Showing posts with label maria sharapova. Show all posts
Showing posts with label maria sharapova. Show all posts

Monday, September 22, 2008

Revithi'nin İzinde Bir Arpa Boyu



Türk spor medyasında kadının temsili ve cinsiyetçilik sorunu o kadar vahim bir derecedeki yarın memleketteki tüm kadın sporcular toplu bir kararla profesyonel hayatlarına son verseler bunun günlük medya akışına hiçbir etkisi olmaz. Hatta bu toplu grevin haberi bile spor servislerine uğramadan 3.sayfalarda kendine ancak absürd haber titriyle yer edinebilir. Tabii ki medyadaki cinsiyetçilik problemini yerel veya spora özgü bir mesele olarak düşünmek eksik bir yargı olur ama sorunun bu topraklarda şiddetini arttırdığı gerçeği de göz ardı edilemez.

Konuya evrensel bir açıdan bakacak olursak öncelikle kadının spor medyasındaki ihmalinin çeşitli sebeplerini saptamak gerekir. Birincisi, eleştiri getiremeyeceğimiz bilimsel bir yapının sonucu yani biyolojik. Erkeğin fiziksel olarak kadına karşı daha güçlü ve atletik olması birçok sporda avantajlı olmasına sebebiyet veriyor. Tabii ki bu genellenemez. Pekala kadınların da erkeklerden üstün olduğu sporlar mevcut ama büyük bir çoğunluk bunun tersini işaret etmekte.

KADINA KARŞI BİR BASKI ÖRGÜTÜ OLARAK SPOR


İkincisi, pederşahi dünyamızda cinsiyetçiliğin ezeli ve ebedi bir sorun olması. Erkek-kadın çekişmesinde antik dönemlerden bu yana resmi görüşün şekillendirdiği sosyal, siyasal ve ekonomik araçların dolayısıyla devlet aygıtının hep ezilen kesim yani kadına karşı bir baskı aracı olarak işlev gördüğü açık bir gerçek. Bir kere bu durumun yarattığı bir geleneğin ve muhafazakar toplum yapısının olduğunu kabul etmek gerekir. Tabii bu işin daha çok erkek egemen ideolojik yanını yansıtıyor ki sorunun devamı da bunla yakından bağlantılı.


Üçüncü meselemiz daha çok duygusal yani ekonomik sebeplere dayanıyor. Bu da burjuva kapitalist toplumun çıkarları adına gelişen bir ilişkinin eseri. Yani, izleyicilere göre(müşteri) kar getiren, satan neyse onu medyaya taşımak, onu haberleştirmek, onu reklamlaştırmak. Burada tabii ki yine siyasal etkenlerin de rol oynadığını belirtmek gerek zira seneler içinde yaratılan "kadın sporları zevksizdir, izlenmez" görüşü biraz da erkek egemen ideolojilerin abartılı bir propogandasının ürünüdür. Bir spor müptelası olarak kalkıp da bir ukala bana "Steffi Graf'ı izlemek Pete Sampras'ı izlemekten sıkıcıydı" derse bende ona ağzının payını güzel bir dille veririm. Tabii ki mesele burada hangisinin daha iyi tenisçi olduğu değil. Zira ilk başta bahsettiğim biyolojik sebepler ve atletik beceri sebebiyle kadın-erkek rekabetinde direkt bir karşılaştırma yapmak kadınlar aleyhine yanıltıcı ve yanlış olur. Burada mesele hangisini izlemenin daha çok keyif verdiği ve 14 yıllık bir tenissever olarak hararetle iddia edebilirim ki bir Steffi Graf-Arantxa Sanchez maçı kesinlikle Pete Sampras-Andre Agassi maçından daha az izlenebilir değildi.

