Showing posts with label guy debord. Show all posts
Showing posts with label guy debord. Show all posts

Sunday, July 4, 2010

Cinai şebeke: Spor endüstrisi

BU YAZI İLK OLARAK 4 TEMMUZ 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Dünya Kupası saha içinde sirk, saha dışında trajedi kıvamında devam ediyor. Sona doğru yaklaştıkça tribünlerin renkliliği ve kilometrekare başına düşen ‘meşhur’ sayısı da artıyor. Paris Hilton bile 13 bavulla Güney Afrika’nın yolunu tutmuş. Burada boy göstermezsen nerede göstereceksin?

Geçtiğimiz hafta tribünlerde dikkati çeken bir isim vardı. Rolling Stones’un efsanevi solisti Mick Jagger. Jagger, Gana’ya karşı ABD, Almanya’ya karşı ise İngiltere’yi desteklemek üzere Amerikan meşrubat firması Kool-Aid’in sponsorluğunda tribündeki yerini almıştı. Sonuç malum, Mick Jagger’ın desteklediği ABD de İngiltere de elendi.

Mick Jagger’ın çok politik bir figür olmadığı zaten bilinen bir şey. Yine de Rolling Stones gibi bir efsanenin frontman’inin (sahne yüzü) sponsorluk yapsın diye tribüne yerleştirilmesi acınası bir durum. Jagger ‘işyerinde’ yalnız değildi, yanında ABD eski başkanı Bill Clinton da bulunmaktaydı, iş arkadaşı olarak. Eh, biraz elit bir iş ortamı ama FIFA’nın da istediği bu değil mi zaten?

Sosyete eğleniyor

Televizyonda bir kanalda Wimbledon tenis turnuvası, diğerinde Dünya Kupası var. İkisi de bambaşka bir dünyadan bizlere seslenir gibi. Öyle şık, öyle varsıl… İlgiyle izliyoruz, hakkında emin olduğumuz tek gerçek milyon dolarlık o tesislerin bize ait olmadığı ve oralarda kaliteli vakit geçirenlerin çoğuyla insani bir aşinalığımızın olmadığı. Alenen kulluk etmek zorunda bırakıldığımız adamlarla nasıl bir ilişkimiz olabilir ki? Hasbelkader aynı sportif faaliyetleri izliyoruz, hepsi bu!

‘Sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesi’ temcit pilavı gibi kullandığım bir tabir. Türkiye medyasında bu gerçeği diline dolamayı beceren başkaları çıktığı zaman belki 3 yazıdan birinde bunu kullanmaktan vazgeçebilirim. Bakın, sıkılmadım ve yine söylüyorum. Milyarlarca insanın açlık sınırında yaşadığı bir dünyada spora harcanan bol sıfırlı dolarlar etrafımızda dönen kapitalist şımarıklığın bir başka örneğidir. Elbette biliyorum sporun bir endüstri olduğunu ve bu söylediklerim spor elitinin umurunda bile değil. Bu imparatorluğu onlar kasten kurdular. Peki ya biz? Kıçında donu olmadığı halde sistemle hiçbir sorunu olmayacak kadar ‘çılgın’ milyonlarca insan? İzlediğimiz her sportif sirkin on binlerce insanı evsiz bıraktığını, toplumsal yaşamda muazzam bir tahrifata yol açtığını ve topluma geri döndürülecek hiçbir birikim üretmediğini göremiyor muyuz? Akıl alır gibi değil! Yahu onlarca yazı yazıldı, araştırmalar yapıldı, raporlar yayınlandı. Umurunuzda değil mi?

Bugün mega organizasyonların o çok renkli tribünlerine baktığımda liberal naifliğin kirlettiği ‘halkların kardeşliği’ ülküsüne dair hiçbir şey görmüyorum. Tek gördüğüm ulusların birkaç senede bir bayraklarını, zavallı milli duygularını ve hınçlarını alıp tribünlerde milliyetçilik yarıştırdığı. Büyük organizasyonların yoksullara reva gördüğü teneke kentler-medyanın yarattığı ilüzyon sağ olsun-umurumuzda bile değil. Hepimiz 5 kilometre ötesinde Yahudiler yakılırken tüm bunları görmezden gelip hayatına sessizce devam etmek zorunda kalan Nazi Almanları gibiyiz. Tüm bu eşitsizliği, sömürüyü, adı hukuken katliam olmayan cinayetleri yaşanmıyormuş addetmemiz bekleniyor bizden. Sesini çıkaranlar için çok afili sıfatları var: anakronik, dinozor, dar görüşlü, popülist, demagog, propagandist, totaliter, Stalinist!

