Sunday, February 22, 2009

Indiana, Hoosiers'ını Arıyor




“49 eyalette basketbol sadece bir oyundur; ama burası Indiana!” Eyalet derbisinde Mackey Arena’yı dolduran 14 bin küsür Purdue ve Indiana taraftarının genetik kodlarında işte bu kutsal veri kazılıydı. Kolej maçlarında alışık olduğumuzun ötesinde bir Avrupa derbisi havası vardı maçta ki bu coşku Indiana kolej basketbolunu tanımlayan hissiyat esasında. Peki Mackey’de, Edmund Joyce’da, Assembly Hall’da, eyaletin hemen hemen her basketbol salonunda süregelen bu basketbol coşkusu niye Conseco Fieldhouse’a yani Indiana’nın NBA takımı Pacers’ın salonuna uğramıyor?

ÖKSÜZ PACERS

Çeşitli veriler öne sunup farklı hipotezler geliştirebiliriz elbette. Öncelikle Conseco Fieldhouse’ın %75’lik doluluk oranıyla NBA’in en tenha salonlarından biri olduğunu belirtelim.(ki bu durum son 4 seneyi özetliyor)
http://sports.espn.go.com/nba/attendance Bu linkten de göreceğiniz gibi ortalama 13 bin kişiye oynayan NBA takımı Pacers, Indiana’nın en az ilgi çeken basketbol takımı.( Kolej ekipleri Purdue, Indiana ve Notre Dame doluluk oranında Pacers’a fark atıyor.)

Indiana Hoosiers, Assembly’de %97 doluluk oranıyla 16 bin kişiye oynarken, Purdue görece daha küçük salona sahip olmasına rağmen erkeklerde 12 bin kızlarda ise ortalama 9 bin kişiye oynuyor.(bayanlarda ilk 5’te) http://www.city-data.com/forum/general-u-s/481502-top-25-ncaa-basketball-schools-attendance.html . Keza Notre Dame de özel bir okul olmasına ve az öğrenci bulundurmasına rağmen %90’la her maçına ortalama 10 bin kişiyi çekebiliyor.

Ekonomik kriz, bilet fiyatları gibi faktörler aklınıza gelebilir. Öncelikle şunu açıklığa kavuşturalım: krizin hayaleti ortalıkta dolaşmıyorken de Pacers’ın doluluk oranları aynıydı. İkincisi (http://www.nwtix.com/Indiana_Hoosiers_Basketball_Tickets.html , http://www.ticketmaster.com/event/0500411CEC518942?artistid=805952&majorcatid=10004&minorcatid=7 )gibi linklerden de inceleyebileceğiniz gibi ABD’deki kolej maçlarıyla NBA maçları arasındaki bilet fiyat farkı yok denecek kadar az. Tek fark courtside dediğimiz saha dibindeki koltukların NBA’de 200-1000 dolar arası fiyatlara kadar yükselmesi ki o biletlerin müşterileri zaten bu yazının muhatabı değiller. Kısacası bayıldığımız kriz bahanesini çöpe gönderebiliriz.


Takım başarısı ve Pacers’ın oynadığı basketbolun izleyicileri tatmin edip etmemesi meselesi akla gelen bir diğer faktör. Maalesef başarı kelimesi Indiana eyaletine uzun zamandır uğramıyor.(en azından basketbol salonlarında) Pacers özellikle 2004’teki meşhur kavgadan sonra tepetaklak vaziyette. Peki ya salonları her maç tıklım tıklım dolan kolej takımları? Indiana Hoosiers’ın 2002’de sürpriz bir şekilde oynadığı finali çıkarırsak son 22 senede ne Purdue, ne Notre Dame, ne de Indiana’nın elle tutulur bir başarısı yok. Purdue son final four’unu 1980’de oynadı. Notre Dame 78’den beri ortalarda yok, NCAA’in en köklü programlarından Indiana Hoosiers ise son 22 senede sadece 3 final four heyecanı yaşabildi. Yani başarısızlıksa başarısızlık, hüsransa hüsran. Taraftar sadece Pacers’a küskün, Neden? Conseco Fieldhouse neden sadece LeBron James ya da Kobe Bryant geldiğinde doluyor? Bu kulüp “yahu tamam başarıyı geçtik bari sıkıcı basketbol oynamayalım da biraz taraftar gelsin” diyerek Rick Carlisle gibi savunma üstadı bir adamı kovup yerine hızlı basketbol gurusu Jim O’Brien’ı getirmedi mi? Indiana her akşam Speedy Gonzales kıvamındaki T.J Ford önderliğinde, run and gun basketbolunun limitlerini zorlamıyor mu? Indiana Pacers’ın ilk 5’te olduğu iki kategori var. Biri attıkları sayı, biri de yedikleri sayı! Yani Larry Bird ve ekibinin sadece ekonomik sebepler yüzünden denediği bu taktik de işe yaramadı. Takım hızlı ve heyecan verici bir basketbol oynuyor oynamasına ama ne başarı var ne de hasılat! Geçtiğimiz günlerde kulübün 80’lerden beri patronluğunu yapan Melvin ve Herb Simon kardeşler Pacers yüzünden 200 milyon dolar zarar ettiklerini açıkladılar. Basına verilen bu tip demeçler her zaman korkutucudur çünkü Simon’lar bu parayı kaybetmeye yeni başlamadılar ama NEDENSE bu kaybı açıklama kararını yeni aldılar. Şimdilerde basketbolun başkenti olmakla her zaman övünen Indiana’lıların aklında acaba Pacers bizi terk eder mi korkusu yer etmeye başladı ki belki de bu o kadar da umurlarında değildir. Ne de olsa maçları izlemeye dahi gitmiyorlar!

