Sunday, April 12, 2009

EĞLEN-ME, SAVAŞ!

Hayatı belli kalıplara sıkıştırmak, kurallara boğmak, gerekli ya da gereksiz bir resmiyete sokmak için bitmek tükenmek bilmez bir azmimiz var. Hep bir tabur intizamı, devlet dairesi sıkıcılığı ve kendimizi güvende hissetme konformistliğinin peşindeyiz. Sokakta yürürken kendi kendine gülenleri sevmiyoruz; dalga geçiyoruz onlarla. Hani Orhan Veli demiş ya "sokakta giderken, kendi kendime/ gülümsediğimin farkına vardığım zaman/beni deli zannedeceklerini düşünüp/gülümsüyorum..." Aynen öyle. Tek başına gülmek, ayıp ve saçma. Yahut şarkı söylemek, kendi kendine konuşmak. İnsan yalnız başınayken sıkıntılı sıkıntılı yürümeli ve susmalı! Bizlere bu öğretildi "sıkıcı ve emniyetli dünya 101" dersinin abc'sinde. Bu davranış geleneğinin bireysel olduğuna inanmıyorum. Genetik kodlarımızda sıkıcılık aşkı kazılı olamaz. Fakat otorite diye bir şeyin ruhu varsa eğer mutlaka sıkıcılık tanrısının emrindedir. Buna eminim.

"Devletin olduğu yerde baskı mevcuttur." Amin! Bu sebepten "sistem"'in otoriterliği dünyanın neresine gitseniz aynı. Yerleşik her yapıda, kurumda, organda bu sıkıcı ve otoriter sistemin ahtapot kollarına takılmak mümkün. Dünyanın en eğlenceli işini yapıyor yahut izliyor olalım, o aktivite bir kez sisteme entegre oldu mu kaçınılmaz "sıkıcılaştırma" mafyasının kontrolu altına girdi demektir. Cık cık'çı teyzeler, eli coplu polisler, linççi gençler, tükürgen orta yaşlılar... Sivili, resmisi hepsi kolluk kuvveti, hepsi emniyet sübabı. "Sıkıcılığı sağlayacağız, elimizden uçan, kaçan dahi kaçamaz." Bu, onların her sabah okulda okudukları kutsal ant gibi bir şey.

Spor da bu sistemin etki alanına dahil elbette. Saha içindeki mücadelenin bize git gide daha yapay gelmesi sadece nostaljisever oluşumuzdan mı? Yoksa bunca saha dışı elin etkisiyle sporlar, o en can alıcı özellikleri olan otantikliklerini mi kaybediyorlar?

Pazar günü iki büyük maç vardı. Biri "yüzyılın derbisi" Galatasaray-Fenerbahçe, biri NBA'de Doğu Konferansı'nın playoff'lar öncesi son "mesaj" maçı Cleveland Cavaliers-Boston Celtics. Bu 2 maçtan ve Pekin 2008 olimpiyatları'ndan farklı kareler, medya yorumları ve taraftar izlenimleri aktararak meramımı açıklamaya çalışacağım.

ARDA SEN METİN GİBİ OL AMA ÖNCE FENER'İ ...

Öncelikle bizim maç, yani koca derbimiz saha içi mücadele açısından tam bir rezaletti. Mücadeleden keyif almamızı sağlayabilecek tek bir an bile yoktu ama asıl merak ettiğim şu: Derbi heyecanıyla tribünleri ve ekranları dolduran milyonların öncelikli derdi maçtan keyif almak mıydı yoksa Emre Belözoğlu'na küfretmek mi? Cidden soruyorum ya niye taraftarız? Futbol takımlarıyla niye aşk yaşıyoruz? Eğlenmek yahut iyi vakit geçirmek için mi yoksa küfredip, kırıp dökmek için mi? Maçın son dakikasında kırmızı kartlar, yumruklar, küfürler gönlümüzü eyledi mi? Bir derbiyi büyük yapan öğeler nedir? Belli ki bizimkinin "dünya derbisi" olma sebebi içerdiği şiddet katsayısı. Arda Turan'a herkes kızgın. Böyle davranarak Metin Oktay olamazmış. Ne Metin Oktay'ı yahu? Adamın Metin Oktay olmasını istemiyorsunuz ki. Maça küfretmek için giden bir insan Metin Oktay üzerine edebiyat parçalama hakkını kendinde nasıl buluyor? Senin futbolu takip etme sebebin Metin Oktay tarzı sporcular değil ki! Ha bir de şu var, Metin Oktay bugün yaşasa Metin Oktay olabilir miydi acaba? Bir yanda, Lacan'cı konuşursak "Büyük Öteki" yani sistem, onun güdümünde sporcuları "entertainer" değil "warrior" olmaya sürükleyen medya, onun da yönlendirdiği taraftar kitleleri. Bu ortamda Metin Oktay'ın, Metin Oktay olmasına izin verilir miydi zannediyorsunuz? Futbol hala eğlenceyken Metin, Metin'di. Futbol bu haldeyken de kusura bakmayın ama Arda, Arda. Sabri'yi alkışlayan, "Sabri Emre'nin anasını ..." diyen hiç kimse ağzına Metin Oktay'ı alıp edebiyat parçalamasın, komik hatta iğrenç oluyorsunuz.