Gerçeğin propagandası olmaz!

Bir Türk filmi repliğidir: “Gerçeğin propagandası olmaz” ve bir Slavoj Zizek aforizmasıdır: “Yapılması gereken ilk şey, bu liberal tabulara korkusuzca tecavüz etmektir, ‘anti-demokratiklikle’, ‘totalitarist’ olmakla suçlanıyorsak ne olmuş yani?...

Çok net konuşuyorum çünkü sağda solda bu berbat düzenin liberal hegemonide tabu haline getirilmiş kimi şantaj unsurlarıyla güler yüzlü gösterilmeye çalışılmasından bıktım. Sizin savunucusu olduğunuz dünya berbat bir yer ve gerçekçilik, ‘normallik’, uyumluluk gibi dandik hayali sıfatlarla bu kanlı çarka ortak olmak bizim işimiz değil! Yazıyı S.Zizek ve Guy Debord’dan alıntılarla bitireceğim. İkisi de dünya kupası güzellemesi yapıp gerçeği göstermeme yarışına giren medya yazar-çizerlerine Osman Baydemir usulü bir selam gönderiyor.

“Konformist liberal şerefsizler bu yolla varolan düzeni savunurken kendilerine ikiyüzlü bir tatmin bulurlar: Çürümüşlüğün, sömürünün ve bu gibi şeylerin diz boyu olduğunu bilirler ama gidişatı değiştirmek için bulunacak her girişim, ‘totalitarizm’ hayaletine verilen bir hayat öpücüğüyle ahlaki olarak tehlikeli ve kabul edilemez ilan edilip reddedilir.”
Slavoj Zizek.

Gösterinin ilan ettiği gerçekdışı birlik, kapitalist üretim tarzının gerçek birliğinin dayandığı sınıf ayrımını gizler. Üreticileri dünyanın kuruluşuna katılmaya zorlayan şey, aynı zamanda onları dünyadan ayıran şeydir. Yerel ve ulusal sınırlarından kurtulmuş insanları bir araya getiren şey, aynı zamanda onları birbirlerinden uzaklaştıran şeydir. Rasyonelliğin derinleştirilmesini gerektiren şey, aynı zamanda hiyerarşik sömürünün ve baskının irrasyonelliğini besleyen şeydir. Toplumun soylu iktidarını yaratan şey onun somut özgürlüksüzlüğünü de yaratır.
Guy Debord.

Son olarak, Mick Jagger’ı ‘Gimme Shelter’ ve ‘Sympaty for the Devil’ şarkılarıyla değil de Kool-Aid markasının kuklası olarak hatırlamamıza vesile olan her şeye ekstradan lanet etmek gerekiyor. “Suçludur her aynasız, her günahkâr bir aziz” kuşkusuz Kool-Aid’den daha insancıldı.

Medyanın çizdiği pembe tablolara inanmayın; spor endüstrisi suç işlemeye devam ediyor. Biz bu endüstriyi kullanarak sesimizi duyurmadıkça da değişen bir şey olmayacak.

Wednesday, July 29, 2009

Bir garip efsane

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

“Mufassal kıssa başlarsın garip efsane söylersin.” Yusuf Atılgan’ın her cümlesi altın romanı ‘Aylak Adam’, Bâki’nin bu cümlesiyle başlar. Biz gösteri toplumunun izleyicileri farkında değilizdir ama spor sezonları da aynen böyle başlar. Önce her şey medyanın çiziktirdiği birkaç alengirli laftan ibarettir sonra onlar taraftarın gönlünde umuda dönüşür ve “matematiksel olarak şans” sürdükçe sporseverin/taraftarın efsanesi şekillenmeye devam eder. Hoş, şampiyonluk kaçtığında seyrin sona erdiğini hangi ukala söylemiş? Düzeltmek lazım; seyir değil efsanemiz sona erer, bir sonraki sezonun hudutlarına girene kadar.

