Showing posts with label serena williams. Show all posts
Showing posts with label serena williams. Show all posts

Wednesday, July 8, 2009

Wimbledon'ın ardından

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Bismillah demeden önce, Wimbledon keyfimizin içine ettiği için CNN Türk’e ve Doğan Grubu’na sevgilerimizi iletelim. Zaten pek bir sevişirdik kendileriyle, bu da kreması oldu. Hayır, doğru dürüst yayınlamayacağınız maç yayınlarını neden satın alırsınız ki? Senelerdir aynı sıkıntıları çekiyoruz. Çeyrek finale kadar olan maçların tamamını uydu üzerinden şifreli kanaldan yayınladı D-Spor ekibi. Final maçını dahi kablolu yayından takip edemeyen, şifre engeliyle karşılaşan onlarca insanın protestosunu bizzat ben işittim. Sporsever mağdur; Eurosport’u çok aradık.

Turnuvaya gelince 2 hafta önce ne yazdıysak hemen hemen hepsi gerçek oldu. Bayanlarda, formsuz üçlü Ana Ivanovic, Jelena Jankovic ve Maria Sharapova erken havlu atarken erkeklerde Novak Djokovic kötü gidişini burada da sürdürdü. Britanyalılar’ın umudu Andy Murray ise yarı finalde turnuvanın en güzel maçlarından birinde Birleşik Amerikalı adaşı Roddick’e kaybederek Ada’yı hayal kırıklığına uğrattı.

Kadınlar finali beklendiği gibi Serena Williams ve Venus Williams arasında oynandı. Abla Venus’un kendisinden beklenmeyecek derecede pasif ve çekingen oynadığı karşılaşmada Serena’nın gücü tüm kortu domine etti desek abartmış olmayız. Nihayetinde Amerikalı raket 10. grand slam şampiyonluğunu iki setlik kolay bir finalin ardından kazanarak adını Açık Tenis Tarihi’nin efsaneleri arasına yazdırdı.

Kadınlardaki tekdüzelik ve sürpriz eksikliği erkekler finalinde de devam etti. Evet, 4 saatten fazla süren ve son seti 16-14 biten, birçoklarına göre epik olarak nitelenen finalin bence hiçbir “epik” tarafı yoktu. Hele hele son 2 senedeki Nadal-Federer finallerinin yanına dahi yaklaşamayacak bir mücadeleydi. Andy Roddick kariyerinin en iyi maçlarından birini oynadı. Akıl almaz servis performansı çok küçük -ama kritik- anlar dışında hiç düşmedi. Hatta 2. setin tie-break’inde 6-2 öndeyken üst üste 6 puan kaybederek seti vermese belki de şimdi Federer’in ne kadar insanüstü olduğunu değil de Roddick’in tüm dünyayı nasıl şok ettiğini konuşuyor olacaktık. Roddick’in harika servis performansından bahsedip de Federer’i es geçmek olmaz. Tam 50 ace attı süper yıldız (Wimbledon rekoru 51’le Ivo Karlovic’e ait). 107 winner vuruşuna karşılıksa sadece 38 basit hata yaptı. Gerçekten Roddick’in de Federer’in de hücum performanslarına diyecek yoktu. Fakat savunmada aynı agresifliği gösteremediler ve rakibin hata yapmasını bekleyen oyunları maçın sonsuzluğa doğru uzamasına neden oldu. Neredeyse hiç ralli izlemedik ki tüm bu özellikleriyle aslında tipik bir Wimbledon finali oldu da diyebiliriz. Gelin görün ki 3-4 vuruşta tamamlanan oyunlar karşılaşmayı monoton bir görüntüye soktu. Bill Murray’nin Groundhog Day (Bugün Aslında Dündü) filmi gibi her set aynı sahneleri tekrar tekrar izledik sanki. Bilemiyorum belki de Rafael Nadal’ın çim kort klasiklerini bozan enerjisi bizi biraz şımartmıştır.

Nihayetinde burası Wimbledon yani Federer’in mekânıydı. Korta spor-takım ceketiyle tam bir aristokrat havasında ev sahibi gibi çıkan İsviçreli raket, Wimbledon’da 6., toplamda ise 15. grand slam şampiyonluğunu kazanarak “erkekler tenis tarihinin en büyüğü benim” dedi. Karşılaşmayı tribünden izleyen eski rekortmen Pete Sampras’a da emekli haliyle bunu onaylamak düştü.

