Monday, January 21, 2008

Ghana'08, 2.Gün






Günün Maçları

Fas 5 Namibiya 1

Nijerya 0 Fildişi Sahili 1

Mali 1 Benin 0

RESİM 1: Afrika Kupası'nda 2.günler hep sessiz geçer. Evsahibi takımın maçları haricinde stadların dolmamasına alışkınız ama bu seferki biraz abartıydı. Fas-Namibiya maçını izleyen seyirci sayısı 7 bini geçmezken, mücadeleyi takip edenler 6 gole rağmen tatmin olamadı. Namibiya'nın Faroer Adaları kıvamında bir takım olması, Fas'ın turnuvanın teknik açıdan en üstün takımı olarak göze çarpması ve biz Avrupalılar'ın ismine pek de aşina olmadığı Soufiane Alloudi'nin hat-trick yapması karşılaşmadan akılda kalan notlardı.

RESİM 2: Nijerya ve Fildişi Sahil'li 'ölüm grubu'nun sürpriz yapması beklenen takımı Mali, zayıf Benin karşısında tek kelimeyle sıradandı ve hayal kırıklığı yarattı. Benin'in aşırı defansif oyununa karşı uzun süre çözüm üretemeyen Mansa Musa'nın torunları, maçın oynandığı Sekondi şehrindeki genel elektrik problemi yüzünden 15 dakika geciken ikinci yarının 5.dakikasında Frederick Kanoute'nin ayağından buldukları penaltı golüyle sonuca gidebildiler. Gittiler de hepimizin heyecanla beklediği sürpriz yapma hadisesinde pek de ciddi olamayacaklarını da bu etkisiz performanslarıyla hissettirdiler. Umarım yanılmışızdır. Mali adına dikkat çeken tek nokta ise enfes formalarıydı. Her zaman ilginç dizaynlarıyla dikkat çeken Afrikalılar'da bu turnuvanın iddialı ülkesi Mali olacak gibi gözüküyor.

RESİM 3: Günün maçı! Maliymiş, Beninmiş, Fasmış, Sektoui'nin flip floplarıymış... Kimin umrunda. Herkes bu iki Afrika devinin mücadelesine kitlenmişti bugün. Turnuvanın iki favorisinden Nijerya, güçlü rakibi karşısında hemen hemen hiç varlık gösteremezken maç boyu oyunu domine eden Sahil Çocukları, 66'da Salomon Kalou'nun harika golüyle grupta avantajı eline geçirmesini bildi.

Sunday, January 20, 2008

Gana'08, Afrika Kupasi Günlüğü-1





GÜNÜN MAÇI: GANA 2 GİNE 1, 55 Gyan pen. 65 Kalabane 90 Muntari

RESİM 1: Ne kadar renkli gözüküyor öyle değil mi? İyi bakın, içinize çekin, özümseyin ve hafızanıza kaydedin. Neden mi? Sürpriz! Afrika Kupası sıkıcıdır! Evet, sıkıcıdır. Kimi futbol yorumcularını, Bağış Erten'i, Banu Yelkovan'ı, Eurosport Türkiye tayfasını falan unutun. Okyanusya Kupası ve Asya Kupası'ndan sonra futbol sahalarının görebileceği en sıkıcı turnuvadır, Afrika Kupası. O yüzden kara kıtanın renkli insanlarından en azından saha dışında keyif almayı bilin. İnanın saha içindeki mücadele dışındakine tamamen zıt.

RESİM 2: Sulley Ali Muntari, nereden baksanız bir 5 senedir Avrupa'nın üst düzey arenalarında rastladığımız bir isim. Güçlü fiziği, dinamik oyunu ve ortalamanın üstündeki tekniğinin yanı sıra ceza sahası dışından yolladığı etkili füzeleri, geçtiğimiz yaz onun için 7 milyon pound harcanmasına sebebiyet vermişti. Portsmouth taraftarları ondan memnun ve kulüp sahibi Alexandre Gaydamak da ona ödediği tek bir "kara" pound'dan bile şikayetçi değil. İşte bu genç adam, bu akşam Gana-Gine maçını izlerken kötü oynamasına rağmen oyunu izlenebilir kılan 2-3 isimden biriydi. Dile kolay sahada ayak içiyle topa hükmedebilecek belki de tek isimdi. Mücadeledeki ortalama tekniğin vehametini siz düşünün artık.