OLİMPİYAT ROBOTU

Daha önce de alıntılamıştım, Daniel Boorstin'e göre sporları seviyoruz çünkü 20.yüzyıl insanı ancak onda yüzde yüz gerçek, spontane ve tekrarı olamayacak anlara olan amansız açlığını tatmin edebiliyor. Bireysel olarak baktığımızda bu doğru fakat sistem, otorite, tekillerle ne kadar aynı fikirde orası tartışılır. Usain Bolt, Pekin'de insanoğlunun sınırlarını yeni bir boyuta çekerken yarışın son 10 metresinde profesyonelliği(ya da sıkıcılığı mı demeliyim) elden bırakıp sevinmeye başladığı için OLimpiyat komitesi başkanı Jacques Rogge tarafından kıyasıya eleştirilmişti. Bolt'u, sevincini, heyecanını gizleyemediği için eleştiren Rogge, onun rakiplerine ve "olimpiyat ruhu"'na saygı göstermediğini iddia etmişti. Hiçbir sporcudan böyle bir yakınma gelmezken olimpiyat komitesi başkanından bu sözlerin gelmesi şaşırtıcı mıydı? İnsanların eğlenmesi, gülmesi, iyi vakit geçirmesiyle tarihsel olarak problemleri olan totaliter bir kurumun başkanından böylesi bir yorumun gelmesi ben gibi düşünen insanlar için gayet normaldi. "Olimpiyat ruhu"'ymuş. Dünyanın en sıkıcı ruhu olsa gerek bu bahsedilen ruh. Oldu olacak olimpiyat robotu diyelim adına da.

SEKİZİNCİ GÜNAH: EĞLENME

Bizim dillere destan derbiden sonra sıra Cleveland-Boston maçındaydı. LeBron'un önderliğinde ligin tozunu atan Cavs, Garnett'ten yoksun Boston'ı 31 sayı farkla mağlup etti. Bu senenin saha içi ve dışında en eğlenceli takımı olan Cavaliers, her zaman olduğu gibi galibiyeti kenarda renkli davranışlarla kutladı. LeBron klasik gitar çalma rutinini yaptı, dans ettiler, hayali aile fotoğrafları çektirdiler. Eğlendiler yani. Cleveland maçlarını takip edenler için yeni görüntüler değildi bunlar. Evlerindeki her maçta aynı gösterileri yapıyorlar. Maçı NTVSPOR yayınlıyordu. Ve otorite bu kez de medya kılığında iş başındaydı. Murat Kosova ve Kaan Kural kızgındı. Bir takım galibiyetini nasıl böyle kutlayabilirdi? Rakibe saygısızlıktı, amatörceydi, ayıptı vs. Bir takımın eğlenmesini rakibe saygısızlık olarak okumamız öğütleniyor bize medya tarafından. Çünkü adamlar "savaşıyor", oyun oynamıyor. Savaşta eğlence olmaz. 2.Dünya savaşı'nda, Allah'ın Stalingrad'ında bile eğlence olur(bkz: enemy at the gates), spor savaşında olamaz. Cık cık cık büyük saygısızlık. Böyle yorumları dinlediğim zaman cık cık'çı teyzeler aklıma geliyor. Murat Kosova dün onların erkek versiyonu gibiydi. "Eğlenmek", ne büyük günah!

Kurumlar, medya ve hepsinin ötesindeki yüce otorite, spor gösterilerini yapaylaştırıp, otantikliğini öldürür başka bir deyişle onların bizi eğlendirme kapasitesini minimuma indirmeye çalışırken emek döktüğü ve para kazandığı işi hafife alabilen "entertainer"'lar çağımızın nadide elmasları haline dönüşüyorlar. O yüzden Usain Bolt'un 9.59 koşabilecekken 9.69'da kalmasını umursamadım hatta onun yarış henüz devam ederken başladığı sevinç gösterisi yüzünden fazladan bir heyecana bile kapıldım. Yine o yüzden dün Cleveland ve LeBron'un "zararsız" sevinç gösterilerini yadırgamadım ve "yüzyılın derbisinde" yaşanan her şeyden nefret ettim. Eğlencemizi öldürüp ondan Roma'daki gibi bir savaş yarattılar. Şimdi de savaşanları savaşarak izlememizi istiyorlar. Roma'da bile bu kadar ileri gidilmemişti.

Monday, April 6, 2009

Obama Spartans!




Barack Obama bugün Türkiye'ye geliyor ya, ne öve öve bitiremediğimiz misafirperverliğimiz(ki kendisi zaman zaman turistlere tecavüz ederek kendini gösterir) ne de konjonktür itibariyle el pençe divan oluşumuz onun umrunda bile olmayacak. Eline tutuşturulan kağıt parçalarında yazan harfleri bir robot gibi şuursuzca seslendirecek. Sorulan sorulara aynı sıkıcı ve "politically correct" yanıtları verecek ama sakın ha aklı burada olmayacak. Çünkü Obama'nın zihni, fikri her şeyi Detroit'ta bugün. Bayrağı yeşil-beyaz, elbisesi kolsuz bir tişört ve şorttan ibaret. Bileğini kesseniz yeşil akacak kanlarından ve ölecek olsa son sözü "Yaşasın Michigan State Spartans", emin olun!

Dile kolay tam 72 bin basketbolsever, sporsever yahut her neyse bu gece Amerikan Kolej Basketbol Ligi NCAA'in final karşılaşmasını izlemek için Ford Field'da olacak. Sezonun şu ana kadar ki en dominant takımı North Carolina Tar Heels, galibiyete en aç ve istekli, sürpriz finalist Michigan State Spartans'ın evine konuk olacak TSİ ile 04:00 itibariyle. Bu maçın önemi her halükarda büyük zira NCAA, ABD'liler için çılgınlıkla eş anlamlı. Onları Avrupalı yahut Güney Amerikalı sporseverler gibi coşkuyla tezahürat yaparken görebileceğiniz belki de tek turnuva. Fakat 2009 NCAA finalini diğerlerinden farklı kılan bir yönü var ki o da Amerikan işçi sınıfının son model acılarında gizli.

Krizle yerle bir olan Amerikan otomotiv sanayii'nin kalbi Detroit, Michigan. Ekonomik bunalımla birlikte dev şirketler havlu attı, binler işsiz kaldı. Eyaletteki işsizlik oranı %22 ki bu ülkenin en yüksek rakamı. Her zaman için mavi yakalıların kenti olarak anılan Detroit'in spor takımları da tarihsel olarak bu geleneği yansıtmıştır(tabii ki 90'ların başındaki Michigan Wolverines hariç*). Sanayi kenti Detroit'in emekçi destekçileri hep kendileri gibi savaşçı, mücadeleden çekinmeyen, süper yetenekli değil belki ama yürekli oyuncuları ve takımları sevmiştir. Zaten NBA takımı Pistons'ın başarılarını hep bu tarz takımlarla ve "Bad Boys" ekolüyle kazanması da bir tesadüf değildir. Pek sevilmezler, ne 80'lerin sonunda Michael Jordan'ı 3 kere arka arkaya eleyen ve 2 şampiyonluk kazanan Bad Boys, ne de Shaq'lı, Kobe'li Lakers hanedanlığına son veren istikrar abidesi takımları sert ve savunmayı ön planda tutan stilleri nedeniyle ülke genelinde pek sempati toplayamamıştır. Fakat bugün devranın döndüğü gün. Amerikan başkanı dahi arkalarında zira krizin faturasını ödemekle boğuşan ve patladı ha patlayacak haldeki öfkeli Detroitlar'ın aklından bir süreliğine de olsa krizi çıkarmanın yolu bu geceki maçtan geçiyor.

Detroit şehri o kadar zor durumdaki gazete manşetlerinden, okuyucu yorumlarından bir seferberlik havası seziliyor. Zizek'in "hayatta kalmacı tavır" olarak adlandırdığı şeye benzer bir durum bu. Global felaket der Zizek, günümüzde toplumsal dayanışmaya ulaşmanın bedeli gibidir adeta. Normalde birbirlerini umursamadan yaşayıp giden insan yığınlarını ancak ortak bir mega tehdit bir araya getirebilir. Bu biraz da "ya benim de başıma gelirse" korkusu ve dolayısıyla hayatta kalma iç güdüsüyle alakalıdır. Sonuç olarak krizle sarsılan Detroit bugün Katrina kasırgası sonrasındaki New Orleans pozisyonundaysa ekonomik krizin de en az binleri evsiz bırakan ve öldüren bir kasırga kadar etkili olduğu gerçeğinin farkına varmamak mümkün değil. Hani kafamıza vururcasına "Kriz bu elbette ki tenkisat olacak. Olsun ki yeniden düzlüğe çıkalım" diyen kapitalizmin iki yüzlülüğünü gözler önüne süren çok güzel bir örnek aslında fakat tek farkla kasırga engellenmesi imkansız bir doğa olayı, ekonomik kriz ise insanın yarattığı bir sistemin kaçınılmaz sonucu ve belki de tek gerçeği.

