Showing posts with label kentsel dönüşüm. Show all posts
Showing posts with label kentsel dönüşüm. Show all posts

Sunday, August 22, 2010

Delhi 2010: Spor, spor endüstrisinin neresinde?


BU YAZI İLK OLARAK 22 AĞUSTOS 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.



70’in üstünde işçi güvenliksiz inşaat sahalarında öldü. 140.000 aile zorla yerinden edildi, binlerce üniversite öğrencisi yurtlarından kovuldu, 50.000’in üzerinde ağaç kesildi, 70.000 ailenin geçinme aracı olan iş sahaları ellerinden alındı, 2 milyar doların üzerinde(orijinal bütçe 422 milyon dolardı) para harcandı.

Bir savaşın bilançosu değil bu; Delhi’de3-14 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan 2010 Commonwealth(İngiliz Milletler Birliği) Oyunları’nın yarattığı yıkımın istatistiksel verileri. 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları ve Güney Afrika’da düzenlenen dünya kupası süresince bu tip mega spor organizasyonlarının lanse edildiğinden çok daha farklı olan gerçeklerini sizlere aktarmaya çalıştım. Şimdi sıra 2010 Delhi’de.

2.5 dolarlık işçilerin sırtında

Hem de ne sıra! Britanya sömürgeciliğinin kirli anılarının izlerini taşıyan Commonwealth(İngiliz Milletler Birliği) Oyunları’na isminden de anlaşılabileceği gibi sadece Britanya ülkeleri ve imparatorluğun eski sömürgeleri katılabiliyor. İsminden anlaşılamayacak olan şeyse oyunların commonwealth(kamu çıkarı(refahı) diye çevrilebilir) adıyla olan bağıntısı. Commonwealth oyunları dünyanın en yoksul metropollerinden Delhi’ye refah getirmediği gibi organizasyon tam anlamıyla müreffehlerin(refah sahipleri) halka(kamuya) karşı savaşına dönüşmüş durumda.

Mayıs ayında Barınma ve Toprak Hakları Ağı tarafından resmi belgelere dayanarak açığa çıkarılan ve BBC’nin de yayınladığı bir rapora göre devletin yoksullukla mücadele projeleri için ayırdığı on milyonlarca dolarlık bütçe Commonwealth Oyunları hazırlıklarına harcandı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları raportörü Miloon Kothari’nin de doğruluğunu onayladığı belge, siyasi iktidarın oyunlara ve ülkesindeki yoksulluğa bakış açısını ortaya koyuyor.

450 milyon insanın açlık sınırının altında yaşadığı Hindistan’ın 14 milyonluk metropolü Delhi’de oyunlar sebebiyle yollar, havaalanları, yer altı tren istasyonları gibi altyapı projeleri inşa edildi. Fakat bu hizmetler kentin büyük çoğunluğu olan yoksulları, oyunlar sebebiyle yerinden edilmiş gecekondu sakinlerini ve genel olarak işçi sınıfını dışlayan bir coğrafi ve ekonomik mahiyette. Üstelik tüm bu yatırımlar, 19.yüzyıl koşullarında çalıştırılan 150.000 işçinin -kölenin-, gündeliği 2.5 dolar ve hayli yüksek bir ölüm oranını barındıran cehennemi koşullar altında sömürülmesiyle gerçekleştirildi.

Kentsel dönüşümsüz mega-spor organizasyonu olmaz!

Mega spor organizasyonlarının olmazsa olmazı kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma(güzelleştirme) projeleri Delhi’de de tüm acımasızlığıyla sürüyor. 140.000 ailenin oyunlar bahane edilerek zorla yerinden edildiği kentte, söz konusu insanlar kentin çeperlerinde oluşturulan gecekondu mahallelerine yerleştirildi. Fakat bu mahalleler hem kente, hem de iş sahalarına çok uzakta. Çalışacak bir iş bulacak kadar şanslı olanların ulaşım maliyetleri üçe dörde katlanmış durumda ve kaçınılmaz olarak günde 4 saati bulan gidiş-dönüşler sebebiyle birçoğu işini bırakmak zorunda kaldı. Yerleştirildikleri yeni mahallelerde altyapı hizmetleri yok denecek kadar az. Eğitim ve sağlık hizmetlerini karşılayacak olan okul ve klinik gibi merkezlerin yokluğundan söz etmiyorum bile. Tüm bu veriler ışığında dünya zoolojisinden getirildiği varsayılan ücretli kölelere inşa ettirilen merkez şehirdeki altyapı hizmetlerinin halkın çoğunluğuna hiçbir yararı olmadığını anlamak da zor değil. Kapitalizmin sözde demokrasilerinin genel kuralı burada da işliyor: “Yoksulları kendi inşa ettikleri yeryüzünün cehennemine gömün.”

Birleşmiş Milletlerin Barınma Hakları konusunda uzman raportörü Raquel Rolnik’in de onayladığına göre yerinden edilen yüz binlerce ailenin mensupları eski yaşam koşullarından çok daha kötü bir durumda ikamet ediyor ve hükümet tarafından kendilerine verilen sözlerin tutulması da yakın gelecekte mümkün değil. Üstelik inşaatlarda çalıştırılmak üzere –ucuz emek için- kırsal bölgelerden getirilen on binlerce işçinin de geleceği belirsiz. Bu işçiler iş sahalarında olmayan güvenlik önlemleri sebebiyle ölmezlerse Delhi’nin hali hazırda yeterince kalabalık olan kent ve yörekent yaşamına eklemlenecekler. Alın size on binlerce işsiz, onlarca gecekondu mahallesi daha…

Tüm bu kentsel dönüşüm projeleri haliyle emlak fiyatlarını da uçurmuş durumda. Şehirde oyunlar sırasında iyice artacak olan konaklama sorununu çözmek için Delhi Üniversitesi yurtları ve çevre hostelleri lüks misafirhanelere dönüştürüldü. Eskiden buralarda kalan öğrencilerse bu odaların yeni fiyatlarını karşılayamadıkları için sokakta kaldılar. Delhi Üniversitesi öğrencileri bu durumu ve toptan Commonwealth Oyunları’nın Delhi ve kent yoksullarına olan zararlarını protesto etmek için uzun süredir direniş halinde. 12 Ağustos’ta niyetlerinin ciddiyetini ortaya koymak için açlık grevine başladılar ve eylem devam ediyor.

“Yamuna Nehri’nden bile pis”

Spor endüstrisi, işçi sınıfının gasbedilmiş emeklerinin üzerinde yükselerek egemen sınıfa hizmet etmeye devam ediyor. Egemenler, Delhi 2010’un ülke için ulusal bir gurur kaynağı olacağı yalanıyla kamu çıkarlarına, kent yoksullarına tecavüz ediyor. Oysa köle gibi harcanan işçilerin kaybettikleri onurla üst sınıflara peşkeş çekilen varlıklar dışında bir şey yok ortada Egemenler, Delhi 2010’un ekolojik hassasiyetler taşıyan yeşil bir organizasyon olduğu yalanıyla kent ekolojisine tecavüz ediyor. Oysa bu oyunlarda yeşil olan tek şey doların yeşili!

Delhi 2010, sporu kullanarak halka, çoğunluğa(common) karşı sermayeyi, azınlığı(wealth) semirten sistemin katalizörü olmuş durumda. Tıpkı daha önce Seul’de, Barcelona’da, Atlanta’da, Atina’da, Pekin’de, Vancouver’da, Güney Afrika’da olduğu gibi. Bir gazetenin dediği gibi artık organizasyon “Yamuna Nehri’nden bile pis.” Ve yazık ki tüm bu sömürünün, sefaletin, cinayetin, çevre katliamının, yolsuzluğun olduğu yerde spora dair söylenecek tek bir söz bile yok. Sahi, Soutik Biswas’ın sorduğu soruyu değiştirerek ben de sormak istiyorum: Spor, spor endüstrisinin neresinde?

Monday, August 9, 2010

Dünya kupası: Sınıfsal apartheid’ın tellalı


BU YAZI BİR+BİR DERGİSİ'NİN HAZİRAN-TEMMUZ 2010 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.




“Bizi burada görmek istemediklerini söylediler. Stadyum çevresinde bulunmamızı istemiyorlar. Yani gitmek zorundayız.” Bu sözler 40 yıldır Durban Kings Park Stadyumu’nun çevresinde işportacılık yaparak geçinen Regina Twala’ya ait. Önemli sözler çünkü Twala’nın maruz kaldığı bu dışlayıcı tavır Güney Afrikalı kent yoksullarının Dünya Kupası’yla birlikte artarak hissettiği baskıyı birebir yansıtıyor.

Durban şehrinde artık Kings Park adlı bir stadyum yok. Onun yerinde 457 milyon dolara mal olan son teknoloji ürünü bir yapı yükseliyor: Moses Mabhida Stadyumu. Bu görkemli yapı inşasıyla beraber çevresindeki yoksulluğu ‘nev-liberal’ bir abrakadabrayla yok etti. Bir başka deyişle ‘pislik’ halının altına itelendi ve artık her şey pirüpak!

Öyle mi gerçekten? Dünya Kupası’yla birlikte Güney Afrika‘yı varsıl, aydınlık bir gelecek mi bekliyor? Yoksa Dünya Kupası tam da bu müreffeh hayallerin katili mi? Ülkede yoksulların, siyahların sporu olarak bilinen futbol, bu pahalı ve gösterişli şenliğiyle ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaya mı geliyor, zenginle yoksulun arasındaki uçurumu bir fersah daha arttırmaya mı?

Bunlar aslında her büyük spor organizasyonu sırasında muhalif kutuplar tarafından seslendirilen sorular. Özellikle dünyanın 1980’lerde geçirdiği neo-liberal dönüşümle birlikte sporun olağanüstü bir şekilde ticarileşmesi ve başlı başına devasa bir endüstri haline gelmesi yarattığı çelişkileri ve problemleri daha da görünür kıldı. Bu seferki coğrafya Güney Afrika, hali hazırda zenginle fakirin arasındaki uçurumun akıl almaz bir seviyede olduğu, yapısal uyum programlarının halkın canına okuduğu bir ‘üçüncü dünya’ ülkesi. Irkçı apartheid rejiminden kurtuluşunun 16.yılını kutlayan Zulu diyarında yeni ayrımcılık döneminin bayraktarlığını neo-liberal politikalar yapıyor ve Dünya Kupası bu politikalarla hayli içli dışlı.

ANC’deki sağ sapma

Apartheid rejiminin yıkıldığı 1994’ten beri iktidarda olan ANC(Afrika Ulusal Kongresi) kâğıt üzerinde sol bir parti. Hareket, silahlı kanadı Umkhonto we Sizwe(Halkın mızrağı) ile birlikte apartheid dönemi süresince rejime karşı mücadele verdi. Muhalefet yıllarında sol hassasiyetler üzerinden politika yapan ve destek toplayan ANC, iktidara geldikten sonra kendisini Washington odaklı yapısal uyum programlarının kucağına bıraktı.

ANC’deki zihinsel değişimi Nelson Mandela’nın dört yıl arayla söylediği şu 2 cümleden anlayabiliriz. Sene 1990: “ANC’nin temel politikası ekonomide kamulaştırmadır.” Sene 1994, “ANC’nin temel politikası ekonomide özelleştirmedir.”

ANC, iktidara Neo-Keynesçi bir ekonomik program olan RDP(Yeniden inşa ve Kalkınma) ile gelse de kısa sürede bu programı tedavülden kaldırdı ve vaatlerinin tam aksi bir siyaseti dikte eden GEAR sistemini devreye soktu. Buna göre parti, kalkınma, istihdam ve refahın paylaşımını ön plana sokacaktı. Fakat bu politikalar beraberinde özelleştirmeyi, ücretlerin düşürülmesini ve tenkisatları getirdi. Parti, yeni bir siyahi eliti semirtirken çalışan kesimi görmezden geldi ve Güney Afrika Cumhuriyeti 90’ların sonunda yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporuna göre zenginle yoksulun arasındaki uçurumun en yüksek olduğu ikinci ülke haline geldi(Dönemin birincisi Brezilya).

1999’da Thabo Mbeki’nin başkanlığa gelmesiyle ANC, bir seçimden daha zaferle ayrıldı ama hükümetin işçi sınıfı üzerindeki baskısı azalmadı. Bu dönemde GEAR politikasını bir üst seviyeye taşıyan Güney Afrika Cumhuriyeti, merkezine yeni gelişen siyahi burjuvaziyi alarak sermayeye dayalı bölgesel bir güç olmayı hedef tahtasına oturttu.
Sub-imperialism olarak anılan bu agresif neo-liberal anlayışın çalışan kesim üzerinde şiddetli etkileri oldu. İşsizlik, %20’lerden %48’lere kadar çıktı, halk %20 oranında fakirleşti, zenginle yoksul arasındaki uçurum iyice arttı. AIDS’li oranı ve fuhuş akıl almaz boyutlara erişti. Hükümetin adı sıkça yolsuzluklarla anılır oldu ve son olarak büyük tepki toplayan zorunlu gecekondu tahliyeleri yaşanmaya başladı.

Haussmann Güney Afrika’da

Konut yetersizliği, barınma sorunu ve gecekondu mahalleleri Güney Afrika otoritelerinin apartheid döneminden beri başını ağrıtan konular. Mike Davis’in “Gecekondu Gezegeni” kitabından aktaracak olursak : “...sömürge ırkçılığı temeline kurulan apartheid rejimi köyden kente göçü kriminalize etmekle kalmamış, tarihsel olarak kent merkezlerinde yaşayan beyaz olmayan toplulukların müthiş bir acımasızlıkla yerlerinden sürülmelerine de neden olmuştu. Yaklaşık 1 milyon siyahi sözde ”beyazlara” ait bölgelerden tahliye edilmişti.” Apartheid dönemindeki 1 milyon kişinin zorla tahliyesi acılı ve kanlıydı. 1980’lerin sonunda dünya tarihinin en şiddetli gecekondu isyanlarından birini ortaya çıkaran bu gergin süreç, rejime karşı savaşan ANC’nin de önemli kozlarından biri olmuştu.

Irkçı rejim yıkıldıktan sonra siyahların şehirlere girmesini yasaklayan kanunlar iptal edildi ve böylece Güney Afrikalı sanatçı Rian Malan’ın tasviriyle “uzaklarda bir baraj yıkıldı ve milyonlarca perişan, umut dolu siyahi dağlardan sel gibi akmaya başladı.” Yeni rejimle birlikte kentleşme oranları muazzam bir artış gösterdi. Güney Afrika’nın büyük şehirleri böylesi bir yükü kaldıracak ekonomik alt yapıya sahip değildi ve nihayetinde Johannesburg, Cape Town, Durban gibi kentlerde devasa gecekondu mahalleleri oluşmaya başladı.

ANC hükümeti iktidara gelir gelmez konut sorununu çözebilmek için “5 yılda 1 milyon ev” projesini devreye soktu ama 90’lar boyunca hatırı sayılır bir ilerleme kaydedemedi. 2000’lerde parti iyiden iyiye neo-liberalleşince konut projeleri de Friedrich Engels’in deyimiyle Hausmannlaştı. Engels, burjuvazinin konut sorununa getirdiği kendince çözümleri 1860’larda Paris’i yeniden inşa eden şehir plancısı Georges-Eugene Haussmann’la özdeşleştirir ve bu çözümleri sorunun kaçınılmaz olarak yeniden üretileceği tarzda çözümsüzlükler olarak değerlendirir. David Harvey de ‘Sosyal Adalet ve Şehir’ adlı yapıtında konut sorununun kapitalist sistem içerisindeki çözümlerle halledilmesinin olanaksız olduğunu öne sürer. Özetle ANC, 2000’lerle birlikte konut sorununu duyarsız serbest piyasa usullerince çözmek için BNG(Breaking New Ground) programını açıkladı. Bu programın en önemli projeleri de Capetown’daki N2 Gateway ve Durban ile Johannesburg’daki “sosyal konut” projeleriydi.

Mike Davis, üçüncü dünya metropollerinde uygulanan Haussmann tipi kentleşmeyi, devletin “güzelleştirme” hatta “yoksullara toplumsal adalet sağlama” namına planlı müdahalelerde bulunarak sermaye sınıfına ve çalışan orta sınıfa yeniden mekânsal sınırlar çizdiği bitmek bilmeyen bir toplumsal savaş olarak betimler. Buna göre yoksul kesimin kentsel olarak kârlı bölgelerde konuşlanmış yaşam alanları ekonomik gelir elde etmek ve sosyal kontrolü sağlamak adına gasp edilmekte ve yerinden edilen yoksullar kent çeperlerindeki izole bloklara mahkûm edilmektedir. Elbette böylesi tartışmalı ve şiddetli süreçlere gebe projeleri hayata geçirebilmek için devletin kamuyu ikna edici kozlara sahip olması gerekmektedir.

İşte bu noktada uluslararası çapta “mega etkinlikler” devreye girer. Olimpiyatlar ve Futbol Dünya Kupası nüfuzları itibariyle bu alanda öne çıkan örneklerdir. Ev sahibi uluslar adına dünyanın geri kalanına karşı ülkelerinin propagandasını yapma imkânı veren bu etkinlikler dışarıya karşı güzel, zengin, gelişmiş vs. görünme kaygılarını ön plana alır ve verilecek iyi bir sınavın ülkenin tanıtımına dolayısıyla turistik albenisine ve ekonomisine önemli katkıları olacağını halka empoze eder. Güney Afrika Cumhuriyeti Spor Bakanı Danny Jordaan Dünya Kupası’nın ülke için önemini şöyle ifade etmektedir: “Bütün dünya biz Güney Afrikalılar’ın birinci sınıf olduğunu görecek.”

Hâlbuki Güney Afrika, yolsuzlukları, %30’lara varan işsizlik oranı, AIDS ve fuhuş problemi ve belki de en önemlisi konut sorunuyla hiç de birinci sınıf bir ülke değil. Kuşkusuz Güney Afrikalılar da bunun farkında. Fakat Dünya Kupası’nda çizilecek iyi bir imajın ülkeyi bir anda refaha kavuşturacağı ilüzyonuna da özellikle orta sınıfı ikna etmek çok kolay. Şehirlerin “güzelleştirilmesi” projelerinin hedefi halindeki kent yoksulları içinse durum tamamen farklı.

Mega spor etkinlikleri kent yoksullarına karşı

Uluslararası spor etkinliklerinin kent yoksulları için kâbus haline dönüşmesinin tarihi 1936 Berlin Olimpiyatları’na kadar uzanıyor. O dönemde “ulu” rejimlerinin imajına halel gelmesinden korkan Naziler, şehir merkezindeki evsiz ve gecekonducuları acımasız yöntemlerle yabancılara görünemeyecekleri “ıraklara” sürmüşlerdi. Sporların aşırı ticarileşmesi ve neo-liberalizmin hâkim olduğu 80’ler ve sonrasında ise bu tarz spor etkinlikleri adeta seri katile dönüştü.

COHRE(Barınma Hakkı ve Tahliyeler Merkezi)’nin raporlarına göre yaklaşık 720 bin kişinin yerinden edildiği 1988 Seul Olimpiyatları’yla başlayan süreç, 2008 Pekin’le tavan yaptı. Pekin’de 1.5 milyona yakın kişinin kitlesel tahliyesi nihayet medyanın ilgisini çekebildi. Oysa ki Pekin’e gelene kadar 20 yılda yine COHRE raporlarına göre tam 2 milyon kent yoksulu mega spor etkinliklerinin yarattığı bahanelerle evlerinden kovulmuş, yaşam alanlarını kaybetmiş ve mağdur duruma düşürülmüştü.

COHRE raporlarından aktaracak olursak; 1992 Barcelona Olimpiyatları sırasında tam 624 aile evlerinden sürüldü, oyunlar sebebiyle 1986 ila 1993 arasında konut kiraları %145 oranında arttı. Yerinden edilmeler en çok kentin Roman nüfusunu hedef aldı ve yaklaşık 60 bin kişiyi kapsadı.

’96 Atlanta Olimpiyatları’nda ezici çoğunluğu Afro-Amerikalı olmak üzere 30.000’e yakın yoksul yaşam alanlarını değiştirmeye zorlandı, 3.000 ev yıkıldı, mahalleler ve evini kaybeden halk kriminalize edildi. Bu dönemde(95-96 yılları) tam 9.000 evsiz tutuklandı.

2004 Atina Olimpiyatları yalnızca ülke ekonomisinde bedelleri halen ödenen bir gedik açmakla kalmadı. 2700 Roman vatandaşın barınma hakları oyunlar sebebiyle tecavüze uğradı, toplamda 10 bin kişi mağdur edildi. Gecekonduların yıkımı için kanunları çiğneyen jet bürokratik kararlar alındı. Yerinden edilen kent yoksullarına verilen alternatif konut sözleri tutulmadı.

2010 Vancouver Kış Olimpiyatları, doğa harikası ormanların katledilmesine, kent merkezindeki mahallelere uygulanan soylulaştırma projelerine, 700 yoksulun buradaki evlerinden kovulmasına ve alışılageldiği üzere bedelini Vancouver halkının vergilerle ödeyeceği büyük mali zararlara yol açtı.

Önümüzdeki Ekim ayında Yeni Delhi’de düzenlenecek olan Commonwealth Oyunları da sevimsiz yüzünü göstermekte hiç gecikmedi. 35 bin gecekondu sakini “kenti güzelleştirme” adına zorunlu olarak mahallelerinden tahliye edildi. Elbette “mega etkinlikler” sporla sınırlı değil. Birçok uluslararası politik, ekonomik ve sanatsal etkinliğin sistem tarafından nasıl yoksulsavar’a dönüştürüldüğünü kanıtlayacak örnekleri sunabiliriz. 2010 Dünya Expo Fuarı için Şangay’da 400 bin kişinin yerinden edildiği notunu iletmem yeterli olacaktır herhalde.

Teneke kentler ve Dünya Kupası

Tüm bu gerçekler ışığında ANC’nin gözünü Olimpiyatlar ve Dünya Kupası’na dikmesiyle kentsel dönüşüm projelerinin, gecekondu yıkım ve tahliyelerinin aynı döneme denk gelmesinin tesadüf olmadığı sonucuna varabiliriz. Cape Town, Johannesburg, Durban gibi kentler başta olmak üzere maçlara ev sahipliği yapacak tüm şehirlerde apartheid dönemini aratmayan görüntüler yaşanıyor.

Cape Town, dünya kupası zulmünün en çok hissedildiği yer. Hükümetin dar gelirlilerin konut sorununu çözmek için uygulamaya koyduğu N2 Gateway Projesi, 25 bin konutluk bir proje. Dışarıdan bakıldığında umut verici, iyi niyetli bir hamle gibi gözüküyor ama hadiseyi biraz deştiğinizde yüzleştiğiniz gerçekler can sıkıcı. N2 Gateway, Cape Town’ın merkeziyle havaalanını birleştiren N2 Karayolu’nun çevresinde inşa ediliyor. Dünya Kupasıyla birlikte Cape Town’a gelecek olan on binlerce turistin Güney Afrika’ya dair göreceği ilk görüntüler buraya ait olacak. Hükümetin N2 Gateway Projesi’nde gösterdiği ivedilik ve ‘özveri’ bu bilgiyle biraz daha anlam kazanıyor.

Projenin hayata geçirilmesi için Joe Slovo Enformel Bölgesi olarak anılan mahallenin 20 bin sakini evleri yıkılmak suretiyle bölgeden sürüldü. Sürüldükleri yer bir toplama kampından farksız olan ve resmi kayıtlarda Delft olarak geçen bir cehennem parçası. Delft’te yaşamaya zorlanan mağdurların bölgeye taktıkları isim Blikkiesdorp, Afrikaan dilinde Teneke Şehir anlamına geliyor. Burada insanlar neredeyse bütün temel hizmetlerden yoksun bir şekilde, tenekeden yapılma perişan barakalarda yaşamaya zorlanıyorlar. Bir ‘Teneke Kent’ sakini olan Pamela Beukes’e göre Dünya Kupası, Apartheid Rejimi’nden bile kötü: “Apartheid döneminde bize ev yapmamız için tuğla veriyorlardı. Bunlar onu bile vermiyor, tenekeden evlerde yaşıyoruz.”

Hükümet yetkilileri bunun geçici bir durum olduğunu söylese de uzmanlar, N2 Gateway Projesi’yle üretilen evlerin kent yoksulları için sürdürülebilir bir sonuç sağlamadığı kanısında. Birincisi Joe Slovo’luların bu evlerin kiralarını karşılamaları çok zor. İkinci olarak bölge, şehre ve iş alanlarına çok uzak, bu da mahallenin çalışanları için yüklü bir ulaşım masrafı demek. Son olarak yine Güney Afrika’da geçen Yasak Bölge 9(District 9) filminde benzer bir hikâyeyle evlerinden tahliye edilmek istenen mülteci uzaylılara MNU çalışanı Wikus’un dediği gibi: “Bu evler, eski evlerinizden çok daha küçük, oraya taşınmak istemezsiniz!”

Benzer müdahaleler, yıkımlar ve yerinden etmeler Durban’da da yaşanıyor. Bir gecekondu mahallesi olan Kennedy Road Eylül 2009’da ANC tarafından görevlendirildiği iddia edilen sivil görünümlü 40 kişi tarafından yerle bir edildi, birçok gecekondu sakini dövüldü, bazı evler yakıldı. Kentte Dünya Kupası döneminde ‘çirkin’ görüntüler yaratmasından çekinilen birçok gecekondu sakini, işportacı ve çocuk satıcı kriminalize edilerek ya tutuklanıyor ya da kent çeperlerine gönderiliyor. Bu kişilere polis copunun söylediği tek bir şey var: “Dünya Kupası’nda buralarda gözükmeyin.”

Yine COHRE’nin şehirde yaptığı detaylı araştırmalara göre eThekwini Belediyesi’nin gecekondu mahallelerinde uyguladığı zorunlu tahliyeler kanunsuz ve dar gelirliler için geliştirilen konut projeleri de yetersiz. Bölgede gecekondu mahallelerine uygulanan zulümlere dur demek için kurulan Abahlali baseMjondolo grubu 30’dan fazla gecekondu yerleşiminde örgütlü, epey etkili bir halk hareketi.

Ülkenin en büyük şehri Johannesburg’daki yıkımlar ve zorunlu tahliyeler tipik bir soylulaştırma projesi örneği olarak göze çarpıyor. Şehir konseyinin kente olan ekonomik yatırımı arttırmak için gündeme getirdiği “Birinci sınıf Afrika şehri: Johannesburg” hedefini gerçekleştirmek için kolları sıvayan yetkililer bunun için ilk adımı attı ve kent merkezinde yaşayan gecekonducuların evlerini yıkarak sakinlerini şehrin çeperlerine postaladı. Toplamda 235 kötü durumdaki bina yıkıldı. Bu yıkımlardan toplam 67 bin kent yoksulunun etkilendiği belirtiliyor. COHRE raporlarına göre yıkımlar ve zorunlu tahliyeler gece yarılarında habersiz bir şekilde gerçekleştirildi. Bu yıkımlarda hükümet acımasızlıklarıyla nam salan Kırmızı ve Mavi Karıncalar adlı paralı milis kuvvetlerini kullandı.

Yeni nesil apartheid’ın kaynağı olarak Dünya Kupası

Güney Afrika Cumhuriyeti, Dünya Kupası için 3 milyar dolara yakın para harcadı. 5 yeni stadyum inşa edildi, var olan statlardan 5’i de yenilendi. Sadece spor tesisleri için harcanan para 1 milyar doların üzerinde. Bu rakam 2004 yılında yapılan ilk maliyet hesaplarının 3.5 kat üzerinde. Turnuva, Mayıs ayına kadar maç biletlerini satmakta dahi zorlandı. Çünkü Güney Afrika halkı ekonomik olarak FIFA’nın belirlediği bilet ücretlerini karşılayabilecek seviyede değil. Nihayetinde bilet fiyatlarında muazzam bir dampinge gidildi ve son gelen haberlere göre biletlerin büyük kısmı satıldı.

Tüm bu harcanan paraların, yapılan lüzumsuz büyüklükteki lüks stadyumların, beş yıldızlı tesislerin yerine teneke kentlerde, insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur edilen kent yoksullarının sorunları çözülebilirdi. Çözülmedi! %30’u vuran ve turnuva sonrası geçici inşaat işleri biteceği için artacak olan işsizlik oranını aşağı çekecek yatırımlar yapılabilirdi. Yapılmadı! Fuhuş ve AIDS sorunlarıyla mücadele etmek için projeler başlatılabilirdi. Olmadı! Tıpkı daha önceki dünya kupalarında, olimpiyatlarda olduğu gibi halktan esirgenen bu devasa yatırımlar bir göz boyama ve propaganda aracının nesneleri olarak kullanıldı.

Nelson Mandela, Güney Afrika’da düzenlenen 1995 Rugby Dünya Kupası’nı yıllarca apartheid rejiminde birbirinden ayrı yaşayan siyahlarla beyazlar için bir kaynaşma, dayanışma ve uzlaşma aracı olarak kullanmıştı. 2010 Dünya Kupası ise Mandela’nın hayallerinin tam aksine hizmet ediyor. Yoksulla varsılın arasındaki uçurumun geri döndürülmez boyutlara eriştiği, yoksulların açıkça dışlandığı, kentlere sokulmadığı bir nevi sınıfsal apartheid’ın pervasız bir şekilde hayata geçirildiğini gözlemliyoruz.

Bir yanda toplama kamplarından beter teneke kentlerde yaşamaya zorlanan milyonlarca insan, diğer yanda 500 milyon dolarlık futbol stadyumlarında sadece belli sınıfların davetli olduğu bir ‘karnaval’. Maalesef 2010 Dünya Kupası, sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesi konusunda çarpıcı bir örnek olarak literatürdeki yerini alacak. Ana akım medya bunların hiçbirinden bahsetmeyecek elbette ama siz televizyon başında futbol keyfini yaşarken bu 1 aylık festivalin, yalancı ütopyanın maliyetini çok ağır bir şekilde ödeyen milyonlarca Güney Afrikalı kent yoksulunun varlığını görmezden gelmeyin.

Monday, August 2, 2010

Dünya kupası, spor endüstrisi ve neo-liberalizm

BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL KÜLTÜR DERGİSİ'NİN TEMMUZ 2010 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.


Ghiggia’nın Maracana’yı yasa boğan golünü, 1950’lerin ‘Altın Takımı’ Macaristan’ı, 1966 Kuzey Kore mucizesini, Cruijff’un Hollanda’sını, Tanrı’nın Eli’ni, Roberto Baggio’nun kaçırdığı penaltıyı, İlhan Mansız’ın Roberto Carlos’a attığı çalımı dün gibi hatırlıyoruz. Futbola ve özellikle de dünya kupalarına dair ne izlediysek, duyduysak, okuduysak en ince ayrıntısına kadar zihnimizde. Kuzey Kore’nin başkenti Pyongyang’ın Amerikan bombalarıyla yerle bir edilişini, 1976’daki darbeden sonra 78’de Arjantin’i dünya şampiyonu yapan askeri cuntanın stadyumları cesetlerle doldurmasını, Diyarbakır Cezaevi’ni, Güney Afrika’daki apartheid rejimini unuttuk belki ama futbola dair enstantaneler en ince ayrıntısına kadar hafızamızda…

İnatla, müthiş bir iradeyle hatırlıyoruz!

Futbol hafızasının, çağın ruhuna meydan okuyan bir hali var. Marksist edebiyat kuramcısı Terry Eagleton’ın dediği gibi bu durum postmodern çağın amnezik toplumları için renkli bir tezada tekabül ediyor. Kuşkusuz bu tezat futbola has koşulların bir sonucudur. Spor endüstrisi ve şekillendirdikleri, anlık fenomenler yaratma ve geleceğe kalıcı imajlar bırakma konusunda bir hayli mahirler. Bunu tanımlarken bilhassa ‘endüstri’ kelimesini kullanıyorum zira spor endüstrisinden geleceğe miras kalanlar saha içerisinde olup bitenlerden çok daha fazlasıdır.

Hoş, ulu sloganı “spora siyaset sokmayın” olan FIFA, IAAF ve ekonomik gücün motoru global şirketler, endüstrinin yan etkilerini saklamak için tüm medyatik güçlerini kullanıyorlar ama zulmü en azından yaşayana unutturmak mümkün değildir. Spor endüstrisi mazlumlarının sayısı son 30 yılda öyle bir boyuta erişti ki sorunun parametreleri de iyice belirginleşti. Artık mesele yan kategorilerle açıklanmaya gerek duyulmayacak biçimde aşikâr: Neo-liberal zulüm!

Neo-liberal zulmün ayak sesleri

Kapitalizmin kronik aşırı birikim sorunundan doğan krizlerin yaşandığı 1970’lerden sonra Anglo-Amerikan dünya, Margaret Thatcher ve Ronald Reagan önderliğinde kökleri 1930’lara kadar giden bir ekonomi politik doktrini olan neo-liberalizmi kendilerine kurtarıcı olarak seçtiler. Kesintisiz sermaye birikimini sağlama konusunda sıkıntılar yaratan refah devleti anlayışından arz yanlı iktisadı destekleyici politikalara keskin bir geçiş yapıldı. IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kurumların da desteğiyle neo-liberal doktrin ülkemiz dahil kapitalist dünyanın her köşesine nüfuz ettirildi.

Neo-liberal doktrin teknolojik gelişmelerle birlikte küreselleşme rüzgarını da arkasına alarak devlet varlıklarını ve ortak mülkiyete ait değerleri özelleştirmeler ve piyasa liberalizasyonu aracılığıyla piyasaya dahil etti. Köyden kente göç hızlandırıldı, büyük şehirlerde endüstrisizleştirme hamlesi başladı ve büyük sanayi emeğin ucuz olduğu çevre bölgelere kaydırıldı. Böylece hem sistemi krize sürükleyecek aşırı sermaye birikimini emecek yeni bölgeler oluşturuldu hem de global kentler küreselleşmeyle birlikte başatlaşan finans kapitalizminin merkezleri haline getirildi.

Neo-liberalizm ve küreselleşmeyle birlikte ulus-devletlerin ve ulusal ekonomilerin tarih sahnesinden çekilme sürecine girdiği artık herkesçe kabul edilen bir gerçek. Bu merhale global şehirlerin bölgesel merkezler olarak yükselişe geçtiği bir dönem aynı zamanda. Büyük kentler ekonomik ve siyasi gücü ellerinde toplamaya başladıkça sermayenin kesintisiz birikimini sağlamak adına erişebildikleri tüm coğrafi alanlara ve kurumlara el koymaya başladılar. Bu “gasplar” kapitalizmin ‘yaratıcı yıkım’ prensibine uygun bir şekilde gerçekleşti ve sermaye palazlandıkça omzuna bastığı, varlıklarına el koyduğu kesimler güçsüzleşmeye başladılar.

Peki spor endüstrisini bu gasplarla ilişkilendiren nedir? Daha doğrusu spor endüstrisinin bu el koymalarda oynadığı rol tam olarak nasıl açıklanabilir?

Bir kentsel baskılama aracı olarak spor endüstrisi

Olimpiyatlar ve futbol dünya kupası gibi mega organizasyonlar ulus-devletler için küresel ölçekli bir yarışma sahnesidir. Büyük turnuvalar neo-liberalizm modası ortaya çıktıktan sonra ekseriyetle ‘global’ ve gittikçe kuvvetlenen kentlerde gerçekleştirildi ve bir numaralı vaatleri dış sermayeyi bölgeye çekmekti. Bu turnuvalar aynı zamanda bölgede aşırı birikmiş sermayeyi emecek altyapı yatırımlarını da teşvik eder ama bu yatırımlar güçten düşürülmüş, dışlanmış ve uzaklaştırılmış alt sınıfları kapsamazlar. Zira bu akımın ve genel olarak neo-liberal kentçiliğin alamet-i farikası kentsel dönüşüm projeleridir.

Büyük kentlerde ve özellikle İstanbul’da artık hepimizin aşina olduğu kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma(jantrifikasyon-soylulaştırma) projeleri kentin sermaye için kârlı olabilecek bölgelerinde konuşlanmış yoksul mahalleleri hedef alır ve buraları alenen gasp ederek kontrolü altına geçirir. Projeler, kent yoksullarının yaşam alanlarına el koyduğu gibi bu “istenmeyen” insanları kentin çeperlerine göçmeye de mecbur bırakır ve özellikle kayıtlı olarak istihdam edilme imkânlarını en aza indirger. Bu el koymalar çoklukla şiddetli bir muhalefetle karşılaşır dolayısıyla bu muhalefeti en azından kamuoyu nezdinde azaltacak bahanelere ihtiyaç vardır. Spor endüstrisinin yalnızca üst, kısmen de orta sınıfları gözeten getirileri bu bahanenin ta kendisidir.

İstanbul’da Olimpiyat’ın O’su dahi Olimpiyat Köyü’nün inşa edileceği Ayazma’da mutenalaştırma projelerinin ortaya çıkmasına yetmişti. Olimpiyat yahut dünya kupası düzenleyen şehirlerdeki örneklerse haliyle çok daha acımasız. COHRE(Barınma Hakkı ve Zorunlu Tahliyeler Merkezi)’nin raporlarına göre 1988 Seul Olimpiyatları’ndan beri olimpiyat, dünya kupası gibi mega spor organizasyonlarına ev sahipliği yapan kentlerde yaklaşık 3.5 milyon kent yoksulu evsiz bırakıldı ya da yerinden edildi. Bu organizasyonların yıkıcı hale gelmesinin 1980’ler ve sonrasına denk gelmesi neo-liberal politikaların kentler ve kent yoksulları üzerindeki etkisini anlatması bakımından kafiyelidir. Daha önce de belirttiğimiz gibi 80’ler aynı zamanda neo-liberal doktrinin önce Anglo-Amerikan sonra da tüm dünya sathında başat hale geldiği ve hız kesmeden yayıldığı yıllardır.

Güney Afrika örneği

Bu bağlamda 90’ların ikinci yarısından itibaren neo-keynezyen ekonomi politikalarının yerini Washington odaklı neo-liberal yapısal uyum programlarına bırakan Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ısrarlı Olimpiyat ve Dünya Kupası düzenleme çabalarını da daha iyi anlayabiliriz(tabii kendi ülkemizinkini de). Konut sorunu, yolsuzluk, fuhuş, AIDS gibi sorunlarını 16 yıllık iktidarı boyunca çözemeyen Mandela’nın partisi ANC(Afrika Ulusal Kongresi) ülkeyi dış sermaye için daha cazip hale getirecek dünya kupası düzenleme fırsatını yakaladığında ilk işi bu cezp edici görselliği yaratacak ilüzyonları inşa etmek oldu.

Bir yandan toplam maliyeti 3 milyar doları bulan stadyumlar ve çok amaçlı kompleksler inşa edilirken öte yandan turistlerin ve medyanın gözü önündeki yoksulluk görüntüleri itinayla “temizlendi”. Elbette bunu yapmak kolay olmadı. Güney Afrika Cumhuriyeti zenginle yoksulun arasındaki uçurumun en yüksek olduğu ülkelerden biri. Ülkedeki işsizlik oranı %30’a yaklaşıyor ve büyük kentlerde gecekondulaşma bir hayli yaygın.

Tüm bu “çirkin” görüntülerin yaratacağı memnuniyetsizlikten korkan Güney Afrika hükümeti ülkenin imajını bozan bu unsurları hızlı ve şiddetli bir şekilde temizleme operasyonlarına girişti. 2006’dan bu yana başta Cape Town, Johannesburg ve Durban gibi büyük şehirler olmak üzere dünya kupasına ev sahipliği yapacak tüm kentlerde vuku bulan kentsel dönüşüm projeleri kent merkezinde ve teşhire açık mekânlarda yaşayan on binlerce gecekondu sakininin üzerinde müthiş bir baskı oluşturdu.

Bu baskı, sürgünleri, gecekondu yıkımlarını, kent yoksullarının geçimlerini sağlamalarına olanak veren kimi ufak iş alanlarının zorla lağvedilmesini ve en acısı da ülkedeki Apartheid dönemini hatırlatan bir uygulamayı getirdi: kent çeperlerinde yaşamaya mahkûm edilen ve şehirlere sokulmayan yoksullar. Üstelik tenekeden yapılma toplama kamplarında yaşamaya zorlanan eski gecekondu sakinlerinin durumu Apartheid dönemindekinden bile beter.

“En azından Apartheid döneminde evlerimizi inşa etmemiz için bize tuğla veriyorlardı. Şimdi o bile yok, tenekeden evlerde oturuyoruz” diyen Sandy Rossouw, “apartheid’dan bile kötü” benzetmesinde yalnız değil. Rossouw gibi Blikkiesdorp adlı teneke kentte yaşayan Jane Roberts’a göre de dünya kupası nedeniyle yaşamak zorunda bırakıldıkları yer şeytanın idaresindeki bir zindandan farksız ve polisler akşam vakti dışarıda gezen herkesi sorgulayıp, tartaklayacak kadar pervasız.

Neo-liberal ekonomi ve kent politikalarını hızlandırıcı fonksiyonu sebebiyle tercih edilen Olimpiyatlar, Dünya Kupaları gibi spor organizasyonları tıpkı Güney Kore, Yunanistan, Çin, Hindistan hatta İspanya, Kanada ve ABD örneklerinde olduğu gibi Güney Afrika’da da kent yoksullarına karşı muazzam bir baskılama aracına dönüşmüş durumda. Dünya Kupası ülkenin küresel ekonomiye entegrasyonunu kolaylaştırırken aynı zamanda işçi sınıfı ve yoksulların yaşam standardını düşürmekte, iş olanaklarını kısıtlamakta ve onları sefalete ve kayıt dışı ekonomide sürünmeye mahkûm etmektedir.

Küresel spor endüstrisinin yarattığı bu sonuçların diğer neo-liberal politikalarla benzerlik göstermesi çarpıcıdır. İşçi sınıfını heterojenleştiren ve Manuel Castells gibi kent uzmanlarına göre de uzun vadede proleteryanın silikleşmesine yol açacak olan bu kentsel müdahalelerin özellikle gelişmekte olan ülkelerdeki gidişatı karbon kâğıdından geçmişçesine benzerdir. (Yeri olmasa da parantez içinde belirtmek gerek ki Mike Davis, Jan Breman gibi ekonomi ve kentleşme uzmanlarına göre kent yoksullarını marjinalleştiren bu süreç Castells’in iddia ettiğinin aksine daha farklı ama güçlü bir proleter hareketin canlanmasına da zemin hazırlayabilir.)

Ne yapmalı?

Sonuç olarak 19.Dünya Kupası’nı geride bıraktığımız şu günlerde engin futbol hafızamıza ekleyecek nice enstantane bulduk bulmasına da mevzubahis anların hepsiyle aramızda burjuva medyasının yanıltıcı elinin olduğunu unutmamalıyız. El mahkûm “büyük” medyanın bize gösterdiklerini hatırlayacağız ama bu dünya kupasına asıl damga vuran, yüz binlerce kent yoksulunu mağdur eden ve 16 yıl sonra Güney Afrika’da yeniden apartheid dönemini hatırlatan görüntülerin yaşanmasına sebebiyet veren neo-liberal sefalet ne olacak? Kupayı kimin kazandığının tesiri mi daha büyük yoksa bu yaşananların mı?

Genelde bizim çevrelerde spor küçümsenir hatta “afyon” addedilir. Oysa sporlar ve özellikle de futbol milyarlarca insana erişme kapasitesi olan kitlesel bir fenomendir. En son Güney Afrika örneğinde de tecrübe ettiğimiz üzere spor endüstrisi de her endüstri gibi sermaye sınıfının kontrolü altında sınıfsal çelişkileri keskinleştirmektedir. Bu bağlamda bir üst yapı kurumu olarak sporun bir mücadele alanı olduğu gerçeğiyle yüzleşmeli ve bu alandaki direnişimizi derinleştirmeliyiz.

Aralık 2009’da kaybettiğimiz Güney Afrikalı muhalif ozan-yazar-eylemci Dennis Brutus’ün de dediği gibi: “spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylenen her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır.” Megafonu ele alma vakti geldi de geçiyor.

Saturday, May 15, 2010

St.Pauli'yi soylulaştırmayın!

BU YAZI İLK OLARAK 16 MAYIS 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Almanya’nın ‘kült’ futbol kulübü FC St.Pauli, 8 yıl aradan sonra yeniden Bundesliga’da. Kulüp, 100.yılını pek çok açıdan yan yana durmaya alışık olmadığı ‘kurtlarla’ beraber geçirecek. Bundan 30 yıl önce adı sanı bilinmeyen takım, ‘sol’ hassasiyetleriyle bilinen taraftar kitlesinin omzunda Almanya’nın en popüler kulüplerinden biri haline geldi. Kuşkusuz bu taraftar grubunun oluşmasında Hamburg’un renkli işçi mahallesi St.Pauli’nin oynadığı rol büyük. Peki bu mahallenin karakteristiği bozulursa özgünlüğünü taraftarlarından, ruhunu mahallesinden alan FC St.Pauli de eski havasını kaybeder mi? Şu sıralar kulübe gönül verenlerin aklındaki en büyük soru işareti bu.

Hamburg’u yönetenler, 2000’lerin başından beri İstanbul’dan aşina olduğumuz ruhsuz bir türküyü dillendiriyorlar: “Marka şehir olmak”. Kent, bu hedefin uğrunda şehrin merkezinde yer alan tarihi mahallelerini kentsel dönüşüm projesi kapsamına aldı. St.Pauli bunların en önde geleni. Son 10 yılda Hafenstrasse, Rote Flora, Bambule gibi semtlerde şiddetli tahliye süreçleri yaşandı. Mahallenin, işçi sınıfı, sanatçılar ve alternatif kimliklere ev sahipliği yapan renkli eğlence hayatı da bu soylulaştırma sürecinden nasibini alıyor. Artık mahallenin geleneksel binalarının yerinde Elbe Nehri kıyısında yükselen 5 yıldızlı oteller ve üst-orta sınıfa hitap eden lüks apartmanlar var. 2005’ten bu yana bölgedeki kiralar %28 oranında arttı. Üstelik bu soylulaşmaya ayak uyduramayan mahallenin renkli ama “soysuz” halkı kent çeperlerinde inşa edilen soğuk apartman bloklarına taşınmak zorunda kaldı. Bizdeki TOKİ hikayesinin bir benzeri yani.

Semt takımı

Mahallenin demografisinin değişmesi St.Pauli için kritik önem taşıyor çünkü St.Pauli, kelimenin tam anlamıyla bir semt takımı. Nüfusunun çoğunluğunu işçi ve göçmenlerin oluşturduğu semt aynı zamanda Hamburg’un alternatif eğlence merkezlerinden biri. 1960’larda The Beatles dahil olmak üzere pek çok gruba ev sahipliği yapan meşhur Reeperbahn bölgesi günümüzde daha çok genelev muhiti olarak anılsa da Hamburg’un zengin ve özgün kültürel merkezlerinden biri. Bu heterojen, çok kimlikli ve kendine has kültürel alt yapı tüm dünyayı kendine hayran bırakan St.Pauli taraftarlarının da en önemli besin kaynağı. Bölge gençlerinin iki tutkusu var: müzik(Punk-Rock) ve futbol(St.Pauli). Faşizm, kapitalizm, cinsiyetçilik ve ırkçılık karşıtı söylemlerin kaynağı da birçok farklı kimliğin ve etnik grubun hoşgörülü işçi sınıfı ruhunun altında kaynaşmasında yatıyor.

Medyanın 90’larda taktığı isimle ‘Korsanların’ sadık taraftarları, kulübün 100.yüzyılı arifesinde semtlerinin üzerine çöken ‘soylulaştırma’ tehdidiyle kulüplerinin soysuzlaşmasından korkuyorlar. Açık konuşmak gerekirse taraftarlar hiç hoşnut olmasa da kulüp hali hazırda Almanya’nın en popüler takımlarından biri ve “merchandizing” alanında da pazarın üst seviyelerinde yer alıyorlar. Kulübü devraldıktan sonra 2003’teki krizi başarıyla atlatan ve bugünkü müreffeh yapının oluşmasında büyük pay sahibi olan Başkan Corny Litmann da her ne kadar 30 yıllık bir St.Pauli taraftarı olsa da nihayetinde bir iş adamı. Geçtiğimiz haftalarda yaptığı Uli Hoeness(Bayern Münih başkanı) övgüsü ve “kulübü piyasa şartlarına ayak uydurmalıyız” tarzı açıklamaları kulübün geleneksel taraftarları arasında homurtulara sebep oldu. ”Romantik değil realist olmak” onun ve teknik direktör Holger Stanislawski’nin son dönemdeki mottosu. Sorun şu ki St.Pauli’yi St.Pauli yapan anlayış hiçbir zaman realistlik kisvesine bürünen bir iş adamı soğukluğu olmadı.

Şehir halka aittir

Özgün kelimesinin arkeolojikleştiği bir ortamda St.Pauli, şampiyonluklarından değil halkından, müziğinden ve aykırılığından aldığı ruh ve sempatiyi Bundesliga’da düzenli olarak oynayan, bayağı bir sıra takımı olma uğruna kaybederse hakikaten yazık olur. Fakat mahallenin ruhunu yavaş yavaş öldüren bu kentsel müdahaleler devam eder ve semtin demografisi sıkıcı zenginler tarafından değiştirilirse bu sonuç kaçınılmaz gibi görünüyor.

Aralarında Daniel Richter, Rocko Schamoni, Ted Gaier, Christopher Twickel gibi sanatçıların da olduğu NION(Not in our name) adlı aktivist grubun Hamburg’da süregelen soylulaştırma projelerine karşı yayınladıkları manifesto güzel bir hatırlatmayla bitiyor: “Şehir ticari bir marka değildir. Şehir bir şirkete ait değildir. Şehir halktır, halka aittir ve biz Hamburglular bu şehirde yaşama hakkımızın elimizden alınmasına seyirci kalmayacağız.”

Görünen o ki St.Pauli taraftarlarının endüstri futboluyla olan savaşındaki akıbetlerini, ait oldukları mahallenin kentsel dönüşüm projelerine karşı alacağı sonuç belirleyecek. Umarım bundan 10-15 sene sonra St.Pauli hem bir semt hem de bir kulüp olarak özlemle yad edilen bir efsaneye dönüşmez.

Saturday, February 13, 2010

Olimpiyatlar: Sermayenin emrinde, halka karşı

BU YAZI İLK OLARAK 14 ŞUBAT 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

21.Dünya Kış Olimpiyatları Kanada’nın Vancouver şehrinde düzenleniyor. Oyunlar Cuma günü başladı ve 28 Şubat’a kadar devam edecek. Olimpiyat diyince insanın zihninde zarif, şık, varsıl bir dünyanın imajı canlanıyor. 5 yıldızlı spor tesisleri, devasa stadyumlar, nezih olimpiyat köyleri, gelişmiş medya olanakları... Toz pembe bir dünya! Oysa toplumsal konulara ve sermayenin işleyişine vakıfsanız ve ana akım medya harici bir haber kaynağına erişiminiz varsa bu toz pembe dünyayı yaratmanın bedelini kimlerin ödediğini hemen fark edebilirsiniz.

Olimpiyat, spor endüstrilerinin en gelişkinidir ve her kapitalist sermaye aracı gibi kesintisiz gelişimi zorunludur. Bu, kesintisiz gelişim zorunluluğu ve sporun küreselleşmeyle birlikte kazandığı sınırsız kitlesellik, olimpiyatları, vahşi sistemin en hayati araçlarından biri haline getirmiştir. Olimpiyatlar, kent ve doğa alanını metalaştırmak isteyen sermayenin elinde başarılı bir baskı aracıdır. Elini uzattığı istisnasız her şehirde gerçekleştirdiği doğa yıkımları ve ’soylulaştırma’ projeleri bunun bir numaralı kanıtı.

Özellikle neo-liberalizmin şiddetini hissettirdiği 1980’lerden bu yana Dünya Olimpiyat Komitesi(IOC)pek kıymetli sponsorlarının da katkısıyla kusursuz bir halkla ilişkiler kampanyası yürütmeye başladı. Hızlı gelişen ekonomilerin büyük kentlerine ve sermayedarlarına yüksek kârlar vaat eden olimpik endüstri aynı zamanda bu oyunda av konumunda olduğunu fark etmeyen halka da mistik bir olimpik erdem, miras, dostluk, kardeşlik vs. pazarladı. Sonuçta kazanan her zaman için IOC ve sponsorları olurken kaybeden taraf da olimpiyatların düzenlendiği şehir ve halk oldu. Tıpkı şu sıralar Vancouver’da olduğu gibi.

Son kurban: Vancouver

Son yapılan Angus Reid anketlerine göre Vancouver halkının %40’ı olimpiyatların kente olumsuz etkisi olacağı görüşünde. %70’i de çok fazla mali harcama yapıldığından şikâyetçi. Fakat televizyonda kış olimpiyatlarıyla ilgili bir haber izlerken bunların hiçbirine rastlayamıyoruz. Neden mi? Çünkü Martin Macias Jr. gibi olimpiyat oyunlarını protesto eden halkı haber yapmak isteyen bağımsız gazeteciler engelleniyor ve sınır dışı ediliyor. Martin Macias Jr. Kanada polisi tarafından engellenen tek aktivist değil. “The Five Ring Circus”, yani Beş Halkalı Sirk adlı belgeseli izlerseniz Vancouver’da olimpiyatlara ve olimpiyatların yol açtığı kentsel ve çevresel zararlara karşı direnen insanların başlarına neler geldiğini görebilirsiniz.

Vancouver 2010, daha önce Atina, Torino, Atlanta, Sidney ve Londra’da(2012) olduğu gibi başlangıçtaki bütçesini kat kat aşmış bir organizasyon. Proje ilk olarak kamuya açıklandığında harcamaların 1.5 milyar doları geçmeyeceği açık olarak vurgulanmıştı. Oysa şu ana kadar harcanan para tam 6 milyar dolar. Sadece Whistler adlı olimpiyat merkezine giden otobanın yapımı dahi 1 milyar dolara mal oldu. Fakat bu otobanın inşasının bir başka mağduru daha var ki onun uğradığı yıkıma paha biçmek mümkün değil.

Eagle Ridge Bluffs, Olimpiyat oyunları denen 2 haftalık sirk uğruna katledilmiş bir doğa harikası. Bahsettiğim “Five Ring Circus” belgeselini izlerseniz veya Google’dan bölgenin fotoğraflarına bakarsanız ne demek istediğimi daha iyi anlarsınız. Sayısız yabani hayvan türüne ve eşsiz güzellikteki bir doğal ortama ev sahipliği yapan bu bölge, ortasından otoban geçirilmek suretiyle katledildi. Vancouver halkı, bu yıkımı engellemek için dozerlerin önüne çadır kurup sivil itaatsizlik eylemleri düzenledi. Eylemcilerden 72 yaşındaki Kızılderili Harriet Nahanee 2 haftalık hapis cezasını çektiği bölge cezaevinde felç oldu ve serbest bırakıldıktan kısa bir süre sonra da yaşamını yitirdi. Nahanee, şu anda Vancouver direnişçilerinin simgesi konumunda.

Olimpik Endüstri ve Kentsel Dönüşüm

Zenginlerin kazandığı bir oyunun kaybedeni elbette fakirler olacaktır. Bunun için Kanada Olimpiyat Komitesi ve Vancouver Belediyesi el ele verdi ve kentin merkezinde kalan yoksul mahallelerde geniş çaplı bir ‘soylulaştırma’ projesi başlattı. Olimpiyatlar aynı zamanda önemli bir teşhir aracı ve dış dünyaya karşı yürütülen bir imaj savaşı olduğu için Vancouver elitlerinin göz önündeki yoksulluğa tahammülü yoktu. Şehrin doğu merkezinde yoksul halka ev sahipliği yapan mahallenin ‘temizlenmesi’ gerekiyordu. Bunun için kiralar arttırıldı ve mahalle halkı zorla tahliye edildi. Kentin en düşük kiralı bölgesinden de dışlanan halk zorunlu olarak sokaklarda yaşamaya başladı. Vancouver bugün Kanada’daki evsiz nüfusunun en yoğun olduğu şehir ve 2003’ten bu yana kentte yaşayan evsiz sayısı tam 4 kat arttı.

COHRE(Konut Hakkı ve Tahliye Merkezi)’nin raporuna göre 1988 Seul’den bu yana olimpiyat düzenlenen şehirlerde kentsel dönüşüm dayatmaları sonucu evinden olan insan sayısı 3.5 milyonun üzerinde. Şaşırtıcı değil çünkü kentsel dönüşüm aktivistlerinin de yakından bildiği gibi bu tip küresel spor organizasyonları ‘soylulaştırma’ projelerini hayata geçirmek isteyen neo-liberal politikacıların elinde her zaman etkili bir baskı aracı olmuştur.

Sonuç olarak olimpiyatlar sağ olsun, Vancouver halkı artık daha fakir. Vancouver artık daha az yeşil bir kent ve Vancouver’lı kent yoksulları artık başlarını sokacak bir eve sahip değiller. Paraları harcadık, ağaçları kestik, fakirleri evsiz bıraktık! Ne güzel şey şu Olimpiyat ruhu öyle değil mi sevgili seyirciler!