Muntari, 89 dakika ortalıklarda yoktu ama evsahibi taraftarları çılgına çeviren golü tam 30 metreden kusursuz bir füzeyle geldi. Gol sevinci de görülmeye değerdi doğrusu.

RESİM 3: Abedi "Pele" Ayew, Gana futbolunun yetiştirdiği tartışmasız en büyük isim, Accra'nın efsanesi, gururu. Senelerce Fransa Ligi'nde forma giydi, Marseille'nin altın dönemlerinde orta sahanın yaratıcı beyniydi. En son kendisini 12 yaşımdayken eski Adanasporlu Timur Yanyalı'yla birlikte 1860 Münih'te izlemiştim, bir kasaba sahasında. İşte bu da Gana efsanesi'nin 18 yaşındaki oğlu Andre Ayew, maça sonradan dahil oldu ve kısa sürede izlettirdikleriyle babasının mirasını taşıma yolunda bizlere umut verdi. Yolu açık olsun.

Monday, January 14, 2008

Bir Futbol Mültecisinin Hikayesi: Al Bangoura



14 Ocak 2008, Londra’da mutlu bir gündü. Sadece tek bir olayla binlerce insanın gülümsemesine sebebiyet veren o büyülü anlardan biri yaşandı futbol çevrelerinde. Hayır, Stamford Bridge’de Lampard 30 metreden ağları sarsan bir füze yollamadı, White Hart Lane’de Spurs’ün özlenen akıcı futbolu da yoktu. Ashburton Grove(Emirates Stadyumu-Arsenal)’da da total futbol’dan izlere rastlamadık. Esasında Londra’nın hiçbir yerinde ne gol vardı ne de büyülü bir çalım. Bu kez binler, Watford’un Sierra Leoneli genç futbolcusu Al Bangoura için coşkuyla havalandılar. Stadyumları değil ama sokakları doldurdular ve aylardır destekledikleri bu genç adamı, sonunda muzaffer geldiği hukuk mücadelesi dolayısıyla sevgiyle bağırlarına bastılar.

Alhassan Bangoura, Sierra Leoneli bir futbol mültecisi… Hayata tutunmak için kendine sporu seçen yüz binlerce kara kıtalı gençten biri. Kendisini hayatta tutan yegane uğraşını kaybetmemek adına verdiği mücadeleyi nihayet kazandı. O, artık Britanya’da çalışma iznine sahip bir futbolcu. Başka bir deyişle hayat, Al Bangura için devam edecek.