ÖKSÜZ NBA

Ekonomik sebepler değil, sportif başarı değil peki nedir Indiana gibi basketbol delisi bir eyalette Pacers’a duyulan bu ilgisizliğin sebebi? All Star arasından hemen önce Conseco Fieldhouse’da sezonun en heyecanlı maçlarından biri oynandı. Doğunun en güçlü takımlarından Cleveland Cavaliers, süper yıldızı LeBron James’le birlikte eyaleti şereflendirdi ve hayret ki Indiana’lılar bu sezon sadece 4.kez olmak üzere salonlarını tıka basa doldurdular. Maçın bitimine 0.8 saniye kala T.J Ford, Mo Williams’ın üzerinden temiz bir orta mesafe şut gönderdi ve Pacers 1 sayı öne geçti. Son hücum için hamlesini yapan Cavs, kenardan topu oyuna soktu ve LeBron James’e bir alley-oop pası gönderdiler. Danny Granger, LeBron’un topa ulaşmasını engellemek için zıpladı ve bir anda düdük çaldı. NBA’in o nefret ettiğimiz artık bıkkınlık getiren yüzü, hakemleri ve süperstar kollama mafyası yine ortaya çıkmıştı. Hayalet bir faul çalındı Cavs lehine. LeBron 2 faulu soktu, Cleveland 1 sayı öne geçti. Indiana tribünleri uğruna salonu doldurdukları süperstara çalınan faul sayesinde belki de Pacers’tan, NBA’den niye soğuduklarını hatırladılar. Herşeyin senaryoymuşçasına yaşandığı, süperstarların aşırı derecede kollandığı, zayıf olanın kazanmaması adına tüm imkanların seferber edildiği bir ligi izlediklerini anımsadılar o anda. Ve Pacers, 0.4 saniye kala son hücumu kullanmadan önce tribünlerdeki Hoosier’lar, gerçek basketbolseverler, basketbolun anayurdunun genetik kodlarına spor sevgisi kazınmış taraftarları NBA ve David Stern’e küfürler yağdırırken kenarda bir zeki adam bu kurulu düzeni alt etmenin yolunu bulmuştu. Jim O’Brien, tüm hinliğiyle Cavs’in oynadığı son hücumun aynısını çizdi. Pacers topu kenardan oyuna soktu, Granger’a bir alley-oop pası, LeBron zıpladı topu kaptı ve HOOP! Faul düdüğü! Hakemlerin aynı pozisyona verdikleri kararı 0.4 salise içinde değiştiremeyeceklerini bilen O’Brien, onları kendi silahıyla vurmuştu. Haksızlığın bu kadarını zalimin allahı gelse yapamazdı, hem de milyonların izlediği bir maç esnasında. Karar doğru muydu? HAYIR! Adil miydi? Sonuna kadar! Adaleti, adaletin düşmanlarının sağlaması da ironinin kralıydı ve bu sekansı, zeki bir adam Jim O’Brien yaratmıştı. 0.4 salise içinde bacak arasından gol atıvermişti NBA’e ve onu bu hale getirenlere. Macbeth’teki cadıların dediği gibi “Fair is foul, and foul is fair.” Nihayetinde Pacers, hak ettiği bir maçı kazandı. Indiana seyircisi ise aynı anda bir oyun olarak basketbolu neden sevdiğini hatırlarken, reel basketbola(NBA) niye küstüğünün de ayırdına vardı. (Maçın özeti: www.youtube.com/watch?v=AMN2-daeT48 )

HOOSİER RUHU

Bir coğrafya, bir halk, bir yurt bir sporu künyesine kazımış. Bir din gibi onu yüceltmiş ve hayatının tepesine yerleştirmiş. Nice başarı hikayeleri çıkartmış içerisinden. Milan Lisesi gibi bir peri masalı, Hoosiers gibi bir sinema başyapıtı, Larry Bird gibi bir spor efsanesi yaratmış. Ve bir gün sermayenin aşırıya kaçan, acımasız kuralları işlemeye başlayıp da herşey makineleşince, maç sonuçları oyun oynanmadan önce belirlenip, kurgulanmış imgeler birer meta olarak izleyicilere kakalanmaya çalışılınca “Hop” demiş bir halk! Bizim sevdiğimiz oyun bu değil! İşte Indiana’nın “makineye” karşı mücadelesinin kısa bir özeti! Ve başlığı: Indiana, Hoosiers’ını arıyor!

NBA’in ekonomik krizden önce çözmesi gereken sorunu işte bu! Oyunu kendi haline bırak David Stern! NBA, bize bir imge-meta pazarlıyorsa onun müşterisi olan bizler de bir emek gücü harcıyoruz aslında o ürünü tüketirken ve bu yersizyurtsuzlaşmış yapılar silsilesinin yersizyurtsuzlaşmasını sağlayanlar bizleriz. Indiana halkının farkında olmadan çözdüğü bu gerçeklik ve geliştirdiği devrimci tavır, NBA izleyicisinin tam da ihtiyacı olduğu tavırdır. Ancak biz bu çarktaki önemimizi kavrarsak bir şeyleri değiştirebiliriz. Çünkü belki size akıl almaz(ne de olsa bu sadece bir spor değil mi?) gelecek ama NBA izleyicileri bu oyunu belli bir ücret, zaman=emek gücü karşılığı izliyorlar! “Sömürünün olduğu yerde devrimci bilinç de vardır.” Sermaye yüzlerce şekile bürünmüştür günümüzde ve mücadelenin çeşidi bu şekillerin sayısıyla eş değerdir. Yenilmez olmadıklarını biliyoruz. "Bir zeki adam" Jim O'Brien ve boykotçu İndiana seyircisi bize bunu kanıtladı! Oyuncakçı dükkanından(spor basını) üstyapıya sevgilerle, kim demiş spor halkın afyonudur diye!

Monday, January 26, 2009

Mağrur Britanyalı'dan Asi İskoç'a


Uzun senelerden sonra ilk defa bir grand slam'i baştan sona izleyemiyorum. İş ve Avustralya kıtasının had bilmez coğrafi konumu başlıca ve haklıca bahanelerim. İzlediğim özet, yorum ve haberlere dayanarak ukalaca yazılar yazmak istemediğim için de şu ana kadar turnuva hakkında bir şeyler karalamaktan kaçındım.

Ta ki bugüne kadar. Avustralya'ya Las Vegas ve sayısız otoritenin favorisi olarak gelen Andy Murray, birkaç saat önce sonuçlanan maçta İspanyol Fernando Verdasco'ya beş setlik bir maç sonunda boyun eğdi ve 4.turda elendi. Bunun birkaç farklı anlamı var:

1: Maç sahada oynanır, bahis masasında değil. Galibi Las Vegas değil momentum(hele ki teniste) belirler.

2: Andy Murray, kortların halen en yetenekli oyuncularından biridir, değişen birşey yok ama Federer ya da Nadal gibi dominant bir oyuncu olabilmesi için henüz erken, çoook erken.

3: Maç sonu yorumlarından ve son 6 aydaki tavırlarından anladığımız kadarıyla Andy Murray'nin eski şımarık halinden eser yok. Bunu hissetmek sevindirici.

