BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Bir yanda kullarına mümkün olan en sağlıksız koşulları sunup onlardan maksimum verim almak üzerine programlanmış bir sömürü sistemi. Diğer yandaysa aynı sistemin medya ve tıp endüstrilerinin amansız spor salonu üyeliği ve Omega 3’lü balık eti satma çabaları! Kapitalist kafasıyla düşünüp denklemi şöyle kurabiliriz: Yığınları önce yor, sömür, onlara kendini önemsiz hissettir sonra da tüm bu stresi ve sağlıksız koşulları para karşılığı telafi etmelerini sağla (Tabii paraları ve zamanları varsa). Mantıklı gibi duran bu denklemde yok sayılan bir şeyler var ama “du bakalım!”
Karl Marx’ın, Das Kapital’den çok bilindik bir sözüdür: “Proletaryanın yaşamı çalışması bittiğinde başlar.” Aslında şunu söylemek istemektedir Marx: “Proletaryanın yaşamı çalışmasından ibarettir.” Zira kendi de çok iyi bilmektedir ki günde 10 küsur saatini işyerinde geçiren bir emekçi için kalan süre evine geri dönüş, beslenme ve uyuma gibi temel ihtiyaçlardan ibarettir. Zamanı olduğunu varsaysak bile onu verimli kullanacak gücü yoktur. Boş zaman, hobi saati, aktivite gibi kelimeler onun için anlamsızdır. Kendimden örnek verecek olursam: Özel bir şirkette çalışıyorum. Sabah 7’de yola çıkıyorum ve fazla mesai yapmazsam akşam 8-9 gibi evde oluyorum. Toplamda 14 saat demek bu! Sevgili doktorlarımızın buyurduğu üzere ruh ve beden sağlığımı korumak için 9 saat uyuduğumu varsaysak geriye kalan “boş zaman” sadece 1 saat! Ben bu 1 saatte yemek mi yiyeyim, spor mu yapayım, ikebana çiçek düzenleme sanatı kurslarına mı katılayım? Acaba biz çalışanlara söylemeyi unuttuğunuz bir şeyler mi var sevgili doktorlar? Mesela “Biz tüm o öğütleri ve sağlıklı yaşam manifestolarını işçi sınıfı haricinde kalan “ayrıcalıklı” kesim için belirliyoruz” gibi bir itiraf başlangıç için fena olmaz!
Spor, bir üst yapı kurumu olarak sınıfsız mıdır yoksa hâkim sınıf tarafından “sınıflılaştırılmaya” mı çalışılmaktadır?
Sporun kelime anlamı “boş zaman uğraşı”’dır. Hobidir yani eğlencedir. Bu sebepten de kentleşmeyle birlikte yaygınlaşmaya başladığı 19. yüzyıldan itibaren tüm sporlar önce tek boş zamanı olan kesimin yani burjuvazinin elinde gelişmeye başlamıştır.
Futbol gibi bağımsızlığını ilan eden kitle sporları ise endüstrileştirilerek kapitalizmin yeni silahları haline getirilmiştir. Başka bir deyişle sistem sporu hep kontrolünde tutmuştur. Kapitalist şehirleşme de bu sistematik hegemonyada stratejik bir rol oynar. Sadece üst-orta sınıf mahallelerinde spor kompleksleri, koşu-bisiklet parkurları görmemiz sizce bir tesadüf mü? İşçi sınıfı, ekonomik yetersizlik dolayısıyla spor salonlarından dışlandığı gibi kamusal spor alanlarından da mümkün olduğunca uzak tutulmaktadır.
Sporun sınıfı var mıdır? Alın size hiç sorulmayan bir soru, hatırlatılmayan bir sorun. Medya ve tıp endüstrisinin naifmiş gibi görünen tüm ukalalığıyla Belgrad Ormanı Koşusu, Sadabad Kasrı yürüyüşü, pilates, aletli vücut geliştirme ve balık eti satmaya çalıştığı bir çağda “bir üst yapı kurumu olarak spor sınıfsızlardan bağımsızdır, demokratiktir” diyebilecek sosyolog, siyasetçi, şehir plancısı, gazeteci varsa argümanlarını da alsın gelsin!..