Alhassan’ın mülteci yaşamı 15 yaşında başladı. Mistik bir topluluğa(Poro) üye olan babasının iç savaşta katledilmesinin ardından Poro yasaları gereği topluluğa katılması zorunlu kılınan genç çocuk, böyle bir hayat istemediğini, savaşlardan ve açlıktan bıktığını fark ettiği anda sonunda ne olduğunu bilemediği bir yola adım attı. Freetown’da(Sierra Leone’nin başkenti) futbol oynardı. Okyanus onlara artık balık vermiyordu ve sonsuzluk gibi gelen boş zamanlarını o da binlercesi gibi futbolla dolduruyordu. Gine’ye kaçacak ve şansını orada deneyecekti. Kim bilir belki de futbolcu olabilirdi. Bu onun hayattaki tek şansıydı. Gine’de bir Fransızla tanıştı. Hayatta kalmanın kolay bir zanaat olmadığını ve insanoğlunun taze süt emmiş cinsine rastlamanın pek de basit bir hadise olmadığının farkına varacak kadar çok şey yaşamıştı. Ama belki şansı bu kez yaver giderdi. Gine’de kendisine epey yardımı dokunan güler yüzlü Fransız’ın gerçek kimliğiyle, Marsilya Limanı’na adım atar atmaz tanıştı. Modern bir köle tüccarının eline düşmüştü ve hayatta kalmak istiyorsa homoseksüel fahişelik yapmak zorundaydı. Kabul etmedi, zorla İngiltere’ye götürüldü. Ve kaçtı.. Sığınma evlerinde, parklarda geçen tehlikeli gecelerin ardından mülteci yaşama adım atma cesaretini kendine veren futbolu hatırladı. Nihayet Watford futbol akademisine girdiğinde 17 yaşındaydı. Halen mülteciydi ve çalışma izni yoktu. Hayallerini gerçekleştirebilmesi için sadece bir şansı vardı ve futbol onun hakettiği gibi insanca yaşayabilmesinin tek yoluydu. Elton John’un kulübü Watford’da çok çalıştı, hızla yükseldi. Kulübün Premier Lig’e çıkmasına kadar yardım etti ve çok değil 3 sene önce iç savaşla kavrulan bir ülkeden kaçan bir delikanlı için bu pek de az iş sayılmazdı. Gelin görün ki ortada büyük bir sorun vardı. Daha doğrusu sorun, ortada bazı şeylerin eksik oluşu hatta hiç olmamasıydı. Alhassan Bangoura, Sierra Leoneli 18 yaşındaki genç orta saha oyuncusu Premier Lig’in kendine hayran bırakan çimlerinde basmadık yer bırakmazken aslında bir hayaletten farksızdı. Hukuki olarak hiçbir geçerliliği olmayan bir kimliğe sahipti. Ne Sierra Leone’de kayıtları vardı ne de Büyük Britanya’da. Bu haliyle Ada’da yaşamına devam etmesi imkansızdı. Geçiçi çalışma izninin koşulları incelendikten sonra 2007 Kasımı’nda İngiliz mahkemeleri Bangura’nın biletini kesti. Bu, genç adam için ölüm fermanı gibi bir karardı. Sierra Leone’de onu bekleyen bir gelecek yoktu, Afrika’ya dönmek ise onun için cehenneme dönüş demekti. Neyse ki hayatını kazanmasına yardımcı olan futbol yine imdadına yetişti. Bangura için görülmemiş bir destek kampanyası başlatıldı. Kulübün onursal başkanı Elton John önderliğinde, Watford ve Ada boyunca bir çok takımın taraftar grupları Al Bangura hakkında verilen kararın iptali için sokaklarda döküldü. 15 Aralık 2007 tarihinde oynanan Watford-Plymouth karşılaşmasında 18 bini aşkın taraftar futbolu, işi, gücü bırakıp Ağustos ayından beri sakatlığı sebebiyle maça bile çıkmamış olan bu genç adama destek verdi. Karşılaşmayı 1-0 Plymouth kazandı ama sonucun zerre kadar önemli olmadığı akşamlardan biriydi Londra’da. Maç çıkışı 10 binlerce taraftar Hertfordshire sokaklarını “Bangoura’ya Özgürlük” çığlıklarıyla inletti. Halk desteği, bürokrasinin gücünü kırmış, asık suratını dağıtmıştı. Hukuki süreç nihayet dün sonlandı ve Alhassan Bangura, mahkemeye yaptığı itirazında haklı bulundu. Bu sonuç şu anlama geliyor; Bangura, çalışma izni bitene kadar Büyük Britanya’da kalabilecek ve gerekli görülürse iznini yenileyebilecek. Ya da şöyle de yorumlanabilir “ Futbol ve futbolla birbirine bağlanan herkes için ne kadar mükemmel bir zafer.” Tıpkı bir futbolseverin BBC’ye yaptığı internet yorumu gibi.

Spor kadar çok az şey kolonizasyon ve de-kolonizasyon süreçlerinde insanoğluna(her iki tarafın halklarına da) katkıda bulunmuştur. Bir çok yerde siyah ırkın toplumun geri kalanıyla kaynaşması futbol ve benzeri takım sporlarıyla olmuştur. Takım sporlarının özellikle altını çiziyorum çünkü 30’lu yıllardan sonra özellikle atletizmde kazanılan başarıların ardından siyahların takım halinde başarıya ulaşacak koordinasyon bütünlüğüne ve taktik zekaya sahip olmadığını iddia eden nice ırkçı tez defalarca siyahi isimlerin ağırlıkta olduğu takımlar tarafından yalanlanmış hatta rezil kepaze edilmiştir. Bugün futbol tarihinin en “güzel” ve başarılı takımı olarak kabul edilen 1970 Dünya Kupası’nın Brezilya’sı, Pele, Rivelino, Tostao, Jairzinho, Didi ve Carlos Alberto gibi siyahi incileriyle şampiyonluğu kazanmış, her şeyden öte dünya tarihinin en sevilen takımı olmuştur. Keza basketbol tarihinin tartışmasız en iyi takımı 1992 Olimpiyatları’nın Dream Team’i, ABD milli takımı da, John Stockton, Chris Mullin, Larry Bird ve Christian Laettner harici(ki son 2’si çok az oynadılar) siyahi isimlerden oluşuyordu.

