Saturday, August 18, 2007

Kim Gerçek Manchester'lı??


"you see me standing alone
without a dream in my heart
with out a love of my own." (*1)

Manchester, Güneş batmayan imparatorluk Britanya'nın uçsuz bucaksız tarihinde çok da hatırı sayılır bir maziye sahip değildir. İsyankar İskoçlar'ı kontrol altında tutmak için Newcastle, Blackpool, Liverpool gibi liman şehirleri ön plandayken adanın kalbinde Hastings, Nottingham, Birmingham gibi merkezler mutlak hakim Londra'nın en büyük güvenceleriydi. Sanayi devrimiyle birlikte kentin kaderi de değişmeye başladı. Lancashire'ın pamuk devi haline gelen vilayet, peşisıra açılan fabrikaları sayesinde aldığı göçle bir anda Kuzey Britanya'nın başkenti ve tarihin ilk endüstri kenti olarak ön plana çıktı. Bu açıdan sosyalist enternasyonal'in ve Britanya Fabiancı'larının dikkatini çeken Manchester, Engels ve Marx'a da işçi sınıfı gözlemlerini yapabilmeleri için eşsiz bir sosyal laboratuar oldu. Gelgelelim şehrin modern dünyanın en meşhur kentlerinden biri olmasının bu mazisiyle hiçbir alakası yok. Bugün 3.dünyadan, yeni dünyaya futbolun ulaştığı her yörede Manchester şehri tanınıyorsa bunun tek nedeni var: Futbol.

Manchester United, kuşkusuz, futbol tarihinde bir devrimin(karşı devrim!!?) bayraktarıdır. 60'ların sonu 70'lerin başında adalıların hayranlıkla izlediği Best-Law-Charlton üçlüsüyle değil ama 80'ler ve sonrasında hem saha içi başarıları hem de saha dışındaki müthiş ekonomik ataklarıyla futbol endüstrisinin gelecekte nasıl bir hal alacağını adeta tüm dünyaya uygulamalı olarak öğretmişlerdir. Bu kusursuz planın sonuçlarını uzun zamandır izliyoruz. Kendi şehrinde bile azınlıkta olan bir takım, bugün dünyanın en geniş taraftar kitlesine sahip. Uzakdoğudan, Kuzey Amerika'ya, Güney Afrika'dan Avustralya'ya milyonlarca "glory hunter" taraftarın gözbebeği haline gelmiş vaziyette. Öyle bir durum ki 90'ların sonunda MIRC sayesinde muhabbet ettiğim Bahreynli, Singapurlu, Hintli Manchester United'lı fanatiklerin benzerlerine ancak Milwall'da rastlanabilir. Futbolun yeni yeni geliştiği tüm ülkelerde hatırı sayılır bir sempatiye sahip olan kırmızı şeytanların bu başarısı tesadüfi değildi ve bu lejyoner desteği Manchester United'a üzerinde güneş batmayan futbol imparatorluğu kimliğini kazandırdı.

Kulübe olan dünya çapındaki büyük ilgi beraberinde nefreti de getirdi. Bugün adanın en nefret edilen kulüpleri arasında United başa güreşmektedir lakin kısmen yeni yeni filizlenen bu nefretin asıl sahibi kentin hakimi olma fiyakasını üzerinden bırakmaya hiç niyetli olmayan Manchester City'liler, ya da kendilerinin deyimiyle Mancunianlar(*2.).

Şehrin mavi beyazlı ekibi 70'lerde kazandığı Kupa Galipleri Kupası ve 1-2 küçük kupa zaferinin dışında sportif açıdan Manchesterlı dahi kabul etmedikleri kırmızı şeytanların çok gerisindedir. Dolayısıyla onlar için farazi bir tribün dalaşında ağızlardan çıkan ilk söz "Siz, United'lı pislikler, siz Manchesterlı değilsiniz Salfordlu'sunuz." olur. Hakikaten de öyledir. Glory Hunter'ların önlenemez United aşkına rağmen muhafazakar İngilizler halen kent merkezindeki City hakimiyetini korumaktadırlar. Yine de ortada büyük bir farktan söz etmek imkansız. Zira United, görkemli stadı Old Trafford'da her sezon zaferlerine yenisini eklerken bu başarıların her birine 75 bin taraftarı tanıklık ediyor. Manchester United, İngiltere'nin en çok taraftar çeken kulübü(15 senedir) ve bu durum artık adada bir hegemonya haline geldi.

