Showing posts with label Novak Djokovic. Show all posts
Showing posts with label Novak Djokovic. Show all posts

Wednesday, September 3, 2008

Federer 2008: Kırılgan, Güvensiz, Kafası Karışık




Her yeni gün yeni seyirci rekorlarının kırıldığı bir turnuva izliyoruz Amerika Açık 2008'de. Çeyrek finaller öncesi çok kaliteli olmasa da mücadele dolu ve sürprizli maçları geride bıraktık. Bayanlarda önlenemez düşüşü ve hafif sakatlığıyla Ana Ivanovic 4 ay önceki formunu mumla aratarak elenirken vatandaşı Jelena Jankovic nihayet Ana'nın gölgesinden kurtulmanın verdiği hırsla finale doğru ilerliyor. Sırp raket yarı finalde turnuvanın en istikrarlı isimlerinden olimpiyat şampiyonu apoletli Elena Dementieva'yla karşılacak. Bayanlarda serinin diğer tarafında ise erken finalin heyecanı ve burukluğu yaşanıyor. Wimbledon'da finalde karşılaşan iki kardeş Venus ve Serena bu kez kendi evlerinde çeyrek finalde kozlarını paylaşacaklar.

Erkeklerde ise dış basının "Beijing Sendromu" olarak adlandırdığı bir bitkinlik göze çarpıyor. Daha önce Amerika'da hiç çeyrek final göremeyen Rafael Nadal biraz yorgun olduğunu itiraf etse de ilk çeyrek finaline yükselmeyi başardı ve bu akşam Arthur Ashe'te evsahibi Mardy Fish'le karşılaşacak. James Blake, Gael Monfils gibi isimleri set vermeden eleyerek buralara gelen Fish'in yorgun Nadal'ı ne kadar zorlayacağını açıkçası bende merak ediyorum. Dünyanın yeni bir numarasının yükselen sert zemin oyunu ise onu yine şampiyonun bir numaralı favorisi yapmaya yetiyor. Çünkü rakipleri hem mental hem de fiziksel olarak onun çok gerisinde. Tabii ki Federer ve Djokovic'ten bahsediyorum. Federer'i sona bırakalım Djoko'yla başlayalım.

Wimbledon'da erken elenen ve Olimpiyatlarda'da Nadal engeline takılan Joker kendi deyimiyle "bir basın toplantısına yetmeyecek kadar çok sakatlık problemiyle boğuşuyor." Abarttığı kesin ama baldırındaki problemin kendisini rahatsız ettiği de. Dün Robredo karşısında 5 sete uzayan maçın belirli bölümlerinde sakatlık molası hakkını kullandı ve maç boyu da tutuk bir performans sergiledi. Sakatlığının dışında seyircinın Robredo'yu desteklemesine bozulduğu da aşikardı fakat kimi oyunlarda çabuk pes etmesi, topları bırakması ve gamsız davranışları bana kötü ve kalıcı bir alışkanlığın ilk emareleri gibi gözüktü. Yarın çeyrek finalde karşılaşacağı Andy Roddick'se Juan Martin Del Petro'yla birlikte turnuvanın en formda oyuncusu. Kendisine hep ters gelen Gulbis hariç tüm rakiplerini ezip geçen Roddick 2003'te burada yaşadığı şampiyonluğu tekrarlama peşinde. Medyanın "Beijing Sendromu" olarak adlandırdığı olay etkilerini göstermeye devam ederse bu amacına ulaşması hiç de sürpriz olmayacak.

Ve Federer... Avustralya Açık'ta Djokovic'e kaybettiğinden beri göğsüne kriptonit yerleştirilmiş Clark Kent gibi. İşin kötüsü bu bir film senaryosu değil ve yanında mucizevi bir şekilde kriptoniti ondan uzaklaştıracak sahneleri yazacak senarist dostları da yok. Ne yapıp edip bu yeni haline alışması ve yeteneğini yeniden sergilemeye başlaması lazım yoksa Pete Sampras'ın rekorunu kırması zor gibi gözüküyor. Ne zaman kendisini zorlayacak bir rakip çıksa oyununun düştüğünü görüyoruz Federer'in. Dün gece de öyle bir maç oynadı. Andreev ilk seti tie break'le aldı, ikinci seti ise milimlerle kaybetti. Ciddi bir tehdit gördüğü zaman ne yapması gerektiğini halen çözemeyen Federer ise yeni karakteristiğine uygun olarak yine kırılgan, güvensiz ve kafası karışıktı. Sayısız basit topu kaçırdı. Bomboş voleler, basit drop shot'lar. Çok sevdiği büyük forehandlerinde dahi ne kadar tedirgin olduğu gözlerden kaçmadı. Zaman zaman müthiş vuruşlar çıkarsa da backhand'i yine arızalıydı, ne zaman file önüne gelse ya zamanlama hatası yaptı, ya voleyi kaçırdı ya da fileye takıldı. Tam 60 basit hata yaptı. Kısacası Avustralya Açık'tan beri alıştığımız Federer yine sahnedeydi. Açıkçası turnuva öncesi Federer'in çok sevdiği Amerika Açık'la birlikte yeniden geri dönüş yapabileceğini umuyordum ama mental sorunları halen devam ediyor ve maalesef bunlar artık onun oyun karakteristiğinin bir parçası haline gelmiş durumda. Nasıl Nadal her maçında korta çelik bir iradeyi ve kazanma hırsını yansıtıyorsa Federer de kaybetme korkusu ve kırılganlığını beraberinde getiriyor. Bu haliyle de Nadal hatta Del Potro, Murray, Djokovic gibi isimleri geçmesi çok zor. Çeyrek finalde turnuvanın sürpriz isimlerinden Lüksemburglu Gilles Muller'le karşılaşacak. Müller servis oyunu dışında Federer'le baş edebilecek kalibrede bir isim değil. Sorun yaşayacağını zannetmiyorum. Yarı finalde ise Djokovic-Roddick maçının galibine karşı yeniden doğuş mücadelesi yapacak.

Saturday, June 7, 2008

Roland Garros'08, Erkekler Yarı Final

Bu yazıyı dün yazmam lazımdı ama maç izleme koşuşturmasıyla yoğun sınav programım birleşince vücudumun iflası kaçınılmaz oldu.

Rafael Nadal - Novak Djokovic 6-4 6-2 7-6

Neyse güne Phillip Chatrier'deki merakla beklenen Rafael Nadal-Novak Djokovıc mücadelesiyle başladık. Her zaman yüksek özgüveniyle görmeye alıştığımız Sırp raket toprak kortta Nadal'ın çita hızında bir duvar kimliğine bürünmesi sebebiyle konsantrasyonunu erken kaybetti ve kolay kırdırdığı servis oyunlarıyla 1 saat içinde 2-0 geriye düştü. Üçüncü setin ortalarına kadar kendi gibi değil de ortalama bir tenisçi gibi oynayan ve ben dahil herkesi hayal kırıklığına uğratan Novak, sonlara doğru nihayet oyununu buldu ve 3.setin 10.oyununda servis kırarak maça geri döndü. Nihayetinde tie-break'e kadar zorladı İspanyol rakibini ama insandan ziyade bir makina gibi işleyen Nadal, maçın en kritik anlarında performansını en üst düzeye taşıyarak karşılaşmayı kazanmayı bildi. Kuşkusuz Federer gibi yaşayan bir efsanenin bile tüm kusursuzluğuna rağmen toprak kortta deviremediği bir isim Nadal ve Djokovic'ten bugün bir galibiyet beklemek hayalcilik olurdu. Tabii ki maçı biraz daha zorlamasını en azından gerçek performansını sahaya yansıtabilmesini beklerdik ama Nadal'a karşı bunları hem de bu kadar genç yaşta yapmak o kadar da kolay iş değil. Birkaç düzine fırına ihtiyacı var muzip Sırp'ın. O da el mahkum, Paris'te herkesin Nadal için söylediği şarkıya devam etmek mecburiyetinde; "Belki, bir gün...".

Ha bu arada Bay Roland Garros için de bir iki laf söylemek zorundayız galiba. 21 yaşında şimdiden bu kortların efsanesi olan Nadal, dünya tarihinin gördüğü en ideal toprak kort oyuncusu ve onun kadar iyi bir yavaş kort oyuncusu daha görebilir miyiz? Açıkçası hiç sanmıyorum. Müthiş bir kuvvet, harika bir backhand, kusursuz bir baseline savunması, dudak uçuklatan bir hız... Eksikleri yok mu? Tabii ki var ama bu hali Roland Garros'un gelmiş geçmiş en büyük efsanesi olması için fazlasıyla yeterli. Vamos Rafa!

