefretin Bursaspor-Diyarbakırspor maçında ayyuka çıkması üzerine ırkçılığı Hitler ve Hollywood “seni lanet olası zenci” repliğinden ibaret sanan, Atatürk milliyetçiliği geyikleriyle büyütülmüş Türk medyasının şaşkınlıktan küçük dilini yutması.
2- Melih Gökçek’in biricik oğluşu Ahmet Gökçek’in Türkiye’ye” babanın sahip olduğu siyasi güç kullanılarak bir kulüp nasıl iç edilir ve koca bir camia nasıl ele geçirilir” dersi vermesi. Daha da eğiticisi, ileride yayınlanması olası “Bir kulüp nasıl yönetilmez” serisinin ilk kitabını 70 milyonun önünde uygulamalı olarak tatbik etmesi.
3- Süreyya Ayhan’ın doping kullandığı gerekçesiyle atletizmden men edilmesi. Bir spor programında konuyla alakalı kurulan telefon bağlantısında dünya çapındaki bir yeteneğin kariyerinin içine eden adam olarak tarihe geçmesi farz olan Yücel Kop’un spikere “Süreyya şu an bebeğe bakıyor, sizinle konuşamaz” demesi.
4- Galatasaray Erkek Basketbol takımının üç kuruşluk önemi olmayan bir hazırlık maçında cezalı Cemal Nalga’yı Tufan Ersöz’ün formasıyla sahaya sürmesi. Bu dahiyane fikrin mucidi koç Okan Çevik’in savunmasında milli duygularla hezeyana kapıldığını ifade etmesi.
5- Bir klasik: Fenerbahçe-Galatasaray derbisi etrafında şekillenen saha içi çirkinlikler, tribün rezaletleri ve acınası olarak nitelenebilecek medya yansımaları.
6- Yazdıkça etrafa nefret tohumları saçan fanatik bir taraftar ve gidişiyle bizleri derinden sarsan(!) Ertuğrul Özkök’ün eski damadı olması dışındaki tek vasfı mide bulandırıcı milliyetçi şarkılar yapabilme yeteneği olan Ercan ”Ebabil” Saatçi’nin bir zamanlar Türkiye’nin en büyük gazetesi olma iddiasına sahip olan Hürriyet’in spor koordinatörlüğüne getirilmesi.
Türkiye, 2010’a işçilerini madenlere, tersanelere, soylulaştırılan(!) kentlere gömerek girdi. En ileri kapitalist ülkelerin dahi iflasını yaşadığı neo liberal politikaların tam gaz devam ettiği, çalışan haklarının biteviye ihlal edildiği bir ülke olarak adım attık yeni 10 yıla. Seçimle meclise getirilen partilerin kapatıldığı, mücadeleyle kazanılmış demokratik hakların gasp edildiği, ordu ve emniyet kurumlarının çetelerle işgal edildiği bir haldeyken karşıladık yeni yılı. 2000’lere girerken de böyleydik, böyle anti-demokratik, böyle emekçi düşmanıydık. Değişen pek de bir şey yok. Yeni yılınız kutlu olsun o halde!
2009’u geride bıraktık. Bunun bir anlamı iki bin dokuzun tarih olmasıysa diğeri de her tarafımızın yılın en’leri değerlendirmeleriyle kuşatılmasıdır herhalde. Üstelik sadece sembolik “1” yılı değil “10” yılı da geride bıraktığımız için 21.yüzyılın ilk 10’luğunun da muhakemesi bol bol yapılıyor medya mecralarında. Sıkıcı değil aslında. Maziye bir bakıverip analiz yapmak, ahkâm kesmek bize yoldaşlarımızdan miras bir alışkanlık. Fazla kafa açmayalım öyleyse eleştirel suratımızı takınıp kısmen de olsa hatırlayalım ne olmuş ne bitmiş; değil mi ki klişelerin her daim sıkıcı olduğu iddiası klişelerin en büyüğüdür!
Yılın Çuvallayan Spor Otoriteleri
Futbolda geride bıraktığımız devreyi spor otoritelerinin tahminleri yörüngesinde değerlendirerek başlayalım. Spor adına yazan çizen kesimin vazgeçemediği bir huydur; her mevsim başı allame-i cihan pozları takınıp Nostradamusvari kehanetlerde bulunmak. İyi de çuvalladığımız zaman neden bunun ceremesini çekmeye yanaşmıyoruz? “Ferrari, Gökhan Zan etmez” demek kolay da haksız çıkınca “ben bir nane yedim ey okur, daha önce izlemediğim bir futbolcu hakkında astım kestim” demek pek zor. Matteo Ferrari kanımca ilk yarının en iyi oyuncusuydu. Onun şefliğindeki Beşiktaş savunması kalesinde sadece 10 gole izin verdi ve böylece Ferrari kehanetinde yanılan Mehmet Demirkol bu hareketiyle yılın çuvallayan spor otoriteleri listesine hızlı bir giriş yaptı.
Rijkaard’ın sistemine tamamen zıt, 2 ağır stoper Servet ve Gökhan Zan’ı ligin en iyi tandemi olarak etiketleyen Rıdvan Dilmen de bu listedeki yerini hak eden bir başka kodaman. Zira burada sadece bireysel oyuncu tahmininde yanılma değil aynı zamanda Rijkaard 4-3-3’ünden tamamen bihaber olmak da söz konusu. Avrupa futbolunu biraz takip ediyorsanız Amerika’yı yeniden keşfetmeye gerek yok. 2 ağır stoperin aynı anda sahada olması Barça 4-3-3’ünü felç eder. Çünkü savunmayı sahanın 40.metresine kadar çıkarmak, oyunu rakip alana yığmak, top kaptırıldığında ilk pres başarısız olursa defans arkasına atılacak toplara çabuk müdahale edebilmek bu sistemin olmazsa olmazlarındandır. Servet ve Gökhan Zan’lı ağır Galatasaray savunması bu becerilerden tamamıyla yoksundu. Sonuç olarak da 21 gol gördüler kalelerinde. Rıdvan Dilmen’i listeye dahil etmek için yeterli bir rakam.
Bunca çuvaldızdan sonra ele iğne almanın zamanı da geldi elbette(kendimi otorite olarak görmüyorum yanlış anlaşılmasın). Bendeniz neler yumurtladım da nerelerde hatalı çıktım? Galatasaray’da yaşanacak sistem uyuşmazlığını sebepleriyle birlikte kusursuz bir şekilde bilmeme rağmen “Galatasaray ve Fenerbahçe at başı gider. 80’in üstünde puan toplar. Rakiplerine fark atar” gibi yorumlarımda yanıldığım açıkça ortaya çıktı. Şu spor yorumculuğu belki de dünyanın en kolay işi ama aynı zamanda hata payı da bir o kadar fazla. Hata yaptığımız zaman açık yüreklilikle onu üstlenebilmemiz gerektiğine de bu yüzden vurgu yaptım. Spor yorumculuğu yahu; sadece saha içinde yaşananları değerlendirirken bu kadar kibre, afra tafraya ne gerek var!
Memleketimden Spor Rezaletleri
Son bölümü Memleketimden Spor Rezaletleri’ne ayıracağım. İşte Türk Sporu’nun 2009 yılında başını kuma gömmek istediği anlar.
1-Şoven nefretin Bursaspor-Diyarbakırspor maçında ayyuka çıkması üzerine ırkçılığı Hitler ve Hollywood “seni lanet olası zenci” repliğinden ibaret sanan, Atatürk milliyetçiliği geyikleriyle büyütülmüş Türk medyasının şaşkınlıktan küçük dilini yutması.
2- Melih Gökçek’in biricik oğluşu Ahmet Gökçek’in Türkiye’ye” babanın sahip olduğu siyasi güç kullanılarak bir kulüp nasıl iç edilir ve koca bir camia nasıl ele geçirilir” dersi vermesi. Daha da eğiticisi, ileride yayınlanması olası “Bir kulüp nasıl yönetilmez” serisinin ilk kitabını 70 milyonun önünde uygulamalı olarak tatbik etmesi.
3- Süreyya Ayhan’ın doping kullandığı gerekçesiyle atletizmden men edilmesi. Bir spor programında konuyla alakalı kurulan telefon bağlantısında dünya çapındaki bir yeteneğin kariyerinin içine eden adam olarak tarihe geçmesi farz olan Yücel Kop’un spikere “Süreyya şu an bebeğe bakıyor, sizinle konuşamaz” demesi.
4- Galatasaray Erkek Basketbol takımının üç kuruşluk önemi olmayan bir hazırlık maçında cezalı Cemal Nalga’yı Tufan Ersöz’ün formasıyla sahaya sürmesi. Bu dahiyane fikrin mucidi koç Okan Çevik’in savunmasında milli duygularla hezeyana kapıldığını ifade etmesi.
5- Bir klasik: Fenerbahçe-Galatasaray derbisi etrafında şekillenen saha içi çirkinlikler, tribün rezaletleri ve acınası olarak nitelenebilecek medya yansımaları.
6- Yazdıkça etrafa nefret tohumları saçan fanatik bir taraftar ve gidişiyle bizleri derinden sarsan(!) Ertuğrul Özkök’ün eski damadı olması dışındaki tek vasfı mide bulandırıcı milliyetçi şarkılar yapabilme yeteneği olan Ercan ”Ebabil” Saatçi’nin bir zamanlar Türkiye’nin en büyük gazetesi olma iddiasına sahip olan Hürriyet’in spor koordinatörlüğüne getirilmesi.
Türkiye, 2010’a işçilerini madenlere, tersanelere, soylulaştırılan(!) kentlere gömerek girdi. En ileri kapitalist ülkelerin dahi iflasını yaşadığı neo liberal politikaların tam gaz devam ettiği, çalışan haklarının biteviye ihlal edildiği bir ülke olarak adım attık yeni 10 yıla. Seçimle meclise getirilen partilerin kapatıldığı, mücadeleyle kazanılmış demokratik hakların gasp edildiği, ordu ve emniyet kurumlarının çetelerle işgal edildiği bir haldeyken karşıladık yeni yılı. 2000’lere girerken de böyleydik, böyle anti-demokratik, böyle emekçi düşmanıydık. Değişen pek de bir şey yok. Yeni yılınız kutlu olsun o halde!
Subscribe to:
Posts (Atom)