Friday, September 28, 2007

Bitmeyen Senfoni: Endüstriyel Futbol ve Arsenal'in Akıbeti


Arsenal, senelerce İngiltere'nin en çirkin, en düz, en sağlamcı futbolunu oynamakla eleştirildi. Yıldız oyuncuları yoktu varsa da hiçbiri ne George Best kadar yakışıklı ne Glenn Hoddle kadar zeki, ne Lineker kadar efendi, ne de Keegan kadar havalıydı(Liam Brady beni affetsin, o hep bambaşkaydı). Taraftarları avamdı, çoğu işçi semtlerinden geliyordu, "ah o kokuşmuş serseriler ve göçmen zenciler asil İngiliz futbolundan ne anlardı ki."
Hiçbir zaman sevilmediler. Chelsea'nin elitliği, Tottenham'ın senelerce İngiliz futbolunu besleyen yıldız oyuncuları, Manchester United'ın Best-Charlton-Law'lu Bermuda şeytan üçgeni ve tabii ki Liverpool'un tüm Avrupa'yı kendine hayran bırakan asi ve şampiyon geleneği onlarda yoktu. Her nasılsa Londra'nın göbeğine kapağı atmışlardı. Nereden geldiği belli olmayan kocaman pis bir taraftarı, Highbury adında köhne bir stadları ve en kötüsü o sıkıcı 0-0'ları vardı.
Evet, 1990'lara kadar Arsenal'in sözlük karşılığı sadece can sıkıcıydı. George Graham 90'lara doğru takımı devraldığında kulüp yavaş yavaş kıpırdanmaya başladı. 20 sene sonra kazanılan 2 şampiyonluk küskün taraftarı takımıyla barıştırmış, ardarda yapılan yıldız oyuncu transferleri ve sağlam altyapı hamleleri kulübün, yeni yeni filizlenen ama henüz adı konmamış endüstriyel futbola adaptasyonunu kolaylaştırmıştı. Yine de, 1996'da Japonya'dan Highbury'ye bir Fransız getirildiğinde kimse o adamın Arsenal'i 21.yüzyılın en renkli takımı yapacağına ihtimal vermiyordu. Peki ya o Fransız? Yani Arsene Wenger.. Kuşkusuz o da tıpkı Prekazi'nin Köln'de Ettori'yi 40 metreden avlayacağını ve bir Türk takımının çıkıp Weah'lı Hoddle'lı Fransa şampiyonu armadasını kupa dışına iteceğini öngöremediği gibi burada da şansının zayıf olduğunu düşünüyordu. "Arsenal'in beni istediğini duyduğumda çok şaşırdım, Japonya'da erken emekliliği düşünen bir adamı niye istiyorlardı ki?" Ama hayat hele ki futbol dünyanın en klişe tabiriyle sürprizlerle doludur ve bunu hiçbir sevimsiz ideolojik klişe değiştiremez. Tabii ki Wenger gibi bir futbol aklına, eğitime ve imkanlara sahip olmak, size inanmayanlara bacak arasından gol atmak için birebirdir. Wenger yönetiminde futbolun belki de en güzel buluşu total futbol, 74 Hollanda'sı, Cruijff Barcelona'sı ve Tele Santana Sao Paulo'su sonrası adada hayat buldu. Havadan oynama meraklısı İngilizler, tıpkı Brian Clough'ın "Tanrı futbolu havadan oynamamızı isteseydi çimleri bulutların tepesine koyardı" deyişi gibi bu yeni tarza ve onun getirdiği güzelliklere kapıldılar ve nihayetinde lejyonerlerle dolu Arsenal 10 senede kazandığı 3 lig şampiyonluğu ama daha da önemlisi oynadığı harika futbolla geçmiş yılların o soğuk, sıkıcı ve sevimsiz imajını silmeyi başardı. Bugün eğer geçmişe ait bir futbol kitabı okumadıysanız Arsenal ve sıkıcı kelimelerini yanyana getirmeyi aklınızın ucundan dahi geçiremezsiniz.

