BU YAZI İLK OLARAK 5 EYLÜL 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Spor medyasının diline oturduğu şekliyle “milli mesai” dönemindeyiz. Hem basketbol hem de futbolda, bağlaşık olarak “millet” ve devletin resmi sportif temsilcileri uluslararası arenalarda boy gösteriyor ve Türk’ün gücünü kanıtlamaya uğraşıyor. Milli kelimesinin siyasi literatürümüzde farklı cenahlardan birçok karşılığı var ama her haliyle iddialı bir kelime olduğu kesin. Resmi söyleme göre hem bölgesel hem de etnik bir tanım olarak milletten kastedilen Kemalizm’in çizdiği sınırlar içerisinde Türklük ve bu gizemli özne milyonlarca kişiyi kapsadığı gibi -Kemalist olsun olmasın- Türklük ve millilik tanımlarıyla sorunu olmayan herkes tarafından da onaylanıyor.
Kitlesel sporların özgün yanı ise burada kendisini gösteriyor. Çünkü resmi ideolojinin söylemlerini kesin bir şekilde reddeden tarafların da çoğunlukla “milli” olarak kabul gören bu heyecanları taşıdığını görebiliyoruz. En çarpıcı örnek PKK önderi Abdullah Öcalan ve genel olarak Türkiye Kürdistanı’nda gözlemlediğimiz Galatasaray sevgisi. ‘80’lerden bu yana elde ettiği Avrupa Kupası başarılarıyla tüm PR’ını “Türklerin gururu”, “Avrupa Fatihi” gibi sıfatlar üzerine inşa etmiş, bir anlamda medya tarafından sıkça millileştirilmiş bir kulübün aynı anda Kürt coğrafyasının da en sevilen takımı olması kulağa garip geliyor.
MEDYANIN MİLLİ DİLİ
Hem Galatasaraylı hem de Kürt direnişinin sonuna kadar yanında olan birisi olarak bu çelişkileri ben de yaşıyorum. Muhtemelen bundandır ki “milli” maç dönemleri beni biraz geriyor. Halkın kültürünü ve alışkanlıklarını aşağılayan bir Fazıl Say gibi hissediyorum kendimi çünkü dışarıda ve medyada sürüp giden milli hezeyana katılma yönünde hiçbir arzu hissetmiyorum. Bilakis tüm bu uluslararası müsabakalar üzerinden üretilen milliyetçi söylemler bendeki spor sevgisini kısa süreli olarak da olsa yok edebiliyor.
Bu süreçte özellikle medyanın takındığı “yavşak” tavırdan iğrendiğimi net bir şekilde söyleyebilirim. “Dış mihraklara” karşı oynadığımız istisnasız her spor karşılaşmasını savaşa çevirdiğimiz yetmezmiş gibi sonuçları üzerinden de yine milli felaketler ya da zaferler yaratma konusunda üstümüze yok. Kulüp ya da milli takım fark etmiyor, uluslararası düzeyde oynadığımız hiçbir maçı kazanamıyoruz mesela. Ezip geçiyoruz, parçalıyoruz, yıkıyoruz, perişan ediyoruz, denize döküyoruz hatta çakıyoruz ama şöyle basit bir şekilde ve gerçekte olduğu gibi galip gelemiyoruz ya da yenemiyoruz. Üstelik spikerinden köşe yazarına ana akım medyanın çoğunluğunda rastladığımız bu tavra getirilen şöyle yanlış bir savunma da mevcut: “Kardeşim biz zaten maçları böyle izliyoruz. Küfrediyoruz, heyecanlanıyoruz, sayıyoruz, sövüyoruz, medyanın da aynı dili takınması normal.”
Bence tam tersi, hepimizin üzerinde ve kulağımızın dibinde duran medya bu dili kullandığı ve biteviye yeniden ürettiği için biz bu söylemlere mahkum oluyoruz, alışıyoruz ve bu dilin yaygınlaştırılma sürecine katılıyoruz. Spikeri “Rus’u denize döktük” diyen, gazetesi “Bunlara bir çakmak lazım” diye manşet atan bir ülkede spor seyircisi reflekslerinin niteliğinin de buna uygun olacağını öngörmek çok zor değil.
‘DUR TARİH, VUR TÜRKİYE’
Bu sebeplerden geçtiğimiz salı günü Türkiye’nin Yunanistan’ı 76-65 yendiği karşılaşmada Murat Murathanoğlu’nun her zamanki “Tüm dünya bize karşı” söylemiyle biçimlenen anlatımı midemi bulandırdı ve maça olan bütün ilgimi kaybetme noktasına geldim. 40 dakika boyunca spiker olduğunu unutarak maçı amigo ya da ülkü ocağı başkanı gibi anlatan Murathanoğlu öyle bir hale geldi ki her pozisyonu bu yanlı zihniyetin etkisiyle maniple etmeye başladı ve eminim ekran başındaki milyonlarca insanı Yunan’ı denize dökmek için hazır kıta bekleyen piyadelere dönüştürdü. Ender Arslan’ın basit bir şekilde düştüğü pozisyonu dahi “çelme taktıııııığğaaaaa” şeklinde yorumladığında iş işten geçmişti zaten. Neyse ki maçı Türkiye kazandı da Murathanoğlu ve milyonların “Türk’ün Türk’ten başka dostu yok” zırvalarını dinlemek zorunda kalmadık.
Velhasılıkelam bu sefer de Türk medyasının zafer naralarını abartılı bir şekilde dinlemek ve okumakla yükümlüydük. Dağ başını yine duman aldı, Türk Yunan’ı yine ezdi geçti zaten tarih tekerrürden ibaretti ve bir Türk elbette ki dünyaya bedeldi. Bol bol Osmanlıcılık, Türkçülük ve İslamcılıkla sosladıktan sonra yemeğimiz afiyetle yenmeye hazırdı her milli maç sonrasında olduğu gibi.
Tanıl Bora ve Necmi Erdoğan bu süreci gayet isabetli bir şekilde “Dur tarih, vur Türkiye” olarak tanımlar. Türk medyası bir kez daha tarihi durdurdu ve Türkiye vurdu, vurdu, vurdu. Ben “Lexın, lexın…” diye bambaşka bir türkü söylerken içinde “bizim” de olduğumuz sporda “milli mesai” döneminden niye tiksindiğimi bir daha hatırladım.
Sunday, September 5, 2010
Saturday, August 28, 2010
Post-ideolojik halay başları

BU YAZI İLK OLARAK 29 AĞUSTOS 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Mevsimsel olarak sporseverlerin favori dönemeçlerinden birindeyiz. Hem bizimki de dahil olmak üzere Avrupa’nın önemli futbol liglerinde start veriliyor hem de basketbolda dünya şampiyonası, tenisteyse Amerika Açık’ı selamlıyoruz. Sporseverler sevdalarıyla aralarına kara kedi misali giren yaz tatilinden kurtulmanın heyecanını yaşıyorlar. “Tatilden kurtulmak!” Endişeye mahal yok. Biz her Ağustos böyleyiz!