Öyle ya da böyle spor eksenimizi kaybetmeyelim. Amerikan halkı bugün Michigan State'in arkasında çünkü korkuyor. Obama bugün turnuva öncesi favori olarak gösterdiği North Carolina'nın değil Michigan State'in arkasında çünkü o da korkuyor. Utangaç politikalarının bu devasa krizi aşmaya yetmeyeceği korkusunun yanında bir de sayesinde seçimi kazandığı işçi sınıfının olası isyanının korkusu var Obama'nın içinde. Yeşil-beyazlıların zaferine muhtaç kısacası. Sporun, kitleleri bir araya getiren, dertleri unutturan o esrarengiz afyonumsu hallerine muhtaç! Öyle muhtaç ki hem de umrunda bile olmayacak Türkiye! Michigan State bugün kazansa, adını işçi sınıfının baş düşmanı olarak görülmesi gereken Henry Ford'dan alan Ford Field'da 72 bin Detroit'li bayram yapacak. 3 gün bilemediniz 5 gün o meşhur dertleri unutma devresine girilecek. Fakat her şey olup bittiğinde, NCAA şampiyonluğunun insanları işlerine geri sokmaya yetmediği anlaşıldığında Obama'nın da öfkeli, işsiz ve yoksul halkını yatıştırmak için yeni bir ilaca ihtiyacı olacak.

Ben de bugün Michigan State'liyim ve bu yazının "spor halkın afyonudur" biçiminde tezahür etmesinden hoşnut değilim ama BAZEN de doğru söze ne hacet demeyi bilmek gerekiyor!

*90'ların başındaki Michigan State takımı NCAA tarihinin en kaliteli kadrolarından biridir. Chris Webber, Juwan Howard, Jalen Rose gibi isimlerden oluşan Fab 5 yani Harika Beşli lakaplı ekip ne kadar yetenekli ve renkli olursa olsun hiç şampiyonluk yüzü görememiştir.

Sunday, February 22, 2009

Indiana, Hoosiers'ını Arıyor




“49 eyalette basketbol sadece bir oyundur; ama burası Indiana!” Eyalet derbisinde Mackey Arena’yı dolduran 14 bin küsür Purdue ve Indiana taraftarının genetik kodlarında işte bu kutsal veri kazılıydı. Kolej maçlarında alışık olduğumuzun ötesinde bir Avrupa derbisi havası vardı maçta ki bu coşku Indiana kolej basketbolunu tanımlayan hissiyat esasında. Peki Mackey’de, Edmund Joyce’da, Assembly Hall’da, eyaletin hemen hemen her basketbol salonunda süregelen bu basketbol coşkusu niye Conseco Fieldhouse’a yani Indiana’nın NBA takımı Pacers’ın salonuna uğramıyor?

ÖKSÜZ PACERS

Çeşitli veriler öne sunup farklı hipotezler geliştirebiliriz elbette. Öncelikle Conseco Fieldhouse’ın %75’lik doluluk oranıyla NBA’in en tenha salonlarından biri olduğunu belirtelim.(ki bu durum son 4 seneyi özetliyor)
http://sports.espn.go.com/nba/attendance Bu linkten de göreceğiniz gibi ortalama 13 bin kişiye oynayan NBA takımı Pacers, Indiana’nın en az ilgi çeken basketbol takımı.( Kolej ekipleri Purdue, Indiana ve Notre Dame doluluk oranında Pacers’a fark atıyor.)

Indiana Hoosiers, Assembly’de %97 doluluk oranıyla 16 bin kişiye oynarken, Purdue görece daha küçük salona sahip olmasına rağmen erkeklerde 12 bin kızlarda ise ortalama 9 bin kişiye oynuyor.(bayanlarda ilk 5’te) http://www.city-data.com/forum/general-u-s/481502-top-25-ncaa-basketball-schools-attendance.html . Keza Notre Dame de özel bir okul olmasına ve az öğrenci bulundurmasına rağmen %90’la her maçına ortalama 10 bin kişiyi çekebiliyor.