Bir çok spordan emsaller verilebilir ama tenisi özellikle kullandım. Sebebiyse basit çünkü tenis medyada temsil konusunda kadın-erkek eşitsizliğinin belki de en az yaşandığı alan. Fakat burada da farklı bir istismarın varlığı devreye giriyor. Ne demiştik kapitalist medyanın seçimlerinde rol oynayan etkenleri sayarken? "Kim kar getirir, kim izlenir". Spor medyası, izleyicilerinin çoğunluğunu erkek olarak kabul eder ve bu da reklam-yayın ilişkisini kökünden etkileyen bir faktör. Bu açıdan bakıldığında tenisin kadın-erkek eşitliği konusunda nispeten daha dengeli bir seyir izlemesinin önemli bir sebebi de minik etekleriyle pazarlanan sporcuların erkekler için izlenebilirliklerini korumaları. Burada da ciddi bir şekilde cinsel istismar rol oynuyor tabii ki. "Kortların yeni güzeli", "Seksi tenisçi", "Çığlıklarıyla seyircileri mest etti" tarzı sunumlara kendi medyamızdan da dış medyadan da yakınen aşinayız. Bugün başarılı bir bayan tenisçinin(tenisle kendimizi sınırlamak zorunda değiliz) ilk çıkışını yaptıktan ve sponsorunu kaptıktan sonra ünlü bir dergiye yarı-çıplak pozlarıyla kapak olması arasında 1 ay ya var ya yok. Kuşkusuz cinsel istismarın yaşandığı tek alan tenis değil. Basketbolda Lauren Jackson, voleybolda ise Neslihan Demir örneklerini de verebiliriz. Her ikisi de Türk medyasının "seksi fotoğrafları için tıklayınız" rezilliğinin spor arenasındaki kurbanları. Neslihan Demir örneğinin aklıma gelmesi iyi oldu çünkü yazının başındaki iddiamı biraz törpülememi gerektirecek kendisi. Öyle ki, kadın sporcuların Türk medyasında kendine yer bulabildiği yegane mecra "seksi fotoğrafları için tıklayınız" gazeteciliği ve kadın sporcularımız olur ya toplu greve karar verirlerse bundan en çok bu kesim zarar görecektir.

CİNSİYETLER SAVAŞI

Olayın dördüncü boyutu yine ideolojik. Daha çok satmak ve popülerleşmek adına kahraman üzerine kahraman yaratan spor medyasının konu kadın sporcular olunca kahramandan ziyade "seksi ünlü" yaratma yoluna gitmesinin sebebi hem siyasi hem de ekonomik etmenleri içinde barındırıyor. Bugün Maria Sharapova gibi başarısını defalarca kanıtlamış bir isim bile sırf fiziksel özellikleri sebebiyle "seksi tenisçi", "bayan çığlık" tanımlamasının ötesine geçemiyor. Toplumun önüne habire rol modeller sunan medyanın genç kızların önüne sunduğu karakterlerin vurgulanan tek özellikleri güzel olmaları. Amerikan medyasının 70'lerdeki Billie Jean King-Chris Evert rekabetinde feminist ve aktivist King'i değil de "güzel ve seksi" Evert'ı tutması bir tesadüf değildi elbette. Ne zaman ki Billie Jean King, 1973'de medyanın "Cinsiyetlerin Savaşı" olarak etiketlediği özel bir maçta Bobby Riggs'i devirdi ancak o zaman hak ettiği ilgiye kavuşabildi. Bir de WNBA gibi kurumların lezbiyen sporcuları dışlaması hadisesi var ki o konunun medya tarafından örtbas edilmesi rezaleti başlı başına ayrı bir yazı gerektirecek kadar düşündürücü.

Stamata Revithi...Bu çok önemli Yunan kadınının 1896 yılında düzenlenen ilk olimpiyatlara katılması sadece cinsiyeti sebebiyle engellenmişti. O, sözde modern ve ilerici dünyanın bağnaz Viktoryen ahlakının belirlediği kurallara karşı kendi mücadelesini verdi ve yarışını gayrı resmi olarak da olsa bitirdi. Devrin olimpiyat komitesinin ona verecek bir ödülü yoktu ama Revithi, spor dünyasında kadın hareketinin öncü isimlerinden biri olarak tarihin ödülünü kazanmıştı. Yine de günümüzdeki vaziyete baktığımızda eşitlikçi, modern ve ileri hatta tarihin sonu olduğu iddia edilen düzende kadın sporunun erkek hegemonyasına karşı Revithi'nin resmi kaderini paylaşmaya devam ettiğini görüyoruz. Sonuç olarak maalesef ki spor, erkeğin kadın üzerindeki baskısını arttırmak için kullandığı önemli alanlardan biri haline gelmiş durumda ve mevcut düzende de bunun değişmesinin mümkün olmadığı açıkça ortada.

