Showing posts with label arsene wenger. Show all posts
Showing posts with label arsene wenger. Show all posts

Wednesday, August 5, 2009

Wenger'in inadı ve Uygun'un dili

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Her mevsim başı kendimi Arsenal üzerine aynı temada yazılar yazmaya zorunlu hissediyorum. Arsenal’i niçin sevdiğimden tam olarak emin değilim. Ian Wright yüzünden olabilir, Bergkamp yüzünden olabilir, 95 Avrupa Kupa Galipleri Kupası finalinde Espanyol’a uyuz olup kendilerinden taraf olmam yüzünden de olabilir. Dedim ya niye sevdiğimi bilmiyorum. Tek bildiğim her maçlarına denk gelişimde içimden bir şeylerin “Ulan ‘Topçular’ kazansa” be diyerek taraftarlık zaafiyetlerimi dürttüğü.
“Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız.” Eski futbolcu, günümüzün yorumcularından Alan Hansen’ın bu sözü belki de İngiliz spor medyası tarihinin en meşhur sözlerinden biri olagelmiştir. Her klişe lafa olduğu gibi buna da bayılmıyorum. Fakat dedim ya, birkaç senedir mevsim sezon başı ve mevzu Arsenal iken kendimi bu cümleyi tekrar ederken buluveriyorum.

Geçtiğimiz hafta, 16 milyon pound’a Arsenal’den Manchester City’e transfer olan Kolo Toure, giderayak kendisine futbolu öğreten kulübü ve teknik adamı yaylım ateşine tuttu. Arsene Wenger’in bu transfer politikasıyla devam etmesi durumunda Arsenal taraftarlarının kupa hasreti çekmeye devam edeceğini iddia eden Fildişi Sahilli stoperin cümleleri soğukkanlı bir iş adamından farksızdı. “Bugün futbolda para harcamazsanız başarılı olamazsınız. Bu bir endüstri.”

İnsanın öfkeli kelimelerini ağzına tıkayan şeyse, Toure ve onun gibi düşünenlerin haklı olması. Arsene Wenger, Arsenal’in mali operasyonlar başkanı ya da alt yapı direktörü olsa başarılı kabul edilebilirdi. Tek hedefi kâr etmek olan bir kulüp sahibi olsa, malikânesinde paracıklarını sayan bir Varyemez Amca kadar mutlu olabilirdi. Gelin görün ki bunların hiçbiri değil Fransız teknik adam. İşinizin devamı için başarının belki de en elzem olduğu koltukta oturuyor ve 4 senedir hiçbir şey kazanamadı. Buna rağmen Wenger inatçı politikasını değiştirmedi. Dolayısıyla bu sene de herhangi bir başarı elde edemeyeceklerini söylersek kâhinlik yapmış olmayız. İnatçı politikadan kastımı açayım isterseniz; Arsenal bu sezon Galatasaray’dan da Fenerbahçe’den de Beşiktaş’tan da daha az para harcadı transfere. Üstüne üstlük yaptığı futbolcu satışlarıyla 30 milyon pound da kâra geçti. İlk kez geçen sene piyasaya tanıttığı Wilshere, Merida, Ramsey gibi sabi sübyan yetenekleri ise bu yıl sık sık kadroya dâhil edeceğinden emin olabiliriz.

Arsene Wenger’in ne kadar zeki bir adam olduğunu anlatmaya gerek yok. Tüm bu inatçılıkları başarısız olmaya olan esrarengiz ve bitmek bilmeyen bir tutkudan dolayı yapmayacağı da aşikar. Geriye birbirinden romantik 2 seçenek kalıyor. Ya Arsene Wenger, endüstrinin kalbine konuşlanmış bir devrimci ve tüm futbol âlemine bacak arasından gol atıyor, ya da yine aynı devrimci pozisyondan futbolun tamamen kazanmaya endeksli vahşi kültürünü baltalayarak bize bir şeyler anlatmak istiyor. Tabii bir de diğer seçenek var: Wenger, evde play station oynarken “yenilirsem de güçsüz takımla yenildim derim” diyen kendine güvensiz bir ergen gibi devamlı rakiplerinden zayıf takımlar oluşturuyor ve “ben genç oyuncu yetiştiriyorum” kisvesinin altına saklanıp başarısızlıklarını böylece örtbas ediyor.
Wenger’in iç dünyasında neler oluyor bilemiyorum ama Arsenal tribünlerinin 1 seneyi daha kupa görmeden geçirmek istemediklerine eminim.

UYGUN’UN DİLİ

Bir başka teknik adam profilini de bizim buralardan çizelim. Bülent Uygun. Nam-ı diğer Asker Bülent. Onun iç dünyasının Wenger kadar ilginç olmadığı kesin. Eylemlerini tetikleyen dürtülerinde Wenger’de olduğu gibi entelektüel bir dürtü aramıyoruz elbette. Benim merak ettiğim benzerine sadece Fatih Terim ile Jose Mourinho’da rastlanan bu kendine güvenin ve egonun nereden kaynaklandığı.