“Umut arzulayan bellektir” der Balzac. Oysa günümüzde ‘Umudumuz Şaban’ değil ‘Umudumuz Ecevit’ hiç değil(Toprakları bol olsun). Tek umudumuz taraftarı olduğumuz takımın zenginliği çünkü bir mevsimlik efsanemizi başlatacak medya kıssalarını ancak pahalı ve havalı transferler şişirebilir. Ve Umberto Eco’nun belki de yerinde bir şekilde “dikizciler” olarak aşağıladığı biz taraftarların maddi olarak hiçbir şekilde müdahil olamadığı bu oyundaki tek iktidar bölgesi olan tribünleri bu umudun yedirdiği ekmek ayakta tutar. Ondandır ki Diyarbakırspor’un taaa Budapeşteler’den getirdiği delişmen kanat oyuncusu Gabor Bori’yi hiç izlemeyen bir Diyarbakırlı “Türkiye’de bu kadar adam varken Macaristan’dan bunu getirdilerse vardır bir hikmeti” diyebilmektedir. Transferlerin futbol pazarındaki yazgısı serbest piyasanın diğer metalarından farksızdır. Guy Debord’un dediği gibi: “Tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajında, gerçek bölünmeye ancak bir sonraki tüketim başarısızlığına kadar ara verilmiştir.” Gabor Bori’nin Amed macerası 1 hafta bile sürmedi. Diyarbakırspor yönetimi Bori’nin kulübüyle ödemeler konusunda anlaşamayınca yıkılan umutlar, forvete yapılan Andres Mendoza ve Erhan Şentürk transferleriyle yeniden yeşertildi. Hele bir ‘Herne Peş’ söyletemesinler, görürüm ben o zaman “mufassal kıssa”’yı da, “tüketim sayesinde mutlu bir şekilde birleşmiş toplum imajını da”… Ziya Doğan haklı olarak isyanlarda; 14 futbolcuyla yeni sezona hazırlanmaya çalıştıklarından şikâyet ediyor. Sezonun ilk haftası Diyarbakır’dayım ama Ziya Doğan hala orada olur mu? Emin değilim!

29 yıllık kısacık ömründe yazdıklarıyla koca bir 19.yüzyıla damgasını vurmuş muhteşem bir şairdir İngiliz Percy Bysshe Shelley. Ve onun şu dizeleri hiç aklımdan çıkmaz: “Issız bucaksız çölde yol alan gezgin, yarısı kuma gömülmüş bir heykelin kaidesiyle karşılaşır. Üzerinde şöyle yazmaktadır; “Ben, Ozymandias/Kralların kralı/Sen,Ey yüce varlık/Eserlerime bak ki/Haddini bilesin”. İnsanoğlu tarihöncesinden bu yana adını, iktidarını, kendisinde haiz olduğuna inandığı şanını kanıtlamak ve onu ölümsüz kılmak için büyük eserler inşa ettirmiştir. Piramitler, Babil’in Asma Bahçeleri, Parthenon… Ozymandias(2.Ramses) de olduğu gibi eserler kendini yaptıranın ismini yaşatır, peki ya onları vücuda getirenler? Geçmişin zincirli, günümüzün zincirsiz köleleri? “Ne yapıp edip Seyrantepe Projesi’ni 2010/11 sezonuna yetiştireceğiz” diyor ya Adnan Polat, benim de aklıma bu şiir ve geçmişin devasa eserleri geliyor ister istemez. Nasıl bitireceksiniz 2 senelik işi 1 senede? İşçileri gece gündüz, güvenliksiz bir şekilde çalıştırarak mı? Bizim tanıdığımız kapitalizm başka bir çözüm üretmeye pek yanaşmaz. Şundan eminim ki; Evrensel, spor endüstrimizin son dev(!) eseri Seyrantepe Projesi’nin inşasındaki çalışma koşullarını yakından takip edecek, peki ya medyanın geri kalanının umrunda olacak mı bu? Hiç sanmıyorum! Onlar sadece proje bittiğinde Ozymandias’in ihtişamına boyun eğen o gezgin gibi “mufassal kıssa başlatıp, bir garip efsane" söyleyecekler.