Showing posts with label seyrantepe. Show all posts
Showing posts with label seyrantepe. Show all posts

Monday, September 20, 2010

Aslantepe'yi boykot



BU YAZI İLK OLARAK 19 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

10 Eylül 2010 tarihli Evrensel’in “Taşeron Cumhuriyeti” manşeti tarihi bir manşetti. Tüm o ateşli referandum mavralarının arasında gazetemiz kendine yakışanı yaptı ve ülkenin asıl gerçekliğini gündeminin tepesine oturtma cesaretini gösterdi. Televizyondaki referandum tartışmalarından birinde Ertuğrul Mavioğlu belki de tüm bu sürecin en doğru lafını etmişti: “Sivil vesayet, askeri vesayet gibi tartışmaların arkasında aslında tüm bu tartışmaların uzağında yaşamak zorunda olan ve bambaşka bir vesayetin altında ezilen milyonlar var.” Mavioğlu’nun bahsettiği vesayet elbette ki kapitalist vesayetti ve 3 maymunu oynamakta ısrar eden büyük medyanın bu gerçekliği anlık da olsa hatırlaması için taşeron bir firmanın cinayet işlemesi gerekiyordu.

Evrensel’in manşetinden sadece 1 gün sonra Galatasaray’ın yeni stadyumunun inşasının devam ettiği Seyrantepe’den (Aslantepe) iki işçinin ölüm haberi geldi. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek taşeron bir firmada çalışıyorlardı ve bir kanalizasyon kazı çalışması sırasında meydana gelen göçük nedeniyle hayatlarını kaybettiler. Bir bayram günü, yani tatil yapmaları gereken (yerseniz) bir günde işbaşındaydılar ve çalışma koşulları son derece ilkeldi.

29 Temmuz 2009’da Evrensel’e yazdığım “Bir Garip Efsane” adlı yazıda Adnan Polat’ın “Ne yapıp edip Seyrantepe’yi 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” açıklamalarına değinmiş ve bu “hızlı”, 2 senelik işi 1 senede bitirecek kadar hızlı olan çalışmanın hangi şartlarda gerçekleşeceğini sormuştum. Cevap bizim için basitti ve bunu yazıda da belirtmiştim: “Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, son derece güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki, Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe projesinin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umurunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi ‘mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane’ söyleyecekler.”

‘İSİMLERİ YAŞATILSIN’

Maalesef aynen tahmin ettiğimiz gibi oldu ve yine maalesef ana akım medya bu süreç boyunca gıkını bile çıkarmadı. Kendilerinden bir ses duyabilmek için meşum cinayetin yaşanması gerekiyordu. Kanat Atkaya, Hürriyet gazetesinde Gökhan Yavuz ve Raşit Ek için yazdı, “Seyrantepe’ye isimlerini verin” dedi. Desteklenmesi, sahip çıkılması gereken bir öneri. Elbette “Daha önce nerelerdeydiniz” diye sorma hakkımız var. Ne de olsa medyanın ne kadar önemli bir kuvvet olduğunun farkındayız. Fakat burjuva medyasında çalışmanın getirdiği baskılar da malum. Kanat Atkaya, 1 sene önce bu yazıyı yazmış olsa büyük ihtimalle “fosil”, “popülist”, “fakir-fukara edebiyatı yapan demagog” gibi sıfatlarla yaftalanacaktı. Kendisine sosyalist diyen insanların bile işçi haklarını savunmaktan imtina ettiği, “çığırından çıkmış” bir çağda yaşıyoruz ne de olsa…

Medyanın yanı sıra Galatasaray tribünlerinin de bu olaya nasıl tepki vereceği merak konusu. Şahsen bir Galatasaraylı olarak o stada hayatım boyunca adım atmayacağım. Zaten ismi Ali Sami Yen olmayan bir Galatasaray stadyumuna alışabileceğimi de sanmıyorum ya neyse… Sol hassasiyetlerini bildiğimiz Galatasaraylı “Tek Yumruk” isimli taraftar grubuna da bu konuda önemli işler düşüyor. Şimdiden çalışmalara başladıklarını biliyorum. www.isimleriyasatilsin.com adresi onlar için açıldı. Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’i geri getirmez ama ne de olsa yetmez ama evet’lere alıştık, Kanat Atkaya’nın önerdiği gibi Seyrantepe’nin önemli bir köşesinde hatıraları yaşamalı. Ölüme sürüklenen işçiler bunu ve daha fazlasını çoktan hak ettiler.

YETMEZ, YETMEZ, YETMEZ!

Dünya genelinde olduğu gibi ülkemizde de liberal hegemonya “solculuğu” bağlamından koparıp daracık bir mücadele alanına sıkıştırma konusunda çok başarılı. “İşçisiz solculuk” yaratmak adına atmadıkları takla kalmadı. Artık çalışanların hakları için mücadele etmek, sınıf içerisinde bir örgütlenme yürütmek, emperyalizm, neoliberalizm gibi gerçekliklerden bahsetmek çağdışılık addediliyor. Ülkemizdeki kimi “çağdaş sosyalistlerin” söylemleri takip edilirse ne dediğim daha iyi anlaşılır. “Bizdeki yenilgi öncelikle bir zihniyet yenilgisi” demişti Masis Kürkçügil. Ne kadar isabetli… Küba’nın yaşadığı ekonomik zorlukların ve Fidel Castro’nun çarpıtılmış açıklamalarının bizzat “sosyalistler” tarafından zafer naralarıyla karşılandığı bir ülke olmak da bu gerçekliğin bir başka tezahürü.

Zat-ı muhteremlerin kabul ettirmeye çalıştığı anlayışa göre Eduardo Galeano’nun da çok güzel bir şekilde dalgasını geçtiği gibi “Çalışanların hakları arkeolojik bir konu”. Öyle bir liberal bombalamanın altında yaşıyoruz ki Max Horkheimer’in o meşhur, “Kapitalizme karşı konuşmayan faşizm geldiğinde susmalıdır” sözü “Kapitalizme karşı konuşan faşisttir”e döndürülmüş durumda ve bu zihniyetin dünyasında Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’in huzurunda biz emekçiler, hepimiz dünya zoolojisinin birer üyeleriyiz ve ölümümüz “kader”den öte bir anlam taşımıyor.

Öfkemizi bileylemeye devam edin bakalım… Ben Aslantepe’yi, Türk Telekom Arena adlı ruhsuz spor kompleksini boykot ediyorum. Umarım oraya Gökhan Yavuz ve Raşit Ek’in isimlerini sonsuza dek kazımak mümkün olur. Yeter mi? Yetmez… Bu kadarla kalırsa mücadeleye bir katkısı olur mu? Olmaz… İyi niyetli mi? Kesinlikle ama naif! Ülkeyi taşeron cumhuriyetine çevirenlerin, kökeni 24 Ocak olan 12 Eylülle gerçek anlamda hesaplaştığına inanmak ne kadar naiflikse o kadar naiflik işte…

Wednesday, July 29, 2009

Bir garip efsane

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin.” Yusuf Atılgan’ın her cümlesi altın romanı ‘Aylak Adam’, Bâki’nin bu cümlesiyle başlar. Biz gösteri toplumunun izleyicileri farkında değilizdir ama spor sezonları da aynen böyle başlar. Önce her şey medyanın çiziktirdiği birkaç alengirli laftan ibarettir sonra onlar taraftarın gönlünde umuda dönüşür ve “matematiksel olarak şans” sürdükçe sporseverin/taraftarın efsanesi şekillenmeye devam eder. Hoş, şampiyonluk kaçtığında seyrin sona erdiğini hangi ukala söylemiş? Düzeltmek lazım; seyir değil efsanemiz sona erer, bir sonraki sezonun hudutlarına girene kadar.

“Umut arzulayan bellektir” der Balzac. Oysa günümüzde ‘Umudumuz Şaban’ değil ‘Umudumuz Ecevit’ hiç değil(Toprakları bol olsun). Tek umudumuz taraftarı olduğumuz takımın zenginliği çünkü bir mevsimlik efsanemizi başlatacak medya kıssalarını ancak pahalı ve havalı transferler şişirebilir. Ve Umberto Eco’nun belki de yerinde bir şekilde “dikizciler” olarak aşağıladığı biz taraftarların maddi olarak hiçbir şekilde müdahil olamadığı bu oyundaki tek iktidar bölgesi olan tribünleri bu umudun yedirdiği ekmek ayakta tutar. Ondandır ki Diyarbakırspor’un taaa Budapeşteler’den getirdiği delişmen kanat oyuncusu Gabor Bori’yi hiç izlemeyen bir Diyarbakırlı “Türkiye’de bu kadar adam varken Macaristan’dan bunu getirdilerse vardır bir hikmeti” diyebilmektedir. Transferlerin futbol pazarındaki yazgısı serbest piyasanın diğer metalarından farksızdır. Guy Debord’un dediği gibi: “Tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajında, gerçek bölünmeye ancak bir sonraki tüketim başarısızlığına kadar ara verilmiştir.” Gabor Bori’nin Amed macerası 1 hafta bile sürmedi. Diyarbakırspor yönetimi Bori’nin kulübüyle ödemeler konusunda anlaşamayınca yıkılan umutlar, forvete yapılan Andres Mendoza ve Erhan Şentürk transferleriyle yeniden yeşertildi. Hele bir ‘Herne Peş’ söyletemesinler, görürüm ben o zaman “mufassal kıssa”’yı da, “tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajını da”… Ziya Doğan haklı olarak isyanlarda; 14 futbolcuyla yeni sezona hazırlanmaya çalıştıklarından şikâyet ediyor. Sezonun ilk haftası Diyarbakır’dayım ama Ziya Doğan hala orada olur mu? Emin değilim!

29 yıllık kısacık ömründe yazdıklarıyla koca bir 19.yüzyıla damgasını vurmuş muhteşem bir şairdir İngiliz Percy Bysshe Shelley. Ve onun şu dizeleri hiç aklımdan çıkmaz: “Issız bucaksız çölde yol alan gezgin, yarısı kuma gömülmüş bir heykelin kaidesiyle karşılaşır. Üzerinde şöyle yazmaktadır; “Ben, Ozymandias/Kralların kralı/Sen,Ey yüce varlık/Eserlerime bak ki/Haddini bilesin”. İnsanoğlu tarihöncesinden bu yana adını, iktidarını, kendisinde haiz olduğuna inandığı şanını kanıtlamak ve onu ölümsüz kılmak için büyük eserler inşa ettirmiştir. Piramitler, Babil’in Asma Bahçeleri, Parthenon… Ozymandias(2.Ramses) de olduğu gibi eserler kendini yaptıranın ismini yaşatır, peki ya onları vücuda getirenler? Geçmişin zincirli, günümüzün zincirsiz köleleri? “Ne yapıp edip Seyrantepe Projesi’ni 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” diyor ya Adnan Polat, benim de aklıma bu şiir ve geçmişin devasa eserleri geliyor ister istemez. Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki; Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe Projesi’nin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umrunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi “mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane" söyleyecekler.