2007 yılındayız, oyunun adı Futbol ama başrolünde futbolculardan ziyade holdingler ve sermayeler yer alıyor. Yüzyıllık kulüpler zengin baronların oyuncağı haline gelmiş durumda ve bu adamlar gerekirse Jose Mourinho gibi bir dehayı bile kapının önüne koyabiliyor. Bugün dünyanın en çok izlenen ligi Premier Lig'de 20 takımın 9'u yabancı holdinglere ait ve tıpkı Arsene Wenger'in dediği gibi kulüpler taraftar başkanlar tarafından değil de işadamı başkanlar tarafından yönetiliyor. Stadlar gittikçe boşalıyor ve medyanın oyun üzerindeki gücü artıyor. İnsanlar yine kulüp forması satın alıyor ama onları stada giderken değil evde plazma televizyonlarından 16 açılı kameralar eşliğinde maç izlerken giyiyorlar. Yani futbol endüstrisi bir şekilde genişliyor ama futbolun ruhu zedeleniyor. Bu ve benzeri sözleri sadece benim gibi basit bir insan söylese önemsemeyebilirsiniz ama Arsene Wenger gibi futbolun çok önemli şeyler borçlu olduğu bir adam da söylüyorsa buna kayıtsız kalmanız saygısızlık olur. Peki bu sakin Fransız'ı aniden böyle demeçler vermeye iten olaylar neydi? Çok basit.. Haftabaşında kulübün ortaklarından Özbek asıllı Rus milyarder Alisher Usmanov, başkan Hill-Wood'un tüm muhalefetine rağmen hisselerini %23'e çıkardı ve dün yaptığı açıklamada hedefinin kulübün en büyük hissedarı olmak olduğunu söyledi. Arsenal, Forbes dergisine göre 600 milyon pound'u aşan market ederiyle dünyanın en değerli 3.kulübü ve bu da hayatında kaç kere futbol maçı izlediğini merak ettiğim Usmanov'un Arsenal aşkını açıklıyor.
Son günlerde Arsenal dünya üzerindeki en güzel futbolu oynuyor, Henry'i satmasına rağmen ne kadar başarılı bir sistem takımı olduğunu sağda solda aldığı 5'lik 3'lük 4'lük skorlarla ispat ediyor ama ne kadar acıdır ki İngiliz ve dünya medyasında son 1 haftada çıkan haber ve incelemelerin yüzde 90'ı sahadaki oyunla değil Arsenal'in ne kadar değerli bir mal haline geldiğiyle ilgili. Kendi kendime bazen düşünüyorum, endüstriyel futbol terimini ne kadar çok kullanıyoruz ve artık klişe haline gelen bu söz ne kadar itici oldu. Fakat gelin görün ki artık yeşil sahalarda atılan her gol, her çalım ve pas parayla ilişkilendiriliyor. Maalesef buna 21.yüzyılın en güzel sanat eserlerinden Wenger Arsenal'i de dahil. Fransız'ın dediği gibi "belki de artık futbol için kaygılanmanın vakti gelmiştir."

Saturday, September 15, 2007

84'un Laneti


Huznun mevsimi guz, bu sene en erken Oregon'a ugradi. Yeni nesil Bill Russell; Greg Oden tam bir sene yok! Koca bir sezon.. Boylece 2007-08 sezonuna tarihin en derin draftlarindan birinde ilk sirayi kaparak talihli bir baslangic yapan Portland Trail Blazers organizasyonu da en amiyane ve alaturka tabirle kiclarini kasimamalarinin cezasini cekmis oldu. Ya da sadece kor talihlerinin. Kor talih demisken son 20 senede bir Nba takimini bu kadar fazla ziyaret eden baska bir kismetsizlik kusu var midir? Hic sanmiyorum. Hatta eminim, Yok!