Yine de Mancunian'nın "Gerçek Maviler'i" mavilikte olduğu gibi Manchesterlılıkta'da birinciliği kimseye bırakmaya niyetli değil ve bu pazar(19 ağustos 2007) Stadium of Manchester'ı dolduracak 50 bine yakın City taraftarı o meşhur tezahüratlarını yine söyleyecekler: "Oh City City, The only football team to come from Manchester, Who the fuck are United"

Bakalım eski Tayland başbakanı Thaksin Shinawatra'nın devrilmeden önce memleketinden hortumladığı kirli paralar sayesinde 100 milyon euro'ya yakın bir transfer harcaması yapan ve Elano, Bojinov, Bianchi, Petrov, Geovanni gibi yıldızları Maine Road'a getiren City, Sven Goran Eriksson yönetiminde ezeli rakiplerini Salford'a eli boş yollayabilecek mi?

Derbiyle ilgili notlar: *United'ın efsanevi kalecisi, bir dönem City'de de forma giyen Peter Schmeichel'ın oğlu Kasper Schmeichel maça ilk 11'de çıkacak.

* Sakat Rooney ve cezalı Ronaldo maçta forma giyemeyecek.

*1- Manchester City taraftarlarıyla özdeşleşen ünlü şarkı Blue Moon'un nakaratı
*2-Mancunian:Manchester şehrine Keltlerce verilen ilk isim. Latince'dir.

Saturday, August 11, 2007

this WAS anfield


"This is Anfield"..Liverpool'un mistik semti Anfield'ın herhangi bir köşesinde öylesine bir tabelada yazılı olsa hiçbir etkisi olmayacak olan bu cümle, yörenin en meşhur mekanı Anfield Stadyumu'nun sahaya giriş holunda yazılı olunca müthiş bir ikaz ve göz korkutma aracına dönüşüveriyor. 1892'den beri kentin gözbebeği Liverpool FC'ye evsahipliği yapan bu stad, kuşkusuz adada Wembley'den sonra en geniş maziye sahip olan futbol arenasıdır. Ve adanın holiganizmle özdeşleşmiş taraftar grupları arasında en yüksek kıdeme sahip Kop ahalisi de Anfield'ın sahip olduğu benzersiz tarih ve göz korkutucu atmosferde önemli rol oynayan aktörlerin başında gelir.