Tüm rekorlarına ve yeniliklerine rağmen ateşi eksik bir Wimbledon izledik. Benim için turnuvamın en renkli anı ise Michael Llodra’yla oynadığı maç rakibinin sakatlığı sebebiyle yarım kalan Tommy Haas’ın 15 yaşındaki top toplayıcı kız Chloe Chambers’la yaptığı 10 dakikalık gösteri maçıydı.

Monday, September 8, 2008

Amerika Açık'08: Yeniden Doğanların Mabedi




Nefes kesen bir turnuvayı daha geride bıraktık ve sezonun bu son grand slam'i hatıralara sayısız malzeme, gönüllere ise unutulmayacak bir lezzet bırakarak sona erdi. Tek erkeklerde yaklaşık 1 senedir şımarıkça eleştirdiğimiz yaşayan efsane Roger Federer, tek bayanlarda ise 5 senedir sonu gelmez sakatlık ve talihsizlikler sebebiyle bir türlü istikrara kavuşamayan Serena Williams şampiyonluğa ulaşırken sonuna kadar hakettikleri bu başarılarla bir manada da kendi yeniden doğuşlarını gerçekleştirmiş oldular.

Bayanlarda Serena Williams ve Jelena Jankovic tarihe geçecek güzellikte bir final mücadelesi yaptılar. Teknik açıdan tüm limitlerine rağmen Sırp Jankovic inatçı mücadelesi ve hareketliliğiyle bayanlar tenisinin gördüğü en güçlü isim olan Serena'yı hayli zor durumlara düşürmeyi başardı. Jankovic, şampiyonluğu almanın tek yolunun güçlü ama kendisi kadar fit olmayan rakibini yorabildiği kadar yormak ve maçı illa ki 3 sete uzatmak zorunda olduğunun bilincinde karşılaşmaya çok iyi başladı. Kontra, açılı toplarla Serena'yı kortta bir yelkenli gibi sağa sola koşturdu ama servis kırdığı ilk setin 3.oyunundan sonra Williams'ın teknik üstünlükleri ve gücü oyunu domine etmeye başladı. İlk seti 6-4 alan Amerikalı raket ikinci sete de servis kırarak başladı ama herkesin beklediği kondüsyonel düşüş setin ortalarında kendini gösterdi. 7.oyun sonunda Jankovic 5-3 öndeydi ve daha da önemlisi Serena bitkin gözüküyordu. İtiraf edeyim bende Amerikalı tenisçinin pilinin bittiğini düşündüm. Tam kafamda Jankovic'i tarihin en zayıf grand slam şampiyonu olarak ilan etmeye hazırlanıyordum ki ilk setteki canavar geri döndü ve Arthur Ashe yine Serena'nın acımasız smaçları ve çığlıklarıyla inlemeye başladı. Müthiş bir geri dönüş yapan Williams üst üste 4 oyun alarak 3. Amerika Açık şampiyonluğunu ilan etti.

Az önce oynanan maçta ise dün gece Nadal'ı muhteşem bir oyundan sonra eleyen ve nihayet senelerdir kendisinden beklenen atılımı gerçekleştiren İskoç Andy Murray'le, Djokovic karşısında geri dönüş sinyalleri veren Roger Federer şampiyonluk mücadelesi yaptılar. İnsan olduğu gerçeğini kabullenemediğimizden midir nedir uzun süredir had bilmezce yerden yere vurduğumuz Federer "ben daha ölmedim" dercesine maça başladı ve harika bir oyunun ardından ilk seti 6-2 aldı. İkinci sette tıpkı Djokovic maçında olduğu gibi düşüş yaşayan Fedex yine de setin sonlarına doğru kendisine geldi ve kritik 12. oyunda servis kırarak setlerde 2-0 öne geçtiği gibi şampiyonluk yolunu da iyice kolayladı. Son set ise efsanenin geri dönüşünü perçinlediği bir gösteri şeklinde geçti adeta. Evet, sezon boyunca yaşadığı onca soruna, hastalığa ve eleştiriye rağmen Roger Federer tarihte 5 kez üst üste Amerika Açık kazanan ilk tenisçi olarak tarihe geçerken yüreğinden şüphe eden ben dahil herkesi de yanıltmış oldu.

