Saturday, May 24, 2008

Roland Garros 2008- İlk Bakış



Tamam, Justine bizi terk etti(zaten kim etmedi ki, hem biz kimiz?) pekiyi tenis dünyası genel olarak yavan bir sezon geçiriyor ve yine eyvallah ki, Fransa Açık son dönemlerde gidişatını yüzde yüz oranda kestirebildiğimiz düdük Hollywood filmlerine benzemeye başladı ama yine de tüm bu olumsuz faktörlerin tenis ve grand slam açlığımı dindirdiği zannediliyorsa, sen okuyucu, bu yazarın geride bırakmak üzere olduğumuz Nba sezonunda tam 95 Cleveland Cavaliers maçını soluksuz izlediğini bilmiyorsun demektir. Tsiyeeeaaah! Hiçbir şey bu zavallıyı sportif saplantılarından kurtaramaz.


Rafael Nadal, Fransa Açık'ın ve toprak kortun James Bond'una dönmüş vaziyette. Yazının başında belirttiğim gibi hiçbir türlü kötü son göremediğimiz Hollywood filmlerine dönmeye başladı Roland Garros. Öyle bir adam hayal edin ki çıktığı 102 toprak kort maçının 100'ünü kazanmış. Bu turnuvadaki hali daha da berbat: 21 galibiyet 0 mağlubiyet! E haliyle de peşpeşe kazanılan üç şampiyonluk... Bu sezon da hikayenin pek farklı olacağını sanmıyorum. Her ne kadar Roger Federer, Nadal'ı toprak kortta yenmek için yeni sistemler geliştirdiğini iddia etse de İsviçreli raketteki form düşüklüğünü de göz önüne alırsak Nadal'ı toprakta sadece kendisinin yenebileceğini söylemek çok da cesaret gerektiren bir şey olmaz. Son dönemde dizinden 1-2 ufak problem yaşayan Nadal turnuva boyunca sağlığını koruyabilirse üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşacaktır. Bu da İsveçli efsane Bjorn Borg'un Wimbledon'dan sonra Roland Garros'ta da rekorlarına ortak olunması anlamına gelecek ki, çok değil 90'larda yani Sampras ve Agassi'nin ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerde Borg'un rekorlarının kırılmasının imkansız olduğu konsensusuna varılmıştı. Öte yandan son dönemin en iddialı rekabet "freak"'lerinden Novak Djokovic'in limitlerinin her zaman için çok yukarılarda olduğunu ve Avustralya Açık'taki gibi bir sürpriz yaparsa hiç şaşırmayacağımı da ekleyeyim. Ya da yok abartmayayım kesinlikle şaşırırım ama şunu söyleyeyim Federer Nadal'ı yenerse bu benim için daha büyük bir şok olur.

Ada'nın yıllar geçtikçe daha büyük bir hayal kırıklığı olma yolunda büyük adımlar atan yetenekli ama aklı yarım ismi Andy Murray kendisinden halen patlama bekleyen insanlar varsa onlara yine hüsran yaşatacaktır. Avustralya 2008'in sürpriz isimlerinden Jean Wilfried Tsonga ise "one hit wonder" olma yolunda kaydettiği hatırı sayılır mesafelere bir de diz sakatlığı sebebiyle Fransa Açık'ı kaçırma hanesi ekleyecek ki bu da Yannick Noah'dan beri kendi evlerinde gülemeyen Fransızlar'ın zaten az olan umutlarının sıfırlanması demek. Sonuç olarak finali Nadal'la Federer oynar ve şampiyon İspanyol raket olur. Philippe Chatrier yine vamos! nidalarıyla inler.