İngiliz futbolu, stadyum, taraftarlık ritüeli ve sosyolojisini etkileyen üç önemli evre geçirmiştir. 70'lerde tv yayınlarının ufak tefek başlaması ve stadyumların koltuklandırılması, 80'lerde Heysel ve Hillsborough felaketleri sonrası(ikisinde de Liverpool taraftarları başroldeydi) sahayı holiganlardan koruma amaçlı inşa edilen tellerin kaldırılması ve kombine biletlerin yaygınlaştırılması ve nihayetinde de 90'lar ve 2000'lerde iyice sporu egemenliği altına alan akıl almaz sermaye, medya ilgisi ve endüstriyelleşme süreciyle pahalılaşan futbol izleme keyfi.(bilet fiyatları, kombine biletlerin hegemonyası, tv yayınlarındaki müthiş artış) Bu üç dönemin sonunda da futbol stadyumlarının ve taraftarlık olgusunun ruhunu oluşturan işçi sınıfı arenalardan dışlanmış ve futbol izleme profili baştan aşağı değişmiştir. Birbiriyle bağıntılı bunun gibi birçok etmen de nihayetinde kulüpleri daha modern stadyumlar inşa etmeye ya da mevcut stadlarını geliştirmeye itmiştir.(ör: Old Trafford, Emirates Stadium, kısmen Wembley vs.) Kaçınılmaz son nihayet futbolun belki de tüm İngiliz kentlerinden daha fazla bir coşkuyla yaşandığı Liverpool, Anfield ve Kop tribünlerini de vurdu ve kulübün Amerikalı yeni sahipleri Stanley Park adıyla yeni bir stadyumun inşa edileceğini açıkladı. Yeni arena 2009-10 sezonuna hazır olacak. Yani Kop'un o efsanevi tezahüratı, ne tezahüratı şarkısı hatta baladı You'll never Walk Alone'u esas mekanında söyleyeyecek yalnızca 2 sezonu daha kaldı. Hoş, Kop tribünü tüyleri diken diken eden balatlarını İstanbul'dan Roma'ya, Paris'ten Bruges'e kıta'nın tüm futbol mabetlerinde dinleyenlerini hayran bırakırcasına seslendirdi. Yani onlar için yeni bir stadyum, coşkunun ve sevdanın azalması anlamına asla gelmeyecektir ama aşklarını olması gerekenden fazla bir meşkle yaşayan her duygusal adamda olduğu gibi Koper'lar da evleri Anfield'ın burukluğunu her zaman içlerinde yaşayacaklardır. Nasıl olmasın ki, Merseyside'da kırmızıları mavilere(everton) egemen kılan bir mazinin evi tarihe karışacak. O mazi ki Bill Shankly, Bob Paisley gibi efsane teknik adamlara, Kevin Keegan, Kenny Dalglish, Ian Rush, John Barnes ve yeni kuşaktan Robbie Fowler, Michael Owen, Steven Gerrard gibi futbolculara tanıklık etmiş ve mabedi Anfield da adım adım, tuğla tuğla inşa edilen bir başarı hikayesinin, 18 İngiltere lig şampiyonluğu ve Famous Five(Liverpool'un 5 avrupa kupası)'ın kalesi olmuştur.

This is Anfield...Liverpool denince akla ilk gelen isim Shankly'nin dediği gibi " It’s there to remind our lads who they’re playing for and to remind the opposition who they’re playing against!"-(this is anfield, bizim çocuklarımıza ne için oynadıklarını ve rakibe de kime karşı oynadıklarını hatırlatmak içindir) Bu vaziyette Anfield'ın tarihe karışacağını bilmek kadar bu efsanevi sloganın geçerliliğini yitireceği gerçeği de iç burkar nitelikte.

Wednesday, August 8, 2007

Davydenko Vakası

Mevsim itibariyle en sakin günlerini geçirmesi beklenen spor dünyası bahis ve şike skandallarıyla dünya gündemini sarsmış vaziyette. Öyle ki bu yaz hemen hemen her sporda bir skandala rastlamak olası. Amerikan futbolu oyuncusu Michael Vick'in köpek kavgalarına, Nba'in emektar hakemlerinden Tim Donaughy'nin senelerdir kendi yönettiği maçlara bahis oynadığının ortaya çıkmasının ardından çok daha organize ve can sıkıcı bir vaka da kıt'a Avrupası'nda, hem de bu tip olayları en az görmek istediğimiz sahalar olan tenis kortlarında vuku buldu.

Olayı duymayanlar için kısaca özetleyelim: kahramanımız Rus(sürpriz!) tenisçi Nikolay Davydenko ve Polonya'da düzenlenen bir turnuvada Arjantinli adı sanı duyulmamış rakibi Arguello'yla yaptığı müsabakaya her ne hikmetse fırtına gibi başlıyor, 2. sette birden duruluyor ve nihayet 3.sette sakatlığını bahane ederek maçtan çekiliyor. Ha bu arada sadece betfair bahis sitesinden yüzde 95'i Arjantinli oyuncunun 2-1 galibiyetine yatırılmış 7 milyon doları aşkın bir paradan da söz etmek meseleyi zihinlerinizde daha açık bir hale getirecektir. Sıradan bir tenis müsabakasına 7 milyon dolar yani normal miktarın 10 katı para yatırılıyorsa bu neredeyse açık bir ihbardır. Nitekim Betfair şirketi bu maçla ilgili müşterilerine ödeme yapmayacağını da açıkladı. Olayın son hukuki durumunu bilemiyorum ama gayet masum bir çağrışımla akıllarımıza şu müthiş üçlü geliyor: Para, şike, bahis.

Nba başkanı David Stern Tim Donaughy'nin bahis skandalı sonrası "bu münferit bir olaydır" açıklamasını yapmıştı. Kuşkusuz haklıdır, Nba tarihinde şike ya da bahis skandalı gibi hadiselere rastlamak pek mümkün değildir. Fakat Davydenko'nun bu olayında aynı şeyden söz etmek mümkün değil zira işin içine Rus mafyası girdiği zaman organize bir suça da balıklama atlamış oluyorsunuz. Zaten biri çıkıp bu münferit bir olaydır dese buna ömründe suç görmemiş Lüksemburg polisi dahi inanmaz.

Boris Yeltsin, yeni Rusya'yı dünyaya tanıttığı zaman tüm dünya rahat bir nefes almıştı. Nihayet komunizm yıkılmış, soğuk savaş sona ermiş ve nükleer savaş tehlikesi en azından bir süre için Batı dünyasının öcüsü olmaktan çıkmıştı. Yeni Rusya'nın kapitalist dünyaya ayak uydurması lazımdı ve bunun için büyük sermayeye ihtiyaç duyuluyordu. Boris Berezovsky, Roman Abramovich, Mikhail Khodorovsky gibi oligarklar bu dönemde devlet eliyle yaratılmış ve nihayet ileride tüm Avrupa'nın başına da bela olacak büyük Rus mafyası filizlenmeye başlamıştı. Evet, Yeltsin, Rusya'yı demokrasiyle tanıştırdın, ülke tarihinin gördüğü en sempatik başkan oldun, Clinton'la karşılıklı oturup big mac bile yedin ama ortaya çıkan bu Frankenstein'ı da istemeden de olsa sen yarattın.

Rus mafyası, önderleri oligarkların Avrupa'da kurduğu saygın ağlar sayesinde istediği her alana elini atabiliyor. Nasıl atmasın ki en önemli liderlerinden Roman Abramovich, Londra'nın yani Avrupa'nın en seçkin şehrinin bir numaralı adamı. Bahis skandalları, uyuşturucu-silah kaçakçılıkları, faili meçhul cinayetler, satın alınan ve şikeye zorlanan sporcular... Tıpkı Nikolay Davydenko gibi. Aksinin ispatlanması imkansız gibi olsa da dünyadaki hiçbir mahkeme ve hukuk sistemi işlendiği aşikar olan bu şike suçunda Davydenko'nun bir numaralı aktör olduğuna beni inandıramaz. Büyük ihtimalle kolları her yere uzanan Rus mafyası, Niko'yla bir anlaşma yaptı(şike yapmazsan anneni unut vs.) ve onu şikeye zorladı. Karşılığında da kuşkusuz ona da ufak bir ödül vaat etmişlerdir ama yine de kendi ve sevdiklerinin canı tehlikede olan bir adam tiranlara boyun eğdi diye suçlamaya gönlüm razı olmuyor.

Maalesef dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz. Evet, sporu seviyoruz, onun aktörlerini de. Hatta sporların sermaye akışları sayesinde dünya çapında popülariteye ulaşıp gelişmesini de. Ama paranın hakim olduğu her alanda olduğu gibi sporun da mafya eksenli suistimallerle kirletilmesinden nefret ediyoruz, bunu engellemek için yapabileceğimiz hiçbir şeyin olmamasından ise 2 kat daha fazla.