Tuesday, July 1, 2008

Turnuva-i Dehşetengiz Karşınızda Wimbledon 2008




Novak Djokovic, Ana Ivanovic, Maria Sharapova, Jelena Jankovic, David Nalbandian, Svetlana Kuznetsova, Andy Roddick, Ivan Ljubicic, Nikolay Davydenko, James Blake, Fernando Gonzalez, Juan Carlos Ferrero, Tommy Robredo, David Ferrer, Dinara Safina, Marcos Baghdatis, Anna Chakvetadze...Yanlış anlaşılmasın Wimbledon 2008'in favorilerini falan saymıyorum. Bunlar turnuvada çeyrek final dahi göremeden uçup giden yıldız raketler. Wimbledon 2008, ne turnuva ama...

Bir sporsever için rüya gibi günler yaşıyoruz. NBA'de 20 yılı aşkın bir süredir hasretle beklenen bir Celtics-Lakers finalini geride bıraktıktan sonra futbol tarihinin en heyecanlı ve güzel turnuvalarından Euro 2008'e tanıklık ettik. Ve şimdi de daha onu hazmetmeden Wimbledon heyecanıyla sarsılıyoruz. Hem de ne sarsılma. 4 maç kazanmak için 17 set kortta kalan bir Mario Ancic, Djokovic'i devirdikten sonra yoluna dolu dizgin devam eden bir Safin, epik bir mücadeleden sonra çeyrek finale yükselen ve cümle-Britonlara "acaba bu kez olacak mı" dedirten bir Andy Murray... Erkekler çeyrek finaline geldiğimizde Roger Federer ve Rafael Nadal dışında ilk 10'dan bir tek kimsecik bile yok. Yine de kalite ve heyecan üst düzeyde. Bu da son yıllarda rekabetin azaldığını düşündüğümüz erkekler tenisine biraz haksızlık yaptığımızın kanıtı olsa gerek.

WTA cephesinde ise durum daha da karışık. Müthiş yükselişinden dem vurup durduğumuz Doğu Avrupa tenisi, Wimbledon'da tepetaklak olmuş durumda. Ivanovic, Sharapova, Jankovic...Büyük üçlünün hepsi tel tel döküldü ve çeyrek finalde çimin ustaları Williams kardeşlere zincirlerinden ne zaman ve nasıl kurtulacağını merakla beklediğimiz Elena Dementieva, gümbür gümbür gelen İstanbul Cup şampiyonu Radwanska, kortların genç ve güzel umutlarından Nicole Vaidisova, Nadia Petrova ve iki süprizin de sürprizi isim eşlik ediyor: Taylandlı Tamarine Tanasugarn ve Çinli Zheng Jie.

Erkeklerde Federer her zaman için 2, Nadal da 1 adım önde ama nihayet "büyük beyaz hayalkırıklığı" olmaktan kurtulmak isteyen Andy Murray, çimde her zaman(sağlıklı olduğu zaman diyelim) büyük bir tehdit olan Mario Ancic ve eski bir grand slam şampiyonu Marat Safin'i de yabana atmamak gerek. Bayanlarda ise ne olacağını kestirmek çok daha zor. Serena ve Venus en büyük favoriler ama Agniezska Radwanksa tüm dünyaya şok yaşatırsa da kimse şaşırmasın.

Saturday, June 7, 2008

Ana Ivanovic: Yeni Şampiyon, Yeni Kraliçe, Yeni Kahraman




Ana Ivanovic - Dinara Safina 6-4 6-3

Henin'in vedası sonrası yeni kraliçesini arayan WTA'in beklediği kurtarıcı fazla gecikmedi. 20 yaşındaki Sırplar'ın büyük umudu Ana Ivanovic artık sadece büyük bir umut olmaktan ibaret değil. O şimdi bir şampiyon. Hatta daha da ötesi.