Neyse meselemiz bu değil, önemli olan şu ki siyahilerin eşit vatandaşlık hakkı kazanmaları , önyargıları yıkmaları ve toplumla kaynaşmaları sürecinde sporların ve özellikle en yaygını olduğu için futbolun katkısı göz ardı edilemez. Bangura olayında olduğu gibi, beyaz bir milletin siyahi bir adam için sokaklara dökülmesini futbol dışında başka çok az şey sağlayabilir. Belki sanat ama o kadar. Bu açıdan pek çok kesim tarafından küçümsenen, basit bir zevk olarak hor görülen ve çoğu zaman düşman olarak addedilen futbolun dünyada demokratikleşme ve insan hakları kazanımları açısından oynadığı rolü yok saymak imkansızdır. Batı medeniyeti, şaşaalı dönemlerinin ardından dünyayı kesip biçip sömürürken, Afrika ve Kuzey-Güney Amerika’da köleler futbol sayesinde kendilerini milyonlara kabul ettirdi ve tıpkı Bangura örneğinde olduğu gibi ırkçı politikaları, zalim kanunları ve kibirli iktidarları demokratikleşmeye başka bir manasıyla insanlaşmaya, karşısındakine insan gibi muamele etmeye ikna etti.

Alhassan Bangoura, bir futbol mültecisi, mutluluğun, terk etmek zorunda kaldığımız uzak bir vatan olduğu dünyada biz mültecileri kendisi için bir araya getirdi. Biliyoruz ki o kendisine destek veren herkese müteşekkir ama uzaktan da olsa onun için sevinen bir takipçisi olarak ben Bangura’ya teşekkür ediyorum, tebessümler diyarında bizi kısa bir gezintiye çıkardığı için…

Wednesday, January 2, 2008

MODERN ZAMAN GLADYATÖRLERİ


Dursun Özbek... Ne zaman bir sporcunun vefat haberi gelse (ki son yıllarda çok oluyor), henüz profesyonel dahi olamadan, umutlarını gömdüğü yeşil sahalarda yaşama gözlerini yuman o genç Galatasaraylı gelir aklıma. 9 Aralık 1986 tarihinde, Florya’da öldüğünde henüz 1 yaşımı bile doldurmamıştım. Onu hiç futbol oynarken izlemedim. Mevkisini bile bilemedim hatta yüzünü bile silik bir fotoğraf harici görmedim. Fakat henüz küçücükken okuduğum Jupp Derwall kitabı “Futbol Basit Bir Oyun Değildir”de rastladığım bu genç adamın hikâyesi bana futbol oynarken bile işlerin bazen ters gidebileceğini, hatta ölümle sonuçlanabileceğini öğretti. O güne kadar futbol benim için bilmediğim bir ülkenin takımını desteklemek (Danimarka), babamın annemi aldattığı futbol kulübüne anlaşılmaz bir ihtirasla âşık olmak (Galatasaray), Fenerbahçe’ye 5-2 yenilince ağlamak ve karpuz saçlı, sakallı, şeytan kılıklı bir top cambazından (Rıdvan Dilmen) nefret etmekten ibaretken; o günden sonra bir anlamda işin içine ölümün dahi girebildiği bir oyunun sevdasına adım attığımı anlamış bulunuyordum.



29 Aralık 2007, futbol sahalarında yaşanmış son ölümün kaydedildiği gün olarak notlara düşüldü. Noel arifesinde dahi maç oynanan futbol delisi bir adanın (Britanya-İskoçya) 30 bin nüfuslu küçük bir kasabasında (Motherwell), Phil O’Donnell adında milli bir oyuncu, tıpkı Miklos Feher, Antonio Puerta, Marc Vivien-Foe ve Dursun Özbek gibi kalp yetmezliği sonucu sahada yığılıp kaldı. Oyundan çıkmasına sadece saniyeler vardı ve 4 çocuk babası eski bir Celtic futbolcusu olan O’Donnell on binlerin korku dolu bakışları arasında hayata gözlerini yumdu. Phil, tüm ülkenin Noel tatilini geçirdiği bir dönemde 6 gün içerisinde 3 maça çıkmış 35 yaşında bir veterandı. 22, 26 ve 29 Aralık’ta sahadaydı. 24’ü (Noel’in başlangıcı) maç yapmamış olması ise büyük ihtimalle futbolu yönetenlerin canını sıkan bir lütuftan başka bir şey değildi. Abarttığımı mı düşünüyorsunuz? 23’ü ve 26’sında maç oynayan, neredeyse tatil bile yapmayan Manchester United’lı genç fenomen Cristiano Ronaldo’ya, ya da sırf reyting uğruna “Noel Mücadelesi” başlığı altında tam 24’ü akşamı, prime time’da, doymak bilmez tüketim toplumunu ve reklam veren dev holdingleri memnun etmeye çalışan LeBron James ya da Dwyane Wade’e bunu sormaya ne dersiniz? İnanmayan tarihleri kontrol edebilir. Maçı izlemek üzere TV karşısına geçtiğimde bir arkadaşımın Noel akşamı maç oynanmasına verdiği tepki aynen şöyle olmuştu: “Yemin ediyorum bu adamlar köleden başka bir şey değil”.



Bir Uruguay futbol kulübü olan Penarol, 50’li yıllarda formasına futbol tarihinde ilk olarak reklam almaya başladığında, Eduardo Galeano’nun buna yorumu şöyle olmuştu: “Gezici reklam panoları”. Sermaye ve iş dünyası ilk kez yeşil sahaların içine bu kadar doğrudan entegre oluyordu ve artan imkânlara rağmen kutsal bir kitap gibi tapındıkları formalarının “X” markasıyla lekelendiğini görenlerin huzursuzluğu, tribün ahalisinin öfkesinde kendine illaki yer buluyordu. Ne 70’lerde medyanın iyice işin içine dâhil olması, ne de 80 ve 90’lardaki akıl almaz futbol sanayileşmesi, o dönemdeki taraftarın korkuları arasında yer alıyordu. Onların tek umurunda olan şey sevdikleri oyuna başka güçlerin şekil vermeye başlamasıydı. Korkuyorlardı, haklılardı ama bu kadarını onlar bile tahmin etmiyordu.



Bugün üst düzey bir futbol kulübü sezonda 60-70 karşılaşmaya çıkıyor. Geniş rotasyona sahip Manchester United, Barcelona, Chelsea gibi kulüplerde dahi as bir oyuncu en az 50 maç oynamak zorunda. Basketbolun en üst düzeydeki arenası NBA’de ise işler daha korkutucu. 5 ayda 82 maç ve sonrasında play-off’lar... Finale kadar giden bir takımın oyuncusu örneğin geçtiğimiz sezonun LeBron James’i 7 ayda tam 110 maç oynuyor. Sonrasında ise milli maçlar başlıyor tabii. O da ayrı hikâye. Klasik söylem şudur: “E kardeşim adam senede bilmem kaç milyon doları cebine indiriyor ama”. Bir sonraki aşama ne olacak? Yani Noel tatili yaptırmayıp oyuncuları sahalara hapsetmekten, onları ailelerinden en özel günlerinde ayrı koymaktan ve senede yüzlerce kez maça çıkarıp vücutlarını öldüresiye sömürdükten sonra? “Parasını veriyoruz oynayacak” lafı milyonların ağzından çıkarken bu adamların köleden ne farkı kalıyor. Kolezyumda ve Roma’da değil de modern arenalarda milyonları eğlendiren, aslan ya da insan yerine kendi vücutlarını öldüren bu adamların parayla zincirlenmiş bedenleri kalp yetmezliğinden “tahtalıköye” iltica ettiğinde mi biz şımarık eğlence tüketicileri sporcuların maruz kaldığı sömürüyü hatırlayacağız? Daha doğrusu izleyenler, medya ve ilgili kurumların bu olaylara ses çıkarması için her sene bir deste yetişmiş atleti kaybetmek mi zorundayız?



