Sunday, February 20, 2011

Fındığını toplayanların dilinde...


BU YAZI 20 ŞUBAT 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Yazacak çok şey var. Dünyanın en iyi kadın basketbolcularından, Eski Fenerbahçeli Diana Taurasi’ye “dopingli” damgası vurulup bütün kariyeri ve kişiliği töhmet altında bırakıldıktan 2 ay sonra “Pardon bacım testlerde yanlışlık oldu” diyen Basketbol Federasyonu ve Doping Merkezini mi yazsam, 33 yıldan fazla bir süre sonra St.Pauli’nin galibiyetiyle sonlanan Hamburg-St.Pauli derbisini mi yoksa apayrı bir spor sosyolojisi vakası altında incelenebilecek olan Washington Redskins sahibinin açıklamalarını mı derken cuma gecesi Giresunsporlu taraftarlar sahneye çıktı ve “Bizi yaz, bizi yaz” deyiverdi.
Bildiğiniz üzere Trt 6(Şeş) bu sezon başlattığı bir uygulamayla her hafta Bank Asya 1.Ligi’nden bir maçı Kürtçe canlı yayınla ekranlara getiriyor. Bu uygulama bugüne kadar çeşitli tepkiler çekti. Hatta Samsunspor-Adanaspor maçı Adanasporlu yetkililerin kahramanca(!) uğraşları sonucu Kürtçe yayınlanmaktan kurtarıldı! Maazallah maçı Kürtçe yayınlansa Adanaspor camiası insanların (Adana’da yaşayan yüz binlerce Kürt’ün mesela) yüzüne bir daha nasıl bakardı? Yakışır mıydı Kürt diye tarlasında 300 lira karşılığı 12-15 saat çalıştırdığı adamın dilinde maç izlemek bir Adana ağasına? Yakışır mıydı Azadiya Welat emekçisi Metin Alataş’ı “faili meçhuller”(RTE döneminde faili meçhul yoktu değil mi?) sınıfına gönderen o kontra güçlere, Metin’in dilinde maç izlemek… Yakışmazdı tabii.
Adanalılar vatansever de Giresunlular Kürt uşağı mı? 23.haftada Giresunspor’un Gaziantep Büyükşehir Belediye ile oynayacağı maçın TRT 6’de yayınlanacağı açıklanır açıklanmaz vatanperver hassasiyetlerini takdire şayan bir duyarlılıkla ortaya serdiler. “Giresunspor’umuzun maçı Kürtçe yayınlanamaz” diye haykırıyor ‘Çotanaklar’. MHP Milletvekili Murat Özkan da halkının sesini Mecliste dile getiriyor: “TRT anayasayı ihlal ediyor. Spora siyaset ve ayrımcılık bulaştırıyor. Giresunlu bugüne kadar kulübüne, diline sahip çıkmıştır. Bundan sonra da çıkmaya devam edecektir.” Helal olsun be Özkan. Türk dilinin namusunu kurtardın. Vergilere layık oldun.
İnsanların aklı karışıyor tabii. Bir yandan Kürt dili üzerindeki türlü baskı ve eziyetleri devam ettiren, yüz yılın anayasasını yapacağız deyip yüz yıllık tekçi söylemleri (tek millet-tek dil-tek bayrak vs.) sürdüren, Kürt halkına yönelik ayrımcılığın, ön yargıların devam etmesini sağlayacak her türlü politikaya sıkı sıkı sarılan tipik milliyetçi, tipik sağ bir iktidar. Öte yandan Kürt açılımı adı altında belli adımlar atma taahhütü veren, örnek olarak bir TRT 6’i kuran, Diyarbakır Cezaevini yıkıp yerine daha büyük bir cezaevi inşa etme müjdesi(!) veren (Oleyyy, buradaki ironiyi anlayıp geçiniz lütfen) bir AKP. Haklılar, ben de ülkücü ya da ulusalcı olsam benim de aklım karışırdı.
Aslında Kürtler üzerindeki Türk sorununun çözülmesi yolunda mesele hep gelip buraya dayanıyor ve ötesine geçilemiyor. Zira AKP, en başından beri Kürt açılımını bir “Asimilasyon olmadı disimilasyon verelim” stratejisi üzerine kurdu. Klasik rejimin ağzını, yüzünü kullanmaya devam etti onu sadece biraz budadı ve makyajladı.
Devletin bütün “açılım”larını onların yarattığı baskıyla yürürlüğe koysa da Kürt özgürlük mücadelesini yürütenleri “sınıfsal” kaygıları sebebiyle yok saymayı sürdürdü. “Ya benim (yani devletin, yani asli unsurun, yani ezen ulusun) Kürt’üm olursun ya da yoksun” dedi. Cumhuriyet boyunca feodal tahakküm, dini hassasiyetler ya da burjuva sınıfına mensup olması sebebiyle sağ-muhafazakar partilere oy vermiş Kürtlerin oylarını toparladı ve “sol” içerisinden de kendisine yedekleyebildiklerini yedekledi.
Bu sebepten bir yandan “İki Kürtçe çek, apolitik olsun” tadında TRT 6’i kurarken öte yandan ezen ulusun tekçi temsilcisi ve Kürtlerin himayecisi olma özelliğini sürdürdü. Hepimizin “açılım” sürecinde söylediği ve sonradan teyit edildiği gibi bu çözüm değildi, olamazdı da. Nihayetinde bugün AKP’nin 2-3 sene öncesinden bile daha geri, daha milliyetçi bir pozisyona düşmüş olduğunu görüyoruz. Kendi ağzın ve söylemlerinle Kürtleri ikinci sınıf ilan ederken TRT 6 açsan ne olur, açmasan ne olur? Sonuçlarını görüyoruz işte; aynı milliyetçiliğin, faşizan tepkilerin devamı...
Gazetemizde de sıkça okuyorsunuzdur. Kürt işçiler mecburiyetten Giresun’a ve diğer Karadeniz illerine fındık toplamaya giderler. Şartlar, kapitalist düzenin şartlarıdır. Yani köle şartlarıdır. Günde en az 15 saat çalıştırılırlar ve aldıkları yevmiye 20 lirayı geçmez. Devamlı GBT aramalarından geçirilirler ve toplama kampından bozma yerlerde barınırlar.
Bu ayrımcılığı yaratanların, geliştirerek devam ettirenlerin Kürtler üzerindeki Türk sorununu çözmeyle ne ilgisi olabilir? Giresunsporlu taraftar sizin politikalarınız,sizin propagandalarınız sayenizde Kürtlere baktığında ya bir “terörist” ya da günde 15 saat çalıştırabildikleri bir köle görüyor. Sizler bu düzenin hamisiyken açtığınız TRT 6 bu düzenin borazanıyken ortaya çıkan tepkiler de böyle olur maalesef.
Hep diyoruz, Kürt’ün barışa uzanan elini ancak Türk ve diğer halklardan emekçiler tutabilir. Çünkü burjuvazi o eli ya kesmek ya da sömürmek niyetindedir...

Saturday, February 19, 2011

İş, aş, Hasan Şaş!


BU YAZI 13 ŞUBAT 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

"Karataş’ta 60 km sahil var. Bu Türkiye’nin hiçbir yerinde yok. Ama iki tane caretta kaplumbağası doğuracak diye burada hiçbir şey yapılmasına izin verilmiyor. Kaplumbağalardan vazgeçilip bir beş yıldızlı otel yapılsa en az 500 kişi işe girer. Her sene Karataş’a gitmek için mayıs ayını iple çekiyorum. Ama of’tan pof”tan yatamıyorum. Ya sinek ya sıcak! Başkan olunca bunları düzelteceğim.”
Gezegenimizin insanları, hayvanları, börtü böcekleri hiçbir şeyden çekmedi bu bezirgan kafası ve saltanatından çektiği kadar. Yukarıdaki dahiyane sözlerin sahibi Adana Demirspor, Ankaragücü ve Galatasaray’da top koşturmuş eski milli futbolcu, yeni televizyon yorumcusu Hasan Şaş. Adana’da katıldığı bir fuar sırasında ‘ahaport.net’ adlı İnternet sitesine konuşmuş. 2014’te belediye başkanlığına adaylığını koyacakmış da vaatlerini sıralıyor.
Biz Hasan Şaş’ı ailevi referansları, oğluna koyduğu (Yusuf, Deniz) isim ve kamuoyunda sıkça dolaşan söylentilerden ötürü “solcu” filan bilirdik. Hoş, memlekette darbe şakşakçısı da, milliyetçisi de, piyasa sevici liberali de solcu addedilebiliyor dolayısıyla sıfatın kendisi hayli şaibeli. Yine de “eski günlerin hatırına” itibarı olan bir sözcüktür en nihayetinde. Artık Şaş’ın bu açıklamalarından sonra rahatlayabiliriz dostlar, yoldaşlar! Şaş’ın solculukla alakası yok. Olsa olsa bir avuç kaplumbağanın peşinde ömür çürüten Shredder (Ninja Kaplumbağalar çizgi filmindeki kötü karakter) olabilir kendisi.
Burjuva ahlakı, bezirgan kafasıyla birleşince ortaya bu çıkıyor işte: “Kaplumbağaları (ki türünün devamı tehlike altında olan bir hayvandan bahsediyoruz) defetsek de şuraya bir 5 yıldızlı otel diksek.” Hem 500 kişiye de iş olur, istihdam olur, memleket kalkınır, efendime söyleyeyim o vergilerle neler neler yapılmaz. Değil mi? Aziz Hasan Şaş diye heykelini de dikeriz Akyatan Kumsalı’na.
Uzunca bir süredir neslinin tükenme tehlikesiyle karşı karşıya olduğu bilinen Caretta Caretta Kaplumbağaları Akdeniz’de mevcut 5 deniz kaplumbağası türünden biri. “İribaş kaplumbağa” olarak da adlandırılan bu tür, yumurtalarını bırakmak için Akdeniz sahillerini kullanıyor ve tespitlere göre yuvalayabildikleri yalnızca 20 kumsal var. Yerel halkta Caretta Caretta bilinci bölgedeki üniversiteler ve çevre oluşumlarının da katkılarıyla uzun süredir mevcut. Fakat insan kaynaklı birçok tehdidin varlığı da artarak devam ediyor. Değil Hasan Şaş’ın beş yıldızlı otelleri, kumsallarda yürütülen ağaçlandırma çalışmaları dahi ekosistemi değiştirme potansiyeli taşıdığı için Caretta Caretta’ların yuvalamalarına karşı engel teşkil edebiliyor. Şaş’ın memleketi Karataş’taki Akyatan Kumsalı’nda da geçmişte böyle bir problem yaşanmış ancak önlemleri alınmıştı. Dolayısıyla yerel halk ağaçlandırmadan bile imtina ederken bizim Karataş yerlisinin kumsala otel dikmekten bahsetmesi pek de akıllıca değil.
“Aman ilçelerden ırak olsun” belediye başkan adayımızın bir diğer vaadi daha da iddialı. “Her sene Karataş’a gitmek için mayıs ayını iple çekiyorum ama of’tan, pof’tan uyuyamıyorum. Ya sıcak ya sinek…” Yahu arkadaş Cem Uzan bile böyle vaatte bulunmadı. Adam resmen bizim Çukurova’nın, Akdeniz’in bin yıllık sıcağına dikmiş gözlerini. Adana’nın havasını mı değiştireceksin arkadaş? Doğa olaylarından sorumlu melek Mikail misin mübarek?
Son vaadi de elbette her sağ-popülist siyasetçinin favorisi: Yörenin futbol takımını başarıdan başarıya koşturmak. “Adana Demirspor ile ilgili bana teklif gelir ve sabredilirse takımı 3 yıl içerisinde Süper Lig’e çıkarırım. Buna hazırım. Ama Adana seyircisi buna hazır mı, onlara sormak lazım” diyor Hasan Şaş. Gördüğümüz üzere bu noktadan itibaren Karataş sınırlarını da aşmış. Hadi hakkını yemeyelim burada yine kente bir söz hakkı bırakmış. Bana “teklif gelirse” diyor yine de özgüveni hayranlık uyandırıcı. 3 yıl içerisinde süper lig! İyi ki Galatasaray’ın başkanlığına soyunmamış. Maazallah Kadıköy’de Galatasaray galibiyeti falan vaat ederdi de şuursuz diye deli gömleğini giydiriverirlerdi. “Adana seyircisi buna hazır mı” şeklindeki meydan okumayı da çözemedim doğrusu! Hazırlanacak ne var yahu, taraftar mı çıkıp oynayacak?!
Görünen o ki, fantastik ve dahiyane seçim vaatleriyle 2014 yerel seçimlerinde belediye başkan adayı olmayı planlayan Hasan Şaş, Caretta Caretta’ların yeni en büyük düşmanı. O güzel aklını fazla yormasın ben ona seçim zaferini getirecek sloganı buradan söyleyeyim: İş, aş, Hasan Şaş! Haklısınız, “İş, Aş, Haydar Baş” sloganıyla meydanları ‘titreten’ Bağımsız Türkiye Partisi Başkanı Haydar Baş’tan çalıntı bir slogan oldu ama ne edersiniz böyle vaatlere de ancak böyle slogan uydurulur. “İş, aş, Hasan Şaş”, “Kaplumbağalara ölüm”, “Hasan Şaş’la kaplumbağasız yarınlara doğru” Selametle…

Mısır’ın Korku Diktatörlüğü sonlanırken...


BU YAZI 6 ŞUBAT 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Devamlı egemenlerin değerleriyle kirletilmiş spora “halkın” siyasetini sokmanın öneminden bahsedip duruyoruz. Onların siyasetiyle domine edilmiş spor milliyetçilik, cinsiyetçilik, sınıfsal ayrımcılık üretip duruyor. Rollerin değiştiğini varsayalım. Sporun kitleselliğini, yönetenlerin değil yönetilenlerin lehine kullanabildiğimizi düşünelim. O zaman bu, tamam bir devrim yaratamaz belki ama en azından bir devrimde ufak ya da büyük rol oynayabilir mi? Bunun cevabını bugünlerde Mısır’da alıyoruz.

Her hafta pişti olmamak adına mutlaka ne yazmış diye kontrol ettiğim iki değerli isim var: Dağhan Irak ve ABD’li sosyalist spor yazarı Dave Zirin. Zirin bu hafta çok güzel bir yazı yazdı ve açıkçası bana da üstüne söylenecek söz bırakmadı. Herkes okumalı dedim bunu içimden. Bu hafta sizlere onun Mısır’da futbol taraftarlarının devrimde üstlendiği rolü anlattığı yazısını çevirdim. Keyifle okuyacağınızı umuyorum.


Mısır’ın “Hayat boyu Başkanı” Hüsnü Mübarek’in onlarca yıllık diktatörlüğü süresince ülkede öfke, örgütlenme ve antik bir sanat olan sokak dövüşlerinin istikrarlı bir şekilde pratiğe dökülebildiği yalnızca tek bir alan vardı: Futbol kulüpleri. Geride bıraktığımız hareketli hafta boyunca ülkenin en organize ve militan taraftar grubu “Ultras” tribünlerdeki engin tecrübesini daha geniş bir şekilde kullanma olanağı buldu.

Geçtiğimiz Perşembe Mısır Futbol Federasyonu futbol kulüplerinin süregelen olaylarla ilişkilenmesini engellemek adına ülkedeki tüm lig müsabakalarını süresiz olarak durdurduğunu deklare etti. Açık ki bu hem yetersiz hem de geç alınmış bir karardı. Maçlar olmadan da taraftar grupları devlet polisiyle vücut vücuda mukavemet adına mahalle komiteleri oluşturulmasından, halkın güvenliğini sağlamaya her organizasyonda önemli ve merkezi görevler üstlenebildi. Mısır’ın tanınmış blog yazarlarından Alaa Abd El Fattah, El Cezire Televizyonuna verdiği bir röportajda “Ultras şu anda alandaki tüm politik gruplardan daha belirgin bir rol oynadı” demiş ve gülerek eklemişti: “Belki de ülkeyi ‘Ultras’ yönetmeli.

Taraftar gruplarının olaylara iştirakinin çok farklı anlamları ve geniş bir karşılığı var. Grupların politik mücadeleye katılımı aynı zamanda yoksulların, dışlanmışların ve Mısır’da futbolu kendini ifade edebileceği tek alan olarak gören kitlesel bir gençliğin de direnişe dahil olması demek.

Futbol yazarı James Dorsey’nin bu hafta yazdığı gibi :”Organize taraftar gruplarının Mısır’daki hükümet karşıtı protestolara katılması Arap coğrafyasındaki tüm iktidarlar için bir kabus niteliğinde. Otoriter rejimlerin tüm kamusal alanı domine ettiği Ortadoğu’da İslamla birlikte futbol halkın bastırılmış öfke ve gerilimlerini açığa vurabilecekleri benzersiz bir platform sunuyor.”

Libya Hükümeti Pazar günü, Libya Futbol Federasyonuna tüm futbol karşılaşmalarını süresiz olarak durdurma talimatı verdiğinde Dorsey’nin sözlerinin haklılığı daha iyi anlaşıldı. Hükümet içinden kaynaklar bunun, Mısır’daki gösterilerin Libya’ya taşmasına karşılık alınmış bir önlem olduğunu doğruladı. Mübarek’e karşı oluşturulan muhalefetle ABD’nin eski düşmanı yeni dostu Muammer El-Kaddafi’ye karşı muhalefetin birleştirilmesinde futbolun ana köprü olmasından duyulan korku iktidara böyle bir karar aldırttı.

Mısır’daki futbol kulüplerinin oynadığı kritik rol onların ülke tarihindeki önemini bilmeyenleri şaşırtabilir. Yüzyıldan fazla süredir kulüpler ve taraftar grupları neşeli tezahüratların ve hükümet karşıtı gösterilerin aynı anda rahatlıkla örgütlenebildiği yerler oldu. Mısır’ın en seçkin kulübü, Al Ahly, 1907 yılında sömürgeci Britanya güçlerine karşı ulusal direnişi örgütlemek adına kurulmuştu. Zaten Al Ahly, “ulusal” anlamına geliyor ve kulübün sömürgeciliğe karşı net tutumunu ortaya koymak için böyle bir isim seçilmiş. Al Ahly her zaman için en fazla politik taraftara sahip kulüp olmuştur. Kulüp aynı zamanda FIFA kurallarına aykırı da olsa oyuncularının saha içinde politik görüşler bildirmesine izin vermesiyle tanınıyor. Al Ahly’nin “Güleryüzlü katil” lakaplı yıldızı Mohamed Aboutrika’nın 2008’de attığı bir gol sonrası formasının altındaki “Gazze’yle dayanışma” tişörtünü göstermesi kesinlikle bir tesadüf değildi.

Elbette Mısır sokaklarında Al Ahly’nin Ultras’ı ya da herhangi bir futbol kulübüyle hiçbir alakası olmayan binlerce insan var. Ama tarihsel olarak Avrupa, Afrika, Asya ya da Ortadoğu’daki futbol kulüpleri toplumdaki öfke, düş kırıklığı ve isyanı yansıtmada hep önemli bir rol oynamışlardır.

Zaman zaman bu eğilim yanlış yollara sapmış ve ırkçı holiganizm hatta Yugoslavya’daki etnik temizleme döneminin unsurları olarak kullanılmıştır. Ama Fildişi Sahilleri’ndeki gibi iç savaş döneminde birleştirici bir rol oynadığı da olmuştur. Bu gibi örneklerin olmadığı yerlerde bile futbol kulüpleri her zaman için insanların deşarj olabildikleri bir güvenlik vanası olarak işlev görmüştür.

Bugünse Mısır’da zengin bir direniş mozaiğinin kalbindeler. Sporun insanları bir araya getirebilme kapasitesini tüm görkemiyle gösteren bir örnek olarak önümüzde dikiliyorlar. Mübarek’in partisinden ismini vermeyen bir üye hükümetin gazetesi Al Ahram’a Çarşamba günü şöyle demişti: “Sokaklarda gördüklerimiz yalnızca Müslüman Kardeşler ya da sempatizanları değil sıradan Mısırlılardır; bir futbol karşılaşmasında milli takımı desteklerken görebileceğiniz Mısırlılar. Öfkelerini gösterme biçimleri samimi ama bunu ehlileştirmeliyiz.” Sokaklardaki direnişin muazzamlığının farkına varabilen bu hükümet yetkilisinin o direnişin “ehlileştirilebileceğini” düşünecek kadar naif olması çok yazık. Gölgede ve Güneşte Futbol’un büyük yazarı Eduardo Galeano başka bir zaman ve bağlamda şunları yazmıştı: “Korkunun diktatörlüğü sona ermiştir.” Mısır için daha doğru bir söz henüz söylenmedi.

Sunday, January 30, 2011

Hayatınız ofsayt!



BU YAZI İLK OLARAK 30 OCAK 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Richard Keys: Birileri aşağı inip şu kadına ofsaydın ne demek olduğunu öğretse iyi olur.
Andy Gray: Hakikaten! Kadın bir yan hakem, buna inanabiliyor musun! Kadınlar ofsayt kuralından anlamaz. Neden onlara yan hakem diyoruz?
Richard Keys: Tabii ki anlamazlar. Bu ilk değil, öyle değil mi? Önceden bir tane daha vardı.
Andy Gray: Evet, Wendy Toms muydu neydi...


Sky Sports’la özdeşleşmiş iki isim, Spiker Richard Keys ve Yorumcu Andy Gray’in Wolverhampton Wanderers-Liverpool maçı esnasında yaptığı bu diyalog ikilinin kanaldan uzaklaştırılmasıyla sonuçlandı. Gray ve Keys’in kullandıkları dil şaşırtıcı olmamakla birlikte spor medyasındaki cinsiyetçi yaklaşımın ne kadar yaygın ve sıradan olduğunu kanıtlaması açısından önemliydi. Zaten yayınlanan bu konuşma sonrası Andy Gray’in bir program sırasında Kadın Sunucu Charlotte Jackson’a kasıklarını göstererek “Mikrofonu buraya takmak ister misin” dediği video da medyaya sızdırıldı. Yani rezilliklerinin devamı çorap söküğü gibi geldi.

Sky Sports, dünyanın en önemli spor kanallarından biri, nüfuzu Britanya ile sınırlı değil. Spor medyası içerisinde “Sky’la ters düşersen herkesle ters düşersin” gibi bir anlayış var. Dolayısıyla İngiliz medyasına Sky Sports içerisindeki hakim şoven kültür hakkında “içeriden” bilgi veren birçok kimse ismini kullanmaktan çekindi. Yine de medya özellikle de The Guardian çokça veri toplamayı başardı. Eski bir çalışanın söylediğine göre kanal içindeki şoven ve cinsiyetçi tutumlar bununla sınırlı değil fakat 1.5 yıl önce genel müdürlüğe getirilen Barney Francis sonrası işler biraz daha düzelmiş. Hatta “içeriden” bunca kayıtın sızdırılmasına, “Francis’in kanalda haddinden fazla güce sahip olan bu ikiliden kurtulmak için düzenlediği bir operasyon” şeklinde yorum getirenler de var.

İngiliz medyasına genel olarak baktığımızda herkes, tabloid The Sun dahil, Gray ve Keys’e karşı eleştirel bir tutum takınmış durumda. Fakat The Sun özelinde yorumlayacak olursak o 3. sayfa güzelleri ve diliyle bu ne kadar güvenilir bir tutumdur, orası tartışılır. Sky için de benzer bir şüphe söz konusu. Nihayetinde Francis’in kanaldaki şovenizmi azaltma konusunda ne kadar ciddi olduğunu bundan sonra atacağı adımlar gösterecektir. Ağzına kadar cinsiyetçilikle dolu spor kanallarının, habercilik konusunda kalifiye olmadığı halde sadece erkeklere çekici gelen güzellikleri sebebiyle “manken gibi” kadınları ekrana sürmesi olayın bir başka boyutu ve Sky’da bu gibi örneklerden çok var. Esasına bakarsanız cinsiyetçiliğin başladığı nokta da burası. Aynı kadın saha içine inince dalga geçmeye yeltenecekseniz ne anlamı kaldı verdiğiniz istihdamın!

‘HAKEM DEDİĞİN ERKEK OLMALI’

Olaya Türkiye’den bakmak daha şenlikli. Zira ülkemizdeki spor medyası nefret söyleminin de cinsiyetçiliğin de milliyetçiliğin de en önemli yeniden üretim merkezlerinden biri. Elbette bizde kimse böyle bir nane yedikten sonra kovulmaz ya da istifa etmez. Bizde BBC’deki Barbara Slater gibi kadın bir spor müdürü de yok (Telesport hâlâ var mı bilmiyorum ama zaten kategori dışı). Medyamızdaki kokuşmuş cinsiyetçi ağzı, gazete manşetleri ve yüksek reytingli televizyon programlarında muhabbet ve kahkahayla karşılıyoruz.

Erman Toroğlu pespayeliğinin zirvede dolaştığı günler dün gibi, onun anlayışı da halen medyadaki yaygın anlayış. Toroğlu’nun hakemlik yapması engellenen bir eş cinsele verdiği tepkiyi hatırlıyor musunuz: “Gizli gay futbolcular var mı? O zaman gizli olarak gay hakem de olabilir. Ama kağıda kaleme düşüp tescillenmişse, müsaade edin de hakem olmasın. İstediğiniz mesleği ona yaptırın ama bana biraz hakemlik yönü ters geliyor. Hele erkek maçlarında bu arkadaşların duygusal düdük çalacaklarını tahmin ediyorum. Mesela yakışıklı, sert futbolcu lehine daha çok düdük çalıp penaltı vereceklerini zannediyorum.”

“Hoca”daki kafaya bakar mısınız? Üstelik bu zavallı görüşlerini eleştiren sol cenaha da “Sol, iyi demagoji yapar ama bir şey üretmez. Benim fikirlerim var söylerim” diyerek “had bildirmişti.” Kafan çok güzelmiş Erman Hoca nereden aldın deyip geçmek lazım ama burada durur mu hiç, aklıma gelen bir diğer vukuatı da şu: “Diyorlar ki, ”Erkek sıkıştığı zaman kadına vuruyor.” Ben de diyorum ki, erkek fiziksel olarak kadına vuruyor. Daha kuvvetli. Peki, kadın erkeği dövmüyor mu? Bence dövüyor. Nasıl dövüyor? Çeneyle.”

Erkeğin kadına uyguladığı fiziksel şiddetle, erkek egemen söylemin uydurduğu “kadın dırdırı” mitini nasıl da birbirine eşitliyor “hakem ustası”. Erman Toroğlu bu cümleleri kurarken onu bir avuç insanın eleştirdiği gerçeği Türkiye medyası adına önemli şeyler söylüyordu. Elbette onun şu vecizesi de: “Hakem dediğin erkek gibi olmalı!”

Toroğlu haricinde neler görmedik ki? Bay Arena’yı gollerle delik deşik yapıp Bayan Arena’ya çevirmekten bahseden Osman Tamburacılar mı istersiniz, Caster Semenya’nın küresel lincine salyalarla destek veren burjuva medyası mı, patriyarkal deyim ve küfürleri kitabına uydurup gazete manşeti yapanlar mı? Örnekleri sürüsüne bereket! Fakat bizim benzer tartışmaları yapabilmemiz için önce kadın hakemleri talimatla Süper Lig’e sokmayan kafalardan kurtulmamız gerekiyor. Hilal Tuba Tosun, Kadriye Gökçek ve Deniz Dilan Gökçek gibi FIFA kokartlı kadın hakemlerimiz olmasına rağmen 10 yıldır Lale Orta dışında hiçbir hakeme bırakın Süper Ligi, 1.Lig’de bile görev verilmedi. Ha pardon, kadın hakem maç yönetirse yakışıklı futbolcu lehine daha çok düdük çalardı değil mi? Unutmuşum, pardon.

Esasında çözüm kadın hakemleri erkek futbolcuların arasında görmekten değil “erkek medyası”nda kadın spor emekçilerini görebilmekten geçiyor. Bunu da egemen sınıfın değerlerini yansıtmak ve yeniden üretmekle hayli meşgul olan burjuva medyası yapmaz. Ancak biz yapabiliriz.

Monday, January 24, 2011

Sahalarda görmek istediğimiz hareketler...



BU YAZI İLK OLARAK 23 OCAK 2011'DE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Perşembe akşamı Emek Partisi, Cumartesi günü de Devrimci Spor Emekçileri Sendikası (Spor Emek-Sen) sahalarda görmeye alışık olmadığımız eylemler düzenledi. Başbakanın Türk Telekom Arena Stadyumunun açılışında ıslıklanmasının ardından yeniden su yüzüne çıkan AKP otokratlığına bir tepki olarak vuku bulan bu protestolar hep tekrarladığımız bir arzunun yavaş yavaş gerçekleştiğine delalet: Tribünlerin ve topyekün sportif alanın politik mücadeleye eklemlenmesi.

“Sporun, tribünlerin ne işi var politik mücadeleyle” diye soranlar olabilir. Dünyanın dört bir yanında milyarlarca dolarlık endüstriler yaratan spor, kapitalist zihniyetin enternasyonal anlamda örgütlenmesi ve kendisini meşru kılmasında önemli roller oynamaktadır. Basit bir alt lig karşılaşmasından olimpiyatlara kadar bu böyledir.

En basitinden işe “Recep Tayyip Erdoğan neden o stadyumdaydı?”, “TOKİ neden Galatasaray’a stadyum inşa ettirdi?”, “Başbakan neden hiçbir gerçek demokrasi mücadelesinde göstermediği o sihirli politik iradesini stadyumu Galatasaray’a kazandırma noktasında gösterdi” gibi soruları sorarak başlayabiliriz. Spor, ülkemizde de futbol, toplumsal kültürün en önemli bileşenlerinden biri ve Bağış Erten’in de isabetli bir şekilde dile getirdiği üzere ‘80’lerden bu yana artık sadece bir alt kültür olmanın çok ötesine geçmiş vaziyette.

Bu elbette düzenin tercih ettiği bir durum çünkü kapitalizm gündelik örgütlenmesinde dahi sporu ve sporun kitleselliğini kullanmayı çok iyi beceriyor. Örneğin bugün felaket dönemleri haricinde kimse yüz milyonlarca dolarlık stadyumların halkın ne işine yarayacağını sorgulamıyor.

ABD’de New Orleans şehrinin kaderi bunun en güzel örneklerinden biridir. Bush hükümeti ve Louisiana eyaleti yönetimi Katrina Kasırgası sonrası Superdome Stadyumu’nun yenilenmesine yüz milyonlarca dolar harcarken halk altyapı yetersizliği sebebiyle sellerle boğuşuyordu. Kitleler bu dönemde tepkisini gösterdi ama artık çok geçti ve tadilat sonrası Superdome’un ışıltıları halkın sefaletini, muhalefetini gölgelemeyi başardı. “Bir dahaki felakete inşallah” demek gerekiyor galiba! Halkın parasını halkın ihtiyaçları dışında her şeye harcamak ve bunu meşru kılabilmek önemli bir politik gücün göstergesidir. Kapitalizm sporun bu gücünü her alanda kullanır: milliyetçiliği, cinsiyetçiliği, sınıfsal ayrımcılığı spor aracılığıyla yeniden üretir ve benim sıkça kullandığım bir tabirle sporu sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirir.

Düzenin bu politikalarının ters teptiği örnekler var mıdır? Tabii ki. En yakın örnek Güney Afrika. Gelir dağılımı eşitsizliğinin ve konut sorunun felaket boyutlarda olduğu ülkenin milyarlarca dolar harcayarak düzenlediği dünya kupası bugün ülkede hayli güçlü bir toplumsal muhalefet haline dönüşen “Gecekondu İsyanları”nın ivmelenmesinde önemli bir rol oynadı. Güney Afrika, dünya kupası için 3 milyar dolara yakın para harcadı. 5 stadyum inşa etti, 5’ini de yeniledi. Bugün o stadyumların hepsi sinek avlıyor ve Anglo Saksonların tabiriyle “Beyaz Fil”lere dönüşmüş, tamamen atıllaşmış durumda. Peki ne oldu da Güney Afrika örneğinde spor üzerinden halka uygulanan zulüm bir politik mücadele nesnesi haline geldi? Elbette toplumsal muhalefetin başkaldırmasıyla.

Kimsenin ağzından düşürmediği, artık çocukların bile bildiği, klişeleşen gerçekler var: “Spor bir endüstridir” ve “Futbol asla sadece futbol değildir.” İşte tam da öyle olduğu için toplumsal muhalefetin spor üzerinden de örgütlenmesinde hiçbir beis, hiçbir gariplik yoktur. Hatta olması gereken budur. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Düzen, sporu kendi örgütlenmesi için dibine kadar kullanıyorken buna karşı çıkmak düzen karşıtlarının görevidir. Elbette biz spor kullanılarak meşrulaştırılan sosyal adaletsizliğe, yaygınlaştırılan milliyetçilik ve cinsiyetçiliğe karşı çıkacağız.

İktidarların bu kadar ciddiye aldığı bir alanı boş bırakmak olur mu? Güney Afrikalı Merhum Aktivist, Şair-Yazar Dennis Brutus’a ait olan ve daha önce de alıntıladığım bir cümle var : “Sporun gücünü ve sahip olduğu etki alanını inkar edemeyiz. Spor devasa bir mücadele alanıdır ve burada söylediğiniz her söz megafona söylenmişçesine büyük bir etki yaratır.”

Siyasi partiler ve sendikalar neden bir futbol maçında yaşananlar üzerinden eylem yapıyor? Cevabı başta sorduğumuz soruların cevabı aslında. Çünkü spor, düzenin örgütlenmesi ve kendini yeniden üretmesi için muazzam bir alan ve muhalifler bu alana müdahil olmadıkları müddetçe egemenlerin yarattığı koşullarda top sektirmeye devam ederler. Biz edilgen bir biçimde top sektirmenin değil organize gelişen bir atağın sonucunda bacak arasından gol atmanın peşindeyiz.

Tekneyle gelenler...



BU YAZI İLK OLARAK 16 OCAK 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Anladığı dilden konuşmak lazım. Anladığı ama nefret ettiği, küçümsediği, iğrendiği bir dilden. Fransa’da yaşayan Mağribilerin, siyahilerin, Müslümanların, emekçilerin dilinden...

Memleketimizde ırkçı Fransız Lider Jean Marie Le Pen’le ondan pek de aşağı kalır yanı olmayan Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy arası bir “sanatçı” yaşıyor farkında mısınız? En az onlar kadar beyaz bir Fransız, en az onlar kadar burjuva, en az onlar kadar faşist... Üstelik sanatçı olmasından mütevellit bohemlik, “aykırılık” filan gırla gidiyor. Eski halini daha çok sevdiğimiz Fransız Şarkıcı Renaud’nun deyişiyle bir “Les Bobos”muz var bizim en monşerinden.

E faşist dedik, monşer dedik, pabucumun aykırısı dedik anlamışsınızdır artık kimi çekiştirdiğimi... Elbette Okan Bayülgen’den bahsediyorum. Bayülgen, geçtiğimiz haftaki programında artık kendisinden duymaya alıştığımız türde bir şeyler zırvaladı. Kardemir Karabükspor’un Nijeryalı Santrforu Emmanuel Emenike’nin ekranlara yansıdığı bir anda konuşturdu eşsiz zekasını: “Tekneyle gelenlerden mi bu?”
Programı izlemedim. Okan Bayülgen izlemeyeli seneler oldu. Yaptığı televizyonculuğun bir zamanlar “medya arkası” köşesinde dalga geçtiklerinden pek farkı yok. Fakat Bayülgen’in “patlattığı” bu espriden sonra gülüşmeler olmuştur eminim. Irkçılığın bu kadar özümsendiği, sıradanlaştırıldığı bir ülkede hele ki bu ırkçılık “aydın” diye bilinen bir insanın ağzıyla üretiliyorsa buna ilk anda kayıtsız kalmak zor olabilir. Irkçılığa prim veren şartlı reflekslerimiz var. Bu ve bunun gibileri sayesinde...

Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde şöyle yazar Adorno ve Horkheimer: “İdeolojisinin haklılığına inanmış bir faşist buradan aldığı destekle kendisini “normal” kısıtlamalardan azade hisseder ve insandışılaştırdığı kurbanını bilinçsizce şaka konusu yapabilir.” Memleketin genel hali için tekrarlanabilecek bir şey bu. “Bilinçsizce” ırkçıyız. Sıradan faşizm her yerde. Medyanın, politikacıların, sözde aydınların ağzında...

Fakat Okan Bayülgen’inki sadece ırkçılık değil. Aslında çoğu zaman olduğu gibi işin içinde bir de sınıfsal nefret var. “Tekneyle gelenler” derken Bayülgen kendi pirupak dünyasını istila etmeye gelen ve kendi sınıfından olmayan bir güruhu korkuyla işaret ediyor ve aklınca bunu alaya alıyor. “Tekneyle gelenler”, “dağdan gelenler”, “göbeğini kaşıyanlar”, “kebap kokanlar”, “kırolar”, “kara kafalılar”, “apaçiler”... Hepsine aşinayız biz bu sözlerin. Mizahi müzik yaptığı iddia edilen Ufuk-Ercan’ın hatta Grup Vitamin’in şarkı sözlerini hatırlıyor musunuz? Bir çoğu köyden kente yeni göçmüş yoksul Kürtleri, eski köylüleri hedef alır ve onları şivelerinden, alışkanlıklarına kadar aşağılar.

“Tekneyle gelenler...” Hayatta kalabilmek için ölümü göze alarak bir tekneye sıkışan ve emeğinden, kol ve kafa gücünden başka satabilecek hiçbir şeyi olmayan, kendisine hiçbir ayrıcalık verilmemiş, hiçbir miras bırakılmamış, kapitalist emperyalist sistemin en büyük kurbanlarına nasıl da şevkle saldırıyor Türkiş Sarkozy, Le Pen ya da Chirac...

“Yalnızca bir şaka...” diyecektir Okan Bayülgen. Özür dileyeceğine dair iddialar var. Bu yazı yazıldığında henüz böyle bir şeye lütfetmemişti. Lakin ne diyeceğini az çok kestirebiliyoruz. “Yalnızca bir şaka...” Hep aynısını derler ve bu yolla “şakaların” imlediklerini masumlaştırmaya çalışırlar. Oysa “şaka” sosyal bir iletişim biçimidir ve durağan değildir. Bir karşılık görür, reaksiyon alır, gülünür, başkasına anlatılır, yeniden üretilir.

“Yalnızca bir şaka” değildir yani hiçbir zaman ve Bayülgen’in şahsına, daha önceki vukuatlarına baktığımızda bunun bir seferlik had bilmezlikten öte bir zihniyet problemi olduğunu görüyoruz, zira kendisinin daha önce de siyahilere yamyam demek gibi bir falsosu var. (Rojin’i konuk listesinden çıkarmak da kariyerinin diğer yaldızlı ayrıntılarından)

Monşerin anladığı dilden konuşmaya devam etmek istiyorum. Jean Paul Sartre okumuştur herhalde... Antisemit’in Portresi’nde Sartre der ki, “Bir ‘bağnaz’ nefret etmekten zevk alır. Nefret dolu söylemi onu eğlendirir, ona şaka gibi gelir çünkü diğerlerinin ciddiye aldığı hassasiyetlerden bihaberdir.” Okan Bayülgen bir bağnaz, o aptalca “espriyi” yumurtlarken duyduğu hazzın sebebi de budur.

Tekneyle gelen arkadaşlar... Le Pen’imiz, Sarkozy’miz Bayülgen’in tek nefret ettiği onların derisinin rengi değil. Daha doğrusu onların derilerinin rengine duyduğu nefretin sebebi onların tekneyle gelmek zorunda kalan “arkadaşlar” olması... Bu zihniyetin Fransızcasından da Türkçesinden de çok çektik.

Fransa’da muhalif göçmenlerden oluşan müzik grubu Zebda’nın, adını Jacques Chirac’ın 1991’de yaptığı ve Fransız işçileri göçmen işçilere karşı kışkırttığı bir konuşmadan alan bir şarkısı var. “Le Bruit et L’Odeur” yani “Gürültü ve koku”. Anladığı dilden konuşalım demiştik. Bayülgen’e cevabı nefret ettiği insanların müziği versin: “Eşitlik kardeşlerim, ancak rüyalarımızda mümkün...Gürültümüzden ve kokumuzdan şikayet edenler, bu yolları, bu şehri kim inşa etti?”

“Tekneyle gelenler”, bir gün çok fena gelecekler. Onları hor görenler artık orada olamayacak ve eşitlik o gün mümkün olacak.

Sunday, January 9, 2011

Sporda şiddetin sorumluları ve garabet kanunlar



BU YAZI İLK OLARAK 9 OCAK 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Aslında hiç de enteresan, “aşırı”, cesur insanların ülkesi olmamamıza rağmen memlekette sık yaşanan “acayip” olayların ardından hep şu kalıbı duyarız: “Burası Türkiye.” İşin ilginci bu acayiplikler genelde bireylerin değil devlet ya da iktidar bloğunun bileşenlerinin eseridir. Kolektif olarak saçmalarlar ve her seferinde bizden

“Burası Türkiye” diyip geçmemiz beklenir.
Kusura bakmayın ağalar. Tamam, burası Türkiye, buradaki tahtlar sümüklüböceği bile asilleştiren cinsten. Bir kere gücü eline geçiren başımıza Sultan Süleyman kesiliyor da yahu padişahtan büyük Allah vardı. Sizden büyük bir şeylerin de olması gerek değil mi? “Demokrasi” ile yönetildiğimize göre bu “büyük” özne “halk” filan olabilir mesela!?

Naçizane halkın bağrından bir adam olarak “Burası Türkiye” kalıplarını kabullenmiyorum. Sporda şiddeti önlemek üzere çıkarıldığı iddia edilen yasa tasarısına bakalım örneğin. -Zira işçinin iki sendikaya üye olabilmesine olanak tanıyan(ulan birine üye olunca anamızı belliyorsunuz!) yasadan sonra gördüğüm en ucube yasalar bu tasarıda.- Diyor ki sporda şiddeti çözecek ulu yasalardan biri: "Taraftarların grup halinde veya münferiden belirli bir kişiyi hedef veya muhatap alıp almadığına bakılmaksızın, kişilerin rencide olmasını sağlayacak tarzda aleni olarak söz ve davranışlarda bulunmaları halinde şikayet şartı aranmaksızın, bu kişiler hakkında 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacak."

Öncelikle bu yasayı akıl eden arkadaşı tebrik etmek istiyorum. Tribünde “ayıp” kelimeler söyleyene 3 yıla kadar hapis cezası öyle mi? Yahu siz manyak mısınız? Misal, Diyarbakır’da 10 bin kişi hakeme sövdü. Bu yasayı uygulayabilecek misiniz? Hadi diyelim uyguladınız, 10 bin kişiyi de Erdoğan’ın Diyarbakır’a verdiği tek “müjde” olan Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük cezaevine tıktınız. Ulan o şehirde devrim olur be, halk isyanı çıkar. Siz bu yasayı uygulayın, ilk mahpus ettiğiniz “terbiyesiz” arkadaşın ağzına biberi bizzat ben süreceğim. Hadi hodri meydan!