Dünyada bayanların yeni bir numarası Ana, aslında en zayıf olarak gösterildiği bir alan olan toprak kortta şampiyonluk yaşayarak ileride neler yapabileceğinin sinyallerini verdi. Geçtiğimiz sene Fransa Açık ve Avustralya Açık'ta Henin ve Sharapova'ya kaybeden Ivanovic'in karşısında bugün nispeten daha tecrübesiz bir isim vardı. Rus Safin ailesinin ikinci gururu Dinara Safina büyük bir sürpriz gerçekleştirerek ulaştığı finalde elinde geleni yaptı. Sharapova, Dementieva ve Kuznetsova gibi devlere karşı çok başarılı olan baseline savunmasını Ivanovic karşısında da zaman zaman etkili olarak kullandı ve cesur winner'ları etkileyiciydi ama kendi servis oyunlarına tutunamaması ve kritik oyunlarda yaptığı basit hatalar bir sürprize daha imza atmasına olanak vermedi.

Ivanovic de esasında gerçek performansından uzaktı. Zaten hiçbir zaman iyi bir baseline müdafaacısı olmamıştır ve oyun tarzı da toprak kort için biçilmiş kaftan sayılmaz ama yine de benim Ivan Lendl'a benzettiğim müthiş gücünü ve acımasız forehandlerini çok iyi kullanarak oyunun hakimiyetini eline geçirdi. Servislerinde sorun yaşayan Dinara'yı etkili forehand servis geri dönüşleriyle cezalandırmayı bildi ve göründüğünden daha zor geçen bir maçı kazanarak başarılarla dolu geçmesini beklediğimiz kariyerinin ilk büyük zaferine imza attı.

Şimdi Ana'nın önünde grand slam'lerin kraliçesi Wimbledon var. Power oyununu, çok geliştirdiği hızını ve kondüsyonunu göz önüne alırsak orada da zafere ulaşma şansı yüksek. Fakat unutmamak gerek ki bu kez karşısında toprak kort handikapını hissetmeyecek olan Williams kardeşler ve kaybettiği WTA 1 numarası ünvanını geri kazanmak isteyen hırslı bir Sharapova olacak.

Saturday, May 24, 2008

Roland Garros 2008- İlk Bakış



Tamam, Justine bizi terk etti(zaten kim etmedi ki, hem biz kimiz?) pekiyi tenis dünyası genel olarak yavan bir sezon geçiriyor ve yine eyvallah ki, Fransa Açık son dönemlerde gidişatını yüzde yüz oranda kestirebildiğimiz düdük Hollywood filmlerine benzemeye başladı ama yine de tüm bu olumsuz faktörlerin tenis ve grand slam açlığımı dindirdiği zannediliyorsa, sen okuyucu, bu yazarın geride bırakmak üzere olduğumuz Nba sezonunda tam 95 Cleveland Cavaliers maçını soluksuz izlediğini bilmiyorsun demektir. Tsiyeeeaaah! Hiçbir şey bu zavallıyı sportif saplantılarından kurtaramaz.


Rafael Nadal, Fransa Açık'ın ve toprak kortun James Bond'una dönmüş vaziyette. Yazının başında belirttiğim gibi hiçbir türlü kötü son göremediğimiz Hollywood filmlerine dönmeye başladı Roland Garros. Öyle bir adam hayal edin ki çıktığı 102 toprak kort maçının 100'ünü kazanmış. Bu turnuvadaki hali daha da berbat: 21 galibiyet 0 mağlubiyet! E haliyle de peşpeşe kazanılan üç şampiyonluk... Bu sezon da hikayenin pek farklı olacağını sanmıyorum. Her ne kadar Roger Federer, Nadal'ı toprak kortta yenmek için yeni sistemler geliştirdiğini iddia etse de İsviçreli raketteki form düşüklüğünü de göz önüne alırsak Nadal'ı toprakta sadece kendisinin yenebileceğini söylemek çok da cesaret gerektiren bir şey olmaz. Son dönemde dizinden 1-2 ufak problem yaşayan Nadal turnuva boyunca sağlığını koruyabilirse üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşacaktır. Bu da İsveçli efsane Bjorn Borg'un Wimbledon'dan sonra Roland Garros'ta da rekorlarına ortak olunması anlamına gelecek ki, çok değil 90'larda yani Sampras ve Agassi'nin ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerde Borg'un rekorlarının kırılmasının imkansız olduğu konsensusuna varılmıştı. Öte yandan son dönemin en iddialı rekabet "freak"'lerinden Novak Djokovic'in limitlerinin her zaman için çok yukarılarda olduğunu ve Avustralya Açık'taki gibi bir sürpriz yaparsa hiç şaşırmayacağımı da ekleyeyim. Ya da yok abartmayayım kesinlikle şaşırırım ama şunu söyleyeyim Federer Nadal'ı yenerse bu benim için daha büyük bir şok olur.