Amerikan spor cevrelerinde sayisiz lanet hikayesi vardir. En meshuru kuskusuz efsanevi beyzbol oyuncusu Babe Ruth ve onu NY Yankees'e satan Boston Red Sox'un yasadigi tam 86 yillik Bambino Laneti. Nba'de ise ornegin Cleveland Cavaliers kendi taraftarlarinca bile lanetli takim olarak anilir. Bu lanetin dugumu 2003'te Lebron James'in takima gelisiyle buyuk olcude cozuldu gerci. Neyse bati yakasindan bir lanet hikayesi yaratmak gerekse hic suphesiz kuzeybati'ya Portland'a ugramak yeterli olacaktir. 70'lerde cicek cocuk Bill Walton'la kazandigi sampiyonluktan sonra genellikle dengeli bir performans tutturan ve kafaya oynayan Trail Blazers, 84 draftinda yaptigi secimle Nba ve kendi tarihini direkt etkilemistir. Olayi bilmeyenler icin kisaca ozetleyeyim: 1984 draftinda Akeem Olajuwon, jenerasyonunun en parlak yetenegi olarak Houston Rockets tarafindan ilk sirada secilir. 2. secme sirasi Portland'a aittir ve onlerinde iki secenek vardir, Sam Bowie, ya da Michael Jordan. Portlandlilar'in halen nefretle andigi o gunde Blazers yetkilileri koc Jack Ramsay'nin israrlariyla Sam Bowie'yi secerler. Ve, tarih sekillenir. Michael Jordan ruzgarli sehir Chicago'ya tam 6 sampiyonluk kazandirir ve antik Yunan'dan beri arenalarin gordugu en basarili sporculardan biri olarak tarihe gecer. Sam Bowie mi? Sakatliklarla gecen kabus gibi 10 sezon, MJ'in onunde secilmenin yaratttigi acimasiz baski ve onun inanilmaz performansinin altinda golgelenen bir kariyer, son olarak bir sporcu icin belki de en acisi, bitmek tukenmek bilmeyen asagilamalar. Peki ya Portland? Guclu kadrolara ragmen bir turlu gelmeyen sampiyonluk, finallerde kaybedilen yuzukler, bekleneni veremeyen sayisiz yildiz adayi, kisaca hayal kirikligi. Acikcasi oturup adam akilli dusununce Portland ve Jack Ramsay'nin Sam Bowie secimlerinde kendilerince hakli olduklarini soylemek mumkun. Ellerinde Cylde Drexler gibi bir swingman zaten vardi, Kiki Vandeweghe gibi bir skorer de cabasi. Onlarin eksigi pota altini karartacak etkili bir uzundu ve onlar da gayet makul bir sekilde Sam Bowie'yi sectiler. Ve inanin simdi bu secime milyon kere pisman olsalar da o donemde hic kimse Michael Jordan'in bu kadar buyuk bir oyuncu olacagina ihtimal vermiyordu. Mukadderat! Basketbol tanrisi dunyaya sessiz sedasiz yolladigi Kara Mesih Jordan'a yapilan haksizligi kabul etmedi ve Portland'i deyim yerindeyse lanetledi. 93 finallerinde Majesteleri Portland'i finallerde ezerek gecerken, 2000'de Bati finalinde Lakers'a 20 sayi geriden maci, turu ve sampiyonlugu verirken hep bu lanetin izleri batil inancli taraftarlari rahatsiz etti. Basketbol tanrisinin ogluna bir haksizlik yapilmisti ve birileri bunun cezasini cekmeliydi. Aradan 23 sene gecti, 2007 draftinda Portland lottery secimindeki yuzde 1'lik sansina ragmen inanilmaz bir sekilde ilk sirayi elde etti. Herkes lanetin kirildigindan bahsediyordu. Trail Blazers elindeki genc, yetenekli ve gelecek vaat eden kadroya 07 neslinin en gozde uzunu, lige 10 senede bir ugrayan o ozel pivotlardan biri olan Greg Oden'i ABD basininin safest pick olarak adlandirdigi bir secimle gelecegin en buyuk skorerlerinden Kevin Durant'in onunde secti. Baslarda hersey yolundaydi. Birkac catlak sese ragmen basin da Oden secimini hakli buluyordu. Yaz liginde Oden 10 top kaybi 10 faul 3 ribauntlu maclar oynamasina ragmen bunlar fazla onemsenmedi. Ufak tefek sakatliklari oldugu duyumlari dikkate alinmadi ve nihayet lanet Oregon'u terk etmedigini eylul ayinda ispatladi. Greg Oden bir basketbolcu icin en kritik bolgelerden biri olan dizinden sakatlanmisti ve tam bir sezon forma giyemeyecekti. Ustelik diz sakatliklari sporcu uzerinde en cok hasar birakan sakatliklardan biri olarak bilinir. Inanmiyorsaniz fazla uzaga gitmeye gerek yok. Sam Bowie'ye sorun!

Bundan 15 sene sonra Kevin Durant, Jordan misali ligi domine edip sampiyonluklar kazanir ve Greg Oden tipki Bowie gibi hicbir sey kazanamadan kariyerini sonlandirirsa basketbol tanrisinin varligini ciddi ciddi dusunmeye ve MJ'in onun elcisi olarak dunyaya geldigine kesin olarak inanmaya baslayabilirim. Ne diyeyim, Tyche, az da Oregon'a ugra.

Saturday, August 18, 2007

Kim Gerçek Manchester'lı??


"you see me standing alone
without a dream in my heart
with out a love of my own." (*1)

Manchester, Güneş batmayan imparatorluk Britanya'nın uçsuz bucaksız tarihinde çok da hatırı sayılır bir maziye sahip değildir. İsyankar İskoçlar'ı kontrol altında tutmak için Newcastle, Blackpool, Liverpool gibi liman şehirleri ön plandayken adanın kalbinde Hastings, Nottingham, Birmingham gibi merkezler mutlak hakim Londra'nın en büyük güvenceleriydi. Sanayi devrimiyle birlikte kentin kaderi de değişmeye başladı. Lancashire'ın pamuk devi haline gelen vilayet, peşisıra açılan fabrikaları sayesinde aldığı göçle bir anda Kuzey Britanya'nın başkenti ve tarihin ilk endüstri kenti olarak ön plana çıktı. Bu açıdan sosyalist enternasyonal'in ve Britanya Fabiancı'larının dikkatini çeken Manchester, Engels ve Marx'a da işçi sınıfı gözlemlerini yapabilmeleri için eşsiz bir sosyal laboratuar oldu. Gelgelelim şehrin modern dünyanın en meşhur kentlerinden biri olmasının bu mazisiyle hiçbir alakası yok. Bugün 3.dünyadan, yeni dünyaya futbolun ulaştığı her yörede Manchester şehri tanınıyorsa bunun tek nedeni var: Futbol.

Manchester United, kuşkusuz, futbol tarihinde bir devrimin(karşı devrim!!?) bayraktarıdır. 60'ların sonu 70'lerin başında adalıların hayranlıkla izlediği Best-Law-Charlton üçlüsüyle değil ama 80'ler ve sonrasında hem saha içi başarıları hem de saha dışındaki müthiş ekonomik ataklarıyla futbol endüstrisinin gelecekte nasıl bir hal alacağını adeta tüm dünyaya uygulamalı olarak öğretmişlerdir. Bu kusursuz planın sonuçlarını uzun zamandır izliyoruz. Kendi şehrinde bile azınlıkta olan bir takım, bugün dünyanın en geniş taraftar kitlesine sahip. Uzakdoğudan, Kuzey Amerika'ya, Güney Afrika'dan Avustralya'ya milyonlarca "glory hunter" taraftarın gözbebeği haline gelmiş vaziyette. Öyle bir durum ki 90'ların sonunda MIRC sayesinde muhabbet ettiğim Bahreynli, Singapurlu, Hintli Manchester United'lı fanatiklerin benzerlerine ancak Milwall'da rastlanabilir. Futbolun yeni yeni geliştiği tüm ülkelerde hatırı sayılır bir sempatiye sahip olan kırmızı şeytanların bu başarısı tesadüfi değildi ve bu lejyoner desteği Manchester United'a üzerinde güneş batmayan futbol imparatorluğu kimliğini kazandırdı.

Kulübe olan dünya çapındaki büyük ilgi beraberinde nefreti de getirdi. Bugün adanın en nefret edilen kulüpleri arasında United başa güreşmektedir lakin kısmen yeni yeni filizlenen bu nefretin asıl sahibi kentin hakimi olma fiyakasını üzerinden bırakmaya hiç niyetli olmayan Manchester City'liler, ya da kendilerinin deyimiyle Mancunianlar(*2.).

Şehrin mavi beyazlı ekibi 70'lerde kazandığı Kupa Galipleri Kupası ve 1-2 küçük kupa zaferinin dışında sportif açıdan Manchesterlı dahi kabul etmedikleri kırmızı şeytanların çok gerisindedir. Dolayısıyla onlar için farazi bir tribün dalaşında ağızlardan çıkan ilk söz "Siz, United'lı pislikler, siz Manchesterlı değilsiniz Salfordlu'sunuz." olur. Hakikaten de öyledir. Glory Hunter'ların önlenemez United aşkına rağmen muhafazakar İngilizler halen kent merkezindeki City hakimiyetini korumaktadırlar. Yine de ortada büyük bir farktan söz etmek imkansız. Zira United, görkemli stadı Old Trafford'da her sezon zaferlerine yenisini eklerken bu başarıların her birine 75 bin taraftarı tanıklık ediyor. Manchester United, İngiltere'nin en çok taraftar çeken kulübü(15 senedir) ve bu durum artık adada bir hegemonya haline geldi.

Yine de Mancunian'nın "Gerçek Maviler'i" mavilikte olduğu gibi Manchesterlılıkta'da birinciliği kimseye bırakmaya niyetli değil ve bu pazar(19 ağustos 2007) Stadium of Manchester'ı dolduracak 50 bine yakın City taraftarı o meşhur tezahüratlarını yine söyleyecekler: "Oh City City, The only football team to come from Manchester, Who the fuck are United"

Bakalım eski Tayland başbakanı Thaksin Shinawatra'nın devrilmeden önce memleketinden hortumladığı kirli paralar sayesinde 100 milyon euro'ya yakın bir transfer harcaması yapan ve Elano, Bojinov, Bianchi, Petrov, Geovanni gibi yıldızları Maine Road'a getiren City, Sven Goran Eriksson yönetiminde ezeli rakiplerini Salford'a eli boş yollayabilecek mi?

Derbiyle ilgili notlar: *United'ın efsanevi kalecisi, bir dönem City'de de forma giyen Peter Schmeichel'ın oğlu Kasper Schmeichel maça ilk 11'de çıkacak.

* Sakat Rooney ve cezalı Ronaldo maçta forma giyemeyecek.

*1- Manchester City taraftarlarıyla özdeşleşen ünlü şarkı Blue Moon'un nakaratı
*2-Mancunian:Manchester şehrine Keltlerce verilen ilk isim. Latince'dir.

Saturday, August 11, 2007

this WAS anfield


"This is Anfield"..Liverpool'un mistik semti Anfield'ın herhangi bir köşesinde öylesine bir tabelada yazılı olsa hiçbir etkisi olmayacak olan bu cümle, yörenin en meşhur mekanı Anfield Stadyumu'nun sahaya giriş holunda yazılı olunca müthiş bir ikaz ve göz korkutma aracına dönüşüveriyor. 1892'den beri kentin gözbebeği Liverpool FC'ye evsahipliği yapan bu stad, kuşkusuz adada Wembley'den sonra en geniş maziye sahip olan futbol arenasıdır. Ve adanın holiganizmle özdeşleşmiş taraftar grupları arasında en yüksek kıdeme sahip Kop ahalisi de Anfield'ın sahip olduğu benzersiz tarih ve göz korkutucu atmosferde önemli rol oynayan aktörlerin başında gelir.

İngiliz futbolu, stadyum, taraftarlık ritüeli ve sosyolojisini etkileyen üç önemli evre geçirmiştir. 70'lerde tv yayınlarının ufak tefek başlaması ve stadyumların koltuklandırılması, 80'lerde Heysel ve Hillsborough felaketleri sonrası(ikisinde de Liverpool taraftarları başroldeydi) sahayı holiganlardan koruma amaçlı inşa edilen tellerin kaldırılması ve kombine biletlerin yaygınlaştırılması ve nihayetinde de 90'lar ve 2000'lerde iyice sporu egemenliği altına alan akıl almaz sermaye, medya ilgisi ve endüstriyelleşme süreciyle pahalılaşan futbol izleme keyfi.(bilet fiyatları, kombine biletlerin hegemonyası, tv yayınlarındaki müthiş artış) Bu üç dönemin sonunda da futbol stadyumlarının ve taraftarlık olgusunun ruhunu oluşturan işçi sınıfı arenalardan dışlanmış ve futbol izleme profili baştan aşağı değişmiştir. Birbiriyle bağıntılı bunun gibi birçok etmen de nihayetinde kulüpleri daha modern stadyumlar inşa etmeye ya da mevcut stadlarını geliştirmeye itmiştir.(ör: Old Trafford, Emirates Stadium, kısmen Wembley vs.) Kaçınılmaz son nihayet futbolun belki de tüm İngiliz kentlerinden daha fazla bir coşkuyla yaşandığı Liverpool, Anfield ve Kop tribünlerini de vurdu ve kulübün Amerikalı yeni sahipleri Stanley Park adıyla yeni bir stadyumun inşa edileceğini açıkladı. Yeni arena 2009-10 sezonuna hazır olacak. Yani Kop'un o efsanevi tezahüratı, ne tezahüratı şarkısı hatta baladı You'll never Walk Alone'u esas mekanında söyleyeyecek yalnızca 2 sezonu daha kaldı. Hoş, Kop tribünü tüyleri diken diken eden balatlarını İstanbul'dan Roma'ya, Paris'ten Bruges'e kıta'nın tüm futbol mabetlerinde dinleyenlerini hayran bırakırcasına seslendirdi. Yani onlar için yeni bir stadyum, coşkunun ve sevdanın azalması anlamına asla gelmeyecektir ama aşklarını olması gerekenden fazla bir meşkle yaşayan her duygusal adamda olduğu gibi Koper'lar da evleri Anfield'ın burukluğunu her zaman içlerinde yaşayacaklardır. Nasıl olmasın ki, Merseyside'da kırmızıları mavilere(everton) egemen kılan bir mazinin evi tarihe karışacak. O mazi ki Bill Shankly, Bob Paisley gibi efsane teknik adamlara, Kevin Keegan, Kenny Dalglish, Ian Rush, John Barnes ve yeni kuşaktan Robbie Fowler, Michael Owen, Steven Gerrard gibi futbolculara tanıklık etmiş ve mabedi Anfield da adım adım, tuğla tuğla inşa edilen bir başarı hikayesinin, 18 İngiltere lig şampiyonluğu ve Famous Five(Liverpool'un 5 avrupa kupası)'ın kalesi olmuştur.

This is Anfield...Liverpool denince akla ilk gelen isim Shankly'nin dediği gibi " It’s there to remind our lads who they’re playing for and to remind the opposition who they’re playing against!"-(this is anfield, bizim çocuklarımıza ne için oynadıklarını ve rakibe de kime karşı oynadıklarını hatırlatmak içindir) Bu vaziyette Anfield'ın tarihe karışacağını bilmek kadar bu efsanevi sloganın geçerliliğini yitireceği gerçeği de iç burkar nitelikte.

Wednesday, August 8, 2007

Davydenko Vakası

Mevsim itibariyle en sakin günlerini geçirmesi beklenen spor dünyası bahis ve şike skandallarıyla dünya gündemini sarsmış vaziyette. Öyle ki bu yaz hemen hemen her sporda bir skandala rastlamak olası. Amerikan futbolu oyuncusu Michael Vick'in köpek kavgalarına, Nba'in emektar hakemlerinden Tim Donaughy'nin senelerdir kendi yönettiği maçlara bahis oynadığının ortaya çıkmasının ardından çok daha organize ve can sıkıcı bir vaka da kıt'a Avrupası'nda, hem de bu tip olayları en az görmek istediğimiz sahalar olan tenis kortlarında vuku buldu.

Olayı duymayanlar için kısaca özetleyelim: kahramanımız Rus(sürpriz!) tenisçi Nikolay Davydenko ve Polonya'da düzenlenen bir turnuvada Arjantinli adı sanı duyulmamış rakibi Arguello'yla yaptığı müsabakaya her ne hikmetse fırtına gibi başlıyor, 2. sette birden duruluyor ve nihayet 3.sette sakatlığını bahane ederek maçtan çekiliyor. Ha bu arada sadece betfair bahis sitesinden yüzde 95'i Arjantinli oyuncunun 2-1 galibiyetine yatırılmış 7 milyon doları aşkın bir paradan da söz etmek meseleyi zihinlerinizde daha açık bir hale getirecektir. Sıradan bir tenis müsabakasına 7 milyon dolar yani normal miktarın 10 katı para yatırılıyorsa bu neredeyse açık bir ihbardır. Nitekim Betfair şirketi bu maçla ilgili müşterilerine ödeme yapmayacağını da açıkladı. Olayın son hukuki durumunu bilemiyorum ama gayet masum bir çağrışımla akıllarımıza şu müthiş üçlü geliyor: Para, şike, bahis.

Nba başkanı David Stern Tim Donaughy'nin bahis skandalı sonrası "bu münferit bir olaydır" açıklamasını yapmıştı. Kuşkusuz haklıdır, Nba tarihinde şike ya da bahis skandalı gibi hadiselere rastlamak pek mümkün değildir. Fakat Davydenko'nun bu olayında aynı şeyden söz etmek mümkün değil zira işin içine Rus mafyası girdiği zaman organize bir suça da balıklama atlamış oluyorsunuz. Zaten biri çıkıp bu münferit bir olaydır dese buna ömründe suç görmemiş Lüksemburg polisi dahi inanmaz.

Boris Yeltsin, yeni Rusya'yı dünyaya tanıttığı zaman tüm dünya rahat bir nefes almıştı. Nihayet komunizm yıkılmış, soğuk savaş sona ermiş ve nükleer savaş tehlikesi en azından bir süre için Batı dünyasının öcüsü olmaktan çıkmıştı. Yeni Rusya'nın kapitalist dünyaya ayak uydurması lazımdı ve bunun için büyük sermayeye ihtiyaç duyuluyordu. Boris Berezovsky, Roman Abramovich, Mikhail Khodorovsky gibi oligarklar bu dönemde devlet eliyle yaratılmış ve nihayet ileride tüm Avrupa'nın başına da bela olacak büyük Rus mafyası filizlenmeye başlamıştı. Evet, Yeltsin, Rusya'yı demokrasiyle tanıştırdın, ülke tarihinin gördüğü en sempatik başkan oldun, Clinton'la karşılıklı oturup big mac bile yedin ama ortaya çıkan bu Frankenstein'ı da istemeden de olsa sen yarattın.

Rus mafyası, önderleri oligarkların Avrupa'da kurduğu saygın ağlar sayesinde istediği her alana elini atabiliyor. Nasıl atmasın ki en önemli liderlerinden Roman Abramovich, Londra'nın yani Avrupa'nın en seçkin şehrinin bir numaralı adamı. Bahis skandalları, uyuşturucu-silah kaçakçılıkları, faili meçhul cinayetler, satın alınan ve şikeye zorlanan sporcular... Tıpkı Nikolay Davydenko gibi. Aksinin ispatlanması imkansız gibi olsa da dünyadaki hiçbir mahkeme ve hukuk sistemi işlendiği aşikar olan bu şike suçunda Davydenko'nun bir numaralı aktör olduğuna beni inandıramaz. Büyük ihtimalle kolları her yere uzanan Rus mafyası, Niko'yla bir anlaşma yaptı(şike yapmazsan anneni unut vs.) ve onu şikeye zorladı. Karşılığında da kuşkusuz ona da ufak bir ödül vaat etmişlerdir ama yine de kendi ve sevdiklerinin canı tehlikede olan bir adam tiranlara boyun eğdi diye suçlamaya gönlüm razı olmuyor.

Maalesef dönüp dolaşıp yine aynı yere geliyoruz. Evet, sporu seviyoruz, onun aktörlerini de. Hatta sporların sermaye akışları sayesinde dünya çapında popülariteye ulaşıp gelişmesini de. Ama paranın hakim olduğu her alanda olduğu gibi sporun da mafya eksenli suistimallerle kirletilmesinden nefret ediyoruz, bunu engellemek için yapabileceğimiz hiçbir şeyin olmamasından ise 2 kat daha fazla.