Friday, July 6, 2007

Grant Hill'in hikayesi, Milyon Dolarlık Endüstri ve Spor Etiği

Milyon Dolarlık Bebekler Kazandıkları Paralar oranında hayranlarına(müşterilerine) ve işverenlerine(sahiplerine) borçlular mıdır?

15 yılı aşkın bir süredir spor tarihini hayat memat meselesiymişçesine inceleyen bir spor sapkını olarak şahit olduğum, okuduğum ve izlediğim atletler arasında en hüzünlü kariyere sahip olan isim kuşkusuz Grant Hill'dir. Birçok meslektaşının aksine gettolarda değil malikanelerde büyüyen, geçim kaynağı olan sporu zincirli sokak potalarında değil evinin arka kısmındaki özel parke sahada öğrenen bir isim olarak Hill'in hayata 1-0 hatta 4-0 önde başladığını biraz da imrenerek iddia etmek doğru olabilir ama hayatın ona çizdiği bu çetrefilli yolun, maçın başında avans olarak aldığı tüm golleri hakem kararıyla iptal ettiğini söylemek de hiç yanlış olmaz.

Duke'te başlayan kolej kariyerinin 1. senesinden itibaren medyanın aşırı ilgisi(Lebron'dan sonra en çok konuşulan pre-Nba oyuncusu olduğu kesin) ve halkın inanılmaz sempatisiyle ülke kamuoyunda hatırı sayılır bir yer işgal eden Hill, paraya ihtiyacı olmayan tuzu kuru bir süper yetenek olarak 4 sene boyunca ACC ligini ve Mart çılgınlığını domine edip 2 şampiyonluk kazandıktan ve diplomasını cebine attıktan sonra 1994'te çok da kritik bir dönemde Nba'e adım atmıştı. Kritik, zira 94-95 senesi aynı zamanda lig tarihinin gelmiş geçmiş en büyük ismi Michael Jordan'ın(en azından yarım sezon) yokluğunun 2. senesine denk gelir ki bunun Nba'in reytingini bir anda yarıya indiren bir gelişme olarak nitelemek hiç de abartı değil. Ligin, ABD'nin hatta tüm dünyanın bir numaralı atleti Michael Jordan'ın ani emekliliği sonrası halkın yeni gözbebeği haline gelen 2.04'lük bu çok yönlü oyuncu tıpkı Lebron'ın lige gelişinde olduğu gibi inanılmaz bir ilgiyle karşılanmış ve ligin kurtarıcısı olarak adlandırılmıştı. Mütevazi tavrı ve alçak gönüllülüğü sebebiyle hiçbir zaman kral ya da seçilmiş kişi(chosen one-Lebron) gibi lakaplarla anılmadı ama henüz çaylak senesinde halk tarafından oylanan all-star seçiminde birinci gelerek lig tarihinde bir ilke imza attı ve halkın ona olan müthiş sevgisi ispatlandı. Öyle ki ertesi sene Majesteleri Jordan'ın 95/96'daki muhteşem sezonuna (72-10'luk rekor) rağmen all-star oylamasında yine birinci gelerek efsanelerin efsanesinden bile çok sevildiği ortaya çıkınca Sports Illustrated gibi dergiler, onun Mike'tan bile daha iyi olacağını iddia etmeye başladı.

Evet, Grant Hill müthiş bir basketbolcuydu, Oscar Robertson'dan sonra ligin gördüğü en all-around oyuncuydu ve Scottie Pippen'lı üçgen Bulls hücumu sonrası şekillenen Point Forvet pozisyonunun en iyisiydi. Harika bir savunmacı ve takım oyuncusuydu ama kesinlikle Jordan kadar skorer bir isim değildi ve Amerikalılar'ın o bayıldığı tabirle "winner" da değildi. 7 senelik Detroit kariyeri boyunca hiçbir kalburüstü play-off başarısı kazanamadı ve nihayet milenyumun eşiğinde mavi yakalı şehirden Florida'nın üvey evladı Orlando'ya takas oldu. Herkes Hill'in, ligin yeni Jordan adaylarından Tracy McGrady'le doğuyu domine etmesini beklerken hiç de hesaba katılmayan bir talihsizlik yaşandı. Sakatlık.. Milli takım kampında bileğinden sakatlanan ve ameliyat olan Hill, 2000 senesinden bugüne kadar sadece 200 (iki yüz) lig maçına çıkabildi ve 93 milyon dolarlık kontratına göre bir hesap yaparsak maç başına yaklaşık 500 bin dolar kazandı. Hmm, inanın Orlando taraftarı olsanız değil Grant Hill Hz. İsa'ya bile kızgınlık duyarsınız. İzlemek için kendi hesabınıza göre önemli bir miktar para ve mesai harcadığınız yıldız ismin size borçlu olduğunu hissedersiniz, hissetmekle kalmaz buna yüzde yüz inanır ve dile getirirsiniz. Orlando'lular da öyle yaptı tabii ki bir numaralı halk dostuna hiçbir zaman fazla kızamadılar ta ki kontratının şartlı sona erdiği bu sezon sonuna kadar. ..

Grant Hill, 5 Temmuz günü Phoenix Suns'la anlaştığını açıkladı ve o günden beri Amerikan medyasında ve taraftar forumlarında spor etiği açısından çooook önemli yer işgal eden bir mevzu tartışılmaya başlandı. "Acaba Grant Hill, Orlando şehrine ve Magic organizasyonuna borçlu muydu? Borçluysa herşeye rağmen takımla yeniden en düşük ücret karşılığı anlaşmalı ve şanssız kariyerini mutsuz ama "borçsuz" mu sonlandırmalıydı?" Milyon dolarlık bir soru ve cevabı yazısız spor etiği kanunlarına emsal teşkil edecek mahiyette.

Kişisel fikrim, Grant Hill'in Orlando'ya bir sent dahi borcu olmadığı yönünde, ne manevi ne maddi. Evet, her iş sahasında maksimum sömürünün mübah olduğu bir sistemde sporcuların kazandıkları paralar kağıt üstünde inanılmaz ama bunu hangi şartlarda yaptıklarını iyi irdelemek lazım. Hill, canı sıkıldığı ya da kariyerindeki monoton istikrardan! sıkıldığı için sakatlanmadı. Kötü antrenman yaptığı için de sakatlanmadı. Sadece yılların birikimi belki de kazandığı paraların sebebi olarak sakatlandı zira senede 82 normal sezon maçı oynamak ve 2-3 aylık tatil dışında devamlı seyahat edip tamamen işine konsantre olmak belki de ağır işçiliğin yenilenmesi gereken bir tanımıdır. Müthiş kamuoyu baskı ve ilgisi de cabası. Bu kadar stresli ve ağır bir ortamda sakatlandı diye hiç kimse suçlanamaz. Hele ki Grant Hill gibi spor ahlakına sahip bir isim asla. O sadece şanssızdı ve sakatlandı, daha da şanssızdı ve sakatlığı devamlı nüksetti. Kariyerindeki bu inişi o istemedi ve geri dönüp eskisi gibi olabilmek için elinden geleni yaptı ama olmadı. Bu kadar basit. Bunu kabullenmek zor geliyorsa spora, sporcuya ve insan haklarına olan bakışımızı gözden geçirmeliyiz. Tabii ki sporcuların kazandıkları paranın hakkını vermeleri önemli ama bu konuda kızgın olunacak birileri varsa onlar da Latrell Sprewell ya da Ron Artest tarzı gangsta-basketbolcularıdır. Grant Hill, gibi bir şanssızlık abidesi değil.

Son nokta bir temenni: Phoenix'e, Arizona'ya yani çöle giden Hill'in şanssızlıklarının burada lütfen sona ermesi..Malum, Bahtsız Bedevi, Çöl, Kutup Ayısı vs vs...

Thursday, July 5, 2007

Wimbledon'07-Superstar Atletlerin ve Sermayenin Gelenekle Çatışması

Wimbledon, malum tenisseverlerin gözbebeği, ilk aşkı, world series'i, dünya kupası, grand slam'lerin kraliçesi...İngilizler, sanayi devriminin öncüsü, kapitalizmin babası, bir yandan da kanla yazılan 19 ve 20.yüzyıl dünya tarihinin başrol oyuncusu. Tüm bu çağ değiştiren atılımlara evsahipliği yapan ada da 19.yüzyıl itibariyle desporte yani sporu(boş zaman öldürme aygıtı) günlük hayata adapte eden ve sonrasında kitlelere yayılmasında büyük rol oynayan burjuva sınıfının doruk noktasına ulaştığı coğrafya.. Bu bakımdan, futboldan, Wimbledon'dan, polo'dan, kriketten, şundan ondan bundan birçok sporseverin gönlünde yer eden bir spor mazisine sahip olan bir ülke..

Bu ikili tarih boyunca takipçilerinden çokça övgü almıştır ama bilhassa Wimbledon hep tabu kelimesinin eş anlamı gibi algılanmıştır. Öyle ki olumsuz eleştiri ve Wimbledon kelimelerinin yan yana geldiğine şahit olmak için kortların asi çocuğu Andre Agassi'nin ilk yıllarına ya da Mr.Trash Talk John McEnroe'ya kadar dönmek gerekiyor.

Totem ve Tabu'da şöyle der Freud: "Tabular ilkel insanın korkularıdır ve insanlık geliştikçe yıkılmaya mahkumdurlar" Hayır, ben Wimbledon'ım hakkında bu kadar acımasız olamam ama Rafael Nadal başta olmak üzere Nikolay Davydenko, Marat Safin ve Serena Williams gibi ünlü raketler turnuvayı yerden yere vurmakta bir sakınca görmüyorlar. Hava şartları, yağmur gibi tehditler çatısız Wimbledon kortları için her zaman sorun olmuştur ama 82'den beri Londra'nın bu küçük banliyösü böyle uygunsuz hava şartlarına maruz kalmamıştı ve yağmurun defalarca ertelediği müsabakalar günümüzün milyoner tenisçilerini canından bezdirmişe benziyor.

"Yetkililer, oyuncuları düşünmüyor", "Wimbledon dünyanın en sıkıcı turnuvası" bu yorumlar Roland Garros'un kralı Rafael Nadal ve Rus Nikolay Davydenko'ya ait. Maçı yağmur muhalefeti sebebiyle defalarca ertelenen Nadal, kuşkusuz Wimbledon'ın bir numaralı hayranı değil ama acaba benzer terslikler başına Paris'te gelmiş olsa veya çok zorlandığı çim kort yerine Wimbledon toprak kort olsa aynı eleştirileri yapar mıydı bilinmez.. Teoriye yer bırakmayan bir gerçek var ki durmak bilmeyen yağmurların ve ertelemelerin canını sıktığı tek isimler sporcular değil. Yayıncı kuruluşlar için de her erteleme mali zarar ve program akışının alt üst olması demek ve spor tarihi boyunca hiçbir güç medyayla ters düşmeye cesaret edememiştir.

Sonucu tahmin etmek kolay, her zaman olduğu gibi bu konuda da sermayenin itirazı geleneği yıkmaya yetti ve 2009'dan itibaren Wimbledon Merkez Kortu yeni çatısıyla hizmet vermeye başlayacak. Böylece belki de benim gibi uslanmaz birkaç Wimbledon faşisti! değişimin karşı konulmaz devinimine yenik düşmüş olacak. Biz, eski kafalılar ise muhtemelen 20 sene sonra mantıklı yeniliklere karşı çıkmanın aslında ne büyük bir aptallık olduğunu kendimize dahi itiraf edemeden Wimbledon'ın keyfini sürmeye devam edeceğiz. Neyse ben galiba yarım bir itirafla içimi biraz rahatlattım.Darısı diğer muhafazakarların başına(her alanda).

"Değişmeyen tek şey değişimin kendisidir."- Herakleitos