Fransa Açık 2008'de keyifli bir turnuvanın son günlerine yaklaşırken tek bayanlarda Doğu Avrupalılar, tek erkeklerde ise "Büyük Üçlü"'nün hakimiyeti kendini iyice göstermeye başladı.
Henin'in vedası, Mauresmo'nun sakatlıklarla dağılan konsantrasyonu ve Williams kardeşlerin form düşüklüğü sonrası meydanı iyice ele geçiren Doğu Avrupa tenisi, Roland Garros'ta toprak kort icin genellikle zayıf olarak tanınan ekollerine rağmen 2008'e tamamen damgasını vurmuş durumda. Hem de en iddialı temsilcisi Maria Sharapova'nın turnuvaya erken veda etmesine rağmen.
Yarı finalde iki Rus, Svetlana Kuznetsova ve epik geri dönüşlerden sonra Sharapova ve Dementieva gibi isimleri eleyerek buralara gelen Dinara Safina karşı karşıya gelirken, kuranın diğer tarafında Sırp tenisinin gözbebekleri Ana Ivanovic ve Jelena Jankovic finale yükselme mücadelesi yapacak. Madem söz buraya geldi bir önceki yazımda yaptığım tahminleri de bir gözden geçirelim bakalım. Şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova yarı finale kadar beklediğim gibi hiç zorlanmadan geldi, erken elenir dediğim Sharapova da sözümden çıkmadı. Fakat güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim isimlerden Serena Williams çuvalladı ve açıkçası Dinara Safina'da beni şaşırtan bir çıkışa imza attı. Safina demişken, Sharapova'yı 4.turda elemesi bir yana Dementieva karşısında ilk seti kaybedip, ikinci sette 5-2'den geri dönerek maçı kazanması hakikaten takdire şayandı. Antipatiklik konusunda abisi Marat Safin'den geri kalmayan Dinara'nın heybetli fiziğine karşın kortta bu kadar hareketli olması ve Dementieva gibi bir baseline ustasını neredeyse tüm maçı dip çizgiden oynayarak devirmesi etkileyici. Fakat kontrol edemediği siniri ve heyecanı onu en üst seviyeden uzak tutacak noktalar olacaktır. Kuznetsova karşısında kendisine şans tanımıyorum, Ivanovic-Jankovic mücadelesinde ise tarih tekerrür eder ve Ivanovic vatandaşını yine devirir. Şampiyon adayım, halen değişmedi. Dediğim gibi bu sene Kuznetsova'nın senesi.
Ve erkekler... Artık erkekler tenisini "büyük üçlü ve diğerleri" olarak kategorize etmek pek de yanlış olmayacaktır. Tabii ki toprakta Nadal ve heryerde Federer'in yeri ayrı ama Djokovic de bu ikiliye rahat nefes alma şansı tanımayacaktır. Rafael Nadal ikinci evi Paris'te güle oynaya yarı finale kadar çıkarken, Djokovic karşısında ne kadar zorlanacağı benim en büyük merak konum. Kaybedeceğini zannetmiyorum, İspanyol boğası toprakta hakikaten ayrı bir hakimiyet sergiliyor. Öte yanda İsviçreli raket Roger Federer her zamanki gibi eşsiz tekniği ve zarafetiyle izleyenleri büyülemeye devam ediyor. Bugün oynanan maçta Şilili Fernando Gonzalez'e karşı ilk seti kaybetmesine rağmen sonrasında kusursuz bir maç çıkaran Fedex belki bu sene de Nadal'a kaybedecek ama bu, döneminin ve tenis tarihinin en zarif, en becerikli ve en asil raketi olduğu gerçeğini kesinlikle tehdit edemeyecek. Açıkçası kaybeden bir Federer bile toprakta dahi tartışmasız şampiyon Rafael Nadal'dan çok daha fazla keyif veriyor. Böyle bir repertuar, böyle bir özgünlük... Gerçekten hayran olmamak elde değil. İsviçreli için en büyük handikap her zaman mükemmelliğinin getirdiği baskı olmuştur ve onu zorlayan tenisçiler de hep bu yönünden en çok faydalanan isimlerdir. Kaybetmeye alışık olmayan psikolojisi zaman zaman onun en büyük düşmanı haline geliveriyor ve toprak kortta Nadal bu özelliğe fazlasıyla sahip, adeta bir duvar gibi en mükemmel ve zarif topları bile geri döndürmesi de cabası. Bir önceki yazımda Federer'e bu psikolojik zayıflığı yüzünden fazla şans tanımamıştım ama bu sene, bir ihtimal Nadal'ın toprak korttaki sorgulanamaz hakimiyetinin sonlandığı sene olabilir gibime geliyor. Tabii, Federer adına şampiyonluk hayalleri kurmadan önce "hometown hero" Gael Monfils karşısında neler yapacağını görmek lazım. Fransız raket, turnuvada evsahibi izleyicisinin elinde kalan son umut ışığı ama bu hüzmenin de pek de parlak olmadığı, önce Federer sonra da Nadal-Djokovic gibi rakiplerle karşılaşacağını düşünürsek aşikar.
Wednesday, June 4, 2008
Saturday, May 24, 2008
Roland Garros 2008- İlk Bakış

Tamam, Justine bizi terk etti(zaten kim etmedi ki, hem biz kimiz?) pekiyi tenis dünyası genel olarak yavan bir sezon geçiriyor ve yine eyvallah ki, Fransa Açık son dönemlerde gidişatını yüzde yüz oranda kestirebildiğimiz düdük Hollywood filmlerine benzemeye başladı ama yine de tüm bu olumsuz faktörlerin tenis ve grand slam açlığımı dindirdiği zannediliyorsa, sen okuyucu, bu yazarın geride bırakmak üzere olduğumuz Nba sezonunda tam 95 Cleveland Cavaliers maçını soluksuz izlediğini bilmiyorsun demektir. Tsiyeeeaaah! Hiçbir şey bu zavallıyı sportif saplantılarından kurtaramaz.
Rafael Nadal, Fransa Açık'ın ve toprak kortun James Bond'una dönmüş vaziyette. Yazının başında belirttiğim gibi hiçbir türlü kötü son göremediğimiz Hollywood filmlerine dönmeye başladı Roland Garros. Öyle bir adam hayal edin ki çıktığı 102 toprak kort maçının 100'ünü kazanmış. Bu turnuvadaki hali daha da berbat: 21 galibiyet 0 mağlubiyet! E haliyle de peşpeşe kazanılan üç şampiyonluk... Bu sezon da hikayenin pek farklı olacağını sanmıyorum. Her ne kadar Roger Federer, Nadal'ı toprak kortta yenmek için yeni sistemler geliştirdiğini iddia etse de İsviçreli raketteki form düşüklüğünü de göz önüne alırsak Nadal'ı toprakta sadece kendisinin yenebileceğini söylemek çok da cesaret gerektiren bir şey olmaz. Son dönemde dizinden 1-2 ufak problem yaşayan Nadal turnuva boyunca sağlığını koruyabilirse üst üste 4. şampiyonluğuna ulaşacaktır. Bu da İsveçli efsane Bjorn Borg'un Wimbledon'dan sonra Roland Garros'ta da rekorlarına ortak olunması anlamına gelecek ki, çok değil 90'larda yani Sampras ve Agassi'nin ortalığı kasıp kavurduğu dönemlerde Borg'un rekorlarının kırılmasının imkansız olduğu konsensusuna varılmıştı. Öte yandan son dönemin en iddialı rekabet "freak"'lerinden Novak Djokovic'in limitlerinin her zaman için çok yukarılarda olduğunu ve Avustralya Açık'taki gibi bir sürpriz yaparsa hiç şaşırmayacağımı da ekleyeyim. Ya da yok abartmayayım kesinlikle şaşırırım ama şunu söyleyeyim Federer Nadal'ı yenerse bu benim için daha büyük bir şok olur.
Ada'nın yıllar geçtikçe daha büyük bir hayal kırıklığı olma yolunda büyük adımlar atan yetenekli ama aklı yarım ismi Andy Murray kendisinden halen patlama bekleyen insanlar varsa onlara yine hüsran yaşatacaktır. Avustralya 2008'in sürpriz isimlerinden Jean Wilfried Tsonga ise "one hit wonder" olma yolunda kaydettiği hatırı sayılır mesafelere bir de diz sakatlığı sebebiyle Fransa Açık'ı kaçırma hanesi ekleyecek ki bu da Yannick Noah'dan beri kendi evlerinde gülemeyen Fransızlar'ın zaten az olan umutlarının sıfırlanması demek. Sonuç olarak finali Nadal'la Federer oynar ve şampiyon İspanyol raket olur. Philippe Chatrier yine vamos! nidalarıyla inler.
Bayanlarda ise Justine Henin'in vedasına sevinebilmek için neden arayan 2-3 serseri varsa bu seneki turnuvanın onun yokluğunda daha heyecanlı geçecek olmasına bel bağlayabilir mevzubahis hainler. Henin son 5 turnuvanın 4'ünü kazanmıştı ki ezici oyunu sebebiyle finaller finalden çok 1.tur mücadelesi şeklinde geçmişti. Bu sene ise onun yokluğunda Serena Williams, Jelena Jankovic, Maria Sharapova, Ana Ivanovic ve sürpriz şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova turnuvanın favorileri arasında gösterilebilir. Avustralya Açık 2008'in şampiyonu Maria Sharapova turnuva öncesi yaptığı açıklamada bu turnuvayı kaybetmenin kariyerinin sonu olmayacağını belirtmişti yani şimdiden defansif bir tavır belirlemiş durumda ki bu onun rekabetçi yapısına hiç uyan bir davranış biçimi değil. Büyük ihtimalle bu açıklaması sebebiyle Nike tarafından kulakları çekilmiştir. Sharapova gibi "oyunu toprak korta uymayangillerden" Ana Ivanovic de son Roland Garros'ta finale kalarak herkesi şaşırtmıştı. Bu turnuvada ise güçlü bir geri dönüş yapmasını beklediğim Serena Williams ile aynı torbada olması onun dezavantajına, çeyrek finalde elenebilir. Geldik şampiyon adayım Svetlana Kuznetsova'ya! Biliyorum biraz cesurca ama Rus raketin bir geçiş döneminde olan bayanlar tenisinde bu sallantılı dönemden faydalanabileceği umudunu taşıyorum. Ivanovic'i olası bir çeyrek final eşleşmesinde elerse yarı finalde de vatandaşı Sharapova'yı yenecek güce sahip olduğuna eminim. Asıl soru finalde karşısına kim gelecek? Serena Williams mı Jelena Jankovic mi? Ne olursa olsun kendisinden üstün bu iki tenisçiyi de alt ederek büyük maç kazanamama handikapını en azından bir turnuvalık yeneceğini öngörüyorum.
Herkese iyi seyirler.
Thursday, May 15, 2008
Au Revoir Justine!

Gecenin saçma sapan bir vakti telefon çalar, ahizedeki ses karanlıktır ve başınızdan ayaklarınıza buz gibi suların indiği o şok anını yaşarsınız. Haber genellikle bir yakının ölümüdür ve her kötü haber gibi çabucak size ulaşır. Şanslıyım ki ömrümde böylesine bir anı henüz yaşamadım ama benzerini dün spor haberlerini kontrol etmek için bilgisayarımı açtığımda tecrübe ettim. “Henin announces shock retirement”.- sessizlik-
Her sporcunun vedası üzücüdür. Adı üstünde bir oyunu oynayan oyuncular bunlar nihayetinde, elvedaları bir manada da bebeğin oyuncağını kendi isteğiyle yere atmasna benzer ve bir daha onla oynamak istememesine. Jübilelerinde yahut basın toplantılarında gözyaşı dökmeleri alışıldık görüntülerdir. Eğer biraz şanslılarsa seyircilerin de bir iki damla gözyaşı döktüğüne şahit olunur. Mesleklerine, kulüplerine veya sevenlerine bırakacakları mirasın büyüklüğünün göstergesidir bu gözyaşları. Gheorghe Hagi’nin vedasında tribünde, Michael Jordan’ın vedasında ise televizyon başında ağlamamak için kendini zor tutmuş biri olarak Henin’e karşı olan hislerimi de açığa vurmaktan çekindiğimi itiraf edeyim. Dediğim gibi bir sporcunun vedası her zaman üzücüdür ve benim gibi onlara büyük saygı besleyen bir adamı da bu elvedalar her zaman derinden etkiler.
Justine Henin, annesini kanser yüzünden kaybettiğinde henüz 12 yaşındaydı. Roland Garros’ta ilk grand slam’ini kazandığındaysa 21’di ve ilk sözleri şampiyonluğunu annesine armağan etmek olmuştu. 1.65’i zor bulan boyuyla bu 60 kiloluk cengaver, kendisinden çok daha iri, hızlı ve atletik rakiplere karşı kariyeri boyunca tam 7 grand slam kazandı. Fiziksel gücün bu kadar ön plana geçtiği bir sporda sanki Billie Jean King’in bu dönemde de yaşasa başarılı olabileceğinin kanıtı gibiydi. Tekniği göz alıcıydı ve mücadelesi her zaman üst düzeydeydi. Tenis tarihinin nev-i şahsına münhasır efsanelerinden günüzümün renkli yorumcusu John McEnroe’nun da her zaman dediği gibi erkekler tenisi dahil dünyadaki en iyi tek el backhand’e sahipti ki sadece bu bile müthiş tekniğini ispatlamaya yetecek bir söz. Günümüzün rekabet manyağı dünyasında mutluluğunu hırsına tercih edebilecek kadar nahif yürekli ve dünya 1 numarasıyken hayatını kazandığı sporu bırakabilecek kadar cesur bir kadındı. “Her koşulda en iyi ben olmalıyım” diyen başarı için her yolu mübah sayan sayısız hilekarın, dopingçinin kol gezdiği bir arenada kazanamadığı tek turnuva olan Wimbledon için “onu kazansam da kendimi şu andakinden daha mutlu hissetmeyeceğim” diyebilen bir atletti. Veda ederken söylediği sözler içinde en anlamlı olanı ise kuşkusuz şuydu: “Hayatım boyunca harcayabileceğimin 3 katı kadar para kazandım”. Justine, 21.yüzyılda yaşıyorsun. Harcanamayacak para yoktur. İnsanın aklına senede 7 milyon dolarlık konrat teklifini “ben o parayla ailemi geçindiremem” diyip kabul etmeyen Latrell Sprewell gibileri geliyor.
“Kendimi kandırmak istemiyorum, vücudum artık bunu kaldırmıyor”. Basın toplantısındaki veda sözlerinden biriydi. Dünya 1 Numarasıyken söyledi bu sözleri ve sonrasında biraz da umut verdi: “Tabii ki özleyeceğim şeyler olacak ama...” Devamını boş verin umut kırabilir. Bu sözü hatırlamak en iyisi. Son olarak da L’Equipe’e yaptığı açıklamada nasıl hatırlanmak istediğini söyledi “ Farklı bir oyuncu olarak hatırlanmak isterim, büyüklere kafa tutup onları yenebilen küçük biri”.Bundan çok daha fazlasını hatırlayağız Justine, Senin bir şampiyon ve tenis tarihinin en iyilerinden biri olduğunu. Yeri dolmayacak bir boşluk bıraktığını da. Au Revoir!
Monday, May 5, 2008
Hey Gidi Asker Bülent Hey!

“Futbol, sürprizler oyunudur”. Bayıldığımız klişelerden sadece biri. Bayılırız bayılmasına da her türlü alengire 24 saat kapısı açık olan Yüce Türk Futbol Dünyası’nda kendine ancak sözel manada yer edinebilmiştir bu “sürpriz” fenomeni. 50 senede 4 şampiyon çıkarabilmiş bir çevrede sürprizin ne kadar mikro hadiselerle vuku bulduğunu çözmek pek de zor değil. Halen “Pendik Faciası” diye andığımız basit bir Türkiye Kupası neticesi memleket kayıtlarının en şaşkınlık uyandırıcı sonucuysa bu klişeyi temcit pilavı gibi sofraya sürmemizin de pek bir anlamı yok esasında. Bu açıdan bakıldığında rahatlıkla söyleyebilirim ki Türk Futbolu’nda peri masallarına yer yoktur. Aslında orijinal tabiriyle “Sinderella Hikayesi” demeliydim ama malum masal karakteriyle bu yazının öznesi küçük imparator, yiğit delikanlı, yıkılmaz, yığılmaz, sekti mi namlusundan asla ve kat’a geri dönmez, dünyaya bedel askerimiz Bülent Uygun pek de kafiyeli durmaz diye düşündüm.
Türkiye’deki 1 numaralı Bülent Uygun hayranı olmadığımı sanırım son cümleden anlamışsınızdır. Esasında tam tersi olmalıydı öyle değil mi yani, herkes sürprizleri sever. Kısıtlı imkanlarla nispeten önemli başarılar yakalayanları, favori olmadığı halde güçlülere kafa tutanları, Davud’ları, İtalyan Aygırı Rocky Balboalar’ı kim sevmez ki? Her türlü senaryonun kafadan protagonistleridir bu adamlar. Elde ettikleri başarılarla ağzını açmadan kendini kitlelere sevdirme potansiyeline sahiptirler bir kere ki, çoğumuz hiçbir zaman ağızlarını açmamış olmalarını da umut ederdik. En azından Bülent Uygun’un.
Doksanlı yılların ortalarında Kocaelispor ve Fenerbahçe’deki başarılı performansıyla tanıdığımız Bülent Uygun’u sadece gol krallığı yaşamış bir orta saha oyuncusu olarak değil(gol kralı olduğu sene forvet oynamıştı ama kariyerinin geri kalanında hep orta saha oynadı) aynı zamanda her golünden sonra çakıverdiği asker selamıyla da hatırlarız. Fenerbahçe’den ayrılıp gözlerden ve gönüllerden ayrı kaldığı dönemlerde futbola meraklı arkadaş grupları içerisinde “hani bi herif vardı ya her attığı golden sonra asker selamı verirdi adı neydi onun” soruları sayesinde belleklerdeki yerini sağlam tutmayı becerirdi. Sevemedim kendisini ve asker selamını. Belki ilk maçlarını izlediğim 9-10 yaşlarındayken “pis militarist güzelim futbola neleri alet ediyor” diye düşünmedim ama seneler geçip bilinçlendikçe o az önce bahsettiğim arkadaş sohbetlerinde andığım bu adama sessiz bir gıcıklık beslemeye başladım. 2 sene önce menajer ve sonrasında teknik direktör olarak Sivas’ın başında kendisine yeniden rastladığımızda ise sadece “pis militaristilikle” yetinmediği bir de milli babalarımızdan, ülkücü, kırmızı elmacı, solaryumcu mafya babası Sedat Peker’in kullarından biri olarak kariyerine devam ettiğini de öğrendik. Gülen cemaatiyle olan münasebetleri de imajının kreması gibiydi adeta. Şaşırdık mı? Hayır. Futbol dünyamızın yarısının Çakıcılar, Pekerler, Fetullah Gülenler, Mehmet Ağarlar’la yatıp kalktığını zaten biliyorduk. Sözde solcu-muhalif taraftar grubumuz Çarşı bile dibine kadar şiddet yanlısı, cinsiyetçi ve işine geldi mi milliyetçiyken bu tarz ilişkilerle domine edilmiş spor dünyamız için ancak hayıflanmak geliyor elden.
Neyse, Uygun askerimize geri dönelim. Teknik patronunun geçmişi ve ilişkileri ne olursa olsun Sivas’ın başarısına sevindim. Gerçi Bülent Uygun her televizyon ekranına çıkıp dahiyane demeçlerini sıralamaya başladığında takır takır puanları toplayan o Anadolu takımına beslediğim sempati kayboluyordu ama yine de Türk Futbolu’na heyecan getiren bu takımı alkışlamadan edemiyordum. Şampiyon olamayacaklarını bilsem de o sürpriz ihtimalinin çekiciliği her zaman umutlarımı taze tutmama yetti. (Gerçi oynadıkları futbol tatmin edici değildi ve her zaman için balon bir takım olduklarını düşündüm itiraf edeyim. Bugün bu takım 70 puandaysa bunda ligimizin kalitesizliğinin çok büyük payı var.) Geçtiğimiz Pazar oynanan Galatasaray maçı öncesi medyaya yansıyan haberler ise kırmızı beyazlı ekibe karşı beslediğim(en azından teknik kadrosuna) son sevgi kırıntılarını da silip süpürdü. Haberler aynen şöyle idi: “Sivasspor, Galatasaray maçı hazırlıklarını mehter marşı ve 10.yıl marşı eşliğinde sürdürüyor.” !!!!!!!!! Ciddi olamazlar diye düşündüm. Allah aşkına futbolcularını maçlara mehter marşı ve 10.yıl marşıyla hazırlayan başka bir zihniyet olabilir mi? Bu kadar mı Napolyon’uz, bu kadar mı milliyetçilik ve militarizm bağımlısıyız. Bir antrenör düşünün ki yarısı yabancılardan oluşan sporcularını 30’lardan kalma sloganlarla, “Türk’üz tüm başlardan üstün olan başlarız’la”, “Ceddin deden neslin baban”’larla maça hazırlıyor. Bunlardan medet umuyor. Ve maalesef koca medyada bu duruma bıyık altından dahi gülüp eleştiri yönelten kişi sayısı ikiyi üçü geçmiyor.
Kendi dönemine göre büyük bir deha olan Napolyon, 19.yüzyılda milliyetçiliğin gücünü keşfetmiş ve şöyle demişti “ Çok az şey insan üzerinde milliyetçilik kadar etkili olabilir ve onları canlarını dahi hiçe saymaya ikna edebilir”. Bülent Uygun’un bu sözü duymadığına emin olduğum kadar yansıttığı bağnazlığa kökünden sahip olduğuna da eminim. Bir önceki paragrafta sorduğum sorunun cevabını vererek bitireyim bu yazıyı. Hani, “Allah aşkına futbolcularını maçlara mehter marşı ve 10.yıl marşıyla hazırlanan başka bir zihniyet olabilir mi?” demiştim ya, cevap için Nazi Almanyası’na ve Leni Riefenstahl’in Nazi iktidarının emriyle hazırlattığı “Triumph Des Willens” filmine gitmek gerek. Zira benzer bir zihniyete ancak o dönemde rastlayabiliyoruz. Evet, ne kadar aklı başında olduğunu icraatlarıyla kanıtlayan Naziler, 1936 Olimpiyatları’nda sporcularına, yarışlara motive olmaları için Riefenstahl’ın hazırladığı bu şovenizm ve ırkçılık dolu filmleri izletiyordu.
Ne diyeyim Asker Bülent, Almanlar o olimpiyatların en başarılı sonuçlarını şaibeli de olsa elde etmişlerdi. Maalesef sen de başarı olarak onları yakalayamadın belki ama 70 sene sonra benzer bir sistemi uygulayarak ne kadar ileri görüşlü ve umut vaat eden bir spor adamı olduğunu “700 kasaba, 70 vilayet ve 7 düvele” kanıtladın. Sana hayırlı kariyerler!(pek uzun sürmeyeceğine eminim) Bize ise Fetullah Gülenler, Mehmet Ağarlar ve Sedat Pekerler’le dört bir yanı kuşatılmış spor dünyamızın haline acımak düşüyor. Bunca karanlık düşüncenin hüküm sürdüğü bir ortamda keşke birkaç tane daha Metin Kurt’umuz olabilseydi diyor insan... Kemalettin’e bile razıyız.
Thursday, March 20, 2008
Vogue'nun Sevimsiz Kapağı


LeBron James, “Seçilmiş Kişi”, “Kurtarıcı”, “NBA’in Altın Çocuğu”…Henüz profesyonel yaşama adım atmadığı günlerde Ohio’nun küçük bir şehri olan Akron’dan ülke gündemine oturmayı becermiş bu süper yeteneğin adı 16 yaşından beri yani 7 senedir Amerikan medyasının manşetlerinden hiç eksik olmadı. Michael Jordan’ın emekliliği sonrası popülaritesini ve reytinglerini kaybetmeye başlayan NBA’in imdadına hızır gibi yetişen genç adam sadece saha içi başarılarıyla değil çektiği reklamlar, kamuoyunda çizdiği imaj, sponsorları ve dünyanın en zengin adamı Warren Buffett’i bile etkilemeyi başaran zekasıyla kısa zamanda dünyanın en önemli simalarından biri haline geldi. Kırdığı rekorlar ve gerçekleştirdiği ilklerin ismiyle yan yana anılmasına alıştığımız süperstar son olarak dünyaca ünlü kadın ve moda dergisi Vogue’ya kapak olan 3.erkek olarak tarihe geçti. (diğer ikisi Richard Gere, George Clooney) Bir diğer deyişle Vogue’ya kapak olan ilk siyahi erkek de diyebiliriz. Sevenlerinin deyişiyle “Kral”’ın yaş tahtaya basmasına pek alışık değiliz ama bu sefer işler onun zekasının dahi algılayamayacağı kadar derin ve kötü niyetli olabilir.
Annie Leibovitz’in Vogue için çektiği kapak resmi, ilginç, bir o kadar da tanıdık ve rahatsız edici. Dünyaca ünlü top model Gisele Bündchen, fiziğiyle Yunan heykellerini andıran 2.05 118 kiloluk(sadece %3’ü yağ) LeBron tarafından sıkıca kavranmış. Manşet gayet masum: “Secrets of Best Bodies” yani Kusursuz Bedenlerin Sırrı. Gelin görün ki fotoğrafta bir iticilik var. LeBron’a verdirilen poz, Gisele’i tutuş biçimi-ki fotomontaj olma ihtimali çok yüksek-… Söylemesi sinir bozuyor ama semiyotikler aşkına beyaz kadın siyahi vahşi görünümli bir “canavar” tarafından sıkıca kavranmış ve sanki canavar onu alıp birazdan ormanın derinliklerine götürecek. Birkaç sanat blogcusunun da belirttiği üzere Fransız heykeltraş Emmanuel Fremiet’nin 1887’de yaptığı “Kız kaçıran Goril” figürünü yahut göstergebilimciler tarafından pek de masumane yorumlanmayan ünlü Hollywood filmi King Kong’u hatırlatan bir simgesellik var. Bilindiği üzere maymun, “medeni” beyazların siyahilere uygun gördüğü aşağılık aşağılama metaforlarından biridir. Bir iletişim öğrencisi olarak göstergebilim alanında uzman olmamam bir eksiklik olarak değerlendirebilir ama birçok göstergebilimcinin de işaret ettiği gibi esasında bu kavram, farkında olduğumuz gerçekliklerin bilmediğimiz diller ve şekiller yoluyla zihnimize kazınmasından başka bir şey değildir.
LeBron ve Gisele’li bu kapak resmine bakıp estetik diyebilmek kanımca pek mümkün değil. Peki Vogue gibi bir dergi ve Annie Leibovitz gibi bir fotoğrafçı, gayet güzel fizikli bu iki insandan neden pek de estetik gözükmeyen bir kapak yaratmayı seçer? Pek mantıklı gelmiyor. Öyle değil mi? Yani, elimizde Helenistik dönemin heykellerini kıskandıracak fizikli bir adam ve dünyanın en güzel kadınlarından biri olduğu hiç şüphe götürmeyen bir kadın var! Leibovitz’in de alanında ne kadar uzman olduğunu biliyoruz. O zaman ortaya niye bu her tarafı falso kapak çıktı? Resmin yarattığı şaşkınlık ilk günlerde o kadar fazlaydı ki, kimsenin dilinin varmadığı “LeBron biraz canavara benzetilmiş” tarzı yorumlar nihayet bu hafta dile getirilmeye başlandı(kapak geçen hafta medyaya sızdırıldı ve Nisan ayının kapağı). En azından son günlerde günümüzde büyük medya kuruluşlarına göre çok daha demokratik ve özgür bir söylem içeren forum ve blog seviyesinde bu eleştirilere rastlayabiliyoruz. Fotoğrafın alt metninde “siyahi canavar” vurgusunun şiddeti ne yazık ki çok hissedilir.
Göstergebilim uzmanı olmaya gerek yok. Az çok medyayla içli dışlı olan herkes, herşeyin bir mesaj iletmekten ibaret olduğunun farkında. Bu açıdan ileticiler her zaman güçlü olmuştur, bir başka deyişle güçlülerin elinde yer almıştır. Roland Barthes’ın dediği gibi her fotoğraf, kodsuz bir mesajı içinde barındırır ve medyanın ’güçlü’lerinin kodladıkları mesajlar genelde iyi niyetli değildir. Helen’lerden miras alınan Ari ırkın üstünlüğü(medeniliği) fikri bugüne kadar çok can yaktı. Yine de modern Batı Medeniyetinin her santimetrekaresinde imzası bulunan yüce Helen medeniyetinin bu sevimsiz kalıntısı alt metinler halinde kitlelerin kulağına fısıldanmaya devam ediyor. Belki de ben ve içeriği itibariyle tarihte bir ilk olan bu fotoğrafı rahatsızlık verici bulan kişiler azınlıktır ama siyahi süperstar LeBron James kullanılarak Vogue ve Annie Leibovitz’in pek de masum bir iş çıkarmadığı düşüncesindeyim. Ayrıca dünyanın güzel bir yer olmadığı ve insanoğlunun büyük kesimin kötü niyetli olduğunu da düşünüyorum. Umarım bunlar sadece benim karamsar gözlemlerimden ibarettir.
Subscribe to:
Posts (Atom)