İşte Federer, Serena gibi şampiyonlar bu yüzden çok büyükler. Ve işte biz ukala ulemalar bu yüzden onların neler yapabileceğini hiçbir zaman doğru kestiremiyoruz. Rudy Tomjanovich'in 1995 NBA şampiyonluğundan sonra Hakeem Olajuwon'u kastederek söylediği gibi "Bir şampiyonun yüreğini asla hafife alamazsınız." Alırsanız da o efsanevi sporcular gelirler ve biz fanilerle aralarındaki farkı tıpkı Federer'in yaptığı gibi hatırlatırlar. Yeryüzünün gördüğü en büyük raketlerden ikisine(Federer-Serena Williams) saygılarımla. Ha son olarak hoşgeldin Federer! Ait olduğun yere yani şampiyonluk tahtına geri döndüğün için.

ps: Son not olarak Andy Murray'nin oyunun Agassi'yi müthiş şekilde anımsattığını eklemeden geçemeyeceğim. Tıpkı onun gibi hücumu da savunmayı da oynayabilmesinin dışında olağanüstü sezgileri var ve el-göz koordinasyonu da üst düzeyde. Son 1 senede yaptığı gibi ciddiyetle yoluna devam ederse Djokovic'in 3.lük tahtı ciddi bir risk altında demektir.

Sunday, July 6, 2008

Wimbledon 2008 Nadal İhtilali




Wimbledon 2008 o kadar çok açıdan unutulmaz bir turnuva oldu ki hiçbir bunaklık, alzheimer vs. bana bu seriyi unutturamaya muvaffak olamayacak. Sayısız favorinin erken vedası, 5 set-4 saatlik maçlar, Williams kardeşlerin final oynaması, Bayanlar'da çeyrek finale iki seribaşı olmayan uzakdoğulu tenisçinin kalması, Andy Murray'nin nihayet üst düzey bir raket olma yolunda attığı koca adımlar ve tabii ki tarihe geçen 5 set, 5 saatlik unutulmaz Federer-Nadal finali.

Önce bayanlardan başlayalım. Sezona sakin bir giriş yapan Williams kardeşler zincirlerini Wimbledon'da kırdı ve finale kadar olan yollarını buldozerle ezerek geldiler. Kardeşler arasında geçen finallere genelde Venus'un tedirginliği ve Serena'nın hakimiyeti damgasını vururdu ama bu kez senaryo farklı cereyan etti. Serena, güçlü servisleri ve baseline oyunuyla maça hızlı girse de kardeşine karşı en belirgin üstünlüğü olan atletizmini konuşturan Venus, Wimbledon'daki 5. şampiyonluğunu 6-4 ve 7-5'lik iki setle kazanarak tarihe adını yazdırdı. Modern dönem tenisçileri arasında ondan daha iyi bir Wimbledon rekoruna sadece Martina Navratilova(9) ve Steffi Graf(7) sahip.

Peki ya erkekler...Nadal vs Federer...İşte orada durmak lazım. O nasıl bir maçtı, o nasıl bir finaldi öyle. Tam 5 saat kortta kaldı iki yaşayan efsane. Yağmur sebebiyle de yaklaşık 2 saatlik bir ara verildi. İlk iki sete Federer'in Nadal karşısında tutulduğu klasik psikolojik dezavantajlar damgasını vurdu ve tabii ki yine sadece Nadal karşısında ortaya çıkan backhand zaafı. Bu iki madeni çok iyi değerlendiren İspanyol raket 2-0 öne geçti. Üçüncü sette daha az hata yapan Federer 5-4 öne geçmişti ki; tabiat devreye girdi ve tenisçilere 1 saatlik bir dinlenme imkanı sundu. 1 saatin ardından tie break'e giden oyunu Fedex kazandı ve 4.sete geçildi. Yine aynı hikaye tekerrür etti. Servisine sıkı sıkıya tutunan iki isim kozlarını bir kez daha tie break'te paylaştı. Bu dakikalarda 3 maç puanı çeviren Roger Federer bu tarihi maçın daha da dramatikleşmesi için elinden geleni yaptı ve mücadeleyi 5.sete taşıdı. Bu sette de pek birşey değişmedi. Wimbledon kuralları gereği tie break yoktu ve sadece daha güçlü ve dirençli olanın ayakta kalacağı dakikalara merhaba denmişti. Oyun uzadıkça Federer'in servisleri düşmeye başladı ve nihayet 5.setin, 15.oyununda Rafa rakibinin servisini kırmayı başardı. Sonrasında ise Merkez Kort, tarihin yeniden yazılması için geri saymaya başladı.

Şampiyon Rafael Nadal, bu başarısıyla Borg'den(1980) bu yana Channel Slam yapan yani aynı sezon içinde Wimbledon ve Roland Garros'u kazanan ilk erkek tenisçi olarak tarihe geçti. Geçtiğimiz sezona göre 15 km daha hızlı servis kullanan Nadal için artık tek limitin gökyüzü olduğunu söyleyebiliriz. Daha önceleri Nadal'ın çim kort oyunu için yapılan yetersiz yorumları da böylece tarihe gömülmüş oldu. Yahu adam henüz 21 yaşında ve ayrıca karşısında tarihin en iyi raketlerinden biri olmasa Wimbledon şampiyonu olmak için 21'ine kadar beklemek zorunda bile kalmayacaktı. Zaman, amcası Toni Nadal'ı haklı çıkardı ve Rafa oyununu bir çim kort efsanesini yenecek kadar geliştirmeyi başardı. Nadal bugün öyle bir oyun çıkardı ki onu topraktaki halinden ayırt etmek pek zordu. Yine her topa yetişti, yine imkansız topları çıkarıp Federer'i deli divane etti. Bunun yanında müthiş servis kullandı ve taktik oyununu sahaya kusursuz yansıtarak İsviçreli rakibine üstünlük fırsatı tanımadı. 5 sete uzayan maçta Federer yanlızca 1 kere servis kırabildi. O seti de kaybetti zaten. Bu maç sonucunda öğrendiğimiz şeylerden ikisi şuydu: 1-Federer çimde de yenilebilirmiş. 2-Wimbledon'da 6 kez üst üste şampiyon olmak şimdilik imkansıza yakın görünüyor.

Toparlamak gerekirse birçok açıdan olağanüstü bir finaldi ve çok ciddi sağlık problemleri yaşamazsak ömrümüz boyunca unutamayacağız bu maçı ve turnuvayı. Rafael Nadal, Wimbledon'da kazanarak tarihi yeniden yazdı ve kelimenin tam anlamıyla bir devrim gerçekleştirdi. Karşılaşmayı birlikte seyrettiğim kuzenimin de dediği gibi bu maçı izleyen genç tenisseverler bugün Rafael Nadal taraftarı oldular. Tebrikler Rafa, tebrikler Roger. Umarım bu rekabet daha uzun yıllar devam eder.

Saturday, May 24, 2008

Roland Garros 2008- İlk Bakış



Tamam, Justine bizi terk etti(zaten kim etmedi ki, hem biz kimiz?) pekiyi tenis dünyası genel olarak yavan bir sezon geçiriyor ve yine eyvallah ki, Fransa Açık son dönemlerde gidişatını yüzde yüz oranda kestirebildiğimiz düdük Hollywood filmlerine benzemeye başladı ama yine de tüm bu olumsuz faktörlerin tenis ve grand slam açlığımı dindirdiği zannediliyorsa, sen okuyucu, bu yazarın geride bırakmak üzere olduğumuz Nba sezonunda tam 95 Cleveland Cavaliers maçını soluksuz izlediğini bilmiyorsun demektir. Tsiyeeeaaah! Hiçbir şey bu zavallıyı sportif saplantılarından kurtaramaz.


Rafael Nadal, Fransa Açık'ın ve toprak kortun James Bond'una dönmüş vaziyette. Yazının başında belirttiğim gibi hiçbir türlü kötü son göremediğimiz Hollywood filmlerine dönmeye başladı Roland Garros. Öyle bir adam hayal edin ki çıktığı 102 toprak kort maçının 100'ünü kazanmış. Bu turnuvadaki hali daha da berbat: 21 galibiyet 0 mağlubiyet! E haliyle de peşpeşe kazanılan üç şampiyonluk... Bu sezon da hikayenin pek farklı olacağını sanmıyorum. Her ne kadar Roger Federer, Nadal'ı toprak kortta yenmek için yeni sistemler geliştirdiğini iddia etse de İsviçreli raketteki form düşüklüğünü de göz önüne alırsak Nadal'ı toprakta sadece kendisinin yenebileceğini söylemek çok da cesaret gerektiren bir şey olmaz. Son dönemde dizinden 1-2 ufak problem yaşayan Nadal turnuva boyunca sağlığını koruyabilirse üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşacaktır. Bu da İsveçli efsane Bjorn Borg'un Wimbledon'dan sonra Roland Garros'ta da rekorlarına ortak olunması anlamına gelecek ki, çok değil 90'larda yani Sampras ve Agassi'nin ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerde Borg'un rekorlarının kırılmasının imkansız olduğu konsensusuna varılmıştı. Öte yandan son dönemin en iddialı rekabet "freak"'lerinden Novak Djokovic'in limitlerinin her zaman için çok yukarılarda olduğunu ve Avustralya Açık'taki gibi bir sürpriz yaparsa hiç şaşırmayacağımı da ekleyeyim. Ya da yok abartmayayım kesinlikle şaşırırım ama şunu söyleyeyim Federer Nadal'ı yenerse bu benim için daha büyük bir şok olur.

Ada'nın yıllar geçtikçe daha büyük bir hayal kırıklığı olma yolunda büyük adımlar atan yetenekli ama aklı yarım ismi Andy Murray kendisinden halen patlama bekleyen insanlar varsa onlara yine hüsran yaşatacaktır. Avustralya 2008'in sürpriz isimlerinden Jean Wilfried Tsonga ise "one hit wonder" olma yolunda kaydettiği hatırı sayılır mesafelere bir de diz sakatlığı sebebiyle Fransa Açık'ı kaçırma hanesi ekleyecek ki bu da Yannick Noah'dan beri kendi evlerinde gülemeyen Fransızlar'ın zaten az olan umutlarının sıfırlanması demek. Sonuç olarak finali Nadal'la Federer oynar ve şampiyon İspanyol raket olur. Philippe Chatrier yine vamos! nidalarıyla inler.

Bayanlarda ise Justine Henin'in vedasına sevinebilmek için neden arayan 2-3 serseri varsa bu seneki turnuvanın onun yokluğunda daha heyecanlı geçecek olmasına bel bağlayabilir mevzubahis hainler. Henin son 5 turnuvanın 4'ünü kazanmıştı ki ezici oyunu sebebiyle finaller finalden çok 1.tur mücadelesi şeklinde geçmişti. Bu sene ise onun yokluğunda Serena Williams, Jelena Jankovic, Maria Sharapova, Ana Ivanovic ve sürpriz şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova turnuvanın favorileri arasında gösterilebilir. Avustralya Açık 2008'in şampiyonu Maria Sharapova turnuva öncesi yaptığı açıklamada bu turnuvayı kaybetmenin kariyerinin sonu olmayacağını belirtmişti yani şimdiden defansif bir tavır belirlemiş durumda ki bu onun rekabetçi yapısına hiç uyan bir davranış biçimi değil. Büyük ihtimalle bu açıklaması sebebiyle Nike tarafından kulakları çekilmiştir. Sharapova gibi "oyunu toprak korta uymayangillerden" Ana Ivanovic de son Roland Garros'ta finale kalarak herkesi şaşırtmıştı. Bu turnuvada ise güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim Serena Williams ile aynı torbada olması onun dezavantajına, çeyrek finalde elenebilir. Geldik şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova'ya! Biliyorum biraz cesurca ama Rus raketin bir geçiş döneminde olan bayanlar tenisinde bu sallantılı dönemden faydalanabileceği umudunu taşıyorum. Ivanovic'i olası bir çeyrek final eşleşmesinde elerse yarı finalde de vatandaşı Sharapova'yı yenecek güce sahip olduğuna eminim. Asıl soru finalde karşısına kim gelecek? Serena Williams mı Jelena Jankovic mi? Ne olursa olsun kendisinden üstün bu iki tenisçiyi de alt ederek büyük maç kazanamama handikapını en azından bir turnuvalık yeneceğini öngörüyorum.