Saydığım isimler her ne kadar antipatinin doruklarında gezinseler de sayısız kupa ve başarı kazanmış, futbolcu yetiştirmiş isimler. Sultan Süleyman’a kalmayan dünyanın onlara kalacağını sanmalarından kelli bir yanlışları yok. Bülent Uygun deyince ise akla maalesef kısıtlı imkânlarla zirveye oynamış bir futbol takımı değil hepsi birbirinden sevimsiz onlarca vecize(!), mehter marşı eşliğinde yaptırılan ileri zekâ ürünü antrenmanlar, Sedat Peker’li, Fethullah Gülen’li ilişkiler, medyaya yapılan şovenist açıklamalar ve futbolcuyken her gol sonrası verdiği asker selamları kalıyor.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın geçtiğimiz haftalarda DTP’ye karşı bir tehdit gibi kullandığı şu cümleyi hatırlamakta fayda var: “Söz ola kese savaşı, söz olsa kestire başı.” Kuşkusuz dili olmasa Bülent Uygun’u seven insan sayısı daha çok olacaktı. Muhafazakâr kesime, yani ülke geneline yakın gelebilecek tüm falsolarına rağmen memleketin çoğunluğu bu adamın aldığı hezimetler sonrası “İyi oldu, hak etti” diyebiliyorsa Uygun için takkesini önüne alıp düşünme vakti çoktan geldi de geçiyor demektir.

Son aylardaki incilerinden birkaçını yan yana dizmeden rahat edemeyeceğim. Sivaslı futbolcuların gece hayatına kapılmama nedeni olarak öne sürdüğü tez: “İstanbul’da Laila, Sivas’ta La İlahe İllallah var.”, Beşiktaş ve Galatasaray’ı hedef alan iğneleyici(!) sözleri( sözünün eriymiş ama helal olsun): “Avrupa’da belki 5, 7, 9 yeriz ama 6 veya 8 yemeyiz.” , Sezon öncesi oynanan PSV maçının hakemine yönelttiği fantastik iddia ve hakaretler: “Hakem Anderlecht taraftarı ve PSV hayranı, embesilin teki.”

Komik adam aslında gülüyoruz.

Wednesday, October 1, 2008

Çocuklarla Şampiyon Olamazsın


"Çocuklarla hiçbir şey kazanamazsınız". Alan Hansen'ın 1996 Manchester United'ı için öne sürdüğü bu kehanetin ömrü Ferguson'un genç öğrencileri sezonu duble'yle tamamlayınca kısa sürmüştü. Bu önerme sonucu itibariyle başarısız oldu olmasına ama içeriği itibariyle büyük ün kazandı ve futbol terminolojisinin en meşhur sözlerinden biri haline geldi. İşte Hansen'ın pek de katılmadığım bu sözünü 2009 Arsenal'i için bu sefer ben sarf edeceğim. Üstelik 4-0'lık Porto zaferlerinin hemen arkasından.

Arsene Wenger, günümüz futbolunun en önemli hücum teorisyenlerinden biri. Son 5 yılda oturttuğu çok paslı, hızlı ve dikine atak sistemi Arsenal'i 2000'lerin en heyecan verici takımı haline getirdi. 2 stoperi hariç her an hücumu düşünen 4-5-1 varyasyonlarından oluşturduğu sistemi bir çok teknik adama da ihraç etti ama başarıyı o veya onun gibi oynayanlar değil Mourinho ve Ferguson gibi onun sisteminde ufak değişikliklere giden isimler elde etti. Peki nedir Mourinho ve Ferguson 4-5-1'i ile Wenger 4-5-1'i arasındaki fark?(bu arada bu sistemi 4-3-3 diye de okuyabilirsiniz) Çok basit: Sağlam savunma ve tecrübe! Esasında modern 4-5-1'in geniş bir analizi için ayrı bir yazı ayırmak gerekir ama çok kısa özetlemek gerekirse Wenger ve Arsenal'in senelerdir Chelsea ve Manchester United gibi takımların gerisinde kalmasının en önemli sebebi bu.