Ada'nın yıllar geçtikçe daha büyük bir hayal kırıklığı olma yolunda büyük adımlar atan yetenekli ama aklı yarım ismi Andy Murray kendisinden halen patlama bekleyen insanlar varsa onlara yine hüsran yaşatacaktır. Avustralya 2008'in sürpriz isimlerinden Jean Wilfried Tsonga ise "one hit wonder" olma yolunda kaydettiği hatırı sayılır mesafelere bir de diz sakatlığı sebebiyle Fransa Açık'ı kaçırma hanesi ekleyecek ki bu da Yannick Noah'dan beri kendi evlerinde gülemeyen Fransızlar'ın zaten az olan umutlarının sıfırlanması demek. Sonuç olarak finali Nadal'la Federer oynar ve şampiyon İspanyol raket olur. Philippe Chatrier yine vamos! nidalarıyla inler.

Bayanlarda ise Justine Henin'in vedasına sevinebilmek için neden arayan 2-3 serseri varsa bu seneki turnuvanın onun yokluğunda daha heyecanlı geçecek olmasına bel bağlayabilir mevzubahis hainler. Henin son 5 turnuvanın 4'ünü kazanmıştı ki ezici oyunu sebebiyle finaller finalden çok 1.tur mücadelesi şeklinde geçmişti. Bu sene ise onun yokluğunda Serena Williams, Jelena Jankovic, Maria Sharapova, Ana Ivanovic ve sürpriz şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova turnuvanın favorileri arasında gösterilebilir. Avustralya Açık 2008'in şampiyonu Maria Sharapova turnuva öncesi yaptığı açıklamada bu turnuvayı kaybetmenin kariyerinin sonu olmayacağını belirtmişti yani şimdiden defansif bir tavır belirlemiş durumda ki bu onun rekabetçi yapısına hiç uyan bir davranış biçimi değil. Büyük ihtimalle bu açıklaması sebebiyle Nike tarafından kulakları çekilmiştir. Sharapova gibi "oyunu toprak korta uymayangillerden" Ana Ivanovic de son Roland Garros'ta finale kalarak herkesi şaşırtmıştı. Bu turnuvada ise güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim Serena Williams ile aynı torbada olması onun dezavantajına, çeyrek finalde elenebilir. Geldik şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova'ya! Biliyorum biraz cesurca ama Rus raketin bir geçiş döneminde olan bayanlar tenisinde bu sallantılı dönemden faydalanabileceği umudunu taşıyorum. Ivanovic'i olası bir çeyrek final eşleşmesinde elerse yarı finalde de vatandaşı Sharapova'yı yenecek güce sahip olduğuna eminim. Asıl soru finalde karşısına kim gelecek? Serena Williams mı Jelena Jankovic mi? Ne olursa olsun kendisinden üstün bu iki tenisçiyi de alt ederek büyük maç kazanamama handikapını en azından bir turnuvalık yeneceğini öngörüyorum.

Herkese iyi seyirler.