Medyaya bakarsak geçtiğimiz Perşembe günü Türk Futbol tarihine “Kara Perşembe” olarak geçti. Külliyen yalan! Beşiktaş bir üst tura atladı, Bursaspor’un tarihinde ilk kez katıldığı Şampiyonlar Ligi’ndeki rakiplerini öğrendik. 2 senede memleketin en sempatik takımı haline gelen Trabzonspor’un Liverpool’u elinden kaçırışına tanıklık ettik. Her şeye rağmen müthiş keyif aldık.
Gelelim Perşembe’si hakikaten kara geçenlere. Türk futbolunun krem dö la krem takımları Galatasaray ve Fenerbahçe perişanları oynamaya devam ediyor. Hadi Fenerbahçe, hakikaten dişli bir PAOK’a karşı oynadı ve kaybetti. Kısmen anlaşabilir. Üstelik Fenerbahçe’nin eksikleri olan ama kaliteli kadrosuna baktığınızda gelecek için umut taşıyabilirsiniz. Kentin öte yakasındaysa tamamen sefilleri oynayan bir aristokrasi var. Lig başlamadan önce bir tahminde bulunmuştum: “Bu Galatasaray Sigi Held dönemindeki başlangıçtan bile kötüsünü yaşar” diye. Haklı çıkıyorum ama bunla böbürlenemeyeceğim. Her şey o kadar açık ve net ki, bunu göremeyen zaten futbol üstüne yazı yazmamalı. Son 25 yılın en kötü, en umut vermeyen kadrosuna sahip Galatasaray. Rijkaard’ın da geleceği sallantıda gözüküyor. Orta sahaya isimleri geçen Emana ve Misimovic alınabilirse ne ala, yoksa bu takım ilk 4’e dahi giremez.
“Türkler uçuyooo…”
Ülkemizde gerçekleştirilmesinden mütevellit Basketbol Dünya Şampiyonası’nın bizim için ayrı bir önemi var. Cumartesi günü başlayan müsabakalar, İstanbul, Ankara, İzmir ve Kayseri’de oynanarak 12 Eylül’e kadar devam edecek.
Turnuva, Cuma akşamı Gençlik ve Spordan Sorumlu Bakan Faruk Özak’ın Michel Platini’ye ince sitemleriyle başladı. Asıl komedi ise Federasyon Başkanı Turgay Demirel’in Recep Tayyip Erdoğan’a “12 Eylül’de 2 zafer başgaaanım” diye yıkama yağlama çekmesiyle yaşandı. Malum 12 Eylül’de hem referandum oylanacak hem de dünya basketbol şampiyonasının finali. Kimse merak etmesin spora kat’a siyaset sokmayan ideolojiler üstü hükümetimiz ve medyamız başarıya giden yolda her türlü ucuz ve banal milliyetçiliği pompalayarak milli takımımıza gereken desteği verecektir. Zaten medyanın işi ne? Milli takıma her açıdan, 7/24 destek vermek. Tabii bunu yaparken asla ideolojik olmayız. AKP kızar. Hem milliyetçilik ideoloji mi yahu? Memleketi sevmenin bir gereği, seni böyle sevmeyen ölsün!
“Memleketi en çok biz severiz, bizden olmayan Ergenekoncudur, bölücüdür. Çevrecinin daniskası biziz. Emekçiyi en çok biz düşünürüz. Teröristlerin bizi zayıflatmak için kışkırttığı kimi ideolojik eylemlere kanmayın. Hem zaten bunlardan dünyada kalmadı. Kar boran demeden yuvalarını yıktığımız kent yoksullarına da aldanmayın. Biz onlar için toki toki apartmanlar inşa ediyoruz. Versinler asgari ücretlerini, gitsinler şehrin keşmekeşinden uzak, ferah, kimsenin kimseye ilişmediği dairelerinde otursunlar.”
Osman Baydemir’in bir sözü var bildiniz mi?...
Pınarbaşı burma burma
Slavoj Zizek’in güzel demiş : “Günümüzde, -her alanda- post-ideolojik olduğunu iddia edenler esasında ağzına kadar ideolojiye batmış olanlardır. Her ulusal sirkte olduğu gibi bu dünya şampiyonası boyunca da basketbolun kendisinden keyif almamızı engelleyen bu tip saldırılara maruz kalacağız.
Turnuvanın favorisi, en önemli yıldızlarından(LeBron James, Kobe Bryant, Dwyane Wade, Carmelo Anthony, Dwight Howard…) mahrum olmasına rağmen ABD. Amerikalılar her zaman olduğu gibi fiziksel olarak rakiplerinden ayrı bir dünyada. Müthiş atlet bir takım izleyeceğiz ama zaafları da yok değil. En göze çarpanı ise sadece 3 uzunla oynayacak olmaları. 2006 Dünya Şampiyonası’nı ve Yunanistan’ın ABD’yi nasıl yendiğini hatırlayınca(maç boyu yüksek pick’n roll ve 150 kiloluk Sofo’yu savunmaya çalışan LeBron ve Melo) Mike Krzyzewski’nin niye böyle bir tercihte bulunduğunu anlamakta zorlanıyorum. Benim gönlüm -Murat Kosova&Kaan Kural ikilisinin post-ideolojik duruşlarına gayet uygun bir biçimde sahtekâr hem de Latin kökenli olmalarından sebep sahtekâr ilan ettikleri(aynı şeyi Arjantin’e de yapıyorlar)- İspanya’dan yana. İspanya harika bir takım ama Pau Gasol’ün yokluğu da düşündürücü.
Uzun uzadıya bir şampiyona analizi yapmayacağım. Onu herkes yapıyor zaten, tarzım da değil. Onun yerine sözü post-ideolojiklere karşı antipatimi katlayan Güntekin Onay’la bitireceğim. Şöyle buyurmuş Onay, Çarşı’yı kast ederek : “Stadın en güzel yerinde gerçek değerinin 5’te biri fiyatına oturalım. Kapalı tribüne loca yaptırmayalım. Stadın isim hakkını sponsorlara vermeyelim. Formanın arkasında önünde reklam olmasın… Böyle dünya kulübü olunmaz.”
Çarşı benim sıkça eleştirdiğim bir grup fakat burada sonuna kadar arkalarındayım. Bırakın memleketin bir yerinde de bu ülkenin gerçek cefakârları-hak ettikleri gibi-en güzel yerlerde otursunlar. Bırakın kendi emekleriyle var ettikleri dünya güzellikleri üzerinde söyleyecek bir sözleri olsun. Bırakın delicesine sahiplendikleri formalarının kıçında başında holdinglerin imzası olmasın. Bırakın arkadaş bırakın. Ne o kulüp Yıldırım Demirören’in, ne o stad Medical Park’ın(ya da İnönü’nün, ya da Mithatpaşa’nın), ne de o forma Cola Turka’nın. Bunlar olmazsa Beşiktaş hiçbir şey kaybetmez. Taraftarı olmadansa Beşiktaş bir hiçtir. -Romantik konuşuyorsun diyen ilk kişi post-ideolojik halayın başıdır- Bu kulüplerin gerçek sahipleri taraftarlarıdır ve sevdalarına dair söylenecek bir söz varsa onu da ilk onlar söylerler.
Sunday, August 22, 2010
Delhi 2010: Spor, spor endüstrisinin neresinde?

BU YAZI İLK OLARAK 22 AĞUSTOS 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
70’in üstünde işçi güvenliksiz inşaat sahalarında öldü. 140.000 aile zorla yerinden edildi, binlerce üniversite öğrencisi yurtlarından kovuldu, 50.000’in üzerinde ağaç kesildi, 70.000 ailenin geçinme aracı olan iş sahaları ellerinden alındı, 2 milyar doların üzerinde(orijinal bütçe 422 milyon dolardı) para harcandı.
Bir savaşın bilançosu değil bu; Delhi’de3-14 Ekim tarihleri arasında düzenlenecek olan 2010 Commonwealth(İngiliz Milletler Birliği) Oyunları’nın yarattığı yıkımın istatistiksel verileri. 2010 Vancouver Kış Olimpiyatları ve Güney Afrika’da düzenlenen dünya kupası süresince bu tip mega spor organizasyonlarının lanse edildiğinden çok daha farklı olan gerçeklerini sizlere aktarmaya çalıştım. Şimdi sıra 2010 Delhi’de.
2.5 dolarlık işçilerin sırtında
Hem de ne sıra! Britanya sömürgeciliğinin kirli anılarının izlerini taşıyan Commonwealth(İngiliz Milletler Birliği) Oyunları’na isminden de anlaşılabileceği gibi sadece Britanya ülkeleri ve imparatorluğun eski sömürgeleri katılabiliyor. İsminden anlaşılamayacak olan şeyse oyunların commonwealth(kamu çıkarı(refahı) diye çevrilebilir) adıyla olan bağıntısı. Commonwealth oyunları dünyanın en yoksul metropollerinden Delhi’ye refah getirmediği gibi organizasyon tam anlamıyla müreffehlerin(refah sahipleri) halka(kamuya) karşı savaşına dönüşmüş durumda.
Mayıs ayında Barınma ve Toprak Hakları Ağı tarafından resmi belgelere dayanarak açığa çıkarılan ve BBC’nin de yayınladığı bir rapora göre devletin yoksullukla mücadele projeleri için ayırdığı on milyonlarca dolarlık bütçe Commonwealth Oyunları hazırlıklarına harcandı. Birleşmiş Milletler İnsan Hakları raportörü Miloon Kothari’nin de doğruluğunu onayladığı belge, siyasi iktidarın oyunlara ve ülkesindeki yoksulluğa bakış açısını ortaya koyuyor.
450 milyon insanın açlık sınırının altında yaşadığı Hindistan’ın 14 milyonluk metropolü Delhi’de oyunlar sebebiyle yollar, havaalanları, yer altı tren istasyonları gibi altyapı projeleri inşa edildi. Fakat bu hizmetler kentin büyük çoğunluğu olan yoksulları, oyunlar sebebiyle yerinden edilmiş gecekondu sakinlerini ve genel olarak işçi sınıfını dışlayan bir coğrafi ve ekonomik mahiyette. Üstelik tüm bu yatırımlar, 19.yüzyıl koşullarında çalıştırılan 150.000 işçinin -kölenin-, gündeliği 2.5 dolar ve hayli yüksek bir ölüm oranını barındıran cehennemi koşullar altında sömürülmesiyle gerçekleştirildi.
Kentsel dönüşümsüz mega-spor organizasyonu olmaz!
Mega spor organizasyonlarının olmazsa olmazı kentsel dönüşüm ve mutenalaştırma(güzelleştirme) projeleri Delhi’de de tüm acımasızlığıyla sürüyor. 140.000 ailenin oyunlar bahane edilerek zorla yerinden edildiği kentte, söz konusu insanlar kentin çeperlerinde oluşturulan gecekondu mahallelerine yerleştirildi. Fakat bu mahalleler hem kente, hem de iş sahalarına çok uzakta. Çalışacak bir iş bulacak kadar şanslı olanların ulaşım maliyetleri üçe dörde katlanmış durumda ve kaçınılmaz olarak günde 4 saati bulan gidiş-dönüşler sebebiyle birçoğu işini bırakmak zorunda kaldı. Yerleştirildikleri yeni mahallelerde altyapı hizmetleri yok denecek kadar az. Eğitim ve sağlık hizmetlerini karşılayacak olan okul ve klinik gibi merkezlerin yokluğundan söz etmiyorum bile. Tüm bu veriler ışığında dünya zoolojisinden getirildiği varsayılan ücretli kölelere inşa ettirilen merkez şehirdeki altyapı hizmetlerinin halkın çoğunluğuna hiçbir yararı olmadığını anlamak da zor değil. Kapitalizmin sözde demokrasilerinin genel kuralı burada da işliyor: “Yoksulları kendi inşa ettikleri yeryüzünün cehennemine gömün.”
Birleşmiş Milletlerin Barınma Hakları konusunda uzman raportörü Raquel Rolnik’in de onayladığına göre yerinden edilen yüz binlerce ailenin mensupları eski yaşam koşullarından çok daha kötü bir durumda ikamet ediyor ve hükümet tarafından kendilerine verilen sözlerin tutulması da yakın gelecekte mümkün değil. Üstelik inşaatlarda çalıştırılmak üzere –ucuz emek için- kırsal bölgelerden getirilen on binlerce işçinin de geleceği belirsiz. Bu işçiler iş sahalarında olmayan güvenlik önlemleri sebebiyle ölmezlerse Delhi’nin hali hazırda yeterince kalabalık olan kent ve yörekent yaşamına eklemlenecekler. Alın size on binlerce işsiz, onlarca gecekondu mahallesi daha…
Tüm bu kentsel dönüşüm projeleri haliyle emlak fiyatlarını da uçurmuş durumda. Şehirde oyunlar sırasında iyice artacak olan konaklama sorununu çözmek için Delhi Üniversitesi yurtları ve çevre hostelleri lüks misafirhanelere dönüştürüldü. Eskiden buralarda kalan öğrencilerse bu odaların yeni fiyatlarını karşılayamadıkları için sokakta kaldılar. Delhi Üniversitesi öğrencileri bu durumu ve toptan Commonwealth Oyunları’nın Delhi ve kent yoksullarına olan zararlarını protesto etmek için uzun süredir direniş halinde. 12 Ağustos’ta niyetlerinin ciddiyetini ortaya koymak için açlık grevine başladılar ve eylem devam ediyor.
“Yamuna Nehri’nden bile pis”
Spor endüstrisi, işçi sınıfının gasbedilmiş emeklerinin üzerinde yükselerek egemen sınıfa hizmet etmeye devam ediyor. Egemenler, Delhi 2010’un ülke için ulusal bir gurur kaynağı olacağı yalanıyla kamu çıkarlarına, kent yoksullarına tecavüz ediyor. Oysa köle gibi harcanan işçilerin kaybettikleri onurla üst sınıflara peşkeş çekilen varlıklar dışında bir şey yok ortada Egemenler, Delhi 2010’un ekolojik hassasiyetler taşıyan yeşil bir organizasyon olduğu yalanıyla kent ekolojisine tecavüz ediyor. Oysa bu oyunlarda yeşil olan tek şey doların yeşili!