Roger Federer - Gael Monfils 6-4 5-7 6-3 7-5

Günün ikinci maçında dünya bir numarası Roger Federer, turnuvadaki son Fransız Gael Monfils'e karşı yine kendini pek sıkmadan oynadı ve tıpkı Gonzales'e karşı olduğu gibi bir set kaybetmesine rağmen en zorlandığı anlarda bile rahat görünmesini bildi. Fedex'i hepimiz biliyoruz ama Monfils, kendisine Fransızlar'ın neden bu kadar güvendiğini gözler önüne süren bir performans sergiledi. Canlı yayında Cahit Yavuz'un da dediği gibi atletik vücudu ve koordinasyonu tenis için çok uygun. Bunun yanında çok güçlü bir servise ve forehand'e sahip. Bu özelllikleriyle şimdiden önemli bir baseline ve power oyuncusu olması mümkün. Tabii ki henüz 21 yaşında ve kendini geliştireceğini de göz önüne alıyorum.

Sonuç olarak Roland Garros'ta yine aynı film. Yine bir Rafael Nadal-Roger Federer finali. Pazar günü görüşmek üzere. Mantığım Nadal gönlüm Federer diyor, ama her zaman olduğu gibi mantığımın kazanacağına eminim.

Wednesday, June 4, 2008

Roland Garros'08- Final Four

Fransa Açık 2008'de keyifli bir turnuvanın son günlerine yaklaşırken tek bayanlarda Doğu Avrupalılar, tek erkeklerde ise "Büyük Üçlü"'nün hakimiyeti kendini iyice göstermeye başladı.

Henin'in vedası, Mauresmo'nun sakatlıklarla dağılan konsantrasyonu ve Williams kardeşlerin form düşüklüğü sonrası meydanı iyice ele geçiren Doğu Avrupa tenisi, Roland Garros'ta toprak kort icin genellikle zayıf olarak tanınan ekollerine rağmen 2008'e tamamen damgasını vurmuş durumda. Hem de en iddialı temsilcisi Maria Sharapova'nın turnuvaya erken veda etmesine rağmen.

Yarı finalde iki Rus, Svetlana Kuznetsova ve epik geri dönüşlerden sonra Sharapova ve Dementieva gibi isimleri eleyerek buralara gelen Dinara Safina karşı karşıya gelirken, kuranın diğer tarafında Sırp tenisinin gözbebekleri Ana Ivanovic ve Jelena Jankovic finale yükselme mücadelesi yapacak. Madem söz buraya geldi bir önceki yazımda yaptığım tahminleri de bir gözden geçirelim bakalım. Şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova yarı finale kadar beklediğim gibi hiç zorlanmadan geldi, erken elenir dediğim Sharapova da sözümden çıkmadı. Fakat güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim isimlerden Serena Williams çuvalladı ve açıkçası Dinara Safina'da beni şaşırtan bir çıkışa imza attı. Safina demişken, Sharapova'yı 4.turda elemesi bir yana Dementieva karşısında ilk seti kaybedip, ikinci sette 5-2'den geri dönerek maçı kazanması hakikaten takdire şayandı. Antipatiklik konusunda abisi Marat Safin'den geri kalmayan Dinara'nın heybetli fiziğine karşın kortta bu kadar hareketli olması ve Dementieva gibi bir baseline ustasını neredeyse tüm maçı dip çizgiden oynayarak devirmesi etkileyici. Fakat kontrol edemediği siniri ve heyecanı onu en üst seviyeden uzak tutacak noktalar olacaktır. Kuznetsova karşısında kendisine şans tanımıyorum, Ivanovic-Jankovic mücadelesinde ise tarih tekerrür eder ve Ivanovic vatandaşını yine devirir. Şampiyon adayım, halen değişmedi. Dediğim gibi bu sene Kuznetsova'nın senesi.