Phil O’Donnell, 35’lik veteran vücudunu yoğun maç temposuna ve yorulan kalbine kurban veren son modern zaman gladyatörü oldu. Ve bunun neticesinde 3 Ocak 2008 Çarşamba günü, futbol ve onun toplumu etkileyen onlarca dinamiği sayesinde dünya çapında üne kavuşan Celtic-Rangers rekabeti tarihinde ilk kez Katolik-Protestan velvelesiyle değil de O’Donnell anısına büründüğü sessizlikle dünya medyasında yerini alacak. Peki sonra ne olacak? FIFA, UEFA ya da sponsorlar ve onlar için yaratılmış modern arenalarda gladyatörlerini izleyen seyirciler, sporcu sağlığını ve sporcuların düzen tarafından yüksek ücretli ölümcül sömürüsünü bir daha ne zaman hatırlayacak dersiniz? Ben size söyleyeyim, Phil O’Donnell’dan sonraki vaka ne zaman yaşanırsa o zaman.

ÇARŞI NE KADAR SOLCU


“Bu dâhil bütün genellemeler yanlıştır”. Zerdüşt’ün buyurduğu üzere her dalda olduğu gibi futbolda da bir ömür tekrarlanan basmakalıp sözlere ve kesin yargılara oldum olası gıcığımdır. Yok Alman futbolcuları robot gibi olurmuş, 90 dakika koşarmış, çalım atamayacak kadar kazma ama bir o kadar da güçlü olurlarmış, son dakikada ne yapar eder şansa her maçı alırlarmış vs. vs. İddia sahiplerine “Gerd Müller’e ne buyuracaksın, terlemeden maçı bitirir, en az 1 golü de ağlara takardı ” ya da “yahu bu Bayern München değil miydi Manchester United’a son dakikada yediği 2 golle kupayı kaptıran” diye sorsanız, apışıp kalırlar ama her yarı-âlim gibi, cahilce yorumlarına da korkusuzca devam ederler.



Bu tarz yorumları yapanlar aynı sözleri Germen kavminden türemiş her insan için de tekrarlarlar. Norveç’ten mi muhabbet açıldı, “Aaa tipik kuzey futbolu canım işte savunma yapar onlar savunma.” Hâlbuki 70’lerden kalma bir İskandinav geleneği olarak Norveç takımları da, Danimarkalılar da, İsveçliler de ısrarla 4-3-3 oynarlar ve hiç de savunmaya dönük bir anlayışları yoktur. Bunu söylesen bir de üstüne zeki bir ukalalık yapıp “Asıl savunma futbolunun kralını Akdenizli İtalyanlarla, tangocu Bilardo’nun Arjantin’i oynardı” desen, bu sefer de yarı-âlim’in inanılmaz laf ezme kabiliyetiyle şu cevabı alırsın “yahu bu İtalyanlar da aynı biz, Akdeniz insanı değil mi canım, aynen”. “Ne alaka şimdi” desen de kâr etmez.



Genelleme yapmanın kolaylığı yarı âlimin en büyük dostudur. “Amerikalı salak olur, Avrupalı‘da pratik zekâ olmaz, Türkler zeki ama tembel”. Hepsi palavra efendim, hepsi önyargıların doğurduğu çocukça palavralar. Tıpkı son yılların şu kulak tırmalayıcı iddiasının olduğu gibi: “Çarşı solcudur”



Çarşı, imajına karşı!



Solculuk, Türkiye’de eskiden beri Beşiktaş’a yakıştırılmıştır. Zira İstanbul üçlülerinden başka takımımız olmadığı için üçte bir şans vardı, ona da Beşiktaş layık görülmüş. Önceleri Kurthan Fişek’in meşhur “Fenerbahçe burjuva, Galatasaray aristokrat, Beşiktaş proleter takımıdır” sallamasından sonra, 80’lerde de Mümtaz Soysal’ın Türkiye’nin ezilmiş, namuslu, emekçi profilini Beşiktaş’la özdeşleştirmesiyle, bu etiket iyice Kara Kartal’ın üzerine yapışmıştır. Kuşkusuz 70’lerin aktif solcuları ve 80’lerin yorgun demokratları (hele bir de Beşiktaşlılarsa) bu yorumlarla orgazma ulaşıyorlardı. Ama basit bir matematik hesap (ki Can Kozanoğlu tarafından yapılmıştır) bu durumun gerçekleri pek de yansıtmadığını ortaya koymaya yetiyordu. Zira Kurthan Fişek’in iddiası doğru olsa memlekette “Fenerbahçe’nin mi daha çok taraftarı var, Galatasaray’ın mı” diye bir tartışmanın dahi olmaması gerekirdi.