Delhi 2010, sporu kullanarak halka, çoğunluğa(common) karşı sermayeyi, azınlığı(wealth) semirten sistemin katalizörü olmuş durumda. Tıpkı daha önce Seul’de, Barcelona’da, Atlanta’da, Atina’da, Pekin’de, Vancouver’da, Güney Afrika’da olduğu gibi. Bir gazetenin dediği gibi artık organizasyon “Yamuna Nehri’nden bile pis.” Ve yazık ki tüm bu sömürünün, sefaletin, cinayetin, çevre katliamının, yolsuzluğun olduğu yerde spora dair söylenecek tek bir söz bile yok. Sahi, Soutik Biswas’ın sorduğu soruyu değiştirerek ben de sormak istiyorum: Spor, spor endüstrisinin neresinde?
Etiketler:
commonwealth oyunları,
delhi,
delhi 2010,
hindistan,
kentsel dönüşüm,
spor endüstrisi
Sunday, August 15, 2010
Başlıyoruz totolu motolu
BU YAZI İLK OLARAK 15 AĞUSTOS 2010 PAZAR GÜNÜ EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Terli, yapış yapış günlerimize futbol mesaisi ekleniyor. Öyle bıkkın bir haldeyiz ki meşin yuvarlak hayatımıza girse ne olur girmese ne olur, tövbeliyiz hayattan! Tablet halinde yutacağımız bir anayasanın tartışmaları etrafında yaratılan dezenformasyondan yeterince muzdaripken bir de yanında Erman Toroğlu&Ahmet Çakar’a midemizde ne kadar yer var? Hafta içi milli maçta provasını yaptık, ben almayayım! İzlemeyenler için aynı anda özet ve kehanet işlevi görecek bir yorum yapayım: Bu 2 adamın 1 sene boyunca aynı stüdyoda edeceği laklağa peynir gemisi bile illallah eder, aganta burina burinatasını çeker, yolunu alır…
Üstelik sıcakların yanında bir de Ramazan mevsimindeyiz. Oruç kaynaklı kronik form düşüklükleri sporcuların performansını da ister istemez etkileyecektir. Gerçi İstanbul’a kupa mesaisine gelen 2.Lig takımlarının taktiğinden bozma bir 6+2+2’miz var dolayısıyla kadrolardaki “mümin” sayısının azalması bu etkeni minimize ediyor. Olsun yine de bu memlekette adettendir, Ramazan dönemi yeşil sahalar durgunlaşır.
Yeni şampiyon, yeni transferler, yeni sağlık ekipleri(!) derken yeni de bir ismi var özünde 1. Profesyonel Deplasmanlı Futbol Erkekler Ligi olan kümemizin: Spor-Toto Süper Ligi. Kabul etmek gerek ki, çirkinin ötesinde komik bir isim. 2005’ten beri adı bir sponsorla birlikte anılan ligimizin bu hali spikerler hariç kimseyi ırgalamıyor gerçi yine de totolu motolu bir ligimizin olması insanı ister istemez kıkırdatıyor.
Totolu ligimizin demografisi memleketin haliyle benzeşiyor. Kürtsüz Kürt sorunu çözümü çabalarımız ve Kürtsüz anayasa paketimiz gibi Kürtsüz de bir futbol ligimiz var. Diyarbakır’ın da küme düşmesiyle 2010/11 sezonunda bölgeden hiçbir takım totolu ligin keyfine tam anlamıyla varamayacak. İşin aslı Diyarbakırspor da bizi pek memnun etmiyordu. Umudumuz yeni kurulan Amedspor’la Dersimspor’da… Hani şoven bir tını yaratmak istemem ama bölgenin öz kaynaklarını ve kimliğini taşıyacak “ellenmemiş”, bağımsız bir kulübün ligimize katacağı renk çok daha farklı olacaktır. Hele bir barış gelsin… Umuyorum ki bu günler ve daha fazlası çok uzakta değil…
Geçtiğimiz sezonun şampiyonu Bursaspor sezona forma reklamı olmadan giriyor, ne güzel! Üstadın benzetmesiyle sahada “gezici reklam panosu” gibi koşuşturmayacak bir şampiyonumuz var, en azından ilk hafta itibariyle. Gerçi hafta içinde toto ligi olmamız hasebiyle düzenlenen basın toplantısında Spor-Toto Teşkilat Başkanı Bekir Yunus Uçar ligimizin son yıllarda gösterdiği endüstriyelleşme atağını(!) öve öve bitiremedi ama memleketin dinamikleri kendisini pek doğrulamıyor demek ki. Halen bir “Anadolu” takımı, şampiyon da olsa kendine uygun bir sponsor bulmakta zorluk çekebiliyor. Sahi nerede yahu bu memleketteki değişimin(!) öncüsü olan Anadolu Kaplanları? Onlar ya da bir başka şer yuvası -pardon şirket- gelene dek Bursasporlu futbolcuları mobilize billboardlar halinde görmemek keyifli olacak.
Üç büyükler sezona renksiz giriyor. İçlerinde bir tek Beşiktaş umut veriyor onlara da kasten renkli demiyorum, Çarşı kızıyor sonra. Bana son derece cinsiyetçi gelse de “erkek adam renkli takım tutmaz” diyorlar malum. Yoksa benim bu seneki şampiyonluk adayım Beşiktaş. Bu yolda en güvendiğim isim de Quaresma değil Guti. Şöyle söyleyeyim, Guti’yi Galatasaray alsaydı ibrem sarı-kırmızılılardan yana dönerdi. Guti’yi o derece önemsiyorum. Orta sahada oyun kurabilecek, top saklayabilecek ve ileriye doğru oynayabilecek, üstüne skora direkt etki edebilecek çok klas bir futbolcuya sahip Beşiktaş. Üstelik koca ligde eşi benzeri yok tüm bu özellikleriyle. Guti’nin haricinde bir önemli faktör de Bernd Schuster. Kanımca Beşiktaş 2003’ten beri ilk defa sezona şampiyonluğun favorisi olarak giriyor. Gerçi İddaa’nın yayınladığı bahis oranlarına göre favori Fenerbahçe ama günün trendine göre sallıyoruz İddaayı, totoyu, motoyu. (Cidden toto diye lig ismi mi olur, kim ciddiye alır bu ligi?) Öte yanda Trabzonspor’un da şampiyonluk mücadelesinde İstanbullular için ciddi bir tehdit olarak ön plana çıkabileceğini belirtmek lazım. Adam gibi adam Şenol Güneş böylesi bir başarıyı çoktan hak etti.
Bu dönem aynı zamanda TSK mesaisinin de başladığı mevsimlerden biridir. Binlerce genç silah altına alındı bu hafta itibariyle. Hayatlarından (statülerine bağlı olarak) 6 veya 15 ay kırpılacak. Üstelik bu gençler hiç de kendilerine ait olmayan bir savaşa ortak olmaya zorlanacaklar. Kazasız belasız evlerine dönebilmeleri dileğiyle…
Yeni sezon hayırlı olsun…
Terli, yapış yapış günlerimize futbol mesaisi ekleniyor. Öyle bıkkın bir haldeyiz ki meşin yuvarlak hayatımıza girse ne olur girmese ne olur, tövbeliyiz hayattan! Tablet halinde yutacağımız bir anayasanın tartışmaları etrafında yaratılan dezenformasyondan yeterince muzdaripken bir de yanında Erman Toroğlu&Ahmet Çakar’a midemizde ne kadar yer var? Hafta içi milli maçta provasını yaptık, ben almayayım! İzlemeyenler için aynı anda özet ve kehanet işlevi görecek bir yorum yapayım: Bu 2 adamın 1 sene boyunca aynı stüdyoda edeceği laklağa peynir gemisi bile illallah eder, aganta burina burinatasını çeker, yolunu alır…
Üstelik sıcakların yanında bir de Ramazan mevsimindeyiz. Oruç kaynaklı kronik form düşüklükleri sporcuların performansını da ister istemez etkileyecektir. Gerçi İstanbul’a kupa mesaisine gelen 2.Lig takımlarının taktiğinden bozma bir 6+2+2’miz var dolayısıyla kadrolardaki “mümin” sayısının azalması bu etkeni minimize ediyor. Olsun yine de bu memlekette adettendir, Ramazan dönemi yeşil sahalar durgunlaşır.
Yeni şampiyon, yeni transferler, yeni sağlık ekipleri(!) derken yeni de bir ismi var özünde 1. Profesyonel Deplasmanlı Futbol Erkekler Ligi olan kümemizin: Spor-Toto Süper Ligi. Kabul etmek gerek ki, çirkinin ötesinde komik bir isim. 2005’ten beri adı bir sponsorla birlikte anılan ligimizin bu hali spikerler hariç kimseyi ırgalamıyor gerçi yine de totolu motolu bir ligimizin olması insanı ister istemez kıkırdatıyor.
Totolu ligimizin demografisi memleketin haliyle benzeşiyor. Kürtsüz Kürt sorunu çözümü çabalarımız ve Kürtsüz anayasa paketimiz gibi Kürtsüz de bir futbol ligimiz var. Diyarbakır’ın da küme düşmesiyle 2010/11 sezonunda bölgeden hiçbir takım totolu ligin keyfine tam anlamıyla varamayacak. İşin aslı Diyarbakırspor da bizi pek memnun etmiyordu. Umudumuz yeni kurulan Amedspor’la Dersimspor’da… Hani şoven bir tını yaratmak istemem ama bölgenin öz kaynaklarını ve kimliğini taşıyacak “ellenmemiş”, bağımsız bir kulübün ligimize katacağı renk çok daha farklı olacaktır. Hele bir barış gelsin… Umuyorum ki bu günler ve daha fazlası çok uzakta değil…
Geçtiğimiz sezonun şampiyonu Bursaspor sezona forma reklamı olmadan giriyor, ne güzel! Üstadın benzetmesiyle sahada “gezici reklam panosu” gibi koşuşturmayacak bir şampiyonumuz var, en azından ilk hafta itibariyle. Gerçi hafta içinde toto ligi olmamız hasebiyle düzenlenen basın toplantısında Spor-Toto Teşkilat Başkanı Bekir Yunus Uçar ligimizin son yıllarda gösterdiği endüstriyelleşme atağını(!) öve öve bitiremedi ama memleketin dinamikleri kendisini pek doğrulamıyor demek ki. Halen bir “Anadolu” takımı, şampiyon da olsa kendine uygun bir sponsor bulmakta zorluk çekebiliyor. Sahi nerede yahu bu memleketteki değişimin(!) öncüsü olan Anadolu Kaplanları? Onlar ya da bir başka şer yuvası -pardon şirket- gelene dek Bursasporlu futbolcuları mobilize billboardlar halinde görmemek keyifli olacak.
Üç büyükler sezona renksiz giriyor. İçlerinde bir tek Beşiktaş umut veriyor onlara da kasten renkli demiyorum, Çarşı kızıyor sonra. Bana son derece cinsiyetçi gelse de “erkek adam renkli takım tutmaz” diyorlar malum. Yoksa benim bu seneki şampiyonluk adayım Beşiktaş. Bu yolda en güvendiğim isim de Quaresma değil Guti. Şöyle söyleyeyim, Guti’yi Galatasaray alsaydı ibrem sarı-kırmızılılardan yana dönerdi. Guti’yi o derece önemsiyorum. Orta sahada oyun kurabilecek, top saklayabilecek ve ileriye doğru oynayabilecek, üstüne skora direkt etki edebilecek çok klas bir futbolcuya sahip Beşiktaş. Üstelik koca ligde eşi benzeri yok tüm bu özellikleriyle. Guti’nin haricinde bir önemli faktör de Bernd Schuster. Kanımca Beşiktaş 2003’ten beri ilk defa sezona şampiyonluğun favorisi olarak giriyor. Gerçi İddaa’nın yayınladığı bahis oranlarına göre favori Fenerbahçe ama günün trendine göre sallıyoruz İddaayı, totoyu, motoyu. (Cidden toto diye lig ismi mi olur, kim ciddiye alır bu ligi?) Öte yanda Trabzonspor’un da şampiyonluk mücadelesinde İstanbullular için ciddi bir tehdit olarak ön plana çıkabileceğini belirtmek lazım. Adam gibi adam Şenol Güneş böylesi bir başarıyı çoktan hak etti.
Bu dönem aynı zamanda TSK mesaisinin de başladığı mevsimlerden biridir. Binlerce genç silah altına alındı bu hafta itibariyle. Hayatlarından (statülerine bağlı olarak) 6 veya 15 ay kırpılacak. Üstelik bu gençler hiç de kendilerine ait olmayan bir savaşa ortak olmaya zorlanacaklar. Kazasız belasız evlerine dönebilmeleri dileğiyle…
Yeni sezon hayırlı olsun…
Etiketler:
ahmet çakar,
beşiktaş,
erman toroğlu,
Evrensel,
guti,
spor-toto süper ligi
Monday, August 9, 2010
Dünya kupası: Sınıfsal apartheid’ın tellalı

BU YAZI BİR+BİR DERGİSİ'NİN HAZİRAN-TEMMUZ 2010 SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.
“Bizi burada görmek istemediklerini söylediler. Stadyum çevresinde bulunmamızı istemiyorlar. Yani gitmek zorundayız.” Bu sözler 40 yıldır Durban Kings Park Stadyumu’nun çevresinde işportacılık yaparak geçinen Regina Twala’ya ait. Önemli sözler çünkü Twala’nın maruz kaldığı bu dışlayıcı tavır Güney Afrikalı kent yoksullarının Dünya Kupası’yla birlikte artarak hissettiği baskıyı birebir yansıtıyor.
Durban şehrinde artık Kings Park adlı bir stadyum yok. Onun yerinde 457 milyon dolara mal olan son teknoloji ürünü bir yapı yükseliyor: Moses Mabhida Stadyumu. Bu görkemli yapı inşasıyla beraber çevresindeki yoksulluğu ‘nev-liberal’ bir abrakadabrayla yok etti. Bir başka deyişle ‘pislik’ halının altına itelendi ve artık her şey pirüpak!
Öyle mi gerçekten? Dünya Kupası’yla birlikte Güney Afrika‘yı varsıl, aydınlık bir gelecek mi bekliyor? Yoksa Dünya Kupası tam da bu müreffeh hayallerin katili mi? Ülkede yoksulların, siyahların sporu olarak bilinen futbol, bu pahalı ve gösterişli şenliğiyle ülkenin kalkınmasına yardımcı olmaya mı geliyor, zenginle yoksulun arasındaki uçurumu bir fersah daha arttırmaya mı?
Bunlar aslında her büyük spor organizasyonu sırasında muhalif kutuplar tarafından seslendirilen sorular. Özellikle dünyanın 1980’lerde geçirdiği neo-liberal dönüşümle birlikte sporun olağanüstü bir şekilde ticarileşmesi ve başlı başına devasa bir endüstri haline gelmesi yarattığı çelişkileri ve problemleri daha da görünür kıldı. Bu seferki coğrafya Güney Afrika, hali hazırda zenginle fakirin arasındaki uçurumun akıl almaz bir seviyede olduğu, yapısal uyum programlarının halkın canına okuduğu bir ‘üçüncü dünya’ ülkesi. Irkçı apartheid rejiminden kurtuluşunun 16.yılını kutlayan Zulu diyarında yeni ayrımcılık döneminin bayraktarlığını neo-liberal politikalar yapıyor ve Dünya Kupası bu politikalarla hayli içli dışlı.
ANC’deki sağ sapma
Apartheid rejiminin yıkıldığı 1994’ten beri iktidarda olan ANC(Afrika Ulusal Kongresi) kâğıt üzerinde sol bir parti. Hareket, silahlı kanadı Umkhonto we Sizwe(Halkın mızrağı) ile birlikte apartheid dönemi süresince rejime karşı mücadele verdi. Muhalefet yıllarında sol hassasiyetler üzerinden politika yapan ve destek toplayan ANC, iktidara geldikten sonra kendisini Washington odaklı yapısal uyum programlarının kucağına bıraktı.
ANC’deki zihinsel değişimi Nelson Mandela’nın dört yıl arayla söylediği şu 2 cümleden anlayabiliriz. Sene 1990: “ANC’nin temel politikası ekonomide kamulaştırmadır.” Sene 1994, “ANC’nin temel politikası ekonomide özelleştirmedir.”
ANC, iktidara Neo-Keynesçi bir ekonomik program olan RDP(Yeniden inşa ve Kalkınma) ile gelse de kısa sürede bu programı tedavülden kaldırdı ve vaatlerinin tam aksi bir siyaseti dikte eden GEAR sistemini devreye soktu. Buna göre parti, kalkınma, istihdam ve refahın paylaşımını ön plana sokacaktı. Fakat bu politikalar beraberinde özelleştirmeyi, ücretlerin düşürülmesini ve tenkisatları getirdi. Parti, yeni bir siyahi eliti semirtirken çalışan kesimi görmezden geldi ve Güney Afrika Cumhuriyeti 90’ların sonunda yayınlanan bir Birleşmiş Milletler raporuna göre zenginle yoksulun arasındaki uçurumun en yüksek olduğu ikinci ülke haline geldi(Dönemin birincisi Brezilya).
1999’da Thabo Mbeki’nin başkanlığa gelmesiyle ANC, bir seçimden daha zaferle ayrıldı ama hükümetin işçi sınıfı üzerindeki baskısı azalmadı. Bu dönemde GEAR politikasını bir üst seviyeye taşıyan Güney Afrika Cumhuriyeti, merkezine yeni gelişen siyahi burjuvaziyi alarak sermayeye dayalı bölgesel bir güç olmayı hedef tahtasına oturttu.
Sub-imperialism olarak anılan bu agresif neo-liberal anlayışın çalışan kesim üzerinde şiddetli etkileri oldu. İşsizlik, %20’lerden %48’lere kadar çıktı, halk %20 oranında fakirleşti, zenginle yoksul arasındaki uçurum iyice arttı. AIDS’li oranı ve fuhuş akıl almaz boyutlara erişti. Hükümetin adı sıkça yolsuzluklarla anılır oldu ve son olarak büyük tepki toplayan zorunlu gecekondu tahliyeleri yaşanmaya başladı.
Haussmann Güney Afrika’da
Konut yetersizliği, barınma sorunu ve gecekondu mahalleleri Güney Afrika otoritelerinin apartheid döneminden beri başını ağrıtan konular. Mike Davis’in “Gecekondu Gezegeni” kitabından aktaracak olursak : “...sömürge ırkçılığı temeline kurulan apartheid rejimi köyden kente göçü kriminalize etmekle kalmamış, tarihsel olarak kent merkezlerinde yaşayan beyaz olmayan toplulukların müthiş bir acımasızlıkla yerlerinden sürülmelerine de neden olmuştu. Yaklaşık 1 milyon siyahi sözde ”beyazlara” ait bölgelerden tahliye edilmişti.” Apartheid dönemindeki 1 milyon kişinin zorla tahliyesi acılı ve kanlıydı. 1980’lerin sonunda dünya tarihinin en şiddetli gecekondu isyanlarından birini ortaya çıkaran bu gergin süreç, rejime karşı savaşan ANC’nin de önemli kozlarından biri olmuştu.
Irkçı rejim yıkıldıktan sonra siyahların şehirlere girmesini yasaklayan kanunlar iptal edildi ve böylece Güney Afrikalı sanatçı Rian Malan’ın tasviriyle “uzaklarda bir baraj yıkıldı ve milyonlarca perişan, umut dolu siyahi dağlardan sel gibi akmaya başladı.” Yeni rejimle birlikte kentleşme oranları muazzam bir artış gösterdi. Güney Afrika’nın büyük şehirleri böylesi bir yükü kaldıracak ekonomik alt yapıya sahip değildi ve nihayetinde Johannesburg, Cape Town, Durban gibi kentlerde devasa gecekondu mahalleleri oluşmaya başladı.
ANC hükümeti iktidara gelir gelmez konut sorununu çözebilmek için “5 yılda 1 milyon ev” projesini devreye soktu ama 90’lar boyunca hatırı sayılır bir ilerleme kaydedemedi. 2000’lerde parti iyiden iyiye neo-liberalleşince konut projeleri de Friedrich Engels’in deyimiyle Hausmannlaştı. Engels, burjuvazinin konut sorununa getirdiği kendince çözümleri 1860’larda Paris’i yeniden inşa eden şehir plancısı Georges-Eugene Haussmann’la özdeşleştirir ve bu çözümleri sorunun kaçınılmaz olarak yeniden üretileceği tarzda çözümsüzlükler olarak değerlendirir. David Harvey de ‘Sosyal Adalet ve Şehir’ adlı yapıtında konut sorununun kapitalist sistem içerisindeki çözümlerle halledilmesinin olanaksız olduğunu öne sürer. Özetle ANC, 2000’lerle birlikte konut sorununu duyarsız serbest piyasa usullerince çözmek için BNG(Breaking New Ground) programını açıkladı. Bu programın en önemli projeleri de Capetown’daki N2 Gateway ve Durban ile Johannesburg’daki “sosyal konut” projeleriydi.
Mike Davis, üçüncü dünya metropollerinde uygulanan Haussmann tipi kentleşmeyi, devletin “güzelleştirme” hatta “yoksullara toplumsal adalet sağlama” namına planlı müdahalelerde bulunarak sermaye sınıfına ve çalışan orta sınıfa yeniden mekânsal sınırlar çizdiği bitmek bilmeyen bir toplumsal savaş olarak betimler. Buna göre yoksul kesimin kentsel olarak kârlı bölgelerde konuşlanmış yaşam alanları ekonomik gelir elde etmek ve sosyal kontrolü sağlamak adına gasp edilmekte ve yerinden edilen yoksullar kent çeperlerindeki izole bloklara mahkûm edilmektedir. Elbette böylesi tartışmalı ve şiddetli süreçlere gebe projeleri hayata geçirebilmek için devletin kamuyu ikna edici kozlara sahip olması gerekmektedir.
İşte bu noktada uluslararası çapta “mega etkinlikler” devreye girer. Olimpiyatlar ve Futbol Dünya Kupası nüfuzları itibariyle bu alanda öne çıkan örneklerdir. Ev sahibi uluslar adına dünyanın geri kalanına karşı ülkelerinin propagandasını yapma imkânı veren bu etkinlikler dışarıya karşı güzel, zengin, gelişmiş vs. görünme kaygılarını ön plana alır ve verilecek iyi bir sınavın ülkenin tanıtımına dolayısıyla turistik albenisine ve ekonomisine önemli katkıları olacağını halka empoze eder. Güney Afrika Cumhuriyeti Spor Bakanı Danny Jordaan Dünya Kupası’nın ülke için önemini şöyle ifade etmektedir: “Bütün dünya biz Güney Afrikalılar’ın birinci sınıf olduğunu görecek.”
Hâlbuki Güney Afrika, yolsuzlukları, %30’lara varan işsizlik oranı, AIDS ve fuhuş problemi ve belki de en önemlisi konut sorunuyla hiç de birinci sınıf bir ülke değil. Kuşkusuz Güney Afrikalılar da bunun farkında. Fakat Dünya Kupası’nda çizilecek iyi bir imajın ülkeyi bir anda refaha kavuşturacağı ilüzyonuna da özellikle orta sınıfı ikna etmek çok kolay. Şehirlerin “güzelleştirilmesi” projelerinin hedefi halindeki kent yoksulları içinse durum tamamen farklı.
Mega spor etkinlikleri kent yoksullarına karşı
Uluslararası spor etkinliklerinin kent yoksulları için kâbus haline dönüşmesinin tarihi 1936 Berlin Olimpiyatları’na kadar uzanıyor. O dönemde “ulu” rejimlerinin imajına halel gelmesinden korkan Naziler, şehir merkezindeki evsiz ve gecekonducuları acımasız yöntemlerle yabancılara görünemeyecekleri “ıraklara” sürmüşlerdi. Sporların aşırı ticarileşmesi ve neo-liberalizmin hâkim olduğu 80’ler ve sonrasında ise bu tarz spor etkinlikleri adeta seri katile dönüştü.
COHRE(Barınma Hakkı ve Tahliyeler Merkezi)’nin raporlarına göre yaklaşık 720 bin kişinin yerinden edildiği 1988 Seul Olimpiyatları’yla başlayan süreç, 2008 Pekin’le tavan yaptı. Pekin’de 1.5 milyona yakın kişinin kitlesel tahliyesi nihayet medyanın ilgisini çekebildi. Oysa ki Pekin’e gelene kadar 20 yılda yine COHRE raporlarına göre tam 2 milyon kent yoksulu mega spor etkinliklerinin yarattığı bahanelerle evlerinden kovulmuş, yaşam alanlarını kaybetmiş ve mağdur duruma düşürülmüştü.
COHRE raporlarından aktaracak olursak; 1992 Barcelona Olimpiyatları sırasında tam 624 aile evlerinden sürüldü, oyunlar sebebiyle 1986 ila 1993 arasında konut kiraları %145 oranında arttı. Yerinden edilmeler en çok kentin Roman nüfusunu hedef aldı ve yaklaşık 60 bin kişiyi kapsadı.
’96 Atlanta Olimpiyatları’nda ezici çoğunluğu Afro-Amerikalı olmak üzere 30.000’e yakın yoksul yaşam alanlarını değiştirmeye zorlandı, 3.000 ev yıkıldı, mahalleler ve evini kaybeden halk kriminalize edildi. Bu dönemde(95-96 yılları) tam 9.000 evsiz tutuklandı.
2004 Atina Olimpiyatları yalnızca ülke ekonomisinde bedelleri halen ödenen bir gedik açmakla kalmadı. 2700 Roman vatandaşın barınma hakları oyunlar sebebiyle tecavüze uğradı, toplamda 10 bin kişi mağdur edildi. Gecekonduların yıkımı için kanunları çiğneyen jet bürokratik kararlar alındı. Yerinden edilen kent yoksullarına verilen alternatif konut sözleri tutulmadı.
2010 Vancouver Kış Olimpiyatları, doğa harikası ormanların katledilmesine, kent merkezindeki mahallelere uygulanan soylulaştırma projelerine, 700 yoksulun buradaki evlerinden kovulmasına ve alışılageldiği üzere bedelini Vancouver halkının vergilerle ödeyeceği büyük mali zararlara yol açtı.
Önümüzdeki Ekim ayında Yeni Delhi’de düzenlenecek olan Commonwealth Oyunları da sevimsiz yüzünü göstermekte hiç gecikmedi. 35 bin gecekondu sakini “kenti güzelleştirme” adına zorunlu olarak mahallelerinden tahliye edildi. Elbette “mega etkinlikler” sporla sınırlı değil. Birçok uluslararası politik, ekonomik ve sanatsal etkinliğin sistem tarafından nasıl yoksulsavar’a dönüştürüldüğünü kanıtlayacak örnekleri sunabiliriz. 2010 Dünya Expo Fuarı için Şangay’da 400 bin kişinin yerinden edildiği notunu iletmem yeterli olacaktır herhalde.
Teneke kentler ve Dünya Kupası
Tüm bu gerçekler ışığında ANC’nin gözünü Olimpiyatlar ve Dünya Kupası’na dikmesiyle kentsel dönüşüm projelerinin, gecekondu yıkım ve tahliyelerinin aynı döneme denk gelmesinin tesadüf olmadığı sonucuna varabiliriz. Cape Town, Johannesburg, Durban gibi kentler başta olmak üzere maçlara ev sahipliği yapacak tüm şehirlerde apartheid dönemini aratmayan görüntüler yaşanıyor.
Cape Town, dünya kupası zulmünün en çok hissedildiği yer. Hükümetin dar gelirlilerin konut sorununu çözmek için uygulamaya koyduğu N2 Gateway Projesi, 25 bin konutluk bir proje. Dışarıdan bakıldığında umut verici, iyi niyetli bir hamle gibi gözüküyor ama hadiseyi biraz deştiğinizde yüzleştiğiniz gerçekler can sıkıcı. N2 Gateway, Cape Town’ın merkeziyle havaalanını birleştiren N2 Karayolu’nun çevresinde inşa ediliyor. Dünya Kupasıyla birlikte Cape Town’a gelecek olan on binlerce turistin Güney Afrika’ya dair göreceği ilk görüntüler buraya ait olacak. Hükümetin N2 Gateway Projesi’nde gösterdiği ivedilik ve ‘özveri’ bu bilgiyle biraz daha anlam kazanıyor.
Projenin hayata geçirilmesi için Joe Slovo Enformel Bölgesi olarak anılan mahallenin 20 bin sakini evleri yıkılmak suretiyle bölgeden sürüldü. Sürüldükleri yer bir toplama kampından farksız olan ve resmi kayıtlarda Delft olarak geçen bir cehennem parçası. Delft’te yaşamaya zorlanan mağdurların bölgeye taktıkları isim Blikkiesdorp, Afrikaan dilinde Teneke Şehir anlamına geliyor. Burada insanlar neredeyse bütün temel hizmetlerden yoksun bir şekilde, tenekeden yapılma perişan barakalarda yaşamaya zorlanıyorlar. Bir ‘Teneke Kent’ sakini olan Pamela Beukes’e göre Dünya Kupası, Apartheid Rejimi’nden bile kötü: “Apartheid döneminde bize ev yapmamız için tuğla veriyorlardı. Bunlar onu bile vermiyor, tenekeden evlerde yaşıyoruz.”
Hükümet yetkilileri bunun geçici bir durum olduğunu söylese de uzmanlar, N2 Gateway Projesi’yle üretilen evlerin kent yoksulları için sürdürülebilir bir sonuç sağlamadığı kanısında. Birincisi Joe Slovo’luların bu evlerin kiralarını karşılamaları çok zor. İkinci olarak bölge, şehre ve iş alanlarına çok uzak, bu da mahallenin çalışanları için yüklü bir ulaşım masrafı demek. Son olarak yine Güney Afrika’da geçen Yasak Bölge 9(District 9) filminde benzer bir hikâyeyle evlerinden tahliye edilmek istenen mülteci uzaylılara MNU çalışanı Wikus’un dediği gibi: “Bu evler, eski evlerinizden çok daha küçük, oraya taşınmak istemezsiniz!”
Benzer müdahaleler, yıkımlar ve yerinden etmeler Durban’da da yaşanıyor. Bir gecekondu mahallesi olan Kennedy Road Eylül 2009’da ANC tarafından görevlendirildiği iddia edilen sivil görünümlü 40 kişi tarafından yerle bir edildi, birçok gecekondu sakini dövüldü, bazı evler yakıldı. Kentte Dünya Kupası döneminde ‘çirkin’ görüntüler yaratmasından çekinilen birçok gecekondu sakini, işportacı ve çocuk satıcı kriminalize edilerek ya tutuklanıyor ya da kent çeperlerine gönderiliyor. Bu kişilere polis copunun söylediği tek bir şey var: “Dünya Kupası’nda buralarda gözükmeyin.”
Yine COHRE’nin şehirde yaptığı detaylı araştırmalara göre eThekwini Belediyesi’nin gecekondu mahallelerinde uyguladığı zorunlu tahliyeler kanunsuz ve dar gelirliler için geliştirilen konut projeleri de yetersiz. Bölgede gecekondu mahallelerine uygulanan zulümlere dur demek için kurulan Abahlali baseMjondolo grubu 30’dan fazla gecekondu yerleşiminde örgütlü, epey etkili bir halk hareketi.
Ülkenin en büyük şehri Johannesburg’daki yıkımlar ve zorunlu tahliyeler tipik bir soylulaştırma projesi örneği olarak göze çarpıyor. Şehir konseyinin kente olan ekonomik yatırımı arttırmak için gündeme getirdiği “Birinci sınıf Afrika şehri: Johannesburg” hedefini gerçekleştirmek için kolları sıvayan yetkililer bunun için ilk adımı attı ve kent merkezinde yaşayan gecekonducuların evlerini yıkarak sakinlerini şehrin çeperlerine postaladı. Toplamda 235 kötü durumdaki bina yıkıldı. Bu yıkımlardan toplam 67 bin kent yoksulunun etkilendiği belirtiliyor. COHRE raporlarına göre yıkımlar ve zorunlu tahliyeler gece yarılarında habersiz bir şekilde gerçekleştirildi. Bu yıkımlarda hükümet acımasızlıklarıyla nam salan Kırmızı ve Mavi Karıncalar adlı paralı milis kuvvetlerini kullandı.
Yeni nesil apartheid’ın kaynağı olarak Dünya Kupası
Güney Afrika Cumhuriyeti, Dünya Kupası için 3 milyar dolara yakın para harcadı. 5 yeni stadyum inşa edildi, var olan statlardan 5’i de yenilendi. Sadece spor tesisleri için harcanan para 1 milyar doların üzerinde. Bu rakam 2004 yılında yapılan ilk maliyet hesaplarının 3.5 kat üzerinde. Turnuva, Mayıs ayına kadar maç biletlerini satmakta dahi zorlandı. Çünkü Güney Afrika halkı ekonomik olarak FIFA’nın belirlediği bilet ücretlerini karşılayabilecek seviyede değil. Nihayetinde bilet fiyatlarında muazzam bir dampinge gidildi ve son gelen haberlere göre biletlerin büyük kısmı satıldı.
Tüm bu harcanan paraların, yapılan lüzumsuz büyüklükteki lüks stadyumların, beş yıldızlı tesislerin yerine teneke kentlerde, insanlık dışı koşullarda yaşamaya mecbur edilen kent yoksullarının sorunları çözülebilirdi. Çözülmedi! %30’u vuran ve turnuva sonrası geçici inşaat işleri biteceği için artacak olan işsizlik oranını aşağı çekecek yatırımlar yapılabilirdi. Yapılmadı! Fuhuş ve AIDS sorunlarıyla mücadele etmek için projeler başlatılabilirdi. Olmadı! Tıpkı daha önceki dünya kupalarında, olimpiyatlarda olduğu gibi halktan esirgenen bu devasa yatırımlar bir göz boyama ve propaganda aracının nesneleri olarak kullanıldı.
Nelson Mandela, Güney Afrika’da düzenlenen 1995 Rugby Dünya Kupası’nı yıllarca apartheid rejiminde birbirinden ayrı yaşayan siyahlarla beyazlar için bir kaynaşma, dayanışma ve uzlaşma aracı olarak kullanmıştı. 2010 Dünya Kupası ise Mandela’nın hayallerinin tam aksine hizmet ediyor. Yoksulla varsılın arasındaki uçurumun geri döndürülmez boyutlara eriştiği, yoksulların açıkça dışlandığı, kentlere sokulmadığı bir nevi sınıfsal apartheid’ın pervasız bir şekilde hayata geçirildiğini gözlemliyoruz.
Bir yanda toplama kamplarından beter teneke kentlerde yaşamaya zorlanan milyonlarca insan, diğer yanda 500 milyon dolarlık futbol stadyumlarında sadece belli sınıfların davetli olduğu bir ‘karnaval’. Maalesef 2010 Dünya Kupası, sporun sosyal adaletsizliğin kalesi haline getirilmesi konusunda çarpıcı bir örnek olarak literatürdeki yerini alacak. Ana akım medya bunların hiçbirinden bahsetmeyecek elbette ama siz televizyon başında futbol keyfini yaşarken bu 1 aylık festivalin, yalancı ütopyanın maliyetini çok ağır bir şekilde ödeyen milyonlarca Güney Afrikalı kent yoksulunun varlığını görmezden gelmeyin.
Subscribe to:
Posts (Atom)