Bayanlarda ise Justine Henin'in vedasına sevinebilmek için neden arayan 2-3 serseri varsa bu seneki turnuvanın onun yokluğunda daha heyecanlı geçecek olmasına bel bağlayabilir mevzubahis hainler. Henin son 5 turnuvanın 4'ünü kazanmıştı ki ezici oyunu sebebiyle finaller finalden çok 1.tur mücadelesi şeklinde geçmişti. Bu sene ise onun yokluğunda Serena Williams, Jelena Jankovic, Maria Sharapova, Ana Ivanovic ve sürpriz şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova turnuvanın favorileri arasında gösterilebilir. Avustralya Açık 2008'in şampiyonu Maria Sharapova turnuva öncesi yaptığı açıklamada bu turnuvayı kaybetmenin kariyerinin sonu olmayacağını belirtmişti yani şimdiden defansif bir tavır belirlemiş durumda ki bu onun rekabetçi yapısına hiç uyan bir davranış biçimi değil. Büyük ihtimalle bu açıklaması sebebiyle Nike tarafından kulakları çekilmiştir. Sharapova gibi "oyunu toprak korta uymayangillerden" Ana Ivanovic de son Roland Garros'ta finale kalarak herkesi şaşırtmıştı. Bu turnuvada ise güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim Serena Williams ile aynı torbada olması onun dezavantajına, çeyrek finalde elenebilir. Geldik şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova'ya! Biliyorum biraz cesurca ama Rus raketin bir geçiş döneminde olan bayanlar tenisinde bu sallantılı dönemden faydalanabileceği umudunu taşıyorum. Ivanovic'i olası bir çeyrek final eşleşmesinde elerse yarı finalde de vatandaşı Sharapova'yı yenecek güce sahip olduğuna eminim. Asıl soru finalde karşısına kim gelecek? Serena Williams mı Jelena Jankovic mi? Ne olursa olsun kendisinden üstün bu iki tenisçiyi de alt ederek büyük maç kazanamama handikapını en azından bir turnuvalık yeneceğini öngörüyorum.

Herkese iyi seyirler.

Thursday, May 15, 2008

Au Revoir Justine!



Gecenin saçma sapan bir vakti telefon çalar, ahizedeki ses karanlıktır ve başınızdan ayaklarınıza buz gibi suların indiği o şok anını yaşarsınız. Haber genellikle bir yakının ölümüdür ve her kötü haber gibi çabucak size ulaşır. Şanslıyım ki ömrümde böylesine bir anı henüz yaşamadım ama benzerini dün spor haberlerini kontrol etmek için bilgisayarımı açtığımda tecrübe ettim. “Henin announces shock retirement”.- sessizlik-

Her sporcunun vedası üzücüdür. Adı üstünde bir oyunu oynayan oyuncular bunlar nihayetinde, elvedaları bir manada da bebeğin oyuncağını kendi isteğiyle yere atmasna benzer ve bir daha onla oynamak istememesine. Jübilelerinde yahut basın toplantılarında gözyaşı dökmeleri alışıldık görüntülerdir. Eğer biraz şanslılarsa seyircilerin de bir iki damla gözyaşı döktüğüne şahit olunur. Mesleklerine, kulüplerine veya sevenlerine bırakacakları mirasın büyüklüğünün göstergesidir bu gözyaşları. Gheorghe Hagi’nin vedasında tribünde, Michael Jordan’ın vedasında ise televizyon başında ağlamamak için kendini zor tutmuş biri olarak Henin’e karşı olan hislerimi de açığa vurmaktan çekindiğimi itiraf edeyim. Dediğim gibi bir sporcunun vedası her zaman üzücüdür ve benim gibi onlara büyük saygı besleyen bir adamı da bu elvedalar her zaman derinden etkiler.

Justine Henin, annesini kanser yüzünden kaybettiğinde henüz 12 yaşındaydı. Roland Garros’ta ilk grand slam’ini kazandığındaysa 21’di ve ilk sözleri şampiyonluğunu annesine armağan etmek olmuştu. 1.65’i zor bulan boyuyla bu 60 kiloluk cengaver, kendisinden çok daha iri, hızlı ve atletik rakiplere karşı kariyeri boyunca tam 7 grand slam kazandı. Fiziksel gücün bu kadar ön plana geçtiği bir sporda sanki Billie Jean King’in bu dönemde de yaşasa başarılı olabileceğinin kanıtı gibiydi. Tekniği göz alıcıydı ve mücadelesi her zaman üst düzeydeydi. Tenis tarihinin nev-i şahsına münhasır efsanelerinden günüzümün renkli yorumcusu John McEnroe’nun da her zaman dediği gibi erkekler tenisi dahil dünyadaki en iyi tek el backhand’e sahipti ki sadece bu bile müthiş tekniğini ispatlamaya yetecek bir söz. Günümüzün rekabet manyağı dünyasında mutluluğunu hırsına tercih edebilecek kadar nahif yürekli ve dünya 1 numarasıyken hayatını kazandığı sporu bırakabilecek kadar cesur bir kadındı. “Her koşulda en iyi ben olmalıyım” diyen başarı için her yolu mübah sayan sayısız hilekarın, dopingçinin kol gezdiği bir arenada kazanamadığı tek turnuva olan Wimbledon için “onu kazansam da kendimi şu andakinden daha mutlu hissetmeyeceğim” diyebilen bir atletti. Veda ederken söylediği sözler içinde en anlamlı olanı ise kuşkusuz şuydu: “Hayatım boyunca harcayabileceğimin 3 katı kadar para kazandım”. Justine, 21.yüzyılda yaşıyorsun. Harcanamayacak para yoktur. İnsanın aklına senede 7 milyon dolarlık konrat teklifini “ben o parayla ailemi geçindiremem” diyip kabul etmeyen Latrell Sprewell gibileri geliyor.

“Kendimi kandırmak istemiyorum, vücudum artık bunu kaldırmıyor”. Basın toplantısındaki veda sözlerinden biriydi. Dünya 1 Numarasıyken söyledi bu sözleri ve sonrasında biraz da umut verdi: “Tabii ki özleyeceğim şeyler olacak ama...” Devamını boş verin umut kırabilir. Bu sözü hatırlamak en iyisi. Son olarak da L’Equipe’e yaptığı açıklamada nasıl hatırlanmak istediğini söyledi “ Farklı bir oyuncu olarak hatırlanmak isterim, büyüklere kafa tutup onları yenebilen küçük biri”.Bundan çok daha fazlasını hatırlayağız Justine, Senin bir şampiyon ve tenis tarihinin en iyilerinden biri olduğunu. Yeri dolmayacak bir boşluk bıraktığını da. Au Revoir!

Monday, May 5, 2008

Hey Gidi Asker Bülent Hey!



“Futbol, sürprizler oyunudur”. Bayıldığımız klişelerden sadece biri. Bayılırız bayılmasına da her türlü alengire 24 saat kapısı açık olan Yüce Türk Futbol Dünyası’nda kendine ancak sözel manada yer edinebilmiştir bu “sürpriz” fenomeni. 50 senede 4 şampiyon çıkarabilmiş bir çevrede sürprizin ne kadar mikro hadiselerle vuku bulduğunu çözmek pek de zor değil. Halen “Pendik Faciası” diye andığımız basit bir Türkiye Kupası neticesi memleket kayıtlarının en şaşkınlık uyandırıcı sonucuysa bu klişeyi temcit pilavı gibi sofraya sürmemizin de pek bir anlamı yok esasında. Bu açıdan bakıldığında rahatlıkla söyleyebilirim ki Türk Futbolu’nda peri masallarına yer yoktur. Aslında orijinal tabiriyle “Sinderella Hikayesi” demeliydim ama malum masal karakteriyle bu yazının öznesi küçük imparator, yiğit delikanlı, yıkılmaz, yığılmaz, sekti mi namlusundan asla ve kat’a geri dönmez, dünyaya bedel askerimiz Bülent Uygun pek de kafiyeli durmaz diye düşündüm.

Türkiye’deki 1 numaralı Bülent Uygun hayranı olmadığımı sanırım son cümleden anlamışsınızdır. Esasında tam tersi olmalıydı öyle değil mi yani, herkes sürprizleri sever. Kısıtlı imkanlarla nispeten önemli başarılar yakalayanları, favori olmadığı halde güçlülere kafa tutanları, Davud’ları, İtalyan Aygırı Rocky Balboalar’ı kim sevmez ki? Her türlü senaryonun kafadan protagonistleridir bu adamlar. Elde ettikleri başarılarla ağzını açmadan kendini kitlelere sevdirme potansiyeline sahiptirler bir kere ki, çoğumuz hiçbir zaman ağızlarını açmamış olmalarını da umut ederdik. En azından Bülent Uygun’un.

Doksanlı yılların ortalarında Kocaelispor ve Fenerbahçe’deki başarılı performansıyla tanıdığımız Bülent Uygun’u sadece gol krallığı yaşamış bir orta saha oyuncusu olarak değil(gol kralı olduğu sene forvet oynamıştı ama kariyerinin geri kalanında hep orta saha oynadı) aynı zamanda her golünden sonra çakıverdiği asker selamıyla da hatırlarız. Fenerbahçe’den ayrılıp gözlerden ve gönüllerden ayrı kaldığı dönemlerde futbola meraklı arkadaş grupları içerisinde “hani bi herif vardı ya her attığı golden sonra asker selamı verirdi adı neydi onun” soruları sayesinde belleklerdeki yerini sağlam tutmayı becerirdi. Sevemedim kendisini ve asker selamını. Belki ilk maçlarını izlediğim 9-10 yaşlarındayken “pis militarist güzelim futbola neleri alet ediyor” diye düşünmedim ama seneler geçip bilinçlendikçe o az önce bahsettiğim arkadaş sohbetlerinde andığım bu adama sessiz bir gıcıklık beslemeye başladım. 2 sene önce menajer ve sonrasında teknik direktör olarak Sivas’ın başında kendisine yeniden rastladığımızda ise sadece “pis militaristilikle” yetinmediği bir de milli babalarımızdan, ülkücü, kırmızı elmacı, solaryumcu mafya babası Sedat Peker’in kullarından biri olarak kariyerine devam ettiğini de öğrendik. Gülen cemaatiyle olan münasebetleri de imajının kreması gibiydi adeta. Şaşırdık mı? Hayır. Futbol dünyamızın yarısının Çakıcılar, Pekerler, Fetullah Gülenler, Mehmet Ağarlar’la yatıp kalktığını zaten biliyorduk. Sözde solcu-muhalif taraftar grubumuz Çarşı bile dibine kadar şiddet yanlısı, cinsiyetçi ve işine geldi mi milliyetçiyken bu tarz ilişkilerle domine edilmiş spor dünyamız için ancak hayıflanmak geliyor elden.

Neyse, Uygun askerimize geri dönelim. Teknik patronunun geçmişi ve ilişkileri ne olursa olsun Sivas’ın başarısına sevindim. Gerçi Bülent Uygun her televizyon ekranına çıkıp dahiyane demeçlerini sıralamaya başladığında takır takır puanları toplayan o Anadolu takımına beslediğim sempati kayboluyordu ama yine de Türk Futbolu’na heyecan getiren bu takımı alkışlamadan edemiyordum. Şampiyon olamayacaklarını bilsem de o sürpriz ihtimalinin çekiciliği her zaman umutlarımı taze tutmama yetti. (Gerçi oynadıkları futbol tatmin edici değildi ve her zaman için balon bir takım olduklarını düşündüm itiraf edeyim. Bugün bu takım 70 puandaysa bunda ligimizin kalitesizliğinin çok büyük payı var.) Geçtiğimiz Pazar oynanan Galatasaray maçı öncesi medyaya yansıyan haberler ise kırmızı beyazlı ekibe karşı beslediğim(en azından teknik kadrosuna) son sevgi kırıntılarını da silip süpürdü. Haberler aynen şöyle idi: “Sivasspor, Galatasaray maçı hazırlıklarını mehter marşı ve 10.yıl marşı eşliğinde sürdürüyor.” !!!!!!!!! Ciddi olamazlar diye düşündüm. Allah aşkına futbolcularını maçlara mehter marşı ve 10.yıl marşıyla hazırlayan başka bir zihniyet olabilir mi? Bu kadar mı Napolyon’uz, bu kadar mı milliyetçilik ve militarizm bağımlısıyız. Bir antrenör düşünün ki yarısı yabancılardan oluşan sporcularını 30’lardan kalma sloganlarla, “Türk’üz tüm başlardan üstün olan başlarız’la”, “Ceddin deden neslin baban”’larla maça hazırlıyor. Bunlardan medet umuyor. Ve maalesef koca medyada bu duruma bıyık altından dahi gülüp eleştiri yönelten kişi sayısı ikiyi üçü geçmiyor.

Kendi dönemine göre büyük bir deha olan Napolyon, 19.yüzyılda milliyetçiliğin gücünü keşfetmiş ve şöyle demişti “ Çok az şey insan üzerinde milliyetçilik kadar etkili olabilir ve onları canlarını dahi hiçe saymaya ikna edebilir”. Bülent Uygun’un bu sözü duymadığına emin olduğum kadar yansıttığı bağnazlığa kökünden sahip olduğuna da eminim. Bir önceki paragrafta sorduğum sorunun cevabını vererek bitireyim bu yazıyı. Hani, “Allah aşkına futbolcularını maçlara mehter marşı ve 10.yıl marşıyla hazırlanan başka bir zihniyet olabilir mi?” demiştim ya, cevap için Nazi Almanyası’na ve Leni Riefenstahl’in Nazi iktidarının emriyle hazırlattığı “Triumph Des Willens” filmine gitmek gerek. Zira benzer bir zihniyete ancak o dönemde rastlayabiliyoruz. Evet, ne kadar aklı başında olduğunu icraatlarıyla kanıtlayan Naziler, 1936 Olimpiyatları’nda sporcularına, yarışlara motive olmaları için Riefenstahl’ın hazırladığı bu şovenizm ve ırkçılık dolu filmleri izletiyordu.

Ne diyeyim Asker Bülent, Almanlar o olimpiyatların en başarılı sonuçlarını şaibeli de olsa elde etmişlerdi. Maalesef sen de başarı olarak onları yakalayamadın belki ama 70 sene sonra benzer bir sistemi uygulayarak ne kadar ileri görüşlü ve umut vaat eden bir spor adamı olduğunu “700 kasaba, 70 vilayet ve 7 düvele” kanıtladın. Sana hayırlı kariyerler!(pek uzun sürmeyeceğine eminim) Bize ise Fetullah Gülenler, Mehmet Ağarlar ve Sedat Pekerler’le dört bir yanı kuşatılmış spor dünyamızın haline acımak düşüyor. Bunca karanlık düşüncenin hüküm sürdüğü bir ortamda keşke birkaç tane daha Metin Kurt’umuz olabilseydi diyor insan... Kemalettin’e bile razıyız.

Thursday, March 20, 2008

Vogue'nun Sevimsiz Kapağı



LeBron James, “Seçilmiş Kişi”, “Kurtarıcı”, “NBA’in Altın Çocuğu”…Henüz profesyonel yaşama adım atmadığı günlerde Ohio’nun küçük bir şehri olan Akron’dan ülke gündemine oturmayı becermiş bu süper yeteneğin adı 16 yaşından beri yani 7 senedir Amerikan medyasının manşetlerinden hiç eksik olmadı. Michael Jordan’ın emekliliği sonrası popülaritesini ve reytinglerini kaybetmeye başlayan NBA’in imdadına hızır gibi yetişen genç adam sadece saha içi başarılarıyla değil çektiği reklamlar, kamuoyunda çizdiği imaj, sponsorları ve dünyanın en zengin adamı Warren Buffett’i bile etkilemeyi başaran zekasıyla kısa zamanda dünyanın en önemli simalarından biri haline geldi. Kırdığı rekorlar ve gerçekleştirdiği ilklerin ismiyle yan yana anılmasına alıştığımız süperstar son olarak dünyaca ünlü kadın ve moda dergisi Vogue’ya kapak olan 3.erkek olarak tarihe geçti. (diğer ikisi Richard Gere, George Clooney) Bir diğer deyişle Vogue’ya kapak olan ilk siyahi erkek de diyebiliriz. Sevenlerinin deyişiyle “Kral”’ın yaş tahtaya basmasına pek alışık değiliz ama bu sefer işler onun zekasının dahi algılayamayacağı kadar derin ve kötü niyetli olabilir.

Annie Leibovitz’in Vogue için çektiği kapak resmi, ilginç, bir o kadar da tanıdık ve rahatsız edici. Dünyaca ünlü top model Gisele Bündchen, fiziğiyle Yunan heykellerini andıran 2.05 118 kiloluk(sadece %3’ü yağ) LeBron tarafından sıkıca kavranmış. Manşet gayet masum: “Secrets of Best Bodies” yani Kusursuz Bedenlerin Sırrı. Gelin görün ki fotoğrafta bir iticilik var. LeBron’a verdirilen poz, Gisele’i tutuş biçimi-ki fotomontaj olma ihtimali çok yüksek-… Söylemesi sinir bozuyor ama semiyotikler aşkına beyaz kadın siyahi vahşi görünümli bir “canavar” tarafından sıkıca kavranmış ve sanki canavar onu alıp birazdan ormanın derinliklerine götürecek. Birkaç sanat blogcusunun da belirttiği üzere Fransız heykeltraş Emmanuel Fremiet’nin 1887’de yaptığı “Kız kaçıran Goril” figürünü yahut göstergebilimciler tarafından pek de masumane yorumlanmayan ünlü Hollywood filmi King Kong’u hatırlatan bir simgesellik var. Bilindiği üzere maymun, “medeni” beyazların siyahilere uygun gördüğü aşağılık aşağılama metaforlarından biridir. Bir iletişim öğrencisi olarak göstergebilim alanında uzman olmamam bir eksiklik olarak değerlendirebilir ama birçok göstergebilimcinin de işaret ettiği gibi esasında bu kavram, farkında olduğumuz gerçekliklerin bilmediğimiz diller ve şekiller yoluyla zihnimize kazınmasından başka bir şey değildir.

LeBron ve Gisele’li bu kapak resmine bakıp estetik diyebilmek kanımca pek mümkün değil. Peki Vogue gibi bir dergi ve Annie Leibovitz gibi bir fotoğrafçı, gayet güzel fizikli bu iki insandan neden pek de estetik gözükmeyen bir kapak yaratmayı seçer? Pek mantıklı gelmiyor. Öyle değil mi? Yani, elimizde Helenistik dönemin heykellerini kıskandıracak fizikli bir adam ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğu hiç şüphe götürmeyen bir kadın var! Leibovitz’in de alanında ne kadar uzman olduğunu biliyoruz. O zaman ortaya niye bu her tarafı falso kapak çıktı? Resmin yarattığı şaşkınlık ilk günlerde o kadar fazlaydı ki, kimsenin dilinin varmadığı “LeBron biraz canavara benzetilmiş” tarzı yorumlar nihayet bu hafta dile getirilmeye başlandı(kapak geçen hafta medyaya sızdırıldı ve Nisan ayının kapağı). En azından son günlerde günümüzde büyük medya kuruluşlarına göre çok daha demokratik ve özgür bir söylem içeren forum ve blog seviyesinde bu eleştirilere rastlayabiliyoruz. Fotoğrafın alt metninde “siyahi canavar” vurgusunun şiddeti ne yazık ki çok hissedilir.

Göstergebilim uzmanı olmaya gerek yok. Az çok medyayla içli dışlı olan herkes, herşeyin bir mesaj iletmekten ibaret olduğunun farkında. Bu açıdan ileticiler her zaman güçlü olmuştur, bir başka deyişle güçlülerin elinde yer almıştır. Roland Barthes’ın dediği gibi her fotoğraf, kodsuz bir mesajı içinde barındırır ve medyanın ’güçlü’lerinin kodladıkları mesajlar genelde iyi niyetli değildir. Helen’lerden miras alınan Ari ırkın üstünlüğü(medeniliği) fikri bugüne kadar çok can yaktı. Yine de modern Batı Medeniyetinin her santimetrekaresinde imzası bulunan yüce Helen medeniyetinin bu sevimsiz kalıntısı alt metinler halinde kitlelerin kulağına fısıldanmaya devam ediyor. Belki de ben ve içeriği itibariyle tarihte bir ilk olan bu fotoğrafı rahatsızlık verici bulan kişiler azınlıktır ama siyahi süperstar LeBron James kullanılarak Vogue ve Annie Leibovitz’in pek de masum bir iş çıkarmadığı düşüncesindeyim. Ayrıca dünyanın güzel bir yer olmadığı ve insanoğlunun büyük kesimin kötü niyetli olduğunu da düşünüyorum. Umarım bunlar sadece benim karamsar gözlemlerimden ibarettir.

Friday, February 29, 2008

Seattle'ı Kurtarın



Seattle...İsmini, topraklarında yüzyıllarca hüküm sürmüş Kızılderili kökenlerinden alan bir Amerikan şehri. Sinema diyince Hollywood(Los Angeles), tiyatro diyince Broadway(New York City) Jazz diyince New Orleans, Motown Blues diyince akla nasıl Detroit geliyorsa Grunge müzik diyince de Seattle zihinlerde beliriyor. Jimi Hendrix gibi bir dehanın ardından 80’ler sonrasında Pearl Jam ve Nirvana’yla müzik dünyasının gündemine oturan önemli bir akımın başkenti olan bu şehrin benim gibi bir spor delisi için henüz küçük yaşlarda anlam ifade etmesinin sebebi ise meylimin adında gizli.Kentin basketbol takımı Seattle Supersonics.. Ya da şöyle düzelteyim; kentin eski basketbol takımı olmasına ramak kalmış olan 41 yıllık Supersonics organizasyonu.

90’larda Gary Payton ve Shawn Kemp’in sürüklediği, Detlef Schrempf, Sam Perkins ve Hersey Hawkins gibi kusursuz şutörlerle bezeli George Karl takımı(George Karl takımı=Hızlı basketbol) Nba’in altın döneminde lige damgasını vurmayı becermişti. Gerçi o dönemde oynadıkları tek finali lig tarihinin gelmiş geçmiş en iyi takımlarından biri olarak kabul edilen 95-96 Bulls’una kaybetmişlerdi ama bu bile spor aşığı kent halkının kendilerini şehir tarihinin en iyi takımı seçmesine yetti. Hemen hatırlatalım, Seattle Supersonics organizasyonu 70’lerde bir Nba şampiyonluğu dahi kazanmıştı. Yani onları 10 yaşında okyanus ötesinden tanıyıp sevmem pek de anormal değil. Değil mi?

Amerika’da, spor organizasyonlarının kuruluş ve çalışma biçimi dünyanın geri kalanından farklıdır. Ülkenin devlet destekli sağlam altyapı eğitimleri sayesinde ilkokuldan üniversiteye kadar kusursuz bir spor eğitimi alınabilen bu ülkede spor kulüpleri nadiren amatör olarak faaliyet gösterir ve düzenli bir altyapı eğitimi üstlenmezler. Profesyonel ortamda ise bir saat gibi işleyen oyuncu seçme ve profesyonelleştirme sistemleri(draft) sayesinde güçlü liglerin ve organizasyonların(franchise-bizdeki kulüp) temeli atılır. Bu sayede sağlam bir spor ekonomisi, profesyonel sporcu havuzu ve nihayetinde sadık bir sporsever kitlesi yaratılır. Beyzbol, Amerikan Futbolu, Basketbol, Hokey vs. aklınıza gelebilecek ne tarz spor varsa hepsi şanslı Amerikalılar tarafından hayatlarında en azından birkaç seneliğine icra edilmiştir(amatör ya da profesyonel). Kısacası sistem farklı olmasına rağmen Amerikan halkının sporların kendisine ve sempatizanı oldukları takımlara sadakatleri dünyanın geri kalan milletlerinden farksızdır. Tabii ki kulüp taraftarlığının ve fanatiklik olarak tanımlanan olgunun Avrupa ve Güney Amerika gibi yerlerde daha farklı yaşanmasının çok daha değişik sosyo-ekonomik nedenleri var ama her zaman için oyunun özüne duydukları sevgi ve saygıdan ötürü Amerikan tarzı sporseverlik bana daha cazip gelmiştir.

Neyse, ABD’de spor organizasyonları kurulmuş oldukları şehirler üzerinde büyük öneme sahiptirler. Her şeyden önce takım sporlarının doğası gereği söz konusu şehir ya da mahalle insanları arasında ortak bir aktivite ve sosyalleşme alanı yaratır. Yıllar içerisinde o insanlar arasında bir spor ve sporseverlik kültürü yaratıldığı gibi daha komün bölgelerde organizasyonlar bölge halkı için bir ruhun, sevdanın ve birlikte yaşayabilmenin simgesi haline gelir.

ABD’li ünlü edebiyatçı Paul Auster’in yazılarından beslenen ve yönetmenliğini de Wayne Wang’la Auster’in paylaştığı Blue in the Face filminde bu ruhun izlerini daha yakından tanımak mümkündür. Brooklyn’i ve onun gittikçe özünden bir şeyler kaybeden yapısını konu alan bu eserde, 1958 yılında Los Angeles’a taşınan beyzbol kulübü Dodgers’ın Brooklyn’i terk etmesinin semt halkı üzerinde yarattığı olumsuz etki mükemmel bir biçimde yansıtılmaktadır. Binbir çeşit etnik ve dini kökenden oluşan yöre insanını ortak bir amaç uğrunda masum bir şekilde birleştiren ve yakınlaştıran bir spor takımının ekonomik sebeplerle sahibi tarafından satılması ve akabinde kulübün maçlarını oynadığı Ebbet’s Field’in yıkımı bir manada semt insanlarının ortak hanelerinin yıkılışı gibi gösterilmekteydi. Dodgers’ın vedası ise bir sevgilinin ölümü, ayrılığı gibi tüm Brooklyn insanlarını yalnızlığa ve umutsuzluğa itmekteydi. Bu olaydan 40 sene sonra semti bir arada tutan ve birçok insanın uğrak yeri olan bir sigara dükkanının ekonomik sebeplerden ötürü satışı gündeme gelir ve bu esnada Amerikan Beyzbol tarihinin ilk siyahi oyuncusu Jackie Robinson’ın -ki kendisine ilk olarak Brooklyn’in kucak açması kesinlikle tesadüf değildi- ruhu dükkan sahibiyle iletişime geçerek ona mekanın satılmasının Dodgers’ın vedasıyla aynı anlama geleceğini söyler ve böylelikle Dodgers’ın kenti terk ettiğinde oluşan yıkımı hatırlayan dükkan sahibi satıştan vazgeçer.

Maalesef Seattle halkı da buna benzer bir ayrılığı yaşamak üzere. Üstelik bu gerçek hayat ve Jackie Robinson gibi bir hayaletten kimse medet umamıyor. Nba tarihinin en önemli organizasyonlarından biri yurdundan geri dönüşü olmayan bir sürgüne yollanmak üzere. Kulübü 2006’da satın alan Oklahoma City kökenli Clay Bennett, takımı Seattle’de kar etmediği gerekçesiyle organizasyonu Oklahoma City’ye taşıyacağını her fırsatta dile getiriyor. İşin kötüsü bu inadında kendisine David Stern gibi(Nba Başkanı) bir de destek bulmuş durumda.

Her spor organizasyonunun yaşadığı şehri terk etmesi üzücüdür. Ama ortada 41 yıllık bir mazi, kazanılmış şampiyonluklar ve ondan da önemlisi kalpler varsa bu ayrılık daha da üzücü hale gelir. Seattle halkı korku içerisinde. Sayısız Sonics’i kurtarın temalı internet sitesi kurulmuş durumda. Amerikan halkının büyük kesimi de Seattle halkına destek veriyor. Buna rağmen kulübün sahibi Clay Bennett, “ya bana Seattle’da yeni bir salon yaparsınız ya da Supersonics’i Oklahoma City’ye taşırım” diye kendi organizasyonu ve taraftarlarına tehditler savurmakta bir çekince görmüyor. Kuşkusuz bir iş adamından bir sporseverin hassasiyetini beklemek günümüzde saf romantiklikten başka bir şey değil. Üzücüdür ki Bennett’ın ne Supersonics, ne Seattle ne de basketbol umurunda. Onun tek düşündüğü şeyin para olduğunun herkes farkında ama kitle sporlarının tüm albenili çekiciliği arasında acımasız bir ekonomik gerçekliğe dayandığı da sevimsiz bir hakikat. Ne yazık ki bu dünyanın her alanında var olmak için kar etmek, para getirmek durumundasınız ve tarihte çok nadirdir ki sevgi, maddiyatı ya da en somut haliyle parayı yenebilsin. Clay Bennet da zaten bu takımı babasının hayrına değil para kazanmak için satın aldı.

Seattle halkı ve sporseverleri bu savaşı büyük ihtimalle kaybedecek ve en geç 2010’da artık bir NBA takımları olmayacak. Bill Simmons isimli ESPN yazarının Save The Sonics başlıklı yazısına Seattle’dan Joe isimli bir sporseverin yaptığı yorumla yazımı sonlandırıyorum.

Dünyada yiten bir aşka yazılmış belki de en masum, en can alıcı, en sevgi dolu sözler. Ve asıl manidar olan Seattle kökenli bir grup olan Pearl Jam’in efsanevi şarkısı Black’in sözleri olması. Aşağıdaki güftenin üstüne daha ne denebilir ki?

"I know someday you'll have a beautiful life(Birgün çok güzel bir hayatın olacak biliyorum)
I know you'll be a star
In somebody else's sky(Başkasının gökyüzünde bir yıldız olacaksın)
But why, why, why can't it be
Why can't it be mine?" (Ama neden, neden, neden benim olamıyorsun ki?)

Ne kadar hor görülürse görülsün bu dünyanın bir çok yerinde bir çok spor kulübüne delicesine aşık olan insanlar var. Bu size çok saçma ya da zavallıca gelebilir ama gerçekleri fazla hafife almayın derim ve Paul Auster gibi Ebbet’s Field’ın büyüsüne inanın.. Nick Hornby’nin dediği gibi “Sonraları kadınlara nasıl aşık olduysam, futbola da öyle aşık oldum” Futbolun yerine herhangi bir sporu koyabilirsiniz. Önemli olan aşk. Ve defalarca rastladığım için eminim ki bu kesinlikle abartılmış bir ifade değil.