Wenger'in cesaretini, atak futbol felsefesini ve genç futbolculara verdiği önemin değerini çok kıymetli buluyorum ama ufak çocukların bile görebileceği gerçeklere anlaşılmaz bir şekilde kör kalmayı tercih ettiği için 7/24 aymazlıklar dünyasında dolaştığını düşünmeden de edemiyorum. Son şampiyonluğunu kazandığı 2003/04 sezonunda Henry'le birlikte takımın en önemli ismi Patrick Viera'ydı. Modern futbolda sağlam bir ön liberonun değeri sözde futbol ulemalarının düşündüğü gibi korkak bir zihniyetin ürettiği bir efsaneden ibaret değil. Arsenal senelerdir, 4'lü defansının önünde 6 hücumcuyla oynuyor. Denilson ve Fabregas dahil bu oyuncuların hepsinin en önemli özellikleri iyi hücumcu ha bir de çocuk denecek yaşta olmaları. Dünkü Porto maçını ele alalım: Denilson, Fabregas, Nasri, Van Persie, Walcott önlerinde Adebayor. Müthiş yetenekli 6 isim ve tam da Wenger'in sevdiği çok paslı, dikine oyunu oynayabilecek bir takım. Sonuç: Arsenal 4-0 kazandı. Ama maçı izleyenler gördü ki işler biraz Porto lehine gelişse 25.dakikada mavi beyazlı takım 2-0 önde bile olabilirdi. Topçuların yarı sahasını geçmek o kadar kolay ki! Gerçi en iyi top hırsızınız Denilson olursa bu riski de zaten göze alıyorsunuz demektir.

Arsenal daha hafta sonunda ligin yeni ekibi Hull'a sahasında 2-1 kaybetti. Manu yahut Chelsea'nin böyle bir yenilgi alması koca sezonda ya 1 ya 2 keredir. Oysa Arsenal bu tip mağlubiyetler yüzünden senelerdir şampiyonlukta iddialı olamıyor. Tecrübesizlik ve yeni bir Viera bulmama ısrarı Wenger'in takımlarını başarısızlığa sürüklüyor. Fransız teknik adamsa, bu gerçekleri görmezden gelmeye devam ediyor ve gidiyor yaz döneminde Samir Nasri'yi transfer ediyor. 1.65'lik, 21 yaşında bir hücum oyuncusunu! Arsenal'in ihtiyacı olan bu değil Wenger, 1.90'lık bir işçi ve tecrübe lazım bu takıma. Aslında Wenger'e gereken şey bir 2003/04 hatırlatması. Hani Arsenal'in ligin en az gol yiyen takımı olarak namağlup şampiyon olduğu sezon, hani son şampiyonluğun geldiği sezon! Wenger'e tabii ki büyük saygı duyuyoruz ama gözünün önündeki başarı formülünü görmezden gelmesi ve çocukça bir ısrarı devam ettirmesi de affedilemez.

Yeni bir Viera'n olmadan çocuklarla şampiyon O-LA-MAZ-SIN Wenger!

Friday, September 28, 2007

Bitmeyen Senfoni: Endüstriyel Futbol ve Arsenal'in Akıbeti


Arsenal, senelerce İngiltere'nin en çirkin, en düz, en sağlamcı futbolunu oynamakla eleştirildi. Yıldız oyuncuları yoktu varsa da hiçbiri ne George Best kadar yakışıklı ne Glenn Hoddle kadar zeki, ne Lineker kadar efendi, ne de Keegan kadar havalıydı(Liam Brady beni affetsin, o hep bambaşkaydı). Taraftarları avamdı, çoğu işçi semtlerinden geliyordu, "ah o kokuşmuş serseriler ve göçmen zenciler asil İngiliz futbolundan ne anlardı ki."
Hiçbir zaman sevilmediler. Chelsea'nin elitliği, Tottenham'ın senelerce İngiliz futbolunu besleyen yıldız oyuncuları, Manchester United'ın Best-Charlton-Law'lu Bermuda şeytan üçgeni ve tabii ki Liverpool'un tüm Avrupa'yı kendine hayran bırakan asi ve şampiyon geleneği onlarda yoktu. Her nasılsa Londra'nın göbeğine kapağı atmışlardı. Nereden geldiği belli olmayan kocaman pis bir taraftarı, Highbury adında köhne bir stadları ve en kötüsü o sıkıcı 0-0'ları vardı.
Evet, 1990'lara kadar Arsenal'in sözlük karşılığı sadece can sıkıcıydı. George Graham 90'lara doğru takımı devraldığında kulüp yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. 20 sene sonra kazanılan 2 şampiyonluk küskün taraftarı takımıyla barıştırmış, ardarda yapılan yıldız oyuncu transferleri ve sağlam altyapı hamleleri kulübün, yeni yeni filizlenen ama henüz adı konmamış endüstriyel futbola adaptasyonunu kolaylaştırmıştı. Yine de, 1996'da Japonya'dan Highbury'ye bir Fransız getirildiğinde kimse o adamın Arsenal'i 21.yüzyılın en renkli takımı yapacağına ihtimal vermiyordu. Peki ya o Fransız? Yani Arsene Wenger.. Kuşkusuz o da tıpkı Prekazi'nin Köln'de Ettori'yi 40 metreden avlayacağını ve bir Türk takımının çıkıp Weah'lı Hoddle'lı Fransa şampiyonu armadasını kupa dışına iteceğini öngöremediği gibi burada da şansının zayıf olduğunu düşünüyordu. "Arsenal'in beni istediğini duyduğumda çok şaşırdım, Japonya'da erken emekliliği düşünen bir adamı niye istiyorlardı ki?" Ama hayat hele ki futbol dünyanın en klişe tabiriyle sürprizlerle doludur ve bunu hiçbir sevimsiz ideolojik klişe değiştiremez. Tabii ki Wenger gibi bir futbol aklına, eğitime ve imkanlara sahip olmak, size inanmayanlara bacak arasından gol atmak için birebirdir. Wenger yönetiminde futbolun belki de en güzel buluşu total futbol, 74 Hollanda'sı, Cruijff Barcelona'sı ve Tele Santana Sao Paulo'su sonrası adada hayat buldu. Havadan oynama meraklısı İngilizler, tıpkı Brian Clough'ın "Tanrı futbolu havadan oynamamızı isteseydi çimleri bulutların tepesine koyardı" deyişi gibi bu yeni tarza ve onun getirdiği güzelliklere kapıldılar ve nihayetinde lejyonerlerle dolu Arsenal 10 senede kazandığı 3 lig şampiyonluğu ama daha da önemlisi oynadığı harika futbolla geçmiş yılların o soğuk, sıkıcı ve sevimsiz imajını silmeyi başardı. Bugün eğer geçmişe ait bir futbol kitabı okumadıysanız Arsenal ve sıkıcı kelimelerini yanyana getirmeyi aklınızın ucundan dahi geçiremezsiniz.