Wednesday, May 13, 2009
Wednesday, May 6, 2009
Kusursuz Barcelona ve futbolun diyalektiği
İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Cumartesi akşamı bir maç izledik ve futbola yeniden aşık olduk. Açık konuşalım; ne Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, ne Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı’nın Avrupa şampiyonluğu ne de Panathinaikos’un Euroleague zaferiyle ilgilenebildik. Mabedimiz Nou Camp, uyruğumuz Katalan, renklerimiz bordo maviydi! Uzunca süre beklenen bir sevdaya kavuşmanın heyecanında; hülyalardaydık.
Marcel Proust: “Güzel yazılmış her kitap bir tür yabancı dilde yazılmıştır” der. Barcelona’nın oynadığı oyunu “futbol” olarak nitelemekte zorlananlar için iyi bir başlangıç olabilir. İlk izlediği Dünya Kupası finali Arjantin-Batı Almanya (İtalya’90) ya da Brezilya-İtalya(ABD’94) olan bizler için elbette yabancı, bilinmedik bir oyun bu.
Küçükken Vâlâ Somalı’nın “Teknik ve Taktik Yönleriyle Futbol ve Tarihi” kitabını elimden düşürmezdim. Orada eski zamanların absürd maç skorlarına bakar, hayıflanırdım. Niye artık 7-5 biten Dünya Kupası maçları, 20-0’lık lig maçları yoktu; aklım almazdı. Büyüyüp bilgilendikçe futbolun sürekli bir geçiş sürecinde olduğunu ve her şeye rağmen diyalektik bir gelişme içerisinde yol aldığını kavradım. İnanın bana 1954 Dünya Kupası’nın 7-5’lik Avusturya-İsviçre maçı bugünün herhangi bir üçüncü lig mücadelesinden daha kaliteli değildi. Yani “futbol öldü”, “futbol savunmaya teslim” diyenlerden değilim, asla olmadım. Futbol sadece gelişti ve bu gelişme sürecinde savunma taktikleri ofans stratejilerine karşı başarılı kontralar üretti. Şimdi sıra hücumda! O yüzden hücum futbolunun bayraktarlığını yapan Barcelona’nın 34 maçta attığı 100 gol ve Real Madrid’e karşı aldığı 6-2’lik galibiyet sürpriz değil beklenen bir mutlu sondur.
Pep Guardiola’nın, 4-3-3’ü şiir gibi oynayan takımını izlerken aklım ister istemez Zdenek Zeman’a gitti. Hani Türkiye’de “Pendik Fatihi” diyerek dalga geçilen, Fenerbahçe’nin eski teknik adamına. Zeman, çok değil bundan 10 sene önce 4-3-3 oynama ısrarı yüzünden medya tarafından aforoz edilmiş, dinozorlukla suçlanmıştı. Günümüzün en modern taktiğinin 4-3-3 olduğunu düşününce komik geliyor şimdi bize. Oysa aynı Zeman’ın 1990/91 sezonundaki Signori’li, Baiano’lu, Rambaudi’li Foggia’sı dönemin en güçlü ligi olan Serie A’da Milan ve Napoli’yle birlikte ülkenin en keyifli takımı haline gelmişti. Arı gibi çalışan, oyunun iki yönünü de oynayabilen bir orta saha ve 3’lü forvet hattı, tanıdık geliyor öyle değil mi?
Barcelona’nın buna yaptığı katkının önemli bir kısmı genlerindeki Hollandalılık’tan, yani “total futbol”dan kaynaklanıyor. Fakat eklemeliyim ki burada da tarihsel bir pratik birikiminden söz etmemiz lazım. Barça’nın 4-3-3’le harmanladığı “total futbol”daki beklerin ne kadar aktif olduğunu düşününce akıllara Cruijff’un 90’lar Barcelona’sı değil de Tele Santana’nın 90’ların başındaki Sao Paulo’su geliyor.
Nereden nereye! İstiyorsanız kusursuza yakın 2009 Barcelona’sının oluşumuna kadar cereyan eden hücum-savunma diyalektiğini bir kez daha gözden geçirelim ve hücumun attığı golleri sıralayalım. 70’lerin Hollanda’sı ve “total futbol”un doğuşu, 90’lara doğru palazlanan hücumcu, presli ve “catenaccio”suz Arrigo Sacchi 4-4-2’si, Zeman 4-3-3’ü, Tele Santana’nın Brezilyalı “total futbolu” ve nihayet 2009’da uzaydan gelmiş gibi duran Pep Guardiola’nın Barcelona’sı. Düşününce “hiç de uzaydan gelmemiş” diyor insan! Aman siz Barcelona’yı izlerken bunları düşünmeyin, sadece hücum futbolunun ve güzel oyunun zaferinden zevk alın!..
Cumartesi akşamı bir maç izledik ve futbola yeniden aşık olduk. Açık konuşalım; ne Beşiktaş-Fenerbahçe derbisi, ne Galatasaray Tekerlekli Basketbol Takımı’nın Avrupa şampiyonluğu ne de Panathinaikos’un Euroleague zaferiyle ilgilenebildik. Mabedimiz Nou Camp, uyruğumuz Katalan, renklerimiz bordo maviydi! Uzunca süre beklenen bir sevdaya kavuşmanın heyecanında; hülyalardaydık.
Marcel Proust: “Güzel yazılmış her kitap bir tür yabancı dilde yazılmıştır” der. Barcelona’nın oynadığı oyunu “futbol” olarak nitelemekte zorlananlar için iyi bir başlangıç olabilir. İlk izlediği Dünya Kupası finali Arjantin-Batı Almanya (İtalya’90) ya da Brezilya-İtalya(ABD’94) olan bizler için elbette yabancı, bilinmedik bir oyun bu.
Küçükken Vâlâ Somalı’nın “Teknik ve Taktik Yönleriyle Futbol ve Tarihi” kitabını elimden düşürmezdim. Orada eski zamanların absürd maç skorlarına bakar, hayıflanırdım. Niye artık 7-5 biten Dünya Kupası maçları, 20-0’lık lig maçları yoktu; aklım almazdı. Büyüyüp bilgilendikçe futbolun sürekli bir geçiş sürecinde olduğunu ve her şeye rağmen diyalektik bir gelişme içerisinde yol aldığını kavradım. İnanın bana 1954 Dünya Kupası’nın 7-5’lik Avusturya-İsviçre maçı bugünün herhangi bir üçüncü lig mücadelesinden daha kaliteli değildi. Yani “futbol öldü”, “futbol savunmaya teslim” diyenlerden değilim, asla olmadım. Futbol sadece gelişti ve bu gelişme sürecinde savunma taktikleri ofans stratejilerine karşı başarılı kontralar üretti. Şimdi sıra hücumda! O yüzden hücum futbolunun bayraktarlığını yapan Barcelona’nın 34 maçta attığı 100 gol ve Real Madrid’e karşı aldığı 6-2’lik galibiyet sürpriz değil beklenen bir mutlu sondur.
Pep Guardiola’nın, 4-3-3’ü şiir gibi oynayan takımını izlerken aklım ister istemez Zdenek Zeman’a gitti. Hani Türkiye’de “Pendik Fatihi” diyerek dalga geçilen, Fenerbahçe’nin eski teknik adamına. Zeman, çok değil bundan 10 sene önce 4-3-3 oynama ısrarı yüzünden medya tarafından aforoz edilmiş, dinozorlukla suçlanmıştı. Günümüzün en modern taktiğinin 4-3-3 olduğunu düşününce komik geliyor şimdi bize. Oysa aynı Zeman’ın 1990/91 sezonundaki Signori’li, Baiano’lu, Rambaudi’li Foggia’sı dönemin en güçlü ligi olan Serie A’da Milan ve Napoli’yle birlikte ülkenin en keyifli takımı haline gelmişti. Arı gibi çalışan, oyunun iki yönünü de oynayabilen bir orta saha ve 3’lü forvet hattı, tanıdık geliyor öyle değil mi?