Sunday, January 27, 2008

Melbourne'e Doğu Avrupa Damgası



2008'in ilk Grand Slam'ini geride bıraktık. Avustralya Açık, her zaman sürprizlerin turnuvası olmuştur ve bu sezon da turnuva namını inkar etmeden sürprizleriyle ön plana çıkmaya devam etti. Henüz ilk gün Britanyalılar'ın büyük umudu Andy Murray, Muhammed Ali kılıklı adı sanı duyulmamış bir Fransız'a elendiğinde Ada basını Murray'i abartılı bir şekilde eleştirmişti. Ne de olsa karşısında isimsiz bir raket vardı. Bu, tabloid basın için kaçırılmaz bir fırsattı. Andy, için rahat olsun seni eleyen çocuk finale kadar yürüdü. Ha bu arada Daily Mirror'ın koca haberinde(ya da Andy Murray karalaması diyelim) bir kez olsun anmadığı o ismi de anmak farz oldu artık... Jo Wilfried Tsonga, turnuvanın en büyük sürprizi...

Öyle büyük bir sürpriz ki, yarı finalde Djokovic'in Federer'i sahadan silerek elemesi dahi Tsonga'nın çıkışı karşısında olağan karşılandı. Turnuva boyunca kusursuza yakın bir performans gösteren genç Fransız'ın form düşüklüğü için seçtiği gün ise yanlıştı. Final maçında, Sırp rakibi Djokovic'e karşı turnuvadaki en kötü oyununu ortaya koyan Tsonga, açık konuşmak gerekirse ilk set hariç oyunun her dakikasında rakibinin aşağısında kaldı. Güçlü servisleri ve baseline'dan yaptığı derin forehand'leriyle kolay da pes etmedi gerçi ama sonucu belirleyecek kritik vuruşlar da rakibinin tekniğinin altında ezildi.

Novak Djokovic, tarihi yeniden yazan adam ya da ABD basının tabiriyle "The Next Big Thing" ise senelerdir verdiği "Bir gün Federer'i geçeceğim" sinyallerini boşa çıkarmadı ve efsane rakibini yarı final mücadelesinde adeta sahadan sildi. Rakibine karşı daha önce gösteremediği oyun bitirici hamleler dahil her alanda(özellikle mental) İsviçreli rakete üstünlük sağladı ve finalde de sürpriz rakibini maça kötü başlamasına rağmen devirmeyi bildi. Son dönemde önemli atak yapan Sırp tenisinin bayraktarı olan genç isimse Melbourne'de ülkesini gururlandırma konusunda yalnız değildi.

Ana İvanovic ve Jelena Jankovic, yükselen Sırp tenisinin WTA'deki temsilcileri, Avustralya Açık'ta kendilerinden beklenenleri boşa çıkarmadılar. 23 yaşındaki Jankovic yarı finalde şampiyon Maria Sharapova'ya kaybederken, 21 yaşındaki Ana Ivanovic de Rus rakibesine finalde boyun eğdi. Yine de kuşkusuz turnuvanın en formda tenisçisi karşısında alınan bu mağlubiyetler genç ikili için önemli birer tecrübe oldu.

Bayanlar şampiyonundan söz etmek gerekirse, Maria Sharapova, 40 milyon dolarlık senelik kazancıyla bu alanda sürdürdüğü rakipsizliğini kortlara da yansıtmayı bildi ve harika bir turnuvanın ardından set vermeden şampiyon oldu. Ana İvanovic'le oynadıkları final tarihin kalite olarak değil belki ama oyuncuların fiziksel yapıları bakımından en "güzel" finaliydi. Rus tenisçi her zamanki gibi imkansız vuruşları ilginç bir beceriyle sayıya dönüştürme yeteneğini çok iyi kullandı ve kariyerinin 3. grand slam şampiyonluğunu kazandı. Belki kazanan bir sporcu olmak için çok güzel ve bu sebeple kendisinden nefret eden birçok kimse var ama Sharapova rekabetçi yanıyla her zaman "hater"'ları haksız çıkarmaya devam ediyor.

Bir şampiyon Sırbistan, bir diğeri ise Rusya'dan. Avustralya Açık tarihinde daha önce böylesine bir Doğu Avrupa hakimiyetine rastlamamıştık doğrusu. En son 1989'da erkeklerde Çek Ivan Lendl'ın şampiyon olduğu turnuvada Helena Sukova bayanlar finalinde Steffi Graf'a kaybetmişti. Şimdiyse Doğu Avrupa tenisi için zirvenin tadını çıkarma zamanı.

Thursday, July 5, 2007

Wimbledon'07-Superstar Atletlerin ve Sermayenin Gelenekle Çatışması

Wimbledon, malum tenisseverlerin gözbebeği, ilk aşkı, world series'i, dünya kupası, grand slam'lerin kraliçesi...İngilizler, sanayi devriminin öncüsü, kapitalizmin babası, bir yandan da kanla yazılan 19 ve 20.yüzyıl dünya tarihinin başrol oyuncusu. Tüm bu çağ değiştiren atılımlara evsahipliği yapan ada da 19.yüzyıl itibariyle desporte yani sporu(boş zaman öldürme aygıtı) günlük hayata adapte eden ve sonrasında kitlelere yayılmasında büyük rol oynayan burjuva sınıfının doruk noktasına ulaştığı coğrafya.. Bu bakımdan, futboldan, Wimbledon'dan, polo'dan, kriketten, şundan ondan bundan birçok sporseverin gönlünde yer eden bir spor mazisine sahip olan bir ülke..

Bu ikili tarih boyunca takipçilerinden çokça övgü almıştır ama bilhassa Wimbledon hep tabu kelimesinin eş anlamı gibi algılanmıştır. Öyle ki olumsuz eleştiri ve Wimbledon kelimelerinin yan yana geldiğine şahit olmak için kortların asi çocuğu Andre Agassi'nin ilk yıllarına ya da Mr.Trash Talk John McEnroe'ya kadar dönmek gerekiyor.

Totem ve Tabu'da şöyle der Freud: "Tabular ilkel insanın korkularıdır ve insanlık geliştikçe yıkılmaya mahkumdurlar" Hayır, ben Wimbledon'ım hakkında bu kadar acımasız olamam ama Rafael Nadal başta olmak üzere Nikolay Davydenko, Marat Safin ve Serena Williams gibi ünlü raketler turnuvayı yerden yere vurmakta bir sakınca görmüyorlar. Hava şartları, yağmur gibi tehditler çatısız Wimbledon kortları için her zaman sorun olmuştur ama 82'den beri Londra'nın bu küçük banliyösü böyle uygunsuz hava şartlarına maruz kalmamıştı ve yağmurun defalarca ertelediği müsabakalar günümüzün milyoner tenisçilerini canından bezdirmişe benziyor.

"Yetkililer, oyuncuları düşünmüyor", "Wimbledon dünyanın en sıkıcı turnuvası" bu yorumlar Roland Garros'un kralı Rafael Nadal ve Rus Nikolay Davydenko'ya ait. Maçı yağmur muhalefeti sebebiyle defalarca ertelenen Nadal, kuşkusuz Wimbledon'ın bir numaralı hayranı değil ama acaba benzer terslikler başına Paris'te gelmiş olsa veya çok zorlandığı çim kort yerine Wimbledon toprak kort olsa aynı eleştirileri yapar mıydı bilinmez.. Teoriye yer bırakmayan bir gerçek var ki durmak bilmeyen yağmurların ve ertelemelerin canını sıktığı tek isimler sporcular değil. Yayıncı kuruluşlar için de her erteleme mali zarar ve program akışının alt üst olması demek ve spor tarihi boyunca hiçbir güç medyayla ters düşmeye cesaret edememiştir.

Sonucu tahmin etmek kolay, her zaman olduğu gibi bu konuda da sermayenin itirazı geleneği yıkmaya yetti ve 2009'dan itibaren Wimbledon Merkez Kortu yeni çatısıyla hizmet vermeye başlayacak. Böylece belki de benim gibi uslanmaz birkaç Wimbledon faşisti! değişimin karşı konulmaz devinimine yenik düşmüş olacak. Biz, eski kafalılar ise muhtemelen 20 sene sonra mantıklı yeniliklere karşı çıkmanın aslında ne büyük bir aptallık olduğunu kendimize dahi itiraf edemeden Wimbledon'ın keyfini sürmeye devam edeceğiz. Neyse ben galiba yarım bir itirafla içimi biraz rahatlattım.Darısı diğer muhafazakarların başına(her alanda).

"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir."- Herakleitos