Ucube yasalar bununla sınırlı değil. Tüm tribünleri kriminalize eden kafa kağıdı uygulaması, taraftarlara getirilen maçları ayakta izleme yasağı, gazetecilere getirilen “medya yoluyla suç oluşturmak”, “herkesin stadyumda kendi koltuğuna oturması” gibi kanunlar… Cem Dizdar çok güzel yazmış: “Oturduğun yerden tezahürat yap” diyorlar. Yani diyorlar ki, başlama vuruşuyla önce üçlü, sonra zıplaya zıplaya “lay lay” yapma, golden sonra “Pınarbaşı” çekme, maçın son beş dakikasında “Yumruklar havaya”nın ardından “Gündoğdu hep uyandık” söyleme!
Bu benim gibi biri için maça gitmemek anlamına geliyor. Çünkü ben evde bile Beşiktaş maçını ayakta izliyorum. Anlıyorum ki, tasarı yasalaşırsa İnönü artık bana kapalı…”

Nerden baksan tutarsız, nerden baksan ahmakça, uygulanamayacak, uygulansa bile büyük haksızlıklara sebebiyet verecek bu yasa tasarısının niye bunca garabetle dolu olduğunu anlamak zor değil. Devamlı yazıyoruz, 12 Aralık tarihinde yazdığım yazıda yine belirtmiştim, ortada çözüme dair bir şey yok çünkü gerçek bir çözüm kimsenin umurunda değil. Sporu yönetenler sporu idare eden sistemden bağımsız değil dolayısıyla umurlarında olan tek şey İngiltere’de olduğu gibi tribünlerin “neo-liberal” dönüşümünü gerçekleştirmek. Tribünleri “halktan” kurtarmak ve müşterilere armağan etmek, böylece ucuz biletlerle maç izleyen, spordaki şiddetin sorumlularını(dolayısıyla küfrü, şiddeti, kavgayı vs.) soylulaştırılan “arenalardan” defetmek.

Tahammülsüz kodamanlar ve Metin Göktepe

Kentteki hikâyelerimize, kentsel dönüşüme uğrayan, soylulaştırılan mahallelerin öykülerine ne kadar benziyor değil mi? Yine 12 Aralık’taki yazımda Engels’in ‘Konut Sorunu’ adlı kitabından alıntı yaparak sporda şiddetin bu kafalarla niye çözülemeyeceğini anlatmaya çalışmıştım. Bir kez daha tekrarlayayım: “Sistem içi çözümlerle yoksulluğu, şehirciliği, eğitimi, sağlığı neden düzeltemiyorsak sporda şiddeti de aynı sebeplerden düzeltemiyoruz. Ehlileştirebilir miyiz? Kısmen. Bu çözüm müdür? Kesinlikle hayır! Bu sorunun ehlileştirilmesi gecekonduları yıkıp yoksul halkı kent çeperlerine süren ve “gözden ırak” yeni gettolar oluşmasına sebebiyet veren kapitalist şehirciliğin çözümlerine benzer. Engels’in deyimiyle “çözümsüzlük üreten çözüm.”

Sporda şiddeti çözmek mi istiyorsunuz ey kodamanlar? İşe kendinizden ve şeref tribününde beraber oturduğunuz takım elbiseli zat-ı muhteremlerden başlayabilirsiniz. Hafta içi Türk Telekom Arena’nın açılışında yaşanan bir olay aslında sporda şiddetin niye var olduğunun da bir açıklamasıydı. Galatasaraylı ve Fenerbahçeli başkan ve yöneticiler stadyumu geziyor. O sırada iki işçi biri Galatasaraylı, biri Fenerbahçeli, yan yana kendi takımlarının atkılarını açıyor. İki işçinin bu gayet normal kabul edilmesi, sevindirmesi, verse verse kardeşlik mesajı verebilecek eylemi sonrası Fenerbahçe atkısı açan yaka paça dışarı atıldığı yetmezmiş gibi işinden de kovuluyor. Sporda, toplumda şiddet sorunu niye çözülemez biliyor musunuz? Çünkü sporu, toplumu yönetenlerin, köşe başlarını tutmuş kodamanların, başkanların, patronların bir atkıya, bir dostluk mesajına bile tahammülü yok da o yüzden.

Son olarak Metin Göktepe… Metin Göktepe’yi anarken şunu kesinlikle unutmamak lazım. O, yalnızca bir gazeteci değildi. Zaten sade gazeteci olunamaz, gazetecinin bir tarafı vardır. Ya egemenlerin tarafındadır, ya ezilenlerin. Bu kelimeyi cimri kullanma taraftarı olsam da Göktepe bir kahraman, bir işçi sınıfı kahramanıdır. John Lennon’ın meşhur şarkısında dediği gibi “işçi sınıfı kahramanı olunmalı”… Tüm gazetecilere, hele ki bizim gibi genç olanlara bir vasiyet: “Metin Göktepe olunmalı…”

Sunday, January 2, 2011

Zamanın egemen ruhuna karşı...



BU YAZI İLK OLARAK 2 OCAK 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


Tarihsel dönemleri sportif figürlerle eşleştirmek benim için eski bir oyun. Ortaokulda Can Kozanoğlu’nun ‘Türkiye’de Futbol’: “Bu maçı alıcaz” kitabını okuduğumdan beri bu işe mesai harcarım. Kozanoğlu kitabında Galatasaray’ın 14 yıllık şampiyonluk kıtlığından ülkenin 80’lerde geçirdiği neo-liberal dönüşüme başarıyla ayak uydurarak çıktığını belirtir. Çok haklıdır! Bu adaptasyonun önemli bir yerine de dönemin “acar” yöneticisi Ergun Gürsoy’u koyar. Şöyle der hocamız: “Ergun Gürsoy ‘çağdaş’ Galatasaray’ın ‘elit’ yöneticilerinden. Önüne geleni teper, arkadan geleni kapar. Onun her şeye hakkı var. “Mert Karadeniz uşağı” ya…”

80’lerin sonu… 24 Ocak kararları ve 12 Eylül ülkeyi iyiden iyiye dönüştürmüş, işçinin, yoksulun beli fena bükülmüş. “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı” sloganı kapıda bekliyor ve tabii ah nasıl unuturuz “post-ideolojik halay başları” dünyanın her yerinde bitmeye başlamış. Böyle bir ortamı “hin”, “her şeye gücü yeten”, “her şeyi kılıfına uydurabilen”, kibarca söylersek “hallediveren” kapitalistlerle eşleştirmek gayet yerinde. Bu yüzden Ali Şen ve Ergun Gürsoy dönemin temsilcileri olmak için uygun seçimler.

Oyunumuza devam edelim. 60’lara, işçilerin, köylülerin ve öğrencilerin yavaş yavaş uyandığı, o naif ama sapasağlam döneme gelelim. Bu çağa elbette Metin Oktay ve Lefter Küçükandonyadis gider. 70’lerin militan, direngen, iniş çıkışlarla dolu ortamı Metin Kurt’la özdeşleştirilebilir! Hep “bizim” taraftan değerlendirdik. 80’lerle birlikte muktedirlerin dönemi başlıyor merak etmeyin. 90’ların başı, Hakan Şükür’ün çıkışı ve İslami cemaatlerle, Refah Partisi’nin yükselişinin denk gelmesi anlamlıdır. Ve elbette kanlı OHAL günleri, fail-i meçhuller, köy boşaltmalar, türlü zulüm, baskı, tavan yapan milliyetçilik, Tansu Çiller, Necdet Menzir, Mehmet Ağar… O günleri de en iyi ‘imparator’ Fatih Terim temsil eder desek çok mu acımasız davranmış oluruz? Bence cuk oturur!

VAY ASKER, MİLLİYETÇİ, MAÇO BÜLENT UYGUN VAY!

2000’lere geldiğimizde kriz, banka hortumları, yolsuzluklar, işsizlik ve IMF karşılıyor bizi. Öte yandan Aziz Yıldırım’ın yükselişini görüyoruz ve elbette AKP’nin. İktidarda “istikrar” dönemi başlıyor her iki tarafta da. Ama bir o kadar da hoyrat, kendisine tanınan güveni suistimal eden, iki yüzlü bir istikrar. Tabii ki 10 yılın ikinci yarısından itibaren yükselen Anadolu sermayesiyle, Anadolu kulüplerinin çıkışı arasında da bir korelasyon kurulabilir, bu ikisi birçoklarının iddia ettiği üzere birbirinin direkt sonucu olmasa da…

Fakat oyunumuza dönersek ve bugünün ruhu nedir, zamanın ruhunu en iyi hangi sportif figür karşılıyor sorusuna yanıt ararsak benim aklıma ilk Bülent Uygun ve bu hafta kurduğu kendince esprili ve zeka dolu(!) cümle gelir: “Futbolcularım ne zaman Nadide Sultan’a, ne zaman Eyüp Sultan’a gitmeleri gerektiğini bilecek.” Kafiyeni, her tarafından yaratıcılık akan metaforunu sevsinler senin asker Bülent, milliyetçi Bülent, aslan Bülent!

Zamane iktidarının yansıttığı maço, cinsiyetçi, muhafazakar ve otoriter söylemi kusursuz bir şekilde yansıtıyor Bülent Uygun. Sivasspor’un başındayken maçlardan önce takımını Onuncu Yıl ve Mehter Marşı’yla hazırladığı için köşemize daha önce de konuk olmuştu. Nazi Almanyası’ndaki Riefenstahlvari motivasyon yöntemleri es geçilemezdi elbette.

Son dönemde liberallerin kendisine biçmeye çalıştığı “demokrat” elbisenin aslında ne kadar bol ve uyumsuz geldiğini rahatlıkla gözlemlediğimiz, tek dil, tek milletçi başka bir deyişle enikonu statükocu AKP’nin Kürtlere karşı askerle birlikte oluşturduğu ittifak da “Asker” Bülent’i bu role daha da uygun hale getiriyor. Tabii oyunumuzu sportif figürlerle sınırlamasak dönemin ruhunu en iyi yansıtan isim olarak “Ayazma Fatihi” Ali Ağaoğlu’nu gösterirdim ama o işi Express dergisinde yazdığı “Bir istilacının portresi: Ali Ağaoğlu” başlıklı yazısıyla Ulus Atayurt kusursuz bir şekilde icra etmiş zaten.

YENİ YIL DİLEĞİ: OTOKRAT KAPİTALİZME KARŞI ORTAK CEPHE

Yeni yıla adımımızı attık, yeni yıl mesajları da gırla gidiyor haliyle. Bizleri, bu ülkenin ezilen emekçilerini, köylülerini, Kürtlerini, Alevilerini baskılar ve saldırılarla dolu bir yıl bekliyor, bundan hiç şüpheniz olmasın. 2011’in hemen öncesindeki çıkışlarıyla AKP bunu açıkça ortaya serdi.

“İşçi gerekirse 16-18 saat çalışacak” beyanıyla, tek dil, tek millet, tek bayrak söyleminin arka arkaya gelmesi aslında iyi bir kombinasyon oluşturdu. “Tanı bunları, tanı da büyü” diyor ya Ahmed Arif. Düşmanımızı iyi tanıyalım. Karşımızda liberal falan da değil tüm silahlarını emekçilere, kadınlara, Kürtlere, Alevilere, ormanlara, derelere, mahallelere, öğrencilere, sosyalistlere doğrultmuş otokrat kapitalist bir hükümet var. Liberal aydınların tüm hegemonik bombardımanına karşın sosyalistler bunun böyle olduğunu uzun süredir söylüyordu zaten. Fakat dönem haklı çıkmakla böbürlenecek dönem değil. Proudhon’un dediği gibi şafağı önceden gördü diye hiç övülür mü insan?

Kemalistler uzun süre “Türkiye İran oluyor, Malezya oluyor” gibi aptalca yaygaralar kopardı. Size otokrat kapitalizmin, bu köleci, baskıcı zihniyetin Türkiye’yi nereye benzetmek istediğini söyleyeyim: Çin! Yeni yılda ve önümüzdeki on yılda bunu engelleyebilecek tek bir güç var o da emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadın, LGBTT ve ekoloji mücadelelerinin ortak cephesi! Kapitalist talana karşı tarihi bir direniş dönemine adım atıyoruz. Sporda savunmanın hücumu tetiklemesi gibi, direnişimiz kontra atağımızı yaratsın kararlılığıyla; hepimize şimdiden kolay gelsin…

Monday, December 20, 2010

Coubertin’in çöken hayalleri ve Spor Başkentliği hikâyesi


HAYAT DERGİ'NİN ARALIK SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

Kasım ayı içerisinde İstanbul, AB’ye bağlı bir kurum olan Avrupa Spor Başkentleri Birliği(ACES) tarafından 2012 Spor Başkenti seçildi. ACES, 2001’den bu yana her yıl bir Avrupa şehrini spor başkenti ilan ediyor. Bugüne kadar Madrid, Stockholm, Glasgow, Alicante, Rotterdam, Kopenhag, Stuttgart, Varşova, Milano ve Dublin başkentlik yaptı. 2011’de sıra Valencia’da, 2012’de ise İstanbul’da.

İstanbul’a bahşedilen bu paye Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın da hazır bulunduğu bir basın toplantısıyla açıklandı. Bağış, hadiseyle yakından ilgiliydi. Ancak açıklamalarında spor başkentliğinden ziyade Türkiye’nin AB nazarında arttırdığı saygınlıktan bahsetmeyi tercih etti ve bir anlamda da bu kararı “başarılı” hükümranlıklarına bağladı: “Türkiye şu anda Avrupa’nın 6.büyük ekonomisi. Avrupa’nın en hızlı ve sağlıklı büyüyen ekonomisine sahibiz. Avrupa’nın en güçlü ordusu da bize ait.” Gördüğünüz gibi sporla gayet alakalı cümleler!

Aslında şaşıracak bir şey yok. Politikacıların sporla bu denli içli dışlı gözükürken dahi spordan başka her şeyden bahsetmeleri bir tesadüf değil, aksine siyasetin gereği. Sporun AB hatta genişleterek söyleyeyim Batı Medeniyeti için önemi ezelidir. AB tarafından yayınlanan “White Paper on Sport”-Sporda Beyaz Sayfa- deklarasyonunda şöyle bir tanım vardır:
“Spor, Avrupa Birliği’nin stratejik hedeflerine önemli bir katkısı olan sosyal ve ekonomik bir fenomendir. Uluslar ve kültürler arasında barış ve kardeşliği geliştirmeyi hedeflediği kadar halkın spor aracılığıyla eğitimini de amaçlayan olimpik ideal Avrupa’da doğmuş ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Avrupa Olimpiyat Komitesi tarafından geliştirilip, yayılmıştır.”


Doğru teşhis yanlış tedavi

Spor aracılığıyla barış, kardeşlik geliştirme ülküsünün kökenleri Modern Olimpiyatların kurucusu sayılan Pierre de Coubertin’e kadar dayanır. 1863-1937 yılları arasında yaşayan Fransız pedagog ve tarihçi Coubertin, Marx’la ya da sosyalist külliyatla hiçbir alakası olmamasına rağmen 19.yüzyıldaki eşitsiz kapitalist gelişmenin toplumlar üzerinde yaratacağı tahribatın farkına varmıştı.

Yaşanacak ahlaki ve entelektüel çöküşün devası olarak öne sürdüğü şey ‘Kaslı Hıristiyanlar’ felsefesinin kurucuları Canon Kingsley ve Thomas Arnold’un düşüncelerinin ve Antik Yunan ideallerinin yeniden canlandırılmasıydı. Coubertin’e göre bu yolla spor, Avrupa gençliği üzerinde endüstriyel kapitalizmin yaratacağı ahlaki çöküşü tersine döndürecek ve sağlam karakterli bireyler yaratacaktı.

Coubertin, kapitalizmin yaratacağı yıkım konusunda haklıydı. Amatör sporların özünde sahip olduğu erdemler hususunda da çok yanlış bir yerde durduğu iddia edilemez. Hatası bir üst yapı kurumu olan sporu kapitalizmden özerk bir yapı sanmasında idi. Coubertin’in iyi niyetli Olimpiyat Projesi doğumundan itibaren Avrupa’daki piyasa ekonomisinin egemenliği altındaydı dolayısıyla hiçbir zaman amaçlarına ulaşamadı.

İlk modern olimpiyat, Atina 1896, George Averoff’un “hayırsever” katkılarıyla gerçekleşti. 1900, 1904 ve 1908(Paris, St.Louis, Londra) olimpiyatlarının, endüstriyel kapitalizmin ürünlerinin kutsandığı Dünya Fuarı organizasyonu ile aynı dönem ve şehirlerde gerçekleştirilmesi elbette bir tesadüf değildi. 1928’den itibaren olimpiyatlar Coca-Cola gibi firmaların sponsorluğunda gerçekleşmeye başladı ve Coubertin’in kapitalizmin tahribatlarına karşı yola çıkan projesi kapitalizmin oyuncağı oldu.

1936 Berlin Olimpiyatlarından günümüze sermaye ve AB, IOC, FIFA gibi hakim spor kültürünü yönlendiren kurumların öncülüğünde spor, Coubertin’in iyi niyetli ama saf ve derinliksiz projesinin hedeflediklerinin aksine ticarileşmeye, milliyetçiliğe ve sporun özünü yitirmesine, yabancılaşma aracı haline gelmesine yol açan profesyonelleşmeye ön ayak oldu. Yani Coubertin, ne arzuladıysa spor onun tersi işlevler kazandı. Zaten aksi de maalesef mümkün değildi çünkü kapitalizm buna izin veremezdi.

Ne dersiniz? İstanbul, 2012 spor başkenti ilan edilirken Egemen Bağış’ın, “Ekonomimiz şöyle süper, ordumuz şöyle yiğit” gibi açıklamalar yapması pek de uçuk sayılmazmış, öyle değil mi?

Sunday, December 12, 2010

Kabahatin çoğu...

BU YAZI İLK OLARAK 12 ARALIK 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Dışarıdan bakınca ne kadar acayip değil mi? Polis diye bir örgüt var. Kaskı, copu, biber gazı, silahı, zırhıyla tam teşekküllü sayısız robokoptan oluşan bir yapılanma. Arkadaşımız, dostumuz olduğuna dair iddialar var. Ha bir de memleketteki asayişi sağlamak gibi de bir “kutsal” görev bahşedilmiş kendilerine.

Bu “arkadaşlar” aynı bölgede, birer gün arayla karşımıza çıkıyor. Yer: Beşiktaş. 4 Aralık Cumartesi günü…

ÖĞRENCİYE KARŞI ASLAN…

Birkaç yüz kişilik bir öğrenci grubu, “darbe yapılanması YÖK’ün kaldırılması”, “anadilde, parasız, bilimsel eğitim” ve “üniversitelerden güvenlik kuvvetlerinin çekilmesi” gibi iktidar ve yandaşlarının tahayyül dahi edemeyeceği demokratlıkta talepleriyle kendilerini yok sayan Başbakan ve rektörleri protesto ediyor. Üstelik cehaletini ön yargısına ve tarafına borçlu olan basın ve siyasilerin iddialarının aksine anayasal haklarına dayanarak gerçekleştiriyorlar bu eylemi.

Cengaver polisimizin tepkisiyse malum! “Türk polisi sahibini gururlandırırken” adlı filmden bilindik kareler… Protestoyu hazmedemeyen makatımın sultanının emriyle orantısız şiddeti de aşan işkence seviyesinde bir saldırı, yere düşmüşleri, silahsızları, zırhsızları hatta hamile bir arkadaşımızı bile hunharca coplayan, tekmeleyen bir barbarlık performansı.

Ha tabii bu arada Ankara’dan İstanbul’a gelmek isteyen öğrencilerin sanki kent OHAL şartlarındaymış ya da bu öğrenciler katil sürüsüymüş gibi şehre alınmamaları, otobüsleriyle geldikleri yere yallah geri postalanmaları gibi bir saçmalık da var.

HOLİGANA KARŞI KEDİ…

O günün ertesi… 5 Aralık Pazar. Yine Beşiktaş’tayız. Bursaspor taraftarına 7.5 yıl sonra izin çıkmış. Onlar da fırsat bu fırsat zulada ne kadar satır, katana, İsviçre çakısı falan varsa doldurmuşlar, otobüslerle İstanbul’a gelmişler. Bir gün önce yek yüreklerini ve demokratik taleplerini kuşanmış gelen öğrencileri şehre sokmayan “yiğitler” nedense bu bıçaklı arkadaşlara pek söz geçirememiş. Büyük ihtimalle otobüslerini aramaya dahi gerek duymamışlardır.

Pazar günü Beşiktaş’ta yaşananlar da malum! Çatışacağı kabak gibi meydanda olan iki taraftar grubu bir şekilde punduna getiriyor, birbirine giriyor ve 3 kişi bıçaklanıyor. Bir gün önce aynı caddede meydanda kül bırakmayan, silahsız öğrencilere karşı Conan kesilen polislerimiz bu kez ortalıkta yok! Ancak olay bittikten sonra şüphelileri gözaltına alırken görebiliyoruz onları.

Hiç kimsenin canına kastetmeyen öğrencinin karşısında aslan, eli bıçaklı holiganların karşısında kedi! Gücü yeten yetene mi? Başka bir durum mu var?

Aslında biraz sakin kafayla resmin dışına çıkıp düşününce ortada hiç de genel yapıyla, statükonun kaygı ve emelleriyle uyumsuz bir durum olmadığını fark edebiliriz. Fanatik futbol taraftarlığı ve bunun üzerinden oluşturulan, emekçilerin hayatını domine eden kültür müthiş bir “işgal” aracıdır. Egemen kültür, emekçinin reel yaşantısı ve içinde bulunduğu üretim koşullarını sorgulamasını engellemek üzerine tasarlanmıştır. Futbol fanatizmiyle yatıp kalkan milyonlarca gencin kendilerine devamlı olarak düzene itaat, milliyetçilik ve cinsiyetçilik aşılayan bu mikro ideoloji dışında bir şeyle, hele ki devrimci siyasetle uğraşması elbette ki hakim siyasi çevrelerin işine gelmez. Dolayısıyla iktidarın gözünde hangisi makbuldür, eli bıçaklı holigan mı, anadilde eğitim talep eden sosyalist öğrenci mi sorusunun cevabı tereddütsüz a şıkkıdır. Eh, bu şartlarda saldırıya uğrayanın b şıkkı olması da şaşırtıcı değil.

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN YENİDEN ÜRETİMİ

Farkında mısınız bilmiyorum ama her sene benzer süreçleri 2-3 kez yaşıyoruz. Stadyum önünde birileri bıçaklanıyor. Ana akım medya çok üzülmüş pozlarına giriyor. Siyasiler kınama yayınlıyor. Futbol Federasyonu yasa çıkarmaktan falan bahsediyor. Holiganizmin neden kaka olduğuna dair sosyolojik 1-2 tefrika yayınlanıyor. Maşallah sporda şiddet ve sporda ırkçılığa karşı her türden lakırdı var. Ortada olmayan tek şey çözüm ve çözüme dair somut adımlar.

Türkiye ve dünyada bu soruna çözüm bulunamamasının birincil nedeni çözümün kimsenin umurunda olmaması. Yönetici elitlerin önem verdiği tek şey bu sorunun yarattığı marjinal “yıkıcılığın” azaltılması. Sorunun ortadan kaybolamayacağını kendileri de biliyor çünkü problem düzen içerisinde kendini sürekli olarak yeniden üretmekte. Sistem içi çözümlerle yoksulluğu, şehirciliği, eğitimi, sağlığı neden düzeltemiyorsak sporda şiddeti de aynı sebeplerden düzeltemiyoruz. Ehlileştirebilir miyiz? Kısmen. Bu çözüm müdür? Kesinlikle hayır! Bu sorunun ehlileştirilmesi gecekonduları yıkıp yoksul halkı kent çeperlerine süren ve “gözden ırak” yeni gettolar oluşmasına sebebiyet veren kapitalist şehirciliğin çözümlerine benzer. Engels’in deyimiyle “çözümsüzlük üreten çözüm.”

Son olarak kimin ne cibilliyette olduğunu açıkça ortaya seren bir haftayı geride bıraktık. Hamile arkadaşımızın karnındaki bebeği öldürenleri yakından tanıyoruz, unutmayacağız. “19 yaşında ve hamile…”, “hamilenin eylemde ne işi var…”, “hamile değil, yalan” diye yazanları yakından tanıyoruz, unutmayacağız. Bu cinayeti haber yapmayan, küçük gören sözde gazetecileri unutmayacağız! Bütün medya organları ve teşkilatlarıyla o gencecik arkadaşımızın üzerine gidenleri, onu harcamaya çalışan şerefsizleri bu ülkenin vicdanı körelmemiş insanları affetmeyecektir…

Kuru kuruya destek sözleriyle olmaz biliyorum. Daha fazlasının yapılması gerekir! Bunun neden yapılamadığını, polis cinayetine karşı neden yeri göğü inletemediğimizin cevabını da biz, yani sosyalist gruplar verelim. Bir sosyalistin “bu ülkenin insanları niye böyle” diye sızlanmaya hakkı yoktur. O yüzden Nazım Usta’nın şiirini biraz bozacağım: “Kabahat bizim demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu bizim canım kardeşlerim…”

Sunday, December 5, 2010

Para, şike! İşte FIFA işte!



BU YAZI İLK OLARAK 5 ARALIK 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


“Yeni ülkelere gidiyoruz. Futbolu yeni topraklara taşıyoruz.”


FIFA başkanı Sepp Blatter, 2018 ve 2022 dünya kupalarının sırasıyla Rusya ve Katar’da düzenleneceğini bu cümlelerle açıkladı. Yeryüzünün en şaibeli organizasyonlarından biri adına sarf ettiği bu cümlenin meali tabii ki şuydu: “Yeni pazarlara gidiyoruz. Futbolu kârın daha yüksek olduğu yeni marketlere taşıyoruz.”

FIFA artık şaibe ve yolsuzluk kelimeleriyle eş anlamlı hale gelmiş durumda. Dünya kupasını düzenleyecek ülkelerin belirlendiği bu süreçte de 6 üyesi ciddi suçlamaların odağındaydı. 2 üye, Nijeryalı Amos Adamu ve Tahitili Reynald Temarii, Amerikan şirketleri adına lobi faaliyeti yürütüyormuş gibi yapan Londra Sunday Times gazetesi muhabiri tarafından “suçüstü” yakalandı. Adamu, oyunu 500.000 sterline sattı. Temarii ise bir spor akademisinin finanse edilmesi karşılığında oyunu satabileceğini söyledi. Bu 2 üye, FIFA tarafından 3 yıllığına cezalandırıldı ve oylamaya katılamadı. Kurumun eski genel sekreteri Michel-Zen Ruffinen de hangi yetkililerin rüşvet almış olabileceğini muhabirlere söylerken gizlice görüntülendi.

FIFA’NIN KİRLİ ÇAMAŞIRLARI

Geçtiğimiz Pazartesi günü(29 Kasım) BBC, ‘Panorama’ programıyla hem muhteşem bir habercilik örneği sundu hem de FIFA’nın kirli çamaşırlarını açığa çıkardı. Programı, olimpiyat ve dünya kupalarında dönen yolsuzluklarla ilgili yazdığı kitaplarla yakından tanıdığımız Andrew Jennings hazırladı. Jennings, 2018 ve 2022 seçimlerinde de oy kullanan üst düzey isimlerden Nicolas Leoz, Issa Hayatou ve Ricardo Teixeira’nın 1990’larda rüşvet karşılığı oylarını sattığını belgeliyordu. Aynı zamanda FIFA as başkanı Jack Warner hakkında ayyuka çıkan hatta belgelenen “usulsüz bilet satışı” hakkındaki iddialar da yeniden dile getirildi.

FIFA’nın tüm bu belgelere, cevapsız kalan iddialara, kamuoyu baskısına rağmen hiçbir şey olmamış gibi seçim takvimini aynen uygulaması ibretlik olsa da şaşırtıcı değil. FIFA, milyarlarca doları yöneten bir kurum olmasına rağmen tamamen bağımsız ve hiçbir dış yapı tarafından denetlenemeyen bir organizasyon. Hafta içerisinde Uluslararası Şeffaflık Örgütü de rüşvet iddiaları açığa çıkarılana kadar seçimlerin ertelenmesi gerektiğini belirtmişti. Şeffaflık Örgütü yalnızca şeffaf değil safmış da. Çünkü FIFA’nın tarihi -özellikle Joao Havelange’dan bu yana- kurum içi skandalların örtbas edilmesinden ibarettir.

Panorama programında benim asıl ilgimi çeken nokta Hollanda hükümetinin açıkladığı FIFA taahhütleriydi. Bilindiği üzere FIFA, dünya kupası düzenlemek için kendisine başvuran ülkelerden çeşitli taahhütler istiyor. Bu taahhütler, kupayı düzenleyen ülkede –gerekirse- yeni yasalar demek ve bu yasalar ilk aşamada FIFA ve sponsorlarının kârını garanti altına almak için çıkarılıyor. Bunlar neler mi? Örneğin vize kurallarının gevşetilmesi, işçi haklarının “esnekleştirilmesi”, sponsorlar için vergilerin düşürülmesi, yabancı bankalar için işlemlerin kolaylaştırılması vs… Hollanda Parlamentosu milletvekillerinden Renske Leijten bu konuda söylenmesi gerekenleri çok net bir şekilde söylüyor: “Hükümet olarak bizim herhangi bir organizasyon için özel olarak kanun yapmamız beklenemez. Yasalar herkes için yapılmalıdır, yalnızca bir kurum için değil.”


DAHA KÂRLI PAZARLAR!

Mega spor organizasyonları hakkındaki yanlış efsanelerin önde geleni “kârlı” olduğudur. Dünya kupaları kâr getirir ama sadece FIFA ve sponsorları için. Ev sahibi ülkeler nadiren kâr eder ve bu da FIFA’nın kâr rakamlarına yaklaşamaz bile. Örneğin 2018 adaylarından Hollanda’nın hesabına göre kupanın ülkeye getireceği zarar 150 milyon Euro idi. 2010 dünya kupası FIFA’ya tam 3 milyar dolar kazandırdı. Karşılığında Güney Afrika halkı daha da fakirleşti, evlerinden oldu, teneke kentlerde yaşamaya mahkum edildi. Bugün ülkenin her yerinde gecekondu isyanları baş gösteriyor. Geçtiğimiz hafta El-Cezire televizyonu bu konuya özel bir program hazırladı ve bu süreçte dünya kupasının rolünü de vurguladı.

Bu gerçekleri göz önüne aldığımızda FIFA’nın neden aniden “futbolu yeni ülkelere götürme” elçisi kesildiğini anlayabiliriz. FIFA, İngiltere, ABD, Hollanda gibi ülkelerde istediği kârları elde edemez. Çünkü bu ülkelere kafasına estiği gibi “işçi haklarını esnetin, vergileri düşürün” dediği zaman problemlerle karşılaşacağını bilir. “Yeni ülkeler” ise “yeni pazarlar” demektir. Kapitalizme nispeten yeni angaje olan, otoriter kapitalist ülkeler sermaye için biçilmiş kaftanlardır. Dolayısıyla bu mesele ABD, İngiltere gibi klasik odakların güçsüzleşmesiyle değil, “yeni pazarların” daha kârlı olmasıyla ilintilidir. Bunların örneklerini Pekin’de, Shanghai’da, Güney Afrika’da, Delhi’de gördük. Şimdi de 2014 Dünya Kupasının ev sahibi Rio De Janeiro’da görüyoruz. Başkan Lula, şehirdeki favelalara(gecekondu mahalleleri) karşı askeri bir operasyon başlattı. Elbette, bu mahallelerin uyuşturucu baronlarından temizlenmesi önemli ama benim içimden bir ses bu “temizliğin” uyuşturucu baronlarıyla sınırla kalmayacağını ve bu favelaların kentsel dönüşüm adı altında hepten yok edileceğini, sakinlerinin de kentin çeperlerine postalanacağını söylüyor. Devlete karşı potansiyel teşkil eden mahallelerin kriminalleştirilmesinin artık bayatlamış bir taktik olduğunu bilmesek ve yetkililer tüm bu operasyonların 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyatları için gerçekleştirildiğini itiraf etmeseler daha rahat olurduk ya… Bakalım Lula’nın tavrı farklı olacak mı?

2018 ve 2022, Rusya ve Katar… FIFA’ya şimdilik hayırlı olsun, iyi para kaldırırlar bu pazarlardan. Hani FIFA ve IOC hep diyor ya “spora politika karıştırmayın” diye, bunca belgeli yolsuzluk, iddia, istatistik, rant… Siz spora başka şeyler karıştırıyor olmayasınız?

Sunday, November 21, 2010

Çapsız tiradın anlattıkları


BU YAZI İLK OLARAK 21 KASIM 2010'DA EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR


"At sahibine göre kişner” denir ya, bu medyada da aynen böyle. Sahibi kimse ona göre, onun çıkarlarına göre yayın yapar medya organları. Televizyon, bunun görsel olarak en gelişmiş örneklerini en yaygın şekilde sunma becerisine sahiptir. Bu bakımdan düzene eleştirel bir gözle bakabilenler için de önemli bir laboratuardır. Spor medyasına gelince, bu laboratuar bir panayır halini alır.

Spor ve spor basını sistemin önemli ideolojik uzuvlarından biri haline getirildiği ve dinamikleri militarizm, milliyetçilik ve cinsiyetçilikle harmanlandığı için onun aracılığıyla düzenin en realist fotoğraflarını çekebilirsiniz. Bu fotoğraflar realist olmalarından mütevellit eleştirel gözlere bir o kadar da can sıkıcı gelir. Ne de olsa gerçektir ve günümüzün gerçekliği en kibar tabirle mide bulandırıcıdır.

13 Kasım 2010’da oynanan Bursaspor-Trabzonspor maçı sonrası Bursaspor TV’de karşımıza çıkan spiker Seda Çapçı ülke sporundaki tüm çarpıklıkları 16 dakikalık hezeyan tiradına sığdırmayı başararak bu alanda önemli bir kaynak vazifesi gördü. Her cümlesinden fanatizm, hazımsızlık, erkek egemen söyleme bulanmış bir cinsiyetçilik, sosyal ırkçılık ve ayrımcılık akan Çapçı’nın mevzubahis sözlerini internete erişme olanağınız varsa kolayca dinleyebilirsiniz. Ben yine de o meşum cümlelerin üzerinden gitme ve sakatlıklarını teşhir etme niyetindeyim.

HEGEMONİK KÜLTÜRÜN ÖZETİ

“Biz bağrımızda, içimizde yaşattığımız Trabzonluları her zaman kanıksadık, kendimizden gördük, ayırt etmedik. Zaten T.C hudutları içerisinde bu dili konuşan, ben Türk’üm diyen herkes Türk’tür, kardeştir. Burada ekmek yediler, burada kazandılar. Biz mutlu olduk, hiçbir zaman bu ayrımı algılamadık ama bize algıda seçicilik yaptırdılar. Onları hemşeri kabul etmiştik, meğer değillermiş.”
Çapçı’nın şoven, sosyal ırkçı ve banal faşist söylemlerin en klişelerini derleyerek seslendirdiği bu türküye sebep olarak gösterdiği şey Trabzonsporlu taraftarların galibiyetlerini kutlamaları, “Bize her yer Trabzon” gibi sloganlar atmaları, “Bursa pabucu yarım çık dışarıya oynayalım” demeleri. “Küfür ettiler” de diyor Çapçı, etmişlerdir doğrudur ama bu, Çapçı gibi tüm şehre yayın yapan bir kanalın spikerinin tavrını haklı çıkarır mı? Bursa’daki Karadenizli ve Trabzonlu nüfus epey fazladır. Çapçı’nın fanatizmle dışa vurdukları kentteki ayrımcı, tepeden bakan, ötekileştirici görüşleri ortaya dökmekle kalmıyor televizyon aracılığıyla bunları yaygınlaştırıyor ve besliyor da.

Çapçı burada kalmıyor. Üzerine futbol taraftarlığı elbisesi geçirilmiş erkek egemen söylemleri, “yiyorsa, çıkışta bekleyin ulan” düzeyiyle şakımaya devam ediyor. Biliyorum, benzetme ve mübalağa sanatlarına başvurduğumu sandınız ama vallahi öyle değil. Şöyle diyor spikerimiz:
“Madem her yer Trabzon diye tezahürat yapmayı biliyorsunuz, maç çıkışı Heykel’e gelseydiniz. Özellikle de Bursa’da EKMEK (burası vurgulu) yiyen Trabzonlulara sesleniyorum. Haydi giyin formalarınızı, çıkın gelin, bekliyorum. Gelemiyorsunuz çünkü…”


Bu noktada Çapçı, fanatizmin dayattığı yaygın bir saçmalığı da dillendiriyor: “Kendini, taraftarı olduğu takımın sözde karakteriyle özdeşleştirmek.” Çapçı’ya göre Bursaspor asil ve büyük bir camia bu sebepten “hayali bir cemaat” (Benedict Anderson’ın bu tabiriyle ulusçuluk-taraftarlık korelasyonuna da selam göndermiş olalım) olan Bursaspor taraftarları da asil, büyük ve elbette kaçınılmaz olarak diğerlerinden daha ayrıcalıklı.
“Biz her zaman olgun, asil bir duruş gösterdik. Yendiğimiz zaman karşı tarafı rencide etmeden sevindik, çünkü biz adam gibi(buralar ekstra vurgulu) bir camiayız.”


GERÇEKTEN KÜÇÜK, KÜÇÜĞÜ DESTEKLESE…

Seda Çapçı örneğinde de gördüğümüz gibi kadınların “adam gibi” benzeri cinsiyetçi söylemleri niye benimsediğini tüm bu tiradı dinleyince kestirmek zor değil. Çapçı, bu ülkenin nahoş fotoğrafını neredeyse eksiksiz bir şekilde vermeyi başarıyor. Futbol maçında alınan bir mağlubiyet, biraz sinir bozukluğu, biraz hazımsızlık birikmiş tüm nefreti, ayrımcılığı ve ideolojik çiğliği yansıtmaya yeterli.

Bu arada atlamayalım. Trabzonspor cephesinden Seda Çapçı’ya gösterilen kimi tepkiler de tüm bu “güzel ortam”la gayet kafiyeli. Çapçı’nın işine son verilmesi üzerine, “Biz adamı böyle kovdururuz”’dan başlayarak galiz küfürlere uzanan reaksiyonlar aslında Çapçı’nın varlık sebebi. Egemenlerin dilini kullanarak nefret saçan, birbirinin kopyası 2 ayrı kutuptan başka bir şey olmadıklarının maalesef farkında değiller.

Gazetelerde Trabzon’un başarısı üzerine atılan manşetleri, “Küçük, küçüğü desteklermiş her zaman, hayatta da böyledir bu…” diye tanımlayarak sonlandırıyor tiradını Çapçı. Eh, böyle sözler sarf eden birinin “küçük” kelimesiyle imlediklerini, kastettiklerini anlamak zor olmasa gerek. Umarız öyle olacak Seda Çapçı, size göre “küçük, sıradan, asil olmayan, bayağı insanlar” birbirini desteklemeye başlayacak ve egemenlerin değerlerini bir virüs gibi oradan oraya taşıyan, sizin gibilerden kurtulacağız…

Sunday, November 14, 2010

Enes Kanter, NCAA ve amatörlük ilkesi



BU YAZI İLK OLARAK 14 KASIM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Amerikan Kolej Basketbol Ligi, NCAA’in arifesinde Türkiyeli basketbolseverler kötü bir haber aldı. Neslinin en yetenekli uzunlarından Kentucky Wildcats’li Enes Kanter, NCAA’de forma giymekten men edildi. Kurum, Kentucky’nin itiraz hakkını açık tutuyor fakat bu yolun sonuç vermesi şimdilik düşük bir ihtimal…

Fenerbahçe Ülker Basketbol Şube Direktörü Nedim Karakaş’ın geçtiğimiz sene New York Times’a verdiği röportajda yaptığı, “Enes’e 3 yıllık bir süreç içinde 100 bin dolardan fazla para ödedik” şeklindeki açıklama bu kararın geçmesinde önemli rol oynadı. Kanter’i belirli bir ücret karşılığı profesyonel olarak basketbol oynadığı, dolayısıyla amatörlük ilkesine uygun olmadığı gerekçesiyle NCAA’de izleyemeyeceğiz. Peki, oyuncularının amatörlüğüne bu kadar önem veren NCAA bu “ilkeli” amatör ruh tablosunun neresinde yer alıyor?

Her şeyden önce NCAA deyince, basketboldan Amerikan futboluna birçok sporu kapsayan ve binlerce öğrenciyi şemsiyesi altında bulunduran devasa bir endüstriden söz ettiğimizi belirtmek lazım. NCAA, her ne kadar “kâr amacı gütmeyen kurum” statüsünde yer alsa da aşırı ticarileşmiş ve kitlesel bir endüstri olmanın getirdiklerinden azade değildir. Sadece meşhur “March Madness” (Mart Çılgınlığı) adı verilen ve şampiyonun belirlendiği turnuvanın yıllık televizyon geliri bile 700 milyon doları aşmaktadır. Tarihi, gelenekleri, işlevleri bakımından önemli bir ideolojik yapının parçasıdır ve açıklaması bu yazının sınırlarını aşar ama sistemin yeniden üretilmesi hususunda profesyonel ligler kadar önemli bir yere sahiptir. Sadece “okul ruhu” olarak fetişleştirilen mikro-ideoloji bile başlı başına bir tez konusudur.

Üniversiteler her yıl spor programlarına muazzam miktarda para harcar. NCAA dışı gelirlerin kaynağı, “okul ruhu” gelişkin mezunların bağışlarına ve “merchandizing” satışlarına dayanır. Okul takımının formaları, anahtarlığı, şusu, busu… Birçok kolej programı toplam gelir olarak ülkemizdeki üç büyükleri kıskandıracak bir “merchandizing” kalemine sahiptir.

Enes Kanter’in koçu John Calipari, 2009’da Kentucky ile 8 yıllık bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşme karşılığında alacağı ücret: 31.65 milyon dolar. Kimi NBA koçlarını bile kıskandıracak bir rakam. NCAA’de üniversitelerin spor harcamaları muazzamdır çünkü bu harcamalar aslında bir yatırım stratejisidir. Spor takımının sürekli başarısı gelir kalemlerinin önemli bir itkisi olan “okul ruhunu” zinde tutmaya yardımcı olur ve tüm bu ticari ilişkiler üniversiteleri kaçınılmaz olarak kârlarını maksimize edip genişlemeyi amaçlayan şirketlere çevirir. Ernest Mandell, “geç” kapitalizmin tekel kârlarını üniversitelere yatırarak güdülendiğini iddia ederken haksız değildi. Sadece ABD değil tüm dünyadaki üniversitelerin son 30 yılda izlediği seyre bakarsak bunu daha iyi anlayabiliriz.

NCAA şemsiyesi altına girmiş “amatör” bir atletin bütün “lisans hakları” kuruma aittir. Sporcu bunlar üzerinde hiçbir hak iddia edemez. NCAA ise bilgisayar oyunlarından formalara bu oyuncuların sahip oldukları ve ürettikleri her şeyi tepe tepe kullanır. Kurum sadece bu yolla senede 4 milyar dolarlık bir gelir elde eder. Açıkça holdingvari bir işleyişi olduğu halde amatörlük ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirten, bununla övünen hatta bundan mistik bir sempati yaratan NCAA, her maç, her turnuva, her sezon kendi gelir kalemlerini devamlı yeniden üreten atletlere bu emekleri karşılığında 1 lira dahi ödemez. Evet, birçoğuna burs verir, üniversitede eğitim görme şansı tanır ve bu kapitalist eğitim ölçütleri içerisinde bir nimet gibi görünebilir. Fakat bu, maddi olarak atletlerin toplamda ürettiği değerin yanına bile yaklaşamayan eşitsizlikte bir mübadeledir.

NCAA şu anki haliyle atletlerin önüne konmuş bir staj dönemi gibidir. Tamamen profesyonelleşmiş, ticari bir ortamda sıkı çalışma, uyum, disiplin, itaat gibi her türlü “profesyonelliği” oyuncularından talep eder ama tek bir şartla: Oyuncuların amatör olarak kalması yani ücret almaması. Elbette bir de sporun “sakatlık” gibi bir gerçeği var. Sakatlıklar amatör/profesyonel ayrımı yapmaz. Bir sporcunun yıpranmasıyla eş değer olarak ortaya çıkma oranı da artar. NCAA’deki yoğun çalışmalarına dizlerini verdiği için profesyonel olma, yani bu işten para kazanma hakkını kaybetmiş yüzlerce “büyük yetenek” var.

Kolej yerine İtalya’da 1 sene profesyonel olarak oynayıp drafta katılan Brandon Jennings örneği sonrası “Ailemi geçindirmek zorundayım. 1 yıl daha para almadan bekleyemem” diyecek atletlerin sayısının artacağına dair korku henüz gerçekleşmedi. Fakat Ed O’Bannon gibi sağlığını ve kariyerini NCAA’de heba etmiş “eski yıldızlar” artık kurumun yarattığı haksız ilişkilere yavaş yavaş başkaldırıyor. 1995 NCAA finalinin unutulmaz ismi UCLA’li O’Bannon bir bilgisayar oyunundaki UCLA’95 takımında kendisinin olduğunu görünce NCAA’e dava açmıştı. Yine California, Maryland gibi okulların öğrencileri, spor bütçeleri yüzünden eğitim harcamalarını düşürdükleri gerekçesiyle geçtiğimiz sene kitlesel protesto eylemleri düzenlediler. Marylandli öğrencilerin hedefinde senede 1.75 milyon dolar kazanan Amerikan Futbolu koçu Ralph Friedgen vardı. Californialılar ise 2.8 milyon dolar karşılığı görev yapan Jeff Tedford’a kızgındı.

NCAA’in kaymağını yediği amatör spor mistisizmi, yaratılan gelirin bir kısmı oyunculara geri verilmedikçe, sakatlanan oyuncuların bursları kesilmedikçe ve okulu bırakıp profesyonel olan oyunculara geri döndüklerinde yine aynı burs ve olanaklar tanınmadığı sürece hikâyeden de öte basit bir reklamcılık hamlesinden ibarettir. Bir holding ne kadar amatörse NCAA de o kadar amatördür.

Monday, November 8, 2010

Spor aracılığıyla 'depolitizasyon' ve Tlatelolco Katliamı


BU YAZI İLK OLARAK HAYAT DERGİSİNİN KASIM SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

"¡No queremos olimpiadas, queremos revolución!" (Olimpiyat değil devrim istiyoruz!)

1968’i yad etmek için çok sebep var. Tarihin en çok konuşulan spor organizasyonlarından Mexico City Yaz Olimpiyatları da onlardan biri. 17 Ekim’de Evrensel Gazetesine yazdığım yazıda Tommie Smith ve John Carlos’un sarsıcı protestosunun öyküsünü anlatmaya çalışmıştım. Madalya törenine ayakkabısız, siyah çoraplarla çıkan ve ABD milli marşı sırasında ‘Kara Panterler’ selamı vererek yumruklarını göğe kaldıran ikilinin bu protestosu kuşkusuz spor tarihinin en politik anlarından biriydi.

1968’de, dünyanın her yerinde ‘sokağın’ politikası gündemi işgal ederken sporun bundan azade kalması beklenemezdi elbette. Oysa spor, 20.yüzyılın başından bu yana kasıtlı olarak apolitikleştirilmiş bir alandır ve yüz milyonlarca ‘tüketicisi’ olan bu alanın ‘gerçekten’ politik hale gelmesi egemenlerin çıkarlarıyla kesinlikle uyuşmaz. Bu iddia ışığında, FIFA’sından IOC’sine kurumsallaşmış, küresel sisteme entegre olmuş tüm spor organizasyonlarının neden “sporla politikayı karıştırmayın” mottosunu vazgeçilmez olarak sahiplendiğini daha iyi anlayabiliriz.

“Post-ideolojik halay başları…”

Günümüzün en büyük ve aynı zamanda en ‘politik’ yalanı politikalar üstü, “post-ideolojik” bir çağda yaşadığımız iddiasıdır. Başbakanından iş adamına, gazetecisinden spor adamına kadar köşe başlarını tutmuş tüm egemenler bu görüşü sıkı sıkıya sahiplenir. Bendenizin “post-ideolojik halay başları” diyerek nitelediği bu güruhun kolektif algılayışımıza gayet başarılı bir şekilde empoze ettiği üzere reel siyasi hegemonya ideal toplumun ta kendisidir. Devrimler çağı kapanmış, ideolojiler ölmüş, komünist hipotez yenilmiştir. Dolayısıyla “ideal toplumun” sözcüsü liberal hegemonyaya karşıt her fikir “çağ dışılık” olarak nitelenebilir. Velhasıl-ı kelam bu aynı zamanda mevcut düzeni yeniden üreten pratiklerin de politik olmadığı iddiasını taşır.

Bu yüzden Marmara Üniversitesi rektörü Zafer Gül’ün “İdeolojik takıntılı akademisyenleri barındırmayacağım” şeklindeki tehdidi “ideolojik takıntılı” sosyalist gruplar dışında kimseyi rahatsız etmez. Bu yüzden her futbol müsabakası öncesi milli marş okunması politik dayatma statüsünde kabul edilmez. Bu yüzden uluslararası spor organizasyonları küresel kapitalizmin en etkili yayılma araçlarından biri haline gelmişken ve her adımında mevcut sistemin tahkimini hedefliyorken aynı zamanda “Barışçıl ve tarafsız Olimpiyat Ruhu” martavalları bize pazarlanmaya devam edilebilir.

Ne de olsa onlar politikalar üstü ve ne de olsa biz post-ideolojik bir devirde yaşıyoruz!

‘Kara Panterler’ ve Tlatelolco

Egemenlere göre spor ve sokağın politikasının niye yan yana gelmemesi gerektiğini kısaca açıklayabildiysek 1968’e ve o tarihi eyleme hatta eylemin de öncesine dönebiliriz. 1968, sadece Avrupa’da değil ABD ve Meksika’da da hareketli bir dönemdi. Şöyle bir iddiada bulunabiliriz: Olimpiyat Komitesi yetkilileri ABD’deki Sivil Haklar Hareketinin turnuvaya olan siyasi etkisinden ne kadar çekiniyorsa Meksika’da şaha kalkan öğrenci ve emekçi hareketinin “aşırılıklarından” 5 kat daha fazla çekiniyordu.

“1968, Mexico City’de bariyerlerin yıkıldığı, öğrencilerin, işçilerin ve kent yoksullarının politik rejime karşı etkili bir muhalefet oluşturduğu bir dönemdi. Öğrenciler sokaklarda, plazalarda, otobüslerde birlikler oluşturuyor, halkı ‘uyandırıyordu’. Her okulda, üniversitede demokratik yöntemlerle işleyen devrimci gruplar örgütlenmişti. Merkezi bir lider yoktu. Bir devrim yaşanmak üzereydi, Che’nin devrimi değil belki ama sistemi içinden dönüştüren, coşkulu, heyecanlı, şiddet içermeyen bir devrim…”


‘Dissent’ dergisinin ülkedeki siyasi havayı böylece tanımladığı bir dönemde Meksika, Başkan Gustavo Diaz Ordaz’ın yönetiminde işçi sendikalarına ve öğrenci hareketine karşı sert bir tutum takındı ve aynı zamanda da Mexico City’de düzenlenecek olan Olimpiyat Oyunları için tam 150 milyon dolar(bugüne göre 7.5 milyar dolara tekabül eden bir rakam) harcadı.

1968 yazı öğrenci hareketinin, hükümetin artan baskılarına karşı gerçekleştirdiği eylemlerle geçti. Her eylemde hükümetin tavrı daha da sertleşti. 2 Ekim 1968 günü, 10.000 öğrenci, Tlatelolco, Plaza de las Tres Culturas’ın önünde toplandı. Eyleme CNH(Ulusal Grev Konseyi) üyesi olmayan binler de destek verdi. “Olimpiyat Oyunları değil Devrim istiyoruz” sloganları eşliğinde Plaza’yı işgal eden eylemciler, sabaha karşı 5.000 asker, 200 tank, uçaklar ve helikopterlerin müdahalesiyle karşılaştı. Sonuç bir felaketti. Sayısı hala tam olarak bilinmemekle birlikte yüzlerce kişi yaşamını yitirdi, 1345 kişi tutuklandı. Olaylar sonrası medyanın öncülüğünde müthiş bir karşı propaganda başlatıldı ve eylemcilerin güvenlik kuvvetlerine ateş açtığı, müdahalenin bunun üzerine gerçekleştiği iddia edildi(ne kadar tanıdık!). 2000 yılında devlet, kalabalıktan ateş açanların hükümetçe görevlendirilmiş keskin nişancılar olduğunu belgeleyen resmi kayıtları açıklayana kadar bu görüş geçerliliğini korudu.

Katliamın unutturuluşu

Kuşkusuz olimpiyat oyunlarının başlamasından 10 gün önce, koca bir şehrin gözlerinin önünde gerçekleşen bu hadiseyi unutturmak için apolitikliği garanti altına alınmış bir olimpiyat oyunlarının varlığı çok önemliydi. Bu sebeple, Olimpiyat Oyunları Komitesi Başkanı Avery Brundage, turnuva başlamadan bir hafta önce “Oyunlar süresince her türlü politik mesaj ve eylemin sertçe cezalandırılacağı” şeklindeki deklarasyonu yeniden yayınladı.

Nihayetinde önemli bir politik arka planda başlayan turnuva Tlatelolco Katliamının hiçbir şekilde gündeme dahi getirilmediği ve unutturulduğu bir depolitizasyon aracına dönüştürülmüş oldu. Hatta şunu rahatlıkla iddia edebiliriz ki, Tommie Smith ve John Carlos’un önderliğinde ve başka birçok Afro-Amerikalı atletin de destek verdiği çok önemli ama ABD’deki Sivil Haklar Hareketi ile sınırlı olan politik eylemlerin sahnelenmesi Meksikalı otoritelerin işine bile gelmiştir. Çünkü geride çok daha politik, kanlı ve acılı bir eylem, Tlatelolco Katliamı unutulmaya yüz tutuyordu…

Tarihin bu yaprağı, egemenlerin dilinden düşmeyen “spora politika sokmayın” zırıltısının düzen için neden bu kadar önemli olduğunun da bir kanıtıdır. Bir tarafta Tommie Smith ve John Carlos’un başarıyla sonuçlanan eylemi ve ‘68 sonrası Sivil Haklar Hareketi’nin devleti pes ettirerek elde ettiği önemli kazanımlar… Öte yanda öğrenci, işçi ve kent yoksullarının müthiş bir devrimci potansiyel oluşturduğu Meksika’da gerçekleştirilen bir katliam, Olimpiyat Oyunları’nda susturulan ve uyutulan bir halk ve o tarihten itibaren -belki de EZLN’ye kadar- devamlı gerileyen bir devrimci muhalefet…

Dünya yalan söylüyor çünkü Pekin’de, Delhi’de olimpiyatlar için on binlerce insanı evsiz bırakmak politikanın ta kendisidir. Güney Afrika’da Dünya Kupası için “imaj bozucu” yoksulları çitlerle çevrili teneke kentlere hapsetmek politikanın ağa babasıdır. Spor müsabakaları öncesi milli marş okutmak politik bir dayatmadır, Tlatelolco Katliamı politik bir katliamdır ve son olarak Olimpiyatlarından Dünya Kupası’na kapısından içeri politika sokmadığını iddia eden tüm organizasyonlar dibine kadar politiktir.

Slavoj Zizek’le bitireceğim: “Günümüzde –her alanda- post-ideolojik olduğunu iddia edenler esasında ağzına kadar ideolojiye batmış olanlardır.”

Sunday, November 7, 2010

Futbol sahalarındaki milliyetçi kuşatma: Zorunlu İstiklal Marşı

BU YAZI İLK OLARAK 7 KASIM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.



Bir enstantaneyi hatırlatarak başlamak istiyorum. 16 Kasım 2005, Şükrü Saraçoğlu Stadyumundayız. 2006 Dünya Kupası Elemeleri Play-Off Baraj maçında Türkiye, İsviçre ile karşılaşıyor. İsviçre ilk maçı 2-0 kazanmış ve her iki ülke spor çevrelerinde de birbirine karşı düşman bir hava hâkim. Hafta boyunca hem Türkiye hem de İsviçre medyası bu şoven havayı körüklemek için elinden geleni yapmış. Kadıköy’de toprağı sıksanız şüheda fışkıracak. Maç böyle bir atmosferde başlıyor.

Karşılaşma öncesi İstiklal Marşı okunurken kamera Alpay Özalan’ı gösteriyor. Öyle bir okuyuşu var ki sanırsınız yanına Osman Pamukoğlu’nu da verseniz 3 saatte Yunanistan’ı fethedip geri dönecek. “Eyvah” diyorum arkadaşlara “Alpay bu vatan sevgisiyle 5.dakikada kırmızı kart görür.” Maç başlıyor, dakika 1, Alpay penaltı yaptırıyor. Tabii ki arkadaşlar hayırsız ağzıma sövüyor ama ortada hayırsız ağızlı olmaktan daha farklı bir gerçekliğin olduğu da aşikâr.

Spor ve militarizm arasındaki bağlantı ezelidir; Antik Yunan’a kadar dayanır. Platon, sporun oyun ya da eğlence olmaktan öte askeri eğitimler için de kullanılabileceğini yazdığında bölgedeki topluluklar bunun çoktan farkındaydı. Aristo, Politika adlı eserinde Spartalıların çocuklarını yoğun atletik idmanlarla vahşileştirdiğini yazar. Antik dönemden günümüze hâkim sınıflar, sporun bu özelliklerini korumasına özen göstermiştir. Modern dönemde kitleselleşme ve ticarileşme ile birlikte bu nitelikler güçlendirilmiş ve yayılmıştır.

Önce ritüelleşme sonra yasalaşma

Bu açıdan baktığımızda günümüzde sporun ve taraftarlık kurumunun milliyetçilik ve militarizmle bu denli iç içe geçmiş olduğunu görmek şaşırtıcı değil. Hele ki Türkiye gibi bu alanlarda at başı gitmeyi erdem sayan bir ülkede hiç değil. 90’ların başında PKK ile T.C arasındaki sıcak savaşın yükseldiği bir dönemde futbol tribünleri de milliyetçiliğin, Kürt düşmanlığının ve PKK karşıtı eylemlerin önemli odaklarından biri haline gelmişti. Futbol stadyumlarında şoven bir atmosferin hüküm sürdüğü bu yıllarda tribünlerdeki ülkücü grupların ön ayak olmasıyla maçlardan önce İstiklal Marşı okunması gibi bir adet spor kültürümüze kazandırıldı(!) ve bu ritüel 1993/94 sezonunda Fenerbahçe başkanlığı yapan ülkücü Güven Sazak’ın gayretleriyle yasalaştı. O tarihten bu yana her futbol müsabakası öncesi İstiklal Marşı ile terbiye ediliyoruz.

Bu uygulama Türk icadı olmasa da bize benzer toplumsal yapılara ait bir uygulamadır diyebiliriz. Örneğin ABD’de maçlardan önce milli marş okuma uygulaması Vietnam Savaşı döneminde ortaya çıkmıştır. Marksist düşünür Harry Cleaver’a göre bu uygulama devletin sporu politik koşullama aracı olarak kullanmasının önemli örneklerinden biridir. ABD’de halen büyük spor organizasyonları öncesi milli marşın okunması ya da basketbol karşılaşmalarının ulusal kanalda Marine Corps.(Denizcilik Kuvvetleri) sponsorluğunda yayınlanıyor olması şaşırtıcı değil. 2000’li yılların tamamını Ortadoğu’yu işgal etmekle geçirmiş bir ülkeden bahsediyoruz. Bunca savaşı halka kabul ettirmek için gündelik hayatta bunu normalleştirecek araçlara ihtiyaç var. Yanlış ellerdeki spor, bunun için biçilmiş kaftandır.

Ülkemize ve zorunlu İstiklal Marşı uygulamasına dönecek olursak bu ritüel öylesine kanıksanmıştır ki spor yazarları yabancı kökenli futbolcuların Türk olabilmesi kriterlerini sayarken bunu koşul olarak öne sürebilir. Örnek, Uğur Meleke’nin Bobo hakkında yazdığı yazı :
“Türkçe öğrenen, İstiklâl Marşı’nı milli takım arkadaşlarıyla birlikte okuyan, Atatürk Türkiye’sini araştıran/bilen, hayatının geri kalanında bu ülkeye hizmet etmeyi düşünen bir Bobo, o yasadan faydalanmayı bence hak eder...”
Garip değil mi? Maalesef artık değil.

Kulüplerarası lig maçlarından önce okutulan İstiklal Marşı tamamen politik, milliyetçi bir dayatmadır. Sistemin toplumdaki milliyetçiliği yeniden üretme araçlarından biridir ve spor sahalarından kazınması gereklidir. Gelin görün ki Meleke örneğinde de görüldüğü gibi İstiklal Marşı ile sisteme entegre olmak arasında önemli bir bağ kurulmuştur ve bu anlayışı yıkmak kolay değil. Her şeyden önce bunu yıkmak için mücadele edenler hiç alakaları olmadığı halde garip ithamlarla suçlanabilir, saldırıya uğrayabilir.

Milliyetçi kuşatmanın kırılması

Son dönemde toplumsal meselelere ilgili, sol tandanslı taraftar gruplarının tribünlerde boy gösterdiğini görüyoruz. UPS işçilerine, Tekel işçilerine, Türkan Abla’ya, Seyrantepe inşaatında can veren işçilerimize destek veren bu taraftar grupları tribünlere hâkim olan milliyetçi yapılardan çok farklı. Halihazırda tribüne egemen olan taraftar profili egemen sınıfın fedaisidir. Eylemleri ve taşkınlıkları kimi zaman ayıplanır gibi görünse de milliyetçiliği, cinsiyetçiliği ve sporun ticarileşmesini kolaylaştıran güdümlü fanatizmiyle aslında şeref tribününde oturan takım elbiseli kodamanların gündelik işlerini gören basit bir araçtır. Stadyumda alemin kralı gibi gözükür halbuki şeref tribününün oyuncağıdır, onların çıkarlarını ve değerlerini yüceltip durur.

Oysa tribünlerimizde yeni yeni görmeye başladığımız bu grupların eylemleri de çıkarları da şeref tribününe terstir. O yüzden bu gruplar “karşı-hegemonik” olma potansiyeline sahip yegâne topluluklardır. Bu yazıyla tribünlerimizdeki sol tandanslı gruplara zorunlu İstiklal Marşı dayatmasına karşı eylem yapmaları çağrısında bulunmak isterdim ama malum “vatandaşın elinde imkân varsa o da karşı koyacaktır” diyen bir başbakanın ülkesinde yaşıyoruz. Linç kültürü her yerimize sinmiş. Üstelik bizzat devletçe de aklanıyor. Muhtemeldir ki böyle bir eyleme kalkan grup oracıkta un ufak edilir. Bir sonraki gün de mağdur oldukları halde bölücü, hain vs. olarak aforoza uğrar.

O yüzden kimseye çağrıda bulunamıyorum. Sadece spor karşılaşmalarını kafadan milliyetçi bir yeniden üretim sahnesine dönüştüren bu dayatmanın kaldırılması için gösterilen bireysel çabalara bir yenisini eklemekle yetineceğim: Futbol maçları öncesi İstiklal Marşı dayatmasına hayır!

Sunday, October 31, 2010

Iverson’ın hâlâ bir cevabı var mı?


BU YAZI İLK OLARAK 31 EKİM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


“Michael Jordan benim için bir kahraman değil. Benim kahramanlarım hiçbir zaman takım elbise giymedi.”


Basketbolda yeni sezon başladı ve bu yazı yazılırken Beşiktaş, yukarıdaki sözlerin sahibini renklerine bağlamak üzereydi. 35 yaşındaki (eski) süperstar Allen Iverson son anda bir değişiklik olmazsa siyah-beyazlı formayı giyecek. Beşiktaşlı ya da değil Iverson önemli bir adam. Crossoverları ile Jordan’ın dahi başını döndürdüğü günler artık çok uzakta. Yine de “Cevap” lakaplı oyuncunun uzun süredir serbest düşüşte olan kariyeri ve karakterine dair yapılan eleştirilere karşı küçük bir itirazı olabilir.

Kendisine hala “Vahşi Çocuk” diye seslenen efsanevi Georgetownlı John Thompson’ın koçluğunda şaşaalı bir kolej kariyeri geçiren Iverson, 1996 yılında tarihte 1 numara seçilen en “ufak adam” titriyle NBA’e adım attığında lig hala Michael Jordan ve onun temsil ettiği değerlerin tahakkümü altındaydı. Iverson topyekûn halde varlığı ve tavırları ile Jordan önderliğinde “beyazlaşan” bu suretle düzene ayak uyduran ve toplumun kazananlarına(winner) dönüşen yeni dönem Afro-Amerikalı “rol modellere” karşı farklı bir akımın temsilcisi haline geldi.

Elbette Iverson’ın çıkışı, ülkede geniş bir nüfuza sahip olan hip-hop kültürünün de nihayet kendisine spor sayfalarının manşetlerinde yer bulabilmesi anlamına geliyordu. ABD’deki tüm politik ve toplumsal hayatı etkileyen Sivil Haklar Hareketi’nin kazanımları sonrası çoklukla yoz bir harsın yüceltilmesiyle Afro-Amerikalılar arasında kendine önemli bir yer edinen hip-hop kültürü toplumu etkilemeye başlayalı çok olmuştu. Fakat akım, NBA’in David Stern ve “Be Like Mike-Mike gibi ol” dönemi süresince kendine spor alanında önemli bir yer edinmeyi başaramadı. Geçer akçe, Michael Jordan’ın temsil ettiği; rekabetçiliğin, sıkı çalışmanın ve disiplinin yüceltildiği mikro-ideolojiydi.

AI, Jordan’a karşı

“Profesyonel sporlar, toplumumuzda 2 önemli rol oynamaktadır. Birincisi, disiplin, sıkı çalışma ve milliyetçilik gibi “değerlerin” yeniden üretimi, ikincisi ise ABD’nin para kaynağı “sağmal ineklerin” medyatik temsili. Michael Jordan gibi atletler ticari değerleri ve kârı kırmızı, beyaz ve maviden(ABD bayrağı) oluşan gülümseyen bir paket içerisinde bize sunar…”


Marksist spor yazarı Dave Zirin bu pasajda dönemin-ve aslında her dönemin- karakteristiğini başarılı bir şekilde tasvir ediyor. Fakat David Stern ve NBA’in ticari ortaklarının Jordan markası altında kişileştirdiği bu mikro-ideolojiye ters söylemlerle ortaya çıkan Allen Iverson’ın da kendi içinde muhalif olsa da kısa sürede piyasaya, “düzene” ayak uydurduğunu gözden kaçırmamak lazım(zaten onun derdi piyasa ile değildi). Aslında Iverson’ın isyanı da ehlileşmesi de bilinçli süreçler olmaktan uzaktı. Sporcunun temsil ettiği değerler metalaştırıldıkça tehlikeli olma özelliğini de yitirdi. Allen Iverson’ın dövmeleri, statükoya meydan okuyan hâl ve tavırları “devrimci”, “kontra-hegemonik” bir söylem içeremediği için kitleselleştiği ölçüde NBA’in pazarlama araçlarından biri haline geldi.

Öyle ki Allen Iverson’ın, David Stern’ün ırkçı olduğu kadar sosyal-ırkçı bir altyapısı bulunan kıyafet zorunluluğuna(NBA oyuncularının tüm maçlara takım elbiseyle gelmesi zorunluluğu) karşı muhalif bir konuşma yaparken söylediği “Japonya’ya gittim ve orada hiçbir hayranımı takım elbise giyerken görmedim. Herkes benim gibi giyiniyordu” sözleri onun kültürel önemini ve bir meta olarak etki alanını da özetliyor aslında. Yine de AI’ın varlığı ve muhalif duruşu önemliydi. Çünkü aynı cümlenin öncesinde şöyle muazzam bir eleştiri de vardı:
“Bir insanın smokin giyiyor olması onun iyi, başarılı, toplum için yararlı olduğu anlamlarına gelmez. Bu çocuklara iyi örnek olmak falan değildir tam tersine onlara, ‘Hey, eğer takım elbisen yoksa bir şeyleri yanlış yapıyorsun’ mesajı verir ve bu ülkede iyi bir insan olmasına rağmen smokin giyemeyecek olan milyonlar var…”


Zaman değişti, “Cevap” ehlileşti

Zaman değişti, köprünün altından çok sular aktı ve Iverson da popülaritesini kısmen yitirdi. Lig artık Jordan’ın karbon kopyası olan, her kelimesinde kazanmanın, rekabetçiliğin ve sıkı çalışmanın önemini vurgulayan Kobe Bryant’ın, en büyük amacını milyarder olmak olarak açıklayan LeBron James’in, son dönemde “hain” rolüne sokulan LeBron’un tam karşıtı olarak pazarlanan yeni altın çocuk, çalışkan, uyumlu, olgun Kevin Durant’in ligi. Allen Iverson bile 2-3 sene önce geçmişteki davranışlarını onaylamadığını belirten açıklamalarda bulunmuştu. Buna rağmen hâlâ hatırı sayılır bir hayran kitlesine sahip.

Senelerdir tepetaklak giden kariyerine rağmen bu durumu açıklayacak bir cevap var. Allen Iverson, tüm bu medyatik karakterlerin arasında yoz bile olsa sokağın kültürünü, derdini, dürüst bir şekilde ve sponsorların tamamen himayesi altına girmeden yansıtabilmiş bir adamdı. Sadece sahada değil yaşamın ta kendisinde yolunu bulmaya çalışan ama hiçbir zaman bir Michael Jordan olamayacak milyonlarca gence gerçek hayata dair bir cevap verebilmeyi başarıyordu. Kişisel olarak söyleyecek olursam, bir basketbolcu olarak Allen Iverson’ın oyununa hiçbir zaman hayran olmamışımdır. Fakat tüm bu sirkin ortasında kurulu şirket robotlarına dönüşmüş atletlerden farklı bir dil ve tavır geliştirmiş olması ona büyük saygı duymamı sağlıyordu.

Esasında tüm bu yazıya eşlik edecek bir şarkı var. Public Enemy’den He Got Game… Bulabilirseniz dinlemenizi isterim. Ne diyordu orada Chuck D:
“Ekranların kontrolündeki iblislerin arasında, tüm bu gördüklerimin ne anlamı var? 1 milyon vatandaştan biri muhalif olsun! O çok yetenekli, bu çok yetenekli, şu çok yetenekli! Oyun zevkli olabilir, bir anlamı da olabilir ama lanet olsun ona! Eğer hiçbir şey söylemiyorsa…”


Bir şeyler söyle bize Allen Iverson, eskiden olduğu gibi…