4: Ve son çıkarım: İşlerine geldi mi İngiliz işlerine geldi mi Britanyalı olan ana akım Ada medyası bir grand slam şampiyonluğu için en azından birkaç ay daha beklemek zorunda. Şu durumda Andy Murray'nin de mağrur Britanyalı olarak anılması için bir sebep yok elbette. Times'ından Sun'ına açın interneti gezin. Hayalkırıklığı yaratan Andy Murray'nin artık Britanyalı değil İskoç olarak anıldığını göreceksiniz. "The Scot ousted, Scot defeated, disappointing effort by the Scot..." Bunun, her İskoç gibi İngiltere'ye pek de sıcak duygular beslemeyen Andy Murray'nin umrunda olmayacağına eminim ama koca bir Ada medyasının geride kalan bunca seneler içerisinde hiç değişmediğini gözlemlemek de kelimenin tam anlamıyla komik. Üzücü bile demiyorum. Sadece komik; bir sözde üstün kimlik inşasına harcanan bunca fikir, yazı, ödül... Ve bilgi akışını sağlayan bir mekanizmanın bu ideolojik manipülasyonun başrolünde oynadığını görmek, şaşırtıcı bile değil, bir zorunluluk kapitalizm için. Benim bu cümleyi sadece siz bunun farkına varın diye yazmış olmamsa ayrı bir hikaye.

"Andy Murray, seni asi İskoç, imparatorluğuna layık olduğunu kanıtlayana kadar bir İskoç'tan başka bir şey değilsin. Borcunu ödedikten sonra(1-2 grand slam) seni de kraliçe nişanıyla ödüllendiririz ama merak etme."

İşin acı olan tarafı, o kaçınılmaz an geldiğinde Andy Murray maalesef sen de ödülü kabul edeceksin. John Lennon'ın bile hayır diyemediği bir "onur"'dan bahsediyoruz. "Onur", ne kelime ama!

Thursday, January 1, 2009

Gay for Arenas ve Düşündürdükleri

NOT: BU YAZI www.gunlukhayat.com'un Şakı-yorum bölümü için yazılmıştır.

http://www.youtube.com/watch?v=5orlL3s161E

I wouldn’t say it If I really didn’t mean this
Me and my penis love Gilbert Arenas

I’m gay for Gilbert Arenas
I’m gay but only for Gilbert Arenas

His name is Gil
He plays for the WIZ
‘been following him ever since he entered the biz.
These days he’s kinda my hero
He rocks my favorite number
Which is zero

I like him so much
I wish he was my lover
Frankly speaking
I would let him beat my buzzer

I never thought that I can turn into gay
But I love Gil as much as he hates coach K

Yo Gil what’s the problem
You don’t return to my calls
You won’t be my myspace friends
Look I got your jersey, got your shoes
Now I want your heart
So holla at me boy!


İçimizdeki homofobikler hönkürmeden belirtmek gerek ki; ABD’de son günlerin en çok konuşulan youtube bombalarından olan bu şaheserdeki adamımız ciddi değil! Yani sırf mavra olsun diye hazırlanmış bir klip ama belki de satır aralarında ABD’nin star sistemine yöneltilmiş muzırca bir eleştiri de vardır(Bence var).

Bir kere aşk ilan edilen “Gilbert Arenas” isimli şahsı tanıtayım. Kendisi NBA’in en enteresan yıldızlarından biri. Washington Wizards’ta oynuyor ve basketbolu kadar nba.com’a yazdığı blog yazılarıyla da tanınıyor. Zaten son 2 senesi hep sakatlıklarla geçtiği için basketbol oynamaktan çok yazı yazıyor da denebilir. Her halükarda ilginç bir popüler kültür malzemesi ve ateşli de bir hayran kitlesine sahip.

Sözleri inceleyecek olursak; zaten “me and my penis love Gilbert Arenas” diyerek şarkıya damardan bir giriş yapan Chris, pek öyle duygusal bir aşık değil. Direkt olaya girme taraftarı. Gay olduğunu itiraf ediyor ama ekliyor: “Sadece Gilbert Arenas için”. Ve zaten “hiçbir zaman gay olabileceğime ihtimal vermezdim” diyerek de cinsel tercihlerinin tamamen dizginleyemediği fanboy’luğundan ileri geldiğini de belirtiyor. Şarkının sonunda da sevdiceğine sitemde bulunuyor: “Hey Gil, telefonlarıma cevap vermiyorsun, myspace’teki arkadaşlık teklifimi kabul etmiyorsun. Oysa bak ben senin formanı aldım, ayakkabılarını aldım ve şimdi de kalbini istiyorum.”

Hmm aslında ortada ciddi bir tespit var. Basketbol forumlarında uzunca süre geçiren bir insan olarak fanboy’luk müessesesinin nerelere varabileceğini gayet iyi gözlemleme şansım oluyor. Yaş grubu farketmeksizin bir sürü insan sevdikleri yıldız oyuncuya karşı resmen bir çeşit aşk besliyorlar ve Chris’ten de çok farkları yok. Çoğu zaman tapılan yıldız oyuncunun bireysel performansı takımının galibiyetinden çok daha önemli oluyor, zaten tuttukları da takım değil oyuncu. Amerikan sporları dışında pek de rastlanan bir olgu değil bu. Bu sebepten de kuşkusuz bunun ABD’ye has sebepleri var.

Avrupa’da “Barcelona’yı değil Messi’yi tutuyorum hacı” diyen pek tip bulamazsınız. Zira hem spor kulüplerinin daha farklı ve otantik bir cemaat işlevi vardır hem de yıldız sistemi o kadar pompalanmaz. Kitle oluşturma çabasının hatırı sayılır bir kısmını yıldız sistemine yatıran ve de bunu popüler kültürün her alanında yapan ABD’de ise bu olmazsa olmaz bir durum adeta. 90’larla birlikte yaygınlaşan bu “fanboy” kitlesinin kökenlerini de “groupie”’lerde bulmak mümkün. Ne olursa olsun sevdiği oyuncuyu fanatikçe savunan, yanlışlarını görmeyen, onun tüm ürünlerini satın almak isteyen ve bir kez olsun onu görebilmek için kendini yırtan bu insanların hayranlıklarını da biraz cesur davranıp “aşk” olarak nitelemek çok da yanlış değil. Chris’in de bu sadece eğlenceli olmanın ötesinde eleştirel olduğu videosunda dediği gibi “Formanı, ayakkabılarını aldım şimdi de kalbini istiyorum.” Başka bir deyişle “ben senin bizlerden istediğin her şeyi yapıyorum ve doğal olarak aşkını da hak ediyorum.” En klişe tabirle acı ama milyonların hayatının gerçeği de bu. Günümüzde hayran olmak da emek ve para isteyen bir iş ve sevgisinin karşılığını alamayan hayranların tehlikeli tepkileri de sıkça rastlanan bir şey.

Daha çok diyeceğim var bu konuyla ilgili ama Şakı-yorum’u da bayağı şakı-makale’ye dönüştürüyorum o yüzden kısa keseyim ve bu yıldız-hayran ilişkisinin incelendiği bir film önereyim(her ne kadar hayal kırıklığı yaratan bir yapım olsa da): “The Fan”, “Robert De Niro, Wesley Snipes”.

Friday, December 19, 2008

Kalkındırılabilemez




UEFA Başkanı Michel Platini, göreve gelir gelmez en büyük hedefinin Doğu Avrupa futbolunu “kalkındırmak” olduğunu belirtti. UEFA, gelişen daha doğrusu oligarkların kişisel sermayeleri öncülüğünde ekonomik pazarı büyüyen eski Doğu Bloku ülkelerinin bu potansiyelinden ilk pay kapanın Futbol olmasını istiyordu. Futbol ekonomisi, Çin’den sonra bu pazarı da kaçıramazdı. Kuşkusuz bu büyük bir yenilgi olurdu. 90’larla birlikte başlayan Doğu Avrupa Futbolu’nun kalkındırılma masalı da böylece hızlanmış oldu.

Masal diyorum zira kalkınma dediğimiz mefhum zaten başlı başına bir yalandan ibaret. Neo-liberal ölçütler içerisinde kapitalizmin herhangi bir uygulamasında kendisine rastlayan olmadı. Yine de fakirleri, güçsüzleri, aşağıları “kalkındırmak” adına bitmek tükenmek bilmez bir enerji sarfeder zat-ı alileri! Eksik olmasınlar da biz yemiyoruz bu naneleri, bok yemeyi tercih ediyoruz eğer anlamı ona çıkıyorsa. Kapitalist ahlak, ister ekonomik ister bürokratik gücüyle olsun hakim olanın, yönetenin, zenginin, emek-gücün sahibinin, pratikleri, doğruları ve çıkarları yönünde şekillenir. Ve bu ölçütlerin ışığında kapitalist gruplar kendi durumlarını, kapitalist hiyerarşiye göre kendilerinden aşağı olanların vaziyetlerine göre belirlerler. Kapitalizm her zaman için içinde bulunduğu çevreyi yenilemek, revize etmek gerekirse yıkmak ve yeniden inşa etmek durumundadır. Tüm bu hengamenin arasında yaratılan yoksunluklar da illaki var olurlar(görece yoksunluk-relative scarcity) ki zaten bu sistem için gereklidir. İşte bu yüzden kapitalist sistemde kalkınma adını verdiğimiz sözde hamle aslında kapitalist toplumdaki eşitlikten ya da özgürlükten farklı değildir. Sınıf tahakkümünün olduğu bir yerde nasıl eşitlik, özgürlük gibi kavramlar göz boyama araçlarına dönüşüyorsa kalkınma da aynı kapıya çıkıyor. Sözde kalkınma çabaları esnasında kapitalist gruplar her zaman bir görece yoksunluk durumu yaratıyor ve döngünün devamı sağlanıyor. Bu kaotik döngüde, yukarıda bahsettiğimiz burjuva ahlak uyarınca denk olmayan bir patron-işçi ilişkisi içerisinde “kalkındırılan” ülke, grup, sınıf vs.’nin ezik pozisyonu her daim sağlamlaştırılıyor. Öyle ya ortada dersine çalışmamış, başarısız ve muhtaç bir öğrenci var nihayetinde. En acısı da sözde kalkındırılan bu ülkelerin kendilerine değen sermaye eli sonrasında daha beter hale gelmeleri. Batı kökenli olsa da neo-liberal teorilerden beslenmeyen Güneydoğu Asya mucizeleri dışında(ki onların başarılı olmalarının arkasında da çok farklı sebepler var) bana bir kalkındırılmış Ortadoğu, Afrika, Asya ya da Güney Amerika ülkesi gösterirseniz çok sevineceğim. Ha bir de mümkünse bu ülke Güney Afrika Cumhuriyeti gibi sömürgeci ülke halkının yüksek oranda yerleştiği bir yer olmasın. Siz araştıra durun ben size cevabı vereyim: Yok.

Platini ve UEFA'nın “kalkındırma” hikayesi de aynı hesap ve Ukrayna'nın sportif kaderi de siyasi kaderinden farklı değil. Ukrayna, çok değil bundan 20 sene önce yıkılmak üzere olan Sovyetler Birliği’nin sportif can damarını oluşturuyordu. Ülkenin en önemli sporcularını çıkarmasıyla meşhurdu ve hem altyapı hem de tesis bakımından dünyanın en önde gelen ekollerinden biri olduğu biliniyordu. Tüm dünya başarıyı savunma futboluna dönmekte ararken Valery Lobanovsky efsanesinin önderliğindeki Dynamo Kiev başka bir dünyadanmış gibi duran bilimsel yaklaşımı, antrenman teknikleri ve taktikleriyle Avrupa Şampiyonlukları kazanıyor, milli takım Avrupa finalleri oynuyordu. 88 Seul’de Sovyetler Birliği Basketbol Takımı, Olimpiyat Şampiyonu olurken kadronun belkemiğini Volkov, Tkachenko, Belostenny gibi Ukrayna kökenli isimler oluşturuyordu. 3 sene sonra, 1991’de SSCB yıkıldı. Ve anlaşıldı ki(!!) meğer garibanlar çağdışı tesislerde, çağdışı sistemlerle çalışıyorlarmış. 1999’da Sovyet döneminin altyapı sisteminin son ürünü olan Shevchenko’lu Dynamo Kiev, Şampiyonlar Ligi yarı finali oynadı. Sonrasında bu çağdışı! sistemin sonu geldi ve Ukrayna sporu da tıpkı benzerleri gibi üreten değil ithal eden spor ekonomileri kervanına katıldı. Yaşasın artık çağdışı değiller, uluslar arası başarı yüzü görmüyorlar ama ne gam! Köhne sistem terk edildi ya, Oh!

İşte bu Ukrayna, Platini’nin kalkındırma planı dahilinde 2012 Avrupa Kupası’nı düzenleyecek. Fakat kararın alındığı 2006’dan beri tartışmaların ardı arkası kesilmedi. Hem ortağı Polonya hem de Ukrayna’nın politik ve sportif yetersizlikleri, altyapılarının hazır olmaması gibi konulardan dem vuruldu. Halen Platini, tüm merhametli fabrikatör Hulusi Kentmen pozlarıyla Ukraynası’na arka çıkmaya devam ediyor. Kaçarı yok kalkındıracak Ukrayna’yı! 80’lerin sportif fabrikası, 90’ların meyve veren ağacı, Artık yardıma muhtaç. Hem de onca kalkındırma müdahalesine, yüce patronların kapital girişlerine rağmen. İroni mi? Kapitalizmi biraz tanıyan birisi için hiç de değil!

Yanlış anlaşılmasın, Ukrayna’nın şu anda çok üst düzey bir tesis ve altyapı sistemine sahip olduğunu iddia etmiyorum. Söylendiği gibi politika sporun her alanına işlemiş vaziyette ve futbol federasyonu bünyesinde meydana gelen bir çok yolsuzluk halen sıcaklığını koruyor ama zaten ne bekleniyordu ki? Hakikaten bu ülkelerin batılı hamilerinin önderliğinde “kalkınacağı”mı? Emperyalizmle yoğrulmuş kapitalist ahlakın yaratmaya muhtaç olduğu hegemonyadan, önce yık sonra yap zihniyetinden, “sayemizde” tavırlarından, “ben sizin babanızım” jargonundan, merkez-çevre ilişkisinin değiştirilmesine izin verilmeyeceğini bildiğimiz düzeninden ne çıkması bekleniyordu? Mutlu yarınlar, güler yüzlü Igor’lar mı? İşte yeni sistemin, kalkındırma hamlelerinin ürünleri ortada: Sonu gelmeyen yolsuzluklar, tıp eğitimine rağmen Türkiye’de fahişelik yapmak zorunda kalan Maria’lar, oligarklara yamanan politikacılar, mafya örgütleri, uyuşturucu kaçakçıları, üretmeye değil tüketmeye dayanan sakat kalmış bir spor sistemi...Ah, doğru ya bunlar hep Sovyet enkazının suçuydu. Gevezeliğe tamam kalkınmaya devam! Elimizde nur topu gibi geri ve itaat etmeye hazır bir Ukrayna var. Kalkınmayı seviyorum.

Sunday, December 7, 2008

Mart'ı Beklerken




Amerikan Kolej basketbolu dişe diş mücadele, amatör zevk ama herşeyden öte umut demek. "Umuda yolculuk" profesyonel olmak isteyen her basketbolcu için NCAA'in gayrı resmi adı olsa gerek. Bu yüzden sadece oyuncular açısından değil biz izleyenler açısından da bu gelecek vaat eden isimleri izlemek, onların kaderleri hakkında kehanetlerde bulunmak heyecan verici. NCAA'i NBA'den ayıran en önemli cazibe noktası da budur aslında. "Birşeyler" olmak, tarihe adını yazdırmak ya da en basitinden geçimini sağlayacak bir meslek edinmek isteyen atletler için erken kariyerlerinin telafi edilmesi zor dönüm noktalarını teşkil ediyor kolej yılları. 2008-09 sezonunda ilk ay geride kalırken manşetleri süsleyen renkli başlıkların ardında yine bu özverili emeklerin ürettikleri yatıyordu.

Ayın Oyuncusu: Stephen Curry

Blake Griffin, Demar DeRozan, Greg Monroe, B.J Mullens, James Harden, Hasheem Thabeet gibi önemli isimler scout'ların adım adım takibindeler. Fakat ligde ilk ayın oyuncusu kimdi derseniz Blake Griffin'in uyandırdığı tüm heyecana rağmen Stephen Curry diye otomatik olarak haykırasım gelir. 90'ların keskin şutörlerinden Dell Curry'nin oğlu olan Steph, özellikle geçtiğimiz seneki March Madness'ta oynadığı müthiş maçlarla tüm ülkenin dikkatini çekmişti. Öyle ki maçlarına LeBron James, Eli Manning gibi isimler konuk olmuş hatta genç şutör Conan O'Brien Show'a dahi katılma imkanını elde etmişti. NCAA'de patlama yapan ve profesyonel kariyerlerinde bunu devam ettiremeyen onlarca şutör gördük. En yakın örnekler J.J Redick ve Adam Morrison ama Curry'i onlardan ayıran bir özelliği var o da şu: "Müthiş bir şutör ama sadece o kadar değil, bu çocuk komple bir basketbolcu." Bu sözleri NC State'in koçu Sidney Lowe daha dün söyledi. Maçta ne mi olmuştu? Curry rakip potalara tam 44 sayıcık bırakmıştı. Fena değil! İşin asıl fena olan tarafı Curry için 40 atmak artık bir rutin haline geldi. Curry 1.89'luk önce atmayı düşünen bir oyun kurucu. İlerde bir NBA yıldızı olacağını iddia etmek zor. Ama ülkenin şu andaki en heyecan verici skorerlerinden biri olduğu kesin. Ve Davidson'ın onun sırtında Mart'a yürüdüğü de.

Curry'nin dışında Blake Griffin'e de bir parantez açmak lazım. Onun müthiş alçak post oyunları Oklahoma'yı her gece takip etmek için yeterli bir sebep. Şu ana kadar karşılaştığı tüm takımların pota altını yerle bir etti. 25 sayı 17 ribaunt! Toplam istatistikleri değil bunlar, ortalamaları. 2.08'lik oyuncu şimdilik 2009 draftının bir numarası olacak gibi duruyor. Boozer'ın daha uzun ve hızlı versiyonu desek sanırım yeterince merak uyandırmış oluruz. 2009 draftının diğer heyecan verici uzunları Greg Monroe ve B.J Mullens'ın şimdilik beklenenin altında kalmış olması ve Hasheem Thabeet'in göz boyayan istatistiklerine rağmen lanse edildiği gibi yeni Mutombo olmaktan uzak gözükmesi Griffin'e kariyerine memleketinde devam etme şansını veriyor. Oklahoma City Thunder'ın acınası NBA performansı ortadayken takımın draftta 1 numarayı almak için önemli bir şansı var. E iyi de bir uzuna ihtiyaçları olduğunu düşünürsek kader ağlarını örmüş diyebiliriz. David Stern'ün draft şaibeleri de malumunuz...

Budinger, Liggins, Green

Biraz da gözden kaçan yetenekleri irdeleyeyim. Başta Chase Budinger'dan bahsetmek lazım. Arizona'nın çok yönlü forveti, sezonun ilk ayı itibariyle keskin şutör tanımına yeni bir açılım getirdi. %62'yle üçlük atıyor 2.01'lik kanat oyuncusu. Gerçi 2 akşam önce Texas A&M maçında son şutu kaçırması takımına bir galibiyete mal oldu ama yine de performansı göz alıcı. Geçtiğimiz sezon Jerry Bayless'lı kadroyla ilk turda elenerek hayal kırıklığı yaşatan Arizona bu sene Budinger ve sezonun bir başka bomba Wildcat'i Jordan Hill'le yine izleyenlerini en azından oyun olarak memnun etmeyi başarıyor. Hill demişken bu müthiş atlet uzuna da draftta dikkat! Böyle devam ederse ilk 10'u zorlayabilir. Bir başka değinmek istediğim isim Kentucky'li DeAndre Liggins. Lamar'a karşı oynadığı kusursuz maçı izlediğim oyuncu(6'da 6 şut, 7ribaunt 4 asist 1tç 1 blok) bir sonraki maçta Miami'ye karşı 8'de 0 3'lük atıp 3 top kaybedince kenara çekilmiş ve koç Gillespie'yle takışıp oyuna bir daha girmeyi reddetmişti. Kuşkusuz genç oyuncu adına üzücü bir tavır ama adı üstünde genç. Eğer sakin kalmayı becerebilir ve bir skorerden çok benzetildiği Pippen gibi olmaya özenirse bir kaç sene içinde önemli bir yetenek olarak göze çarpabilir. Son bahsetmek istediğim yetenek de Alabama'nın freshman forveti JaMychal Green. Adından nedense fazla bahsedilmeyen Green, müthiş atletizmiyle oyun zekasını birleştirebilen nadir oyunculardan. Amerikalılar'ın "natural feel for the game" diye tabir ettikleri öğretilmesi imkansız yeteneklerden birine sahip genç power forvet. O da birkaç sene içinde gözardı edilemeyecek bir lottery oyuncusu haline gelebilir.

Jrue Holiday, Tyreke Evans, Nick Calathes... Adını şimdilik anamadığım önemli yetenekler var bu sene. Ve 2009'da süper yıldızlarla dolu değil ama derin bir drafta ve ondan daha önemlisi Mart'ta kıran kırana geçmesi beklenen bir turnuvaya hazır olun derim. Şampiyonluğun mutlak favorisi North Carolina Tar Heels'ten bahsetmeden bir 2008-09 NCAA yazısı tamamladığım için kendimle gurur duyuyorum.