Ve erkekler... Artık erkekler tenisini "büyük üçlü ve diğerleri" olarak kategorize etmek pek de yanlış olmayacaktır. Tabii ki toprakta Nadal ve heryerde Federer'in yeri ayrı ama Djokovic de bu ikiliye rahat nefes alma şansı tanımayacaktır. Rafael Nadal ikinci evi Paris'te güle oynaya yarı finale kadar çıkarken, Djokovic karşısında ne kadar zorlanacağı benim en büyük merak konum. Kaybedeceğini zannetmiyorum, İspanyol boğası toprakta hakikaten ayrı bir hakimiyet sergiliyor. Öte yanda İsviçreli raket Roger Federer her zamanki gibi eşsiz tekniği ve zarafetiyle izleyenleri büyülemeye devam ediyor. Bugün oynanan maçta Şilili Fernando Gonzalez'e karşı ilk seti kaybetmesine rağmen sonrasında kusursuz bir maç çıkaran Fedex belki bu sene de Nadal'a kaybedecek ama bu, döneminin ve tenis tarihinin en zarif, en becerikli ve en asil raketi olduğu gerçeğini kesinlikle tehdit edemeyecek. Açıkçası kaybeden bir Federer bile toprakta dahi tartışmasız şampiyon Rafael Nadal'dan çok daha fazla keyif veriyor. Böyle bir repertuar, böyle bir özgünlük... Gerçekten hayran olmamak elde değil. İsviçreli için en büyük handikap her zaman mükemmelliğinin getirdiği baskı olmuştur ve onu zorlayan tenisçiler de hep bu yönünden en çok faydalanan isimlerdir. Kaybetmeye alışık olmayan psikolojisi zaman zaman onun en büyük düşmanı haline geliveriyor ve toprak kortta Nadal bu özelliğe fazlasıyla sahip, adeta bir duvar gibi en mükemmel ve zarif topları bile geri döndürmesi de cabası. Bir önceki yazımda Federer'e bu psikolojik zayıflığı yüzünden fazla şans tanımamıştım ama bu sene, bir ihtimal Nadal'ın toprak korttaki sorgulanamaz hakimiyetinin sonlandığı sene olabilir gibime geliyor. Tabii, Federer adına şampiyonluk hayalleri kurmadan önce "hometown hero" Gael Monfils karşısında neler yapacağını görmek lazım. Fransız raket, turnuvada evsahibi izleyicisinin elinde kalan son umut ışığı ama bu hüzmenin de pek de parlak olmadığı, önce Federer sonra da Nadal-Djokovic gibi rakiplerle karşılaşacağını düşünürsek aşikar.

Saturday, May 24, 2008

Roland Garros 2008- İlk Bakış



Tamam, Justine bizi terk etti(zaten kim etmedi ki, hem biz kimiz?) pekiyi tenis dünyası genel olarak yavan bir sezon geçiriyor ve yine eyvallah ki, Fransa Açık son dönemlerde gidişatını yüzde yüz oranda kestirebildiğimiz düdük Hollywood filmlerine benzemeye başladı ama yine de tüm bu olumsuz faktörlerin tenis ve grand slam açlığımı dindirdiği zannediliyorsa, sen okuyucu, bu yazarın geride bırakmak üzere olduğumuz Nba sezonunda tam 95 Cleveland Cavaliers maçını soluksuz izlediğini bilmiyorsun demektir. Tsiyeeeaaah! Hiçbir şey bu zavallıyı sportif saplantılarından kurtaramaz.