Herkese iyi seyirler.

Thursday, July 5, 2007

Wimbledon'07-Superstar Atletlerin ve Sermayenin Gelenekle Çatışması

Wimbledon, malum tenisseverlerin gözbebeği, ilk aşkı, world series'i, dünya kupası, grand slam'lerin kraliçesi...İngilizler, sanayi devriminin öncüsü, kapitalizmin babası, bir yandan da kanla yazılan 19 ve 20.yüzyıl dünya tarihinin başrol oyuncusu. Tüm bu çağ değiştiren atılımlara evsahipliği yapan ada da 19.yüzyıl itibariyle desporte yani sporu(boş zaman öldürme aygıtı) günlük hayata adapte eden ve sonrasında kitlelere yayılmasında büyük rol oynayan burjuva sınıfının doruk noktasına ulaştığı coğrafya.. Bu bakımdan, futboldan, Wimbledon'dan, polo'dan, kriketten, şundan ondan bundan birçok sporseverin gönlünde yer eden bir spor mazisine sahip olan bir ülke..

Bu ikili tarih boyunca takipçilerinden çokça övgü almıştır ama bilhassa Wimbledon hep tabu kelimesinin eş anlamı gibi algılanmıştır. Öyle ki olumsuz eleştiri ve Wimbledon kelimelerinin yan yana geldiğine şahit olmak için kortların asi çocuğu Andre Agassi'nin ilk yıllarına ya da Mr.Trash Talk John McEnroe'ya kadar dönmek gerekiyor.

Totem ve Tabu'da şöyle der Freud: "Tabular ilkel insanın korkularıdır ve insanlık geliştikçe yıkılmaya mahkumdurlar" Hayır, ben Wimbledon'ım hakkında bu kadar acımasız olamam ama Rafael Nadal başta olmak üzere Nikolay Davydenko, Marat Safin ve Serena Williams gibi ünlü raketler turnuvayı yerden yere vurmakta bir sakınca görmüyorlar. Hava şartları, yağmur gibi tehditler çatısız Wimbledon kortları için her zaman sorun olmuştur ama 82'den beri Londra'nın bu küçük banliyösü böyle uygunsuz hava şartlarına maruz kalmamıştı ve yağmurun defalarca ertelediği müsabakalar günümüzün milyoner tenisçilerini canından bezdirmişe benziyor.

"Yetkililer, oyuncuları düşünmüyor", "Wimbledon dünyanın en sıkıcı turnuvası" bu yorumlar Roland Garros'un kralı Rafael Nadal ve Rus Nikolay Davydenko'ya ait. Maçı yağmur muhalefeti sebebiyle defalarca ertelenen Nadal, kuşkusuz Wimbledon'ın bir numaralı hayranı değil ama acaba benzer terslikler başına Paris'te gelmiş olsa veya çok zorlandığı çim kort yerine Wimbledon toprak kort olsa aynı eleştirileri yapar mıydı bilinmez.. Teoriye yer bırakmayan bir gerçek var ki durmak bilmeyen yağmurların ve ertelemelerin canını sıktığı tek isimler sporcular değil. Yayıncı kuruluşlar için de her erteleme mali zarar ve program akışının alt üst olması demek ve spor tarihi boyunca hiçbir güç medyayla ters düşmeye cesaret edememiştir.

Sonucu tahmin etmek kolay, her zaman olduğu gibi bu konuda da sermayenin itirazı geleneği yıkmaya yetti ve 2009'dan itibaren Wimbledon Merkez Kortu yeni çatısıyla hizmet vermeye başlayacak. Böylece belki de benim gibi uslanmaz birkaç Wimbledon faşisti! değişimin karşı konulmaz devinimine yenik düşmüş olacak. Biz, eski kafalılar ise muhtemelen 20 sene sonra mantıklı yeniliklere karşı çıkmanın aslında ne büyük bir aptallık olduğunu kendimize dahi itiraf edemeden Wimbledon'ın keyfini sürmeye devam edeceğiz. Neyse ben galiba yarım bir itirafla içimi biraz rahatlattım.Darısı diğer muhafazakarların başına(her alanda).

"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir."- Herakleitos