Barcelona’nın buna yaptığı katkının önemli bir kısmı genlerindeki Hollandalılık’tan, yani “total futbol”dan kaynaklanıyor. Fakat eklemeliyim ki burada da tarihsel bir pratik birikiminden söz etmemiz lazım. Barça’nın 4-3-3’le harmanladığı “total futbol”daki beklerin ne kadar aktif olduğunu düşününce akıllara Cruijff’un 90’lar Barcelona’sı değil de Tele Santana’nın 90’ların başındaki Sao Paulo’su geliyor.
Nereden nereye! İstiyorsanız kusursuza yakın 2009 Barcelona’sının oluşumuna kadar cereyan eden hücum-savunma diyalektiğini bir kez daha gözden geçirelim ve hücumun attığı golleri sıralayalım. 70’lerin Hollanda’sı ve “total futbol”un doğuşu, 90’lara doğru palazlanan hücumcu, presli ve “catenaccio”suz Arrigo Sacchi 4-4-2’si, Zeman 4-3-3’ü, Tele Santana’nın Brezilyalı “total futbolu” ve nihayet 2009’da uzaydan gelmiş gibi duran Pep Guardiola’nın Barcelona’sı. Düşününce “hiç de uzaydan gelmemiş” diyor insan! Aman siz Barcelona’yı izlerken bunları düşünmeyin, sadece hücum futbolunun ve güzel oyunun zaferinden zevk alın!..
Etiketler:
4-3-3,
barcelona,
Evrensel,
mithat fabian sozmen,
total futbol,
vala somalı
Sunday, May 3, 2009
Futbolda Anadolu yürüyüşü
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Bir dönemler Eskişehirspor, Adanaspor ve Samsunspor’un yaşadığı başarılar Anadolu’yu gururlandırırken, iki sezondur bayrak Sivasspor’un ellerinde.
Tanıl Bora, geçtiğimiz Pazartesi günü Radikal’deki yazısına çok doğru ve güzel bir cümleyle başlamıştı: “Bülent Uygun’un dilinde hiç yakışmıyor ama!- ‘ihtilâl’, ‘devrim’…” Doğru söze ne hacet! Lakin ortada bir gerçek var ki 2 senedir hızı “ha kesildi ha kesilecek” diye her hafta dedikodusu yapılan Sivasspor adım adım şampiyonluğa doğru ilerliyor. Olabilir mi, olamaz mı ukalalığa kaçmadan bir şeyler söylemek güç! Zaten 18 yıllık futbol izleyiciliğimden öğrendiğim bir şey varsa o da tahminde bulunmaktan mümkün olduğunca kaçınmanın en makul yol olduğudur. Zira ömür boyu unutamayacağımız enstantaneler yaratma konusunda bir hayli becerikli olan sporcu milletinin ne yapıp ne yapamayacağını biz “çokbilmişler” asla tam olarak kestiremeyiz.
Tarih dersi vermek haddime düşmez ama gelin geçmişten birkaç ihtilalciyi anıverelim. 1968’den 1989’a, Anadolu’nun üç farklı köşesinden çıkıp İstanbul’a korku düşüren kulüplerimizi hatırlayalım: Eskişehir’i, Adana’yı ve Samsun’u…
KIRMIZI ŞİMŞEKLER
Yaşadıysanız zaten bilirsiniz de benim gibi yaşı tutmayanlar için diyorum: “70’lerde Eskişehirspor bir başkaymış.” Hala okumadıysanız Özgür Topyıldız’ın nefis “Anadolu Yıldızı Eskişehirspor” kitabını, ben size böylece özetleyeyim. Eskişehirspor’un, 60’ların sonunda başlayan ve 75/76 sezonuna kadar süren yürekli yürüyüşü, İzmir’i saymazsak Anadolu’dan yükselen ilk isyan sesiydi. 3 ikincilik, 2 üçüncülük, 2 de dördüncülük sığdırmