Showing posts with label medyada milliyetçilik. Show all posts
Showing posts with label medyada milliyetçilik. Show all posts

Sunday, November 7, 2010

Futbol sahalarındaki milliyetçi kuşatma: Zorunlu İstiklal Marşı

BU YAZI İLK OLARAK 7 KASIM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.



Bir enstantaneyi hatırlatarak başlamak istiyorum. 16 Kasım 2005, Şükrü Saraçoğlu Stadyumundayız. 2006 Dünya Kupası Elemeleri Play-Off Baraj maçında Türkiye, İsviçre ile karşılaşıyor. İsviçre ilk maçı 2-0 kazanmış ve her iki ülke spor çevrelerinde de birbirine karşı düşman bir hava hâkim. Hafta boyunca hem Türkiye hem de İsviçre medyası bu şoven havayı körüklemek için elinden geleni yapmış. Kadıköy’de toprağı sıksanız şüheda fışkıracak. Maç böyle bir atmosferde başlıyor.

Karşılaşma öncesi İstiklal Marşı okunurken kamera Alpay Özalan’ı gösteriyor. Öyle bir okuyuşu var ki sanırsınız yanına Osman Pamukoğlu’nu da verseniz 3 saatte Yunanistan’ı fethedip geri dönecek. “Eyvah” diyorum arkadaşlara “Alpay bu vatan sevgisiyle 5.dakikada kırmızı kart görür.” Maç başlıyor, dakika 1, Alpay penaltı yaptırıyor. Tabii ki arkadaşlar hayırsız ağzıma sövüyor ama ortada hayırsız ağızlı olmaktan daha farklı bir gerçekliğin olduğu da aşikâr.

Spor ve militarizm arasındaki bağlantı ezelidir; Antik Yunan’a kadar dayanır. Platon, sporun oyun ya da eğlence olmaktan öte askeri eğitimler için de kullanılabileceğini yazdığında bölgedeki topluluklar bunun çoktan farkındaydı. Aristo, Politika adlı eserinde Spartalıların çocuklarını yoğun atletik idmanlarla vahşileştirdiğini yazar. Antik dönemden günümüze hâkim sınıflar, sporun bu özelliklerini korumasına özen göstermiştir. Modern dönemde kitleselleşme ve ticarileşme ile birlikte bu nitelikler güçlendirilmiş ve yayılmıştır.

Önce ritüelleşme sonra yasalaşma

Bu açıdan baktığımızda günümüzde sporun ve taraftarlık kurumunun milliyetçilik ve militarizmle bu denli iç içe geçmiş olduğunu görmek şaşırtıcı değil. Hele ki Türkiye gibi bu alanlarda at başı gitmeyi erdem sayan bir ülkede hiç değil. 90’ların başında PKK ile T.C arasındaki sıcak savaşın yükseldiği bir dönemde futbol tribünleri de milliyetçiliğin, Kürt düşmanlığının ve PKK karşıtı eylemlerin önemli odaklarından biri haline gelmişti. Futbol stadyumlarında şoven bir atmosferin hüküm sürdüğü bu yıllarda tribünlerdeki ülkücü grupların ön ayak olmasıyla maçlardan önce İstiklal Marşı okunması gibi bir adet spor kültürümüze kazandırıldı(!) ve bu ritüel 1993/94 sezonunda Fenerbahçe başkanlığı yapan ülkücü Güven Sazak’ın gayretleriyle yasalaştı. O tarihten bu yana her futbol müsabakası öncesi İstiklal Marşı ile terbiye ediliyoruz.

Bu uygulama Türk icadı olmasa da bize benzer toplumsal yapılara ait bir uygulamadır diyebiliriz. Örneğin ABD’de maçlardan önce milli marş okuma uygulaması Vietnam Savaşı döneminde ortaya çıkmıştır. Marksist düşünür Harry Cleaver’a göre bu uygulama devletin sporu politik koşullama aracı olarak kullanmasının önemli örneklerinden biridir. ABD’de halen büyük spor organizasyonları öncesi milli marşın okunması ya da basketbol karşılaşmalarının ulusal kanalda Marine Corps.(Denizcilik Kuvvetleri) sponsorluğunda yayınlanıyor olması şaşırtıcı değil. 2000’li yılların tamamını Ortadoğu’yu işgal etmekle geçirmiş bir ülkeden bahsediyoruz. Bunca savaşı halka kabul ettirmek için gündelik hayatta bunu normalleştirecek araçlara ihtiyaç var. Yanlış ellerdeki spor, bunun için biçilmiş kaftandır.

Ülkemize ve zorunlu İstiklal Marşı uygulamasına dönecek olursak bu ritüel öylesine kanıksanmıştır ki spor yazarları yabancı kökenli futbolcuların Türk olabilmesi kriterlerini sayarken bunu koşul olarak öne sürebilir. Örnek, Uğur Meleke’nin Bobo hakkında yazdığı yazı :
“Türkçe öğrenen, İstiklâl Marşı’nı milli takım arkadaşlarıyla birlikte okuyan, Atatürk Türkiye’sini araştıran/bilen, hayatının geri kalanında bu ülkeye hizmet etmeyi düşünen bir Bobo, o yasadan faydalanmayı bence hak eder...”
Garip değil mi? Maalesef artık değil.

Kulüplerarası lig maçlarından önce okutulan İstiklal Marşı tamamen politik, milliyetçi bir dayatmadır. Sistemin toplumdaki milliyetçiliği yeniden üretme araçlarından biridir ve spor sahalarından kazınması gereklidir. Gelin görün ki Meleke örneğinde de görüldüğü gibi İstiklal Marşı ile sisteme entegre olmak arasında önemli bir bağ kurulmuştur ve bu anlayışı yıkmak kolay değil. Her şeyden önce bunu yıkmak için mücadele edenler hiç alakaları olmadığı halde garip ithamlarla suçlanabilir, saldırıya uğrayabilir.

Milliyetçi kuşatmanın kırılması

Son dönemde toplumsal meselelere ilgili, sol tandanslı taraftar gruplarının tribünlerde boy gösterdiğini görüyoruz. UPS işçilerine, Tekel işçilerine, Türkan Abla’ya, Seyrantepe inşaatında can veren işçilerimize destek veren bu taraftar grupları tribünlere hâkim olan milliyetçi yapılardan çok farklı. Halihazırda tribüne egemen olan taraftar profili egemen sınıfın fedaisidir. Eylemleri ve taşkınlıkları kimi zaman ayıplanır gibi görünse de milliyetçiliği, cinsiyetçiliği ve sporun ticarileşmesini kolaylaştıran güdümlü fanatizmiyle aslında şeref tribününde oturan takım elbiseli kodamanların gündelik işlerini gören basit bir araçtır. Stadyumda alemin kralı gibi gözükür halbuki şeref tribününün oyuncağıdır, onların çıkarlarını ve değerlerini yüceltip durur.

Oysa tribünlerimizde yeni yeni görmeye başladığımız bu grupların eylemleri de çıkarları da şeref tribününe terstir. O yüzden bu gruplar “karşı-hegemonik” olma potansiyeline sahip yegâne topluluklardır. Bu yazıyla tribünlerimizdeki sol tandanslı gruplara zorunlu İstiklal Marşı dayatmasına karşı eylem yapmaları çağrısında bulunmak isterdim ama malum “vatandaşın elinde imkân varsa o da karşı koyacaktır” diyen bir başbakanın ülkesinde yaşıyoruz. Linç kültürü her yerimize sinmiş. Üstelik bizzat devletçe de aklanıyor. Muhtemeldir ki böyle bir eyleme kalkan grup oracıkta un ufak edilir. Bir sonraki gün de mağdur oldukları halde bölücü, hain vs. olarak aforoza uğrar.

O yüzden kimseye çağrıda bulunamıyorum. Sadece spor karşılaşmalarını kafadan milliyetçi bir yeniden üretim sahnesine dönüştüren bu dayatmanın kaldırılması için gösterilen bireysel çabalara bir yenisini eklemekle yetineceğim: Futbol maçları öncesi İstiklal Marşı dayatmasına hayır!

Sunday, September 5, 2010

Milli mesai işkencesi

BU YAZI İLK OLARAK 5 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Spor medyasının diline oturduğu şekliyle “milli mesai” dönemindeyiz. Hem basketbol hem de futbolda, bağlaşık olarak “millet” ve devletin resmi sportif temsilcileri uluslararası arenalarda boy gösteriyor ve Türk’ün gücünü kanıtlamaya uğraşıyor. Milli kelimesinin siyasi literatürümüzde farklı cenahlardan birçok karşılığı var ama her haliyle iddialı bir kelime olduğu kesin. Resmi söyleme göre hem bölgesel hem de etnik bir tanım olarak milletten kastedilen Kemalizm’in çizdiği sınırlar içerisinde Türklük ve bu gizemli özne milyonlarca kişiyi kapsadığı gibi -Kemalist olsun olmasın- Türklük ve millilik tanımlarıyla sorunu olmayan herkes tarafından da onaylanıyor.

Kitlesel sporların özgün yanı ise burada kendisini gösteriyor. Çünkü resmi ideolojinin söylemlerini kesin bir şekilde reddeden tarafların da çoğunlukla “milli” olarak kabul gören bu heyecanları taşıdığını görebiliyoruz. En çarpıcı örnek PKK önderi Abdullah Öcalan ve genel olarak Türkiye Kürdistanı’nda gözlemlediğimiz Galatasaray sevgisi. ‘80’lerden bu yana elde ettiği Avrupa Kupası başarılarıyla tüm PR’ını “Türklerin gururu”, “Avrupa Fatihi” gibi sıfatlar üzerine inşa etmiş, bir anlamda medya tarafından sıkça millileştirilmiş bir kulübün aynı anda Kürt coğrafyasının da en sevilen takımı olması kulağa garip geliyor.

MEDYANIN MİLLİ DİLİ

Hem Galatasaraylı hem de Kürt direnişinin sonuna kadar yanında olan birisi olarak bu çelişkileri ben de yaşıyorum. Muhtemelen bundandır ki “milli” maç dönemleri beni biraz geriyor. Halkın kültürünü ve alışkanlıklarını aşağılayan bir Fazıl Say gibi hissediyorum kendimi çünkü dışarıda ve medyada sürüp giden milli hezeyana katılma yönünde hiçbir arzu hissetmiyorum. Bilakis tüm bu uluslararası müsabakalar üzerinden üretilen milliyetçi söylemler bendeki spor sevgisini kısa süreli olarak da olsa yok edebiliyor.

Bu süreçte özellikle medyanın takındığı “yavşak” tavırdan iğrendiğimi net bir şekilde söyleyebilirim. “Dış mihraklara” karşı oynadığımız istisnasız her spor karşılaşmasını savaşa çevirdiğimiz yetmezmiş gibi sonuçları üzerinden de yine milli felaketler ya da zaferler yaratma konusunda üstümüze yok. Kulüp ya da milli takım fark etmiyor, uluslararası düzeyde oynadığımız hiçbir maçı kazanamıyoruz mesela. Ezip geçiyoruz, parçalıyoruz, yıkıyoruz, perişan ediyoruz, denize döküyoruz hatta çakıyoruz ama şöyle basit bir şekilde ve gerçekte olduğu gibi galip gelemiyoruz ya da yenemiyoruz. Üstelik spikerinden köşe yazarına ana akım medyanın çoğunluğunda rastladığımız bu tavra getirilen şöyle yanlış bir savunma da mevcut: “Kardeşim biz zaten maçları böyle izliyoruz. Küfrediyoruz, heyecanlanıyoruz, sayıyoruz, sövüyoruz, medyanın da aynı dili takınması normal.”

Bence tam tersi, hepimizin üzerinde ve kulağımızın dibinde duran medya bu dili kullandığı ve biteviye yeniden ürettiği için biz bu söylemlere mahkum oluyoruz, alışıyoruz ve bu dilin yaygınlaştırılma sürecine katılıyoruz. Spikeri “Rus’u denize döktük” diyen, gazetesi “Bunlara bir çakmak lazım” diye manşet atan bir ülkede spor seyircisi reflekslerinin niteliğinin de buna uygun olacağını öngörmek çok zor değil.

‘DUR TARİH, VUR TÜRKİYE’

Bu sebeplerden geçtiğimiz salı günü Türkiye’nin Yunanistan’ı 76-65 yendiği karşılaşmada Murat Murathanoğlu’nun her zamanki “Tüm dünya bize karşı” söylemiyle biçimlenen anlatımı midemi bulandırdı ve maça olan bütün ilgimi kaybetme noktasına geldim. 40 dakika boyunca spiker olduğunu unutarak maçı amigo ya da ülkü ocağı başkanı gibi anlatan Murathanoğlu öyle bir hale geldi ki her pozisyonu bu yanlı zihniyetin etkisiyle maniple etmeye başladı ve eminim ekran başındaki milyonlarca insanı Yunan’ı denize dökmek için hazır kıta bekleyen piyadelere dönüştürdü. Ender Arslan’ın basit bir şekilde düştüğü pozisyonu dahi “çelme taktıııııığğaaaaa” şeklinde yorumladığında iş işten geçmişti zaten. Neyse ki maçı Türkiye kazandı da Murathanoğlu ve milyonların “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” zırvalarını dinlemek zorunda kalmadık.

Velhasılıkelam bu sefer de Türk medyasının zafer naralarını abartılı bir şekilde dinlemek ve okumakla yükümlüydük. Dağ başını yine duman aldı, Türk Yunan’ı yine ezdi geçti zaten tarih tekerrürden ibaretti ve bir Türk elbette ki dünyaya bedeldi. Bol bol Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılıkla sosladıktan sonra yemeğimiz afiyetle yenmeye hazırdı her milli maç sonrasında olduğu gibi.

Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan bu süreci gayet isabetli bir şekilde “Dur tarih, vur Türkiye” olarak tanımlar. Türk medyası bir kez daha tarihi durdurdu ve Türkiye vurdu, vurdu, vurdu. Ben “Lexın, lexın…” diye bambaşka bir türkü söylerken içinde “bizim” de olduğumuz sporda “milli mesai” döneminden niye tiksindiğimi bir daha hatırladım.