2007 yılındayız, oyunun adı Futbol ama başrolünde futbolculardan ziyade holdingler ve sermayeler yer alıyor. Yüzyıllık kulüpler zengin baronların oyuncağı haline gelmiş durumda ve bu adamlar gerekirse Jose Mourinho gibi bir dehayı bile kapının önüne koyabiliyor. Bugün dünyanın en çok izlenen ligi Premier Lig'de 20 takımın 9'u yabancı holdinglere ait ve tıpkı Arsene Wenger'in dediği gibi kulüpler taraftar başkanlar tarafından değil de işadamı başkanlar tarafından yönetiliyor. Stadlar gittikçe boşalıyor ve medyanın oyun üzerindeki gücü artıyor. İnsanlar yine kulüp forması satın alıyor ama onları stada giderken değil evde plazma televizyonlarından 16 açılı kameralar eşliğinde maç izlerken giyiyorlar. Yani futbol endüstrisi bir şekilde genişliyor ama futbolun ruhu zedeleniyor. Bu ve benzeri sözleri sadece benim gibi basit bir insan söylese önemsemeyebilirsiniz ama Arsene Wenger gibi futbolun çok önemli şeyler borçlu olduğu bir adam da söylüyorsa buna kayıtsız kalmanız saygısızlık olur. Peki bu sakin Fransız'ı aniden böyle demeçler vermeye iten olaylar neydi? Çok basit.. Haftabaşında kulübün ortaklarından Özbek asıllı Rus milyarder Alisher Usmanov, başkan Hill-Wood'un tüm muhalefetine rağmen hisselerini %23'e çıkardı ve dün yaptığı açıklamada hedefinin kulübün en büyük hissedarı olmak olduğunu söyledi. Arsenal, Forbes dergisine göre 600 milyon pound'u aşan market ederiyle dünyanın en değerli 3.kulübü ve bu da hayatında kaç kere futbol maçı izlediğini merak ettiğim Usmanov'un Arsenal aşkını açıklıyor.
Son günlerde Arsenal dünya üzerindeki en güzel futbolu oynuyor, Henry'i satmasına rağmen ne kadar başarılı bir sistem takımı olduğunu sağda solda aldığı 5'lik 3'lük 4'lük skorlarla ispat ediyor ama ne kadar acıdır ki İngiliz ve dünya medyasında son 1 haftada çıkan haber ve incelemelerin yüzde 90'ı sahadaki oyunla değil Arsenal'in ne kadar değerli bir mal haline geldiğiyle ilgili. Kendi kendime bazen düşünüyorum, endüstriyel futbol terimini ne kadar çok kullanıyoruz ve artık klişe haline gelen bu söz ne kadar itici oldu. Fakat gelin görün ki artık yeşil sahalarda atılan her gol, her çalım ve pas parayla ilişkilendiriliyor. Maalesef buna 21.yüzyılın en güzel sanat eserlerinden Wenger Arsenal'i de dahil. Fransız'ın dediği gibi "belki de artık futbol için kaygılanmanın vakti gelmiştir."