Ekonomik kriz, bilet fiyatları gibi faktörler aklınıza gelebilir. Öncelikle şunu açıklığa kavuşturalım: krizin hayaleti ortalıkta dolaşmıyorken de Pacers’ın doluluk oranları aynıydı. İkincisi (http://www.nwtix.com/Indiana_Hoosiers_Basketball_Tickets.html , http://www.ticketmaster.com/event/0500411CEC518942?artistid=805952&majorcatid=10004&minorcatid=7 )gibi linklerden de inceleyebileceğiniz gibi ABD’deki kolej maçlarıyla NBA maçları arasındaki bilet fiyat farkı yok denecek kadar az. Tek fark courtside dediğimiz saha dibindeki koltukların NBA’de 200-1000 dolar arası fiyatlara kadar yükselmesi ki o biletlerin müşterileri zaten bu yazının muhatabı değiller. Kısacası bayıldığımız kriz bahanesini çöpe gönderebiliriz.


Takım başarısı ve Pacers’ın oynadığı basketbolun izleyicileri tatmin edip etmemesi meselesi akla gelen bir diğer faktör. Maalesef başarı kelimesi Indiana eyaletine uzun zamandır uğramıyor.(en azından basketbol salonlarında) Pacers özellikle 2004’teki meşhur kavgadan sonra tepetaklak vaziyette. Peki ya salonları her maç tıklım tıklım dolan kolej takımları? Indiana Hoosiers’ın 2002’de sürpriz bir şekilde oynadığı finali çıkarırsak son 22 senede ne Purdue, ne Notre Dame, ne de Indiana’nın elle tutulur bir başarısı yok. Purdue son final four’unu 1980’de oynadı. Notre Dame 78’den beri ortalarda yok, NCAA’in en köklü programlarından Indiana Hoosiers ise son 22 senede sadece 3 final four heyecanı yaşabildi. Yani başarısızlıksa başarısızlık, hüsransa hüsran. Taraftar sadece Pacers’a küskün, Neden? Conseco Fieldhouse neden sadece LeBron James ya da Kobe Bryant geldiğinde doluyor? Bu kulüp “yahu tamam başarıyı geçtik bari sıkıcı basketbol oynamayalım da biraz taraftar gelsin” diyerek Rick Carlisle gibi savunma üstadı bir adamı kovup yerine hızlı basketbol gurusu Jim O’Brien’ı getirmedi mi? Indiana her akşam Speedy Gonzales kıvamındaki T.J Ford önderliğinde, run and gun basketbolunun limitlerini zorlamıyor mu? Indiana Pacers’ın ilk 5’te olduğu iki kategori var. Biri attıkları sayı, biri de yedikleri sayı! Yani Larry Bird ve ekibinin sadece ekonomik sebepler yüzünden denediği bu taktik de işe yaramadı. Takım hızlı ve heyecan verici bir basketbol oynuyor oynamasına ama ne başarı var ne de hasılat! Geçtiğimiz günlerde kulübün 80’lerden beri patronluğunu yapan Melvin ve Herb Simon kardeşler Pacers yüzünden 200 milyon dolar zarar ettiklerini açıkladılar. Basına verilen bu tip demeçler her zaman korkutucudur çünkü Simon’lar bu parayı kaybetmeye yeni başlamadılar ama NEDENSE bu kaybı açıklama kararını yeni aldılar. Şimdilerde basketbolun başkenti olmakla her zaman övünen Indiana’lıların aklında acaba Pacers bizi terk eder mi korkusu yer etmeye başladı ki belki de bu o kadar da umurlarında değildir. Ne de olsa maçları izlemeye dahi gitmiyorlar!

ÖKSÜZ NBA

Ekonomik sebepler değil, sportif başarı değil peki nedir Indiana gibi basketbol delisi bir eyalette Pacers’a duyulan bu ilgisizliğin sebebi? All Star arasından hemen önce Conseco Fieldhouse’da sezonun en heyecanlı maçlarından biri oynandı. Doğunun en güçlü takımlarından Cleveland Cavaliers, süper yıldızı LeBron James’le birlikte eyaleti şereflendirdi ve hayret ki Indiana’lılar bu sezon sadece 4.kez olmak üzere salonlarını tıka basa doldurdular. Maçın bitimine 0.8 saniye kala T.J Ford, Mo Williams’ın üzerinden temiz bir orta mesafe şut gönderdi ve Pacers 1 sayı öne geçti. Son hücum için hamlesini yapan Cavs, kenardan topu oyuna soktu ve LeBron James’e bir alley-oop pası gönderdiler. Danny Granger, LeBron’un topa ulaşmasını engellemek için zıpladı ve bir anda düdük çaldı. NBA’in o nefret ettiğimiz artık bıkkınlık getiren yüzü, hakemleri ve süperstar kollama mafyası yine ortaya çıkmıştı. Hayalet bir faul çalındı Cavs lehine. LeBron 2 faulu soktu, Cleveland 1 sayı öne geçti. Indiana tribünleri uğruna salonu doldurdukları süperstara çalınan faul sayesinde belki de Pacers’tan, NBA’den niye soğuduklarını hatırladılar. Herşeyin senaryoymuşçasına yaşandığı, süperstarların aşırı derecede kollandığı, zayıf olanın kazanmaması adına tüm imkanların seferber edildiği bir ligi izlediklerini anımsadılar o anda. Ve Pacers, 0.4 saniye kala son hücumu kullanmadan önce tribünlerdeki Hoosier’lar, gerçek basketbolseverler, basketbolun anayurdunun genetik kodlarına spor sevgisi kazınmış taraftarları NBA ve David Stern’e küfürler yağdırırken kenarda bir zeki adam bu kurulu düzeni alt etmenin yolunu bulmuştu. Jim O’Brien, tüm hinliğiyle Cavs’in oynadığı son hücumun aynısını çizdi. Pacers topu kenardan oyuna soktu, Granger’a bir alley-oop pası, LeBron zıpladı topu kaptı ve HOOP! Faul düdüğü! Hakemlerin aynı pozisyona verdikleri kararı 0.4 salise içinde değiştiremeyeceklerini bilen O’Brien, onları kendi silahıyla vurmuştu. Haksızlığın bu kadarını zalimin allahı gelse yapamazdı, hem de milyonların izlediği bir maç esnasında. Karar doğru muydu? HAYIR! Adil miydi? Sonuna kadar! Adaleti, adaletin düşmanlarının sağlaması da ironinin kralıydı ve bu sekansı, zeki bir adam Jim O’Brien yaratmıştı. 0.4 salise içinde bacak arasından gol atıvermişti NBA’e ve onu bu hale getirenlere. Macbeth’teki cadıların dediği gibi “Fair is foul, and foul is fair.” Nihayetinde Pacers, hak ettiği bir maçı kazandı. Indiana seyircisi ise aynı anda bir oyun olarak basketbolu neden sevdiğini hatırlarken, reel basketbola(NBA) niye küstüğünün de ayırdına vardı. (Maçın özeti: www.youtube.com/watch?v=AMN2-daeT48 )

HOOSİER RUHU

Bir coğrafya, bir halk, bir yurt bir sporu künyesine kazımış. Bir din gibi onu yüceltmiş ve hayatının tepesine yerleştirmiş. Nice başarı hikayeleri çıkartmış içerisinden. Milan Lisesi gibi bir peri masalı, Hoosiers gibi bir sinema başyapıtı, Larry Bird gibi bir spor efsanesi yaratmış. Ve bir gün sermayenin aşırıya kaçan, acımasız kuralları işlemeye başlayıp da herşey makineleşince, maç sonuçları oyun oynanmadan önce belirlenip, kurgulanmış imgeler birer meta olarak izleyicilere kakalanmaya çalışılınca “Hop” demiş bir halk! Bizim sevdiğimiz oyun bu değil! İşte Indiana’nın “makineye” karşı mücadelesinin kısa bir özeti! Ve başlığı: Indiana, Hoosiers’ını arıyor!

NBA’in ekonomik krizden önce çözmesi gereken sorunu işte bu! Oyunu kendi haline bırak David Stern! NBA, bize bir imge-meta pazarlıyorsa onun müşterisi olan bizler de bir emek gücü harcıyoruz aslında o ürünü tüketirken ve bu yersizyurtsuzlaşmış yapılar silsilesinin yersizyurtsuzlaşmasını sağlayanlar bizleriz. Indiana halkının farkında olmadan çözdüğü bu gerçeklik ve geliştirdiği devrimci tavır, NBA izleyicisinin tam da ihtiyacı olduğu tavırdır. Ancak biz bu çarktaki önemimizi kavrarsak bir şeyleri değiştirebiliriz. Çünkü belki size akıl almaz(ne de olsa bu sadece bir spor değil mi?) gelecek ama NBA izleyicileri bu oyunu belli bir ücret, zaman=emek gücü karşılığı izliyorlar! “Sömürünün olduğu yerde devrimci bilinç de vardır.” Sermaye yüzlerce şekile bürünmüştür günümüzde ve mücadelenin çeşidi bu şekillerin sayısıyla eş değerdir. Yenilmez olmadıklarını biliyoruz. "Bir zeki adam" Jim O'Brien ve boykotçu İndiana seyircisi bize bunu kanıtladı! Oyuncakçı dükkanından(spor basını) üstyapıya sevgilerle, kim demiş spor halkın afyonudur diye!

Monday, January 26, 2009

Mağrur Britanyalı'dan Asi İskoç'a


Uzun senelerden sonra ilk defa bir grand slam'i baştan sona izleyemiyorum. İş ve Avustralya kıtasının had bilmez coğrafi konumu başlıca ve haklıca bahanelerim. İzlediğim özet, yorum ve haberlere dayanarak ukalaca yazılar yazmak istemediğim için de şu ana kadar turnuva hakkında bir şeyler karalamaktan kaçındım.

Ta ki bugüne kadar. Avustralya'ya Las Vegas ve sayısız otoritenin favorisi olarak gelen Andy Murray, birkaç saat önce sonuçlanan maçta İspanyol Fernando Verdasco'ya beş setlik bir maç sonunda boyun eğdi ve 4.turda elendi. Bunun birkaç farklı anlamı var:

1: Maç sahada oynanır, bahis masasında değil. Galibi Las Vegas değil momentum(hele ki teniste) belirler.

2: Andy Murray, kortların halen en yetenekli oyuncularından biridir, değişen birşey yok ama Federer ya da Nadal gibi dominant bir oyuncu olabilmesi için henüz erken, çoook erken.

3: Maç sonu yorumlarından ve son 6 aydaki tavırlarından anladığımız kadarıyla Andy Murray'nin eski şımarık halinden eser yok. Bunu hissetmek sevindirici.

4: Ve son çıkarım: İşlerine geldi mi İngiliz işlerine geldi mi Britanyalı olan ana akım Ada medyası bir grand slam şampiyonluğu için en azından birkaç ay daha beklemek zorunda. Şu durumda Andy Murray'nin de mağrur Britanyalı olarak anılması için bir sebep yok elbette. Times'ından Sun'ına açın interneti gezin. Hayalkırıklığı yaratan Andy Murray'nin artık Britanyalı değil İskoç olarak anıldığını göreceksiniz. "The Scot ousted, Scot defeated, disappointing effort by the Scot..." Bunun, her İskoç gibi İngiltere'ye pek de sıcak duygular beslemeyen Andy Murray'nin umrunda olmayacağına eminim ama koca bir Ada medyasının geride kalan bunca seneler içerisinde hiç değişmediğini gözlemlemek de kelimenin tam anlamıyla komik. Üzücü bile demiyorum. Sadece komik; bir sözde üstün kimlik inşasına harcanan bunca fikir, yazı, ödül... Ve bilgi akışını sağlayan bir mekanizmanın bu ideolojik manipülasyonun başrolünde oynadığını görmek, şaşırtıcı bile değil, bir zorunluluk kapitalizm için. Benim bu cümleyi sadece siz bunun farkına varın diye yazmış olmamsa ayrı bir hikaye.

"Andy Murray, seni asi İskoç, imparatorluğuna layık olduğunu kanıtlayana kadar bir İskoç'tan başka bir şey değilsin. Borcunu ödedikten sonra(1-2 grand slam) seni de kraliçe nişanıyla ödüllendiririz ama merak etme."

İşin acı olan tarafı, o kaçınılmaz an geldiğinde Andy Murray maalesef sen de ödülü kabul edeceksin. John Lennon'ın bile hayır diyemediği bir "onur"'dan bahsediyoruz. "Onur", ne kelime ama!

Thursday, January 1, 2009

Gay for Arenas ve Düşündürdükleri

NOT: BU YAZI www.gunlukhayat.com'un Şakı-yorum bölümü için yazılmıştır.

http://www.youtube.com/watch?v=5orlL3s161E

I wouldn’t say it If I really didn’t mean this
Me and my penis love Gilbert Arenas

I’m gay for Gilbert Arenas
I’m gay but only for Gilbert Arenas

His name is Gil
He plays for the WIZ
‘been following him ever since he entered the biz.
These days he’s kinda my hero
He rocks my favorite number
Which is zero

I like him so much
I wish he was my lover
Frankly speaking
I would let him beat my buzzer

I never thought that I can turn into gay
But I love Gil as much as he hates coach K

Yo Gil what’s the problem
You don’t return to my calls
You won’t be my myspace friends
Look I got your jersey, got your shoes
Now I want your heart
So holla at me boy!


İçimizdeki homofobikler hönkürmeden belirtmek gerek ki; ABD’de son günlerin en çok konuşulan youtube bombalarından olan bu şaheserdeki adamımız ciddi değil! Yani sırf mavra olsun diye hazırlanmış bir klip ama belki de satır aralarında ABD’nin star sistemine yöneltilmiş muzırca bir eleştiri de vardır(Bence var).

Bir kere aşk ilan edilen “Gilbert Arenas” isimli şahsı tanıtayım. Kendisi NBA’in en enteresan yıldızlarından biri. Washington Wizards’ta oynuyor ve basketbolu kadar nba.com’a yazdığı blog yazılarıyla da tanınıyor. Zaten son 2 senesi hep sakatlıklarla geçtiği için basketbol oynamaktan çok yazı yazıyor da denebilir. Her halükarda ilginç bir popüler kültür malzemesi ve ateşli de bir hayran kitlesine sahip.

Sözleri inceleyecek olursak; zaten “me and my penis love Gilbert Arenas” diyerek şarkıya damardan bir giriş yapan Chris, pek öyle duygusal bir aşık değil. Direkt olaya girme taraftarı. Gay olduğunu itiraf ediyor ama ekliyor: “Sadece Gilbert Arenas için”. Ve zaten “hiçbir zaman gay olabileceğime ihtimal vermezdim” diyerek de cinsel tercihlerinin tamamen dizginleyemediği fanboy’luğundan ileri geldiğini de belirtiyor. Şarkının sonunda da sevdiceğine sitemde bulunuyor: “Hey Gil, telefonlarıma cevap vermiyorsun, myspace’teki arkadaşlık teklifimi kabul etmiyorsun. Oysa bak ben senin formanı aldım, ayakkabılarını aldım ve şimdi de kalbini istiyorum.”

Hmm aslında ortada ciddi bir tespit var. Basketbol forumlarında uzunca süre geçiren bir insan olarak fanboy’luk müessesesinin nerelere varabileceğini gayet iyi gözlemleme şansım oluyor. Yaş grubu farketmeksizin bir sürü insan sevdikleri yıldız oyuncuya karşı resmen bir çeşit aşk besliyorlar ve Chris’ten de çok farkları yok. Çoğu zaman tapılan yıldız oyuncunun bireysel performansı takımının galibiyetinden çok daha önemli oluyor, zaten tuttukları da takım değil oyuncu. Amerikan sporları dışında pek de rastlanan bir olgu değil bu. Bu sebepten de kuşkusuz bunun ABD’ye has sebepleri var.

Avrupa’da “Barcelona’yı değil Messi’yi tutuyorum hacı” diyen pek tip bulamazsınız. Zira hem spor kulüplerinin daha farklı ve otantik bir cemaat işlevi vardır hem de yıldız sistemi o kadar pompalanmaz. Kitle oluşturma çabasının hatırı sayılır bir kısmını yıldız sistemine yatıran ve de bunu popüler kültürün her alanında yapan ABD’de ise bu olmazsa olmaz bir durum adeta. 90’larla birlikte yaygınlaşan bu “fanboy” kitlesinin kökenlerini de “groupie”’lerde bulmak mümkün. Ne olursa olsun sevdiği oyuncuyu fanatikçe savunan, yanlışlarını görmeyen, onun tüm ürünlerini satın almak isteyen ve bir kez olsun onu görebilmek için kendini yırtan bu insanların hayranlıklarını da biraz cesur davranıp “aşk” olarak nitelemek çok da yanlış değil. Chris’in de bu sadece eğlenceli olmanın ötesinde eleştirel olduğu videosunda dediği gibi “Formanı, ayakkabılarını aldım şimdi de kalbini istiyorum.” Başka bir deyişle “ben senin bizlerden istediğin her şeyi yapıyorum ve doğal olarak aşkını da hak ediyorum.” En klişe tabirle acı ama milyonların hayatının gerçeği de bu. Günümüzde hayran olmak da emek ve para isteyen bir iş ve sevgisinin karşılığını alamayan hayranların tehlikeli tepkileri de sıkça rastlanan bir şey.

Daha çok diyeceğim var bu konuyla ilgili ama Şakı-yorum’u da bayağı şakı-makale’ye dönüştürüyorum o yüzden kısa keseyim ve bu yıldız-hayran ilişkisinin incelendiği bir film önereyim(her ne kadar hayal kırıklığı yaratan bir yapım olsa da): “The Fan”, “Robert De Niro, Wesley Snipes”.