Malum “cilalı imaj devri”’nde yaşıyoruz ve Oscar Wilde’ın dediği gibi “Hakkında bir şeyler konuşulmasından daha kötü olan tek şey hakkında hiçbir şey konuşulmamasıdır.” Beşiktaşlılar da senelerin getirdiği isyankâr ve cefakâr taraftar imajına bir de “solcu” payesini eklemekte sakınca görmemişlerdir, başarısızlıklarla geçen senelerin ardından. 80’lerden beri medyada Çarşı’nın solcu kimliği sıklıkla vurgulanır. Halkın iki numaralı afyonuna olan yasak kalkınca kendini futbola veren orta sınıf, üniversiteli solcular, onların “St.Pauli’si, Livorno’su var bizim de Beşiktaş’ımız, Çarşı’mız var” kandırmacasıyla uzun süre oyalanıp durdular. (halen de oyalanmaktalar)

Liverpool maçındaki şovenizm


“Kutsal Çarşı” grubu, “Hepimiz Zenciyiz” diye pankart mı açtı, milli maçta Beşiktaş diye bağırıp, hazır ol yerine kartal selamı mı çaktılar hemen “Bak işte solcu, solcu” yorumları yapıldı. Çarşı’nın müthiş sosyal hassasiyetinden, tribün lideri Alen Markaryan’ın Ermeniliği’nden bahsedildi. “Esrar içeriz”’li tezahüratlarda bile “işte çiçek çocuklar!” tarzı yorumların yapıldığına eminim. Bunlar sözde solcu Çarşı’nın medyaya yansıyan ve sempati toplayan davranışlarıydı. Peki ya “Beşiktaşlı olmayanlar o. çocuğudur”, “Alpay’ın karısını bilmem ne yapanlar parmak kaldırsın”, ”Pınar Altuğ çok hoş karısın, bütün Çarşı seni bilmem ne yapsın”, “futbol şiddettir, futbol holiganlıktır, futbol adam bıçaklamaktır” tarzı tezahüratları solculuğun hangi kesimiyle bağdaştırmak mümkün? Hümanizm’den nasibini almamış bir insanın solcu olduğunu iddia etmek mümkün müdür? Kendinden olmayanı sevmemek solculuğun alışkanlıklarından mıdır sağcılığın, milliyetçiliğin mi? Çarşı değil midir Türkiye’de şiddet olaylarıyla adı en fazla anılan grup? Hatta bundan gurur duymazlar mı? Senelerce bunlar hakkında tezahüratlar bestelemediler mi?



Maalesef, Çarşı grubu solcu değildir, olamaz. Böyle bir iddiaları grup olarak resmen varsa da değildirler (zira faaliyetleri öyle gösteriyor), yoksa da değildirler. Solculuk buysa zaten tüm politik literatüre yeni tanımlamalar getirmek gerekir. Çarşı, üzerine eklenen bu etiket sayesinde kimi solcu grupları kendine yaklaştırmayı başarmış olabilir (ki bu iyi bir şeydir).



İnönü’deki Liverpool maçında onca şöven tezahürat ve hamasi söylemlerin yanında 2-3 tane de “Kaz Dağları’nda Altın Aramaya Hayır” pankartı yakalamayı başarmıştım ama dediğim gibi nasıl Livorno ya da St.Pauli’de tribünlere giden her allahın kuluna solcu, Lazio tribünlerine de sağcı demek yanlış olursa, Çarşı’yı da sırf A’sının üzerine bir anarchia işareti kondurdu diye solcu olarak adlandırmak vahim bir hata olur. Eğer değilse de biri bana bu akşamki Sivas maçında atılan “Sivaslı ayılar İstanbul’da ne arar” tezahüratlarını açıklamak zorunda kalır.



Göz göre göre şiddet timsali, futbol değil takım sevdalısı, fanatizmin doruklarında gezinen, eski futbolcusunun bile karısına rezilce küfürler etmeyi marifet sayan bir grubun solcu diye anılmasına göz yumuyor olmak insanın boğazında ilmiğe dönüşüyormuş.



Seneler sonra bunu anladım.