Rafael Nadal, Fransa Açık'ın ve toprak kortun James Bond'una dönmüş vaziyette. Yazının başında belirttiğim gibi hiçbir türlü kötü son göremediğimiz Hollywood filmlerine dönmeye başladı Roland Garros. Öyle bir adam hayal edin ki çıktığı 102 toprak kort maçının 100'ünü kazanmış. Bu turnuvadaki hali daha da berbat: 21 galibiyet 0 mağlubiyet! E haliyle de peşpeşe kazanılan üç şampiyonluk... Bu sezon da hikayenin pek farklı olacağını sanmıyorum. Her ne kadar Roger Federer, Nadal'ı toprak kortta yenmek için yeni sistemler geliştirdiğini iddia etse de İsviçreli raketteki form düşüklüğünü de göz önüne alırsak Nadal'ı toprakta sadece kendisinin yenebileceğini söylemek çok da cesaret gerektiren bir şey olmaz. Son dönemde dizinden 1-2 ufak problem yaşayan Nadal turnuva boyunca sağlığını koruyabilirse üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşacaktır. Bu da İsveçli efsane Bjorn Borg'un Wimbledon'dan sonra Roland Garros'ta da rekorlarına ortak olunması anlamına gelecek ki, çok değil 90'larda yani Sampras ve Agassi'nin ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerde Borg'un rekorlarının kırılmasının imkansız olduğu konsensusuna varılmıştı. Öte yandan son dönemin en iddialı rekabet "freak"'lerinden Novak Djokovic'in limitlerinin her zaman için çok yukarılarda olduğunu ve Avustralya Açık'taki gibi bir sürpriz yaparsa hiç şaşırmayacağımı da ekleyeyim. Ya da yok abartmayayım kesinlikle şaşırırım ama şunu söyleyeyim Federer Nadal'ı yenerse bu benim için daha büyük bir şok olur.

Ada'nın yıllar geçtikçe daha büyük bir hayal kırıklığı olma yolunda büyük adımlar atan yetenekli ama aklı yarım ismi Andy Murray kendisinden halen patlama bekleyen insanlar varsa onlara yine hüsran yaşatacaktır. Avustralya 2008'in sürpriz isimlerinden Jean Wilfried Tsonga ise "one hit wonder" olma yolunda kaydettiği hatırı sayılır mesafelere bir de diz sakatlığı sebebiyle Fransa Açık'ı kaçırma hanesi ekleyecek ki bu da Yannick Noah'dan beri kendi evlerinde gülemeyen Fransızlar'ın zaten az olan umutlarının sıfırlanması demek. Sonuç olarak finali Nadal'la Federer oynar ve şampiyon İspanyol raket olur. Philippe Chatrier yine vamos! nidalarıyla inler.

Bayanlarda ise Justine Henin'in vedasına sevinebilmek için neden arayan 2-3 serseri varsa bu seneki turnuvanın onun yokluğunda daha heyecanlı geçecek olmasına bel bağlayabilir mevzubahis hainler. Henin son 5 turnuvanın 4'ünü kazanmıştı ki ezici oyunu sebebiyle finaller finalden çok 1.tur mücadelesi şeklinde geçmişti. Bu sene ise onun yokluğunda Serena Williams, Jelena Jankovic, Maria Sharapova, Ana Ivanovic ve sürpriz şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova turnuvanın favorileri arasında gösterilebilir. Avustralya Açık 2008'in şampiyonu Maria Sharapova turnuva öncesi yaptığı açıklamada bu turnuvayı kaybetmenin kariyerinin sonu olmayacağını belirtmişti yani şimdiden defansif bir tavır belirlemiş durumda ki bu onun rekabetçi yapısına hiç uyan bir davranış biçimi değil. Büyük ihtimalle bu açıklaması sebebiyle Nike tarafından kulakları çekilmiştir. Sharapova gibi "oyunu toprak korta uymayangillerden" Ana Ivanovic de son Roland Garros'ta finale kalarak herkesi şaşırtmıştı. Bu turnuvada ise güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim Serena Williams ile aynı torbada olması onun dezavantajına, çeyrek finalde elenebilir. Geldik şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova'ya! Biliyorum biraz cesurca ama Rus raketin bir geçiş döneminde olan bayanlar tenisinde bu sallantılı dönemden faydalanabileceği umudunu taşıyorum. Ivanovic'i olası bir çeyrek final eşleşmesinde elerse yarı finalde de vatandaşı Sharapova'yı yenecek güce sahip olduğuna eminim. Asıl soru finalde karşısına kim gelecek? Serena Williams mı Jelena Jankovic mi? Ne olursa olsun kendisinden üstün bu iki tenisçiyi de alt ederek büyük maç kazanamama handikapını en azından bir turnuvalık yeneceğini öngörüyorum.

Herkese iyi seyirler.

Sunday, January 27, 2008

Melbourne'e Doğu Avrupa Damgası



2008'in ilk Grand Slam'ini geride bıraktık. Avustralya Açık, her zaman sürprizlerin turnuvası olmuştur ve bu sezon da turnuva namını inkar etmeden sürprizleriyle ön plana çıkmaya devam etti. Henüz ilk gün Britanyalılar'ın büyük umudu Andy Murray, Muhammed Ali kılıklı adı sanı duyulmamış bir Fransız'a elendiğinde Ada basını Murray'i abartılı bir şekilde eleştirmişti. Ne de olsa karşısında isimsiz bir raket vardı. Bu, tabloid basın için kaçırılmaz bir fırsattı. Andy, için rahat olsun seni eleyen çocuk finale kadar yürüdü. Ha bu arada Daily Mirror'ın koca haberinde(ya da Andy Murray karalaması diyelim) bir kez olsun anmadığı o ismi de anmak farz oldu artık... Jo Wilfried Tsonga, turnuvanın en büyük sürprizi...

Öyle büyük bir sürpriz ki, yarı finalde Djokovic'in Federer'i sahadan silerek elemesi dahi Tsonga'nın çıkışı karşısında olağan karşılandı. Turnuva boyunca kusursuza yakın bir performans gösteren genç Fransız'ın form düşüklüğü için seçtiği gün ise yanlıştı. Final maçında, Sırp rakibi Djokovic'e karşı turnuvadaki en kötü oyununu ortaya koyan Tsonga, açık konuşmak gerekirse ilk set hariç oyunun her dakikasında rakibinin aşağısında kaldı. Güçlü servisleri ve baseline'dan yaptığı derin forehand'leriyle kolay da pes etmedi gerçi ama sonucu belirleyecek kritik vuruşlar da rakibinin tekniğinin altında ezildi.

Novak Djokovic, tarihi yeniden yazan adam ya da ABD basının tabiriyle "The Next Big Thing" ise senelerdir verdiği "Bir gün Federer'i geçeceğim" sinyallerini boşa çıkarmadı ve efsane rakibini yarı final mücadelesinde adeta sahadan sildi. Rakibine karşı daha önce gösteremediği oyun bitirici hamleler dahil her alanda(özellikle mental) İsviçreli rakete üstünlük sağladı ve finalde de sürpriz rakibini maça kötü başlamasına rağmen devirmeyi bildi. Son dönemde önemli atak yapan Sırp tenisinin bayraktarı olan genç isimse Melbourne'de ülkesini gururlandırma konusunda yalnız değildi.

Ana İvanovic ve Jelena Jankovic, yükselen Sırp tenisinin WTA'deki temsilcileri, Avustralya Açık'ta kendilerinden beklenenleri boşa çıkarmadılar. 23 yaşındaki Jankovic yarı finalde şampiyon Maria Sharapova'ya kaybederken, 21 yaşındaki Ana Ivanovic de Rus rakibesine finalde boyun eğdi. Yine de kuşkusuz turnuvanın en formda tenisçisi karşısında alınan bu mağlubiyetler genç ikili için önemli birer tecrübe oldu.

Bayanlar şampiyonundan söz etmek gerekirse, Maria Sharapova, 40 milyon dolarlık senelik kazancıyla bu alanda sürdürdüğü rakipsizliğini kortlara da yansıtmayı bildi ve harika bir turnuvanın ardından set vermeden şampiyon oldu. Ana İvanovic'le oynadıkları final tarihin kalite olarak değil belki ama oyuncuların fiziksel yapıları bakımından en "güzel" finaliydi. Rus tenisçi her zamanki gibi imkansız vuruşları ilginç bir beceriyle sayıya dönüştürme yeteneğini çok iyi kullandı ve kariyerinin 3. grand slam şampiyonluğunu kazandı. Belki kazanan bir sporcu olmak için çok güzel ve bu sebeple kendisinden nefret eden birçok kimse var ama Sharapova rekabetçi yanıyla her zaman "hater"'ları haksız çıkarmaya devam ediyor.

Bir şampiyon Sırbistan, bir diğeri ise Rusya'dan. Avustralya Açık tarihinde daha önce böylesine bir Doğu Avrupa hakimiyetine rastlamamıştık doğrusu. En son 1989'da erkeklerde Çek Ivan Lendl'ın şampiyon olduğu turnuvada Helena Sukova bayanlar finalinde Steffi Graf'a kaybetmişti. Şimdiyse Doğu Avrupa tenisi için zirvenin tadını çıkarma zamanı.

Friday, January 25, 2008

"Canavar"'ın Düşüşü, "Muhammed Ali"'nin Yükselişi



"Canavar". Evet, 12 grand slam şampiyonluğu, sayısız rekor, 4 sene kesintisiz dünya bir numarası olmak, sorgulanamaz bir hakimiyet ve izleyenleri aşık eden bir tenis stilini, sahibi böyle tanımladı bu akşamüstü. Roger Federer, Avustralya Açık Yarı Finali'nde Novak Djokovic'e kaybetti ve üst üste 10 grand slam finalinin hiçbirinden kendini mahrum bırakmayan bu kazanma makinesi şimdi pek de alışık olmadığı kaybetme duygusuyla yüzleşmek zorunda.

"Bu canavarı kendim yarattım ve sanırım bu yüzden istisnasız her turnuvayı kazanmak zorundayım. Çünkü biliyorum ki bir set kaybettiğimde bile hakkımda "Artık eskisi gibi değil" tarzı yorumlar yapılacak." Avustralya Açık'tan elenen İsviçreli raket Roger Federer'in maç sonrası basın toplantısında yaptığı bu yorumlar kanımca çok karamsar ve abartılı. Federer öyle bir mit ki kaybetmekle ismi asla anılamadığı gibi yan yana durmaları da hiç yakışık almıyor. Belli ki hiçbir şeyin değil ama kaybetmenin acemisi olan "Fedex" henüz bu yeni durumla nasıl başa çıkacağını da bilemiyor. Maç sonrası her şeyini kaybetmiş ve kendini gelecek ağır eleştirilere karşı korumaya almış bir adamın tutumu vardı. Halbuki aynı Federer değil mi 2005 Avustralya Açık'ında Marat Safin'e yarı finalde kaybeden, buna rağmen art arda 8 grand slam kazanan? Roger, halen tenis kortlarının aktif en büyük ismi ve aynı zamanda en yetenekli ismi de. Novak Djokovic onun tahtını sallama konusunda kanımca Rafael Nadal'dan daha önde bir isim zira ona göre çok daha çok yönlü bir oyunu var ama yine de bir maç aldı diye Federer'den iyi olduğunu iddia etmek İsviçreli rakete büyük haksızlık olur. Federer'in bu noktada yapması gereken eşsiz kariyerini "canavar" olarak nitelemek değil son zamanlarda yükselen iç baskısı ve standardının altında oynamasına sebep olan diğer etkenleri bulmak ve bu sorunları çözmek. Hiç şüpheniz olmasın "Canavar" halen tenis tarihinin gördüğü en büyük isimlerden biridir ve çağının en dominant oyuncusudur. Her zaman kazanmanın getirdiği baskılardan arındığı ve baskıları görmezden gelmeyi başardığı anda yeniden yenilmez değil belki ama döneminin daimi 1 numarası olmasını engelleyecek hiçbir şey yok.

Öte yanda bambaşka bir peri masalı yaşanmakta. Jo Wilfried-Tsonga ya da fiziksel benzerliklerinden ötürü takılan lakabıyla "Tenis'in Muhammed Ali'si" son senelerde no-name bir ismin gösterdiği en başarılı performans sekanslarından birini gösterdi ve Andy Murray, Richard Gasquet, Mikhail Youzhny ve son olarak Rafael Nadal'ı eleyerek finale kadar yükseldi. Roddick gibi servis attı, Back hand'ini Henin, forehand'ini Federer gibi kullandı. Bir sanatçı edasıyla kortun her alanını domine etti ve karşısına çıkan her rakibi perişan etti. Öyle ki son kurbanı Nadal, maçtan sonra "Her gün böyle oynaması imkansız, zaten böyle oynuyorsa dünyanın en iyisi olur" diyerek Muhammed Ali karşısındaki acizliğine açıklama getirmeye çalıştı. 23 yaşındaki genç Fransız, pazar günü en az onun kadar formda olan Djokovic karşısında ne yapar bilinmez ama bu seviyesini devam ettirebilirse önümüzdeki yıllarda top-10'un değişmez ismi olacağı kesin.