Saturday, April 3, 2010

Oyuncakçı dükkânında kadının yeri

BU YAZI İLK OLARAK 4 NİSAN 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Kadınlar voleybolu bu ülkenin katı, erkek egemen medyasında kendine az da olsa yer bulabilen sayılı “karşı cins” sporundan biri. Özellikle “Karşı cins” diyorum zira spor endüstrisi ve medyasının yazısız kurallarından biri sporun eril bir faaliyet olmasıdır. Buralarda kadının spor yapmasına ancak “izin verilir” ve kadınlara spor sayfalarında lütfen “yer ayrılır”. Ayrılan ufak kısımların da mümkün olduğunca cinsiyetçi bir içerikte olmasına özen gösterilir. Bu yüzden de Türk spor medyasında kadının yeri %90 oranında “seksi fotoğrafları için tıklayınız” haberciliğindedir.

2 sezondur ligde fırtına gibi esen ve bu hafta sonu da Indesit Şampiyonlar Ligi Dörtlü Finali’nde mücadele ederek taraftarlarını sevince boğan Fenerbahçe Acıbadem’in bunca başarısına rağmen ülke gündeminde kendisine yer edinebilmesi bile büyük şanssa varın gerisini siz düşün.

Fakat sanmayın ki kadın sporlarının medyadaki temsilinde yaşanan ayrımcılık sadece ülkemize has bir durum. Kapitalist düzende spor endüstrisi sanılandan çok daha sistematik ve kemikleşmiş bir ajandaya göre hareket eder. Spor, sistemin nazarında bir kültürel hegemonya aracıdır. Bu yüzden hayatın ta kendisini spor sahalarında görünce şaşmayız. Milliyetçilik sporda da vardır. Cinsiyetçilik sporda da vardır. Sınıfsal ayrım sporda da vardır.

Kadın, nasıl sistem tarafından erkeğin bir adım gerisine itiliyorsa sporda da aynı şey söz konusudur. Bu yüzden ilk modern olimpiyatlara kadınların katılması yasaktı. Ve yine aynı sebepten spor halen önceliğin ve egemenliğin erkekte olduğu, düpedüz maço bir alan.

Bir devin doğuşu: Brittney Griner

Şu sıralar ABD’li sporseverlerin gözü kulağı Üniversitelerarası Basketbol Turnuvası’nda(NCAA). Erkekler ve Kadınlar’da eş zamanlı olarak oynanan şampiyonada medya ilgisi ağırlıklı olarak erkeklerin üzerinde. Fakat Erkekler turnuvasının tüm heyecanına karşın asıl fırtına Kadınlar’da kopuyor.

Her şeyden önce Kadınlar Turnuvası’nı izleyenler Brittney Griner adında bir devin doğuşuna tanıklık ediyorlar. 2.04’lük Griner, birçok otoriteye göre bayan basketbol tarihinin gördüğü en yetenekli oyuncu. Lisa Leslie’den de Candace Parker’dan da daha yüksek bir potansiyeli olduğu söylenen genç yıldız adayının bu sezonki istatistikleri bu cesur iddiaları güçlendiriyor: 18.8 sayı 8.6 ribaunt 6.9 blok!

Baylor Üniversitesi’nin formasını giyen Griner, Dörtlü Final’de bu gece sadece bu sezonun değil tarihin en iyi kadın kolej takımlarından biri olarak gösterilen Connecticut’a karşı mücadele edecek. Bayanlar Basketbolunun tarihine geçmeye aday maçlardan biri. İnternet erişiminiz varsa www.atdhe.net sitesi üzerinden TSİ ile sabaha karşı 4’te yayınlanacak olan bu karşılaşmayı izleyebilirsiniz.

Semenya kavgaya devam ediyor

“Karşı cinsin” spor âlemindeki diğer önemli gelişmeler daha önce defalarca yazdığım Caster Semenya cephesinde cereyan ediyor. 2009 Dünya Şampiyonası Bayanlar 800 Metre yarışında altın madalyaya ulaşan Semenya aleyhine yürütülen cinsiyetçi ve ırkçı kampanya halen devam ediyor. Yarışma sonrası Semenya’nın kişilik haklarını ayaklar altına alırcasına kopartılan medya vaveylası sonucunda cinsiyet testine tabi tutulan Güney Afrikalı atletin spor yapma hakkı halen askıda. Hafta içi Nisan ayında spora dönmeyi planladığını açıklayan atlete, IAAF’in nemrut cevabı gecikmedi: “Test sonuçları en erken Haziran’da belli olacak. O zamana kadar yarışamazsın.”

Geçtiğimiz aylarda medyaya sızdırılan öncü raporlarda Semenya’nın vücudundaki testosteron-erkek hormonu-seviyesinin anormal miktarlarda olduğu ve genç atlette kadın yumurtalığı yerine erkek yumurtalığı(iç organ olarak) saptandığı iddia edilmişti. Bu dedikodular ilk ortaya çıktığında yazdığım yazıda şöyle demiştim: “Umarım herkes şunun farkındadır ki Batı medyası ve IAAF tarafından çift cinsiyetli olarak tanılanan Caster Semenya’nın başını derde sokan şey sahip olduğu erkek yumurtalığı değil kadınlığıdır.“

Bunun hala arkasındayım ve tek başına Caster Semenya örneği bile sporun kadına karşı bir baskı örgütü olarak kullanıldığının kanıtıdır. IAAF’in dayattığı “erkek kadından üstündür” içsesli propagandayı bir anlık kenara bıraksak bile şurası açıktır ki Caster Semenya, kendisi çıkıp aksini söylemediği sürece kadındır ve bizlerin bunu tartışmak zorunda olmamız bile utanç vericidir. Annesinin gözyaşları içinde verdiği bir röportajda söylediği gibi: “Caster’in kız olduğundan elbette eminim, onu ben doğurdum ben büyüttüm.” Ötesi var mı?

Not: Geçtiğimiz hafta kaybettiğimiz BirGün Gazetesi spor müdürü Alp Can’a rahmet, ailesine ve sevenlerine sabır diliyorum.

Saturday, March 27, 2010

Derbi, Canaydın ve Bursaspor

BU YAZI İLK OLARAK 28 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Önce bir iddia: Bugünkü Galatasaray-Fenerbahçe derbisi olaysız tamamlanacak. Kulağa uçuk ve absürd geliyor değil mi? Biliyorum o yüzden meramımı biraz daha açacağım. Olaysız dediysem o kadar da endişelenmesin holding medyalarımız. Ufak tefek efelenmeler, küfürleşmeler, tribün atraksiyonları elbette olacak. Bunlar bizim dünya derbisinin şanındandır. Hatta diyebilirim ki bizimkini dünya derbisi yapan salt taşıdığı bu şiddet ve nefret potansiyelidir.

Ali Sami Yen Stadyumu’nun her türden plastiğe alışık çimlerini envai çeşit marka su şişelerinden, sarılı-kırmızılı koltuklardan, bozuk paralardan, çakmaklardan hangi ulvi güç koruyacak dersiniz? İnsanlığımızı hatırlamak için hangi bedeli ödememiz gerekiyordu? Görünüşe bakılırsa bir faninin ölümü bunun için yeterli sebep.

Özhan Canaydın, malum 6-0’lık maçta Fenerbahçe’nin attığı gollere alkış tutarak pek alışık olmadığımız bir yönetici profili çizmiş, kendi camiasının tepkisini çekmek pahasına centilmen başkan payesini kazanmıştı. Daha sonraki dönemde onun da popülist tavır ve açıklamalarına şahit olmuştuk gerçi ama insanın adı çıkmayagörsün. Canaydın, bizim futbol çevremizde en makbul olmayan ‘centilmen, hakkaniyetli adam’ gömleğini üzerine giymişti bir kere. Sonu “Bizi, yaktın, yıktın, gittin Canaydın” tezahüratlarıyla geldi. Başarısızdı, doğruya doğru. Yine de kimi gönüllerde taht kurduğu kesindi.

Fenerbahçe’nin hafta içi Manisaspor’la oynadığı kupa maçında bir ilke şahit olduk. Bu ülkede ilk defa bir saygı duruşu saygısızlık duruşuna dönüştürülmedi. Ve bir de jest vardı Fenerbahçe tribünlerinde: “Mekânın cennet olsun centilmen başkan” pankartı taraflı tarafsız herkesin takdirini topladı.

Kimse merak etmesin! Fenerbahçe tribünlerinden atılan bu dostluk atımının barutu 1 maç anca gider. Bu sükûnet ne holding medyasının, ne endüstrinin ne de yolunu kaybetmiş taraftar gruplarının işine gelir. Dolayısıyla paniğe gerek yok. Bir kez olsun adam gibi maç izleyeceğiz. Dostane olmayacak, belki ilk hatalı hakem kararında yine küfürler ve komplo teorileri havada uçuşacak ama umuyorum 1 maçlığına insan gibi maç izleyebileceğiz. Özhan Canaydın’ın dirisi değil belki ama ölüsü bunu başaracak.

Bizde işler böyle yürüyor işte. Frankfurt Okulu’ndan psikolog Erich Fromm’un dediği gibi modern insan kaçınılmaz son olan ölümden azadeymiş gibi yaşıyor ama ne kadar bastırsak da ölümün gerçekliği ve korkusu her an bizimle. Bu sebepten tüm diğer edim ve duygularımızda ortaya çıkan sığlık ve vahşet vefat haberlerinde ve cenaze törenlerinde yerini abartılı bir telafiye bırakıyor. Oysa ölüye gösterdiğimiz bu dağdağalı saygı bile bizim kefaret çırpınışlarımızdan ibaret.

1 maç dostlar! 1 kereliğine olsun doğru dürüst bir Galatasaray-Fenerbahçe derbisi izleyebilmek umuduyla…

Bursa’nın zirve yürüyüşü

Sezonun favorileri derbi heyecanı yaşarken liderliğin keyfini tepelere pek de aşina olmayan bir takım sürüyor. Yeşil-beyazlılar son 8 haftaya en yakın rakibi Galatasaray’ın 5 puan farkla önünde girdi. Üstelik önlerindeki fikstür belki de ligin en avantajlı fikstürü. Eğer bu haftaki derbide Galatasaray puan kaybı yaşarsa önleri iyice açılacak ve belki de Anadolu, tam 26 sene sonra yeni bir şampiyonla İstanbul hegemonyasını titretecek.

Bu sefer olacak gibi, bu sefer herkes nefesini tuttu. 1984’ten bu yana Trabzon’un, Samsun’un, Kocaeli’nin, Gaziantep’in, Ankaragücü’nün, Gençlerbirliği’nin, Sivas’ın yaklaşıp da tamamına erdiremediği şampiyonluk koşusunu Bursa’nın gerçekleştirebileceğine dair olan inanç her zamankinden daha fazla.

Bekleyip göreceğiz. Bursaspor, ırkçılığıyla nam salan garabet taraftar gruplarından çok daha fazlası demek olduğunu herkese kanıtlama şansına sahip. Peki bu şampiyonluk gelirse iddia edildiği gibi bir Anadolu devrimine yol açar mı? Bursaspor’un ve diğer takımların önünü bir hamlede açmaya muktedir olur mu? Bunun cevabı da başka bir yazının konusu olsun.

Sunday, March 21, 2010

Kızıl Şövalyeler

BU YAZI İLK OLARAK 21 MART 2010'DA EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

İngiltere şu aralar ‘Kızıl şövalyeler’ adıyla arz-ı endam eden bir grup ‘soyluyu’ konuşuyor. Şövalyelerin amacı kulübü ABD’li Malcolm Glazer’ın elinden geri almak. Grubun üyeleri-birkaçı dışında-kimliklerinin gizliliği konusunda ısrarcı bu da kendisine zaten mistik-aristokrat bir isim seçmiş olan topluluğu daha gizemli hale getiriyor.

Topluluğun medyatik isimlerinden Keith Harris, futbol piyasası üzerinde uzmanlaşmış bir bankacı. Daha önce Chelsea, West Ham, Manchester City, Aston Villa gibi takımların el değiştirme operasyonlarını başarıyla yürütmüştü. Öne çıkan bir başka isim Jim O’Neill ise doğma büyüme Manchesterlı ve Goldman Sachs şirketinin baş ekonomisti. Fark edeceğiniz üzere bu isimlerin hiçbiri dolar milyarderi büyük patronlar değil. Hatta kapalı kapılar ardında sayısı 70 olduğu konuşulan bu ‘soylular’ grubunun çoğu dolgun maaşlara çalışan üst düzey yöneticiler ya da milyoner iş adamlarından oluşuyor. Yani grubun içinde bir sermaye oligarkı bulunmuyor.

Ekibin sırtını yasladığı asıl dayanak noktasıysa Glazer, Manchester’a ayak bastığından beri büyük bir öfkeyle takımın satılmasına karşı çıkan United’ın emekçi ve orta sınıfa mensup taraftarları. 2005’ten bu yana çeşitli gruplar altında organize olan, takım şampiyon olduğunda bile protestolarına devam eden hatta FC United of Manchester adında yarı-profesyonel bir futbol takımı kuran bu insanların derdini en iyi Ken Loach’ın “Looking for Eric” filmindeki şu replik anlatıyor: “ Şu stadın otoparkındaki arabalara bakın, bizim binebileceğimiz arabalara benziyorlar mı ? ”

Malcolm Glazer, takımı satın aldığından bu yana bilet fiyatları %60 arttı. Artık emekçilerin Old Trafford’a girebilmesi çok zor. İşin bir de ulusal boyutu var. Alışık değil tabii İngilizler denizaşırı bir gücün gelip sevdikleri bir şeye el koymasına, rahatlarını bozmasına. Glazer’ın kulübü 5 sene içinde 700 milyon Pound’ın üzerinde bir borca sokması da bardağı taşıran son damla. Bu açılardan bakıldığında United’lı çalışan kesimin inatçı öfkesini anlamak mümkün fakat ittifak içerisinde oldukları aristokrat grup onlara istediklerini, yani kulüplerini, tribünlerini geri verebilecek mi? Gerçekçi olursak bu sorunun cevabı pek de iç açıcı değil.

Şövalyeler ne kadar gerçekçi?

Birincisi, bilet fiyatları sadece Glazer yüzünden tavana vurmadı. Emekçileri stadyumdan adeta dışlayan süreç, 1980’lerden beri ivmelenen, Premier League’in kuruluşu sonrası 2000’lerde doruk noktasına ulaşan endüstri futbolunun vahşi yasaları doğrultusunda gerçekleşti. Malcolm Glazer değil Eric Cantona başkan olsa sonuç yine aynı olacaktı. Futbol sermayesine karşı devrimci bir bakış açısına sahip olan bir yönetiminiz yoksa da sonucu değiştirmek mümkün değildir. Bizim soylu kızıl şövalyelerin de yaklaşımı Glazer’la aynı dolayısıyla değişen bir şey olmayacak.

İkincisi, Şövalyeler borçsuz bir kulüp taahhüt ediyorlar ama geçtiğimiz günlerde Guardian Gazetesi ekonomi editörü Dan Roberts’ın da parmak bastığı üzere Roman Abramovich(ya da Malcolm Glazer) gibi bir milyarder değilseniz böyle bir satın almayı gerçekleştirebilmek için dış krediye ihtiyacınız var. Zaten ilk denemeleri başarısız olan Kızıl Şövalyeler’in son dönemde adlarını yeniden duyurmaya başlamalarının sebebi Japonya’nın en büyük yatırım şirketlerinden Nomura’yı saflarına çekmiş olmaları. Nomura’dan alacakları borçla 1 milyar Pound’a varan bir teklif hazırlayıp Glazer’ların karşısına çıkmayı planlıyorlar.

Uzmanlara göre bu miktar dahi yeterli değil. Futbol finansında uzmanlaşmış Profesör Chris Brady’nin BBC’ye yaptığı açıklamaya göre kulübü satın almak için 1.5 milyar Pound’lık bir teklif gerekiyor. Zaten Glazer ailesi de tüm protestolara ve kamuoyu baskısına rağmen kulübü satma gibi bir düşüncelerinin olmadığını belirtmiş hatta sene sonunda borcun 500 milyon Pound civarlarına çekileceği açıklamasında bulunmuştu.

Sonuç olarak Kızıl Şövalyeler’in zayıf argümanları ve çözüm önerileriyle sayısı 130.000’i aşan protestocu United taraftarlarını memnun etmesi pek de mümkün görünmüyor. Kaldı ki satın alma gerçekleşse dahi Şövalyelerin getirecekleri liberal çözümler bir işe yaramayacaktır çünkü adı üstünde liberal. United’lıların isyanını statükocu, karşı-devrimci(liberal) değil ancak devrimci çözümler karşılayabilir. Onu da gerçekleştirecek ruh, Manchester’ın asilzadelerinde bulunmuyor maalesef.

Taraftarlar, Glazer gidene kadar kırmızı değil yeşil-sarı formaları kuşanacaklarını açıkladılar. Hatta bu protestoya David Beckham da aynı renklerdeki atkısıyla destek verdi. Bu renkler, 1878’de Lancashire ve Yorkshire’lı demiryolu işçileri tarafından Newton Heath adıyla kurulan kulübün ilk renkleriydi. Şu sıralar umutsuzca Kızıl Şövalyeler’e destek veren has United taraftarlarının özledikleri tribünlere, ruha ve atmosfere kavuşabilmelerindeki tek yol yine o demiryolu işçilerinin ruhunda gizli.

Saturday, March 13, 2010

Diyarbakır'ın öfkesi ve zalim melekler

BU YAZI İLK OLARAK 14 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.

Olaylı Diyarbakır-Bursa maçı sonrası artık şu kesin ki “Diyarbakırspor Projesi” Türkiye Cumhuriyeti’nin Kürt sorunu ekseninde ürettiği en dar görüşlü ve başarısız politikalardan biridir. İçeriği, ekonomik, sosyal ve kültürel olarak ayrımcılığa uğrayan ve haklı olarak buna isyan eden Kürtleri sporla uyutmak olan bu derin tasarı devlet adına koca bir hezimetten başka bir şey değildir.

T.C’nin resmi devlet söylemi Türk kimliği üzerinden şiddetli bir milliyetçilik dolayısıyla ayrımcılık içerdiği için gayriresmi politikalarındaki Kürt politikası da bir o kadar baskıcı ve anti-demokratik olagelmiştir. Devletin, tarihsel Kürt politikası ajandasına şöyle bir bakacak olursak devamlı bir “ehlileştirme” çabası görürüz: Kürtleri asimilasyonla ehlileştirme, Kürtleri barajlarla ehlileştirme, Kürtleri toplu kıyımlarla ehlileştirme, Kürtleri faşizmle ehlileştirme, Kürtleri olağanüstü hallerle ehlileştirme, Kürtleri sporla ehlileştirme….

Sirk var peki ya ekmek ve özgürlük?

Bu ahmakça girişimlerin hepsi başarısız oldu ve hepsinin başarısızlığı aslında birbiriyle ilintili. Türkiye’nin 90’lı yılların başında zirve yapan Kürt direnişine karşı ürettiği bu proje o kadar ilkeldi ki Romalılar’ın 3 bin yıllık meşhur “ekmek ve sirk” politikası bile bizimkinin yanında ilerici kalıyor. Ankara, Diyarbakır’a sadece “sirk” götürerek halkı susturabileceğini sandı. Oysa onların asıl talebi ekmekti, özgürlüktü, eşitlikti. Diyarbakırspor’la sınırlı kalan bu sözde spor açılımının Kürtler açısından tek olumlu yanı artık polisin şiddetine maruz kalmadan binlerce kişilik gruplar halinde toplanabilmeleriydi.

Politikanın asıl çuvalladığı nokta da burası zaten. Kürtler’i sadece sirkle uyutabileceğini düşünen devlet-sporun dinamiklerinden tamamen bihaber olduğu için-futbol stadyumlarının öfkeli kitlelerin bir araya gelmeleri için kusursuz bir mekân olduğunun farkında değildi. Ragıp Duran’ın bu proje ilk hayata geçirildiği dönemlerde yazdığı “Futbolukürdi” adlı makalede dediği gibi
“stadyumlarda bir araya gelen kitle, polis ve askerlere karşı kendilerini daha güçlü ve daha birlikte hissediyorlardı. Ayrıca üç büyükler ya da diğer büyük takımların bölgeye gidip maçlar yapması, bu takımlarda oynayan oyuncuların, idarecilerin hatta takıma eşlik eden seyircilerin de Kürt realitesiyle somut ve canlı olarak karşılaşmalarını sağlıyordu.”


Diyarbakırspor-Bursaspor maçında yaşananlar hoş değildi. Fakat bölgenin hakikati budur. Doğuda fırtınalar estirmek için ülkenin batısında rüzgâr ekenler emellerine ulaşmıştır. Ve Diyarbakır’ın memnuniyetsizliği artık sirki kendi elleriyle yıkabilecek raddeye erişmiştir. Kürtler öfkeli ve bu öfkenin sebebi sadece Bursa’daki maçta maruz kaldıkları ırkçı tezahüratlar değil. Türkiye Cumhuriyeti anayasasına, kapatılmış partilere, 1500 kişiyi gözaltına alan güdümlü operasyonlara, taş attığı için 10 yıl ceza alan 15 yaşındaki Berivan’a, pankart taşıdığı için 7 yıl ceza alan Vesile Ana’ya, binlerce faili meçhul cinayete, Ahmet Kaya’ya, Uğur Kaymaz’a, Ceylan Önkol’a, Dersim katliamına, Diyarbakır cezaevine kısacası bu ülkenin tarihine bakanlar resmi daha geniş göreceklerdir.

“Her melek zalimdir”

Hafta içi bağımsız basından öğrendim ve takip edebildim. Gazeteci Ali Barış Kurt’a dava açılmış, Uğur Kaymaz’ı öldürenlere katil dediği için. Ayıp etmiş Ali Barış Kurt. Hiç Uğur’u öldürenlere katil denir mi? Yok daha neler! Melektir onlar melek. 12 yaşında bir çocuğu 13 kurşunla öldürmenin neresi katillik Allah aşkına? Üstelik yaşasa terörist olacağı kesin, henüz yapım aşamasındaki bir devlet düşmanını öldürmek… Olsa olsa “devlet için kurşun yiyen de atan da şereflidir” kategorisinden sevaba girer.

Ali Barış Kurt’un “şerefli vatan hizmeti” nasıl olur bundan da haberi yok anlaşılan. Ne yapacaktı Uğur Kaymaz’ı öldüren şeref abideleri, bıraksalardı da kendi elleriyle terörist olana kadar besleseler miydi Uğur’u? Öldüreceklerdi tabii, şerefli vatan hizmetinin hası böyle olur. Ne Erdal Erenler, ne Ferhat Gerçekler, ne Engin Çeberler, ne İrfan Ağdaşları harcadı bu vatanın kahraman savunucuları, Uğur’un 12’lik bedeni mi durduracaktı onları?

Mamafih Ali Barış Kurt, suçludur. Uğur Kaymaz’ı, 12 yaşında 13 kurşunla öldüren, üstelik failleri Yüce Türk adaleti tarafından aklanmış o şirin insanlara hiç utanmadan katil demiştir. Aklını başına topla Ali Barış Kurt! Melektir onlar melek!

Rilke ne güzel demiş: “Her melek zalimdir.”

Sunday, March 7, 2010

2010: Güney Afrikalı yoksulların Dünya Kupası'yla imtihanı

BU YAZI İLK OLARAK 7 MART 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.



John Leshiba Moshoeu’nun FIFA ve Dünya Kupası organizatörlerini endişelendiren ‘bilet krizine’ dair sözleri manşetlerdeydi bu hafta. Gençlerbirliği, Kocaelispor ve Fenerbahçe’de oynadığı futbolla göz zevkimize şöyle bir rahat 10 sene hizmet eden Moshoeu bilet krizini halkın içinden bir gözle şöyle değerlendiriyordu: “Futbol, Güney Afrika’da yoksulların sporu. Onlardan bu paralara biletler almalarını bekleyemezsiniz.”

Kadife bilekleriyle sevdiğimiz Moshoeu’nun dillendirdiği bu gerçek, oyun tarzı gibi zarif ve ince. Biraz daha açık sözlü ve korkusuz olmaksa bize düşüyor. Doğrudur, futbol yoksulların sporu ve bu spora, sahip olduğu dinamizmi ve nüfuzu verenler bizleriz. Fakat tıpkı hayatın kendisinde olduğu gibi burada da yarattığımız şeyin sahibi değiliz. Uzaktan sevebiliyoruz ancak. Köşe başlarını tutan elitlerinse bezirgânlık becerileri üst seviyede. Hayat verdiğimiz şeyin bedelini onlar belirliyor ve bizim sayımız, sevgimiz, emeğimiz arttıkça bu bedelin miktarı da artıyor.

Güney Afrika Cumhuriyeti, bu turnuva için hiçbir ‘masraftan’ kaçınmayarak 5 stadyum inşa etti. Mevcut stadyumlardan da beşi yenilendi. Tüm bunlar için harcanan miktar 1 milyar doların üzerinde. Bu rakam, yetkililerin 2004’te yaptıkları ilk maliyet hesaplamasının 3.5 kat üzerinde. Organizasyon için şu ana kadar harcanan toplam para da resmi hesapların 2 kat fazlasına tekabül ediyor. Güney Afrika hükümeti ve Dünya Kupası organizasyon komitesi bu masrafları ucuz işçi çalıştırarak(geçen sene stadyum inşaları grevler yüzünden durma noktasına gelmişti) ve elbette bilet satarak karşılamak istiyor. Fakat sorun şu ki Moshoeu’nun dediği gibi Güney Afrikalılar’ın bu biletleri satın alacak ekonomik gücü yok.

Endüstri futbolunun bir numaralı kuralı: Harcayacak paranız yoksa yönetici elitlerin umurunda bile değilsinizdir. Dünya kupasının organizasyonundan sorumlu Güney Afrika ekibi en başından beri ülkelerinin ne kadar futbol delisi olduğundan dem vuruyor. Oysa Zulu diyarının ulusal liginde maçlar bini ancak bulan kalabalıklara karşı oynanıyor. Alelade bir lig maçına dahi bilet parası ayıramayan insanlardan normalin 6 katı fiyata bilet almalarını beklemek hayalcilik olur. FIFA’nın yahut organizasyon komitesinin de zaten böyle bir beklentisi olduğunu sanmıyorum. Parayı veren düdüğü çalar ve parayı veren çıktığı sürece hangi milliyetten olduğu önemli değil.

İşte sorun burada artarak devam ediyor. Geride bıraktığımız Vancouver Kış Olimpiyatları’nda da sıkça bahsettiğim üzere bu tip küresel organizasyonların en önemli özelliği yüksek miktarda turist çekmeleri. Her ulus devlet gibi Güney Afrika Cumhuriyeti de dışarıya karşı olumlu bir imaj sergileme kompleksinden muzdarip ve senelerdir organizasyon ileri gelenlerinin kafasını en çok kurcalayan şey göz önündeki kent yoksullarının ‘çirkin’ görünümlü evlerini nasıl ortadan kaldıracakları!

Kent yoksullarının sürgün yeri: ‘Teneke kent’

Örneğin bundan 2 sene öncesine kadar Cape Town’da hava alanından kente kadar giden otoyolun etrafı tamamen gecekondu mahalleleriyle çevriliydi. Bunun yaratacağı olumsuz imajdan çekinen Güney Afrika hükümeti geride bıraktığımız dört sene boyunca bu mahalleleri kalkındırmak ve yoksulluğu sonlandırmaya çalışmak yerine paraları teknoloji harikası statlara harcayıp buraları deyim yerindeyse halının altına süpürmeyi tercih etti. Sonuç olarak mahalleler üzerinde şiddetli ve amansız bir zorunlu tahliye politikası uygulandı, evler yıkıldı.

Bugün kentin çeperlerinde oluşturulan yeni mahalleler toplama kamplarından farksız. Bunlardan biri olan Blikkiesdorp, sakinleri tarafından ‘teneke kent’ olarak anılıyor. Çünkü binlerce altyapısız, güvensiz, yan yana dizilmiş teneke yığınından başka bir şey değil buralar. Zorunlu tahliyelerin tek uygulandığı kent Cape Town değil. Durban şehrinde de benzer uygulamalar var ve 2007’den beri AEC(Zorunlu Tahliyelere Karşı Mücadele Birliği) önderliğinde Güney Afrika’nın önde gelen aktivistleri ve kentsel dönüşüm mağduru kent yoksulları bu saldırılara karşı savaş veriyor.

Bu savaşı yürütenlerin başında 26 Aralık 2009’da kaybettiğimiz efsanevi figür Dennis Brutus geliyordu. Şair, yazar ve müebbet muhalif Brutus, Güney Afrika Cumhuriyeti’nin ayrımcı apartheid döneminde başlattığı uluslararası boykot çağrısıyla ülkenin olimpiyatlara katılmasını engellemiş(ülke 1964-1992 arası hiçbir olimpiyata katılamadı) ve ilerleyen dönemde ülkedeki ırkçı siyasal yapının yıkılmasında önemli rol oynamıştı. “Utanmazları utandıran” Brutus’ün 2010 Dünya Kupası kampanyası boyunca göz önüne aldığı tek bir şey vardı. O da bu turnuvanın varlığından, azametinden ve maliyetinden zarar gören yoksul halkı örgütlemek ve onların varlığından tüm dünyayı haberdar etmek. Merhum yoldaşın ölmeden önce verdiği son röportajlardan birinde söylediği şu sözlerin kulağımıza küpe olması dileğiyle:
Sporun gücünü ve sahip olduğu etki alanını inkâr edemeyiz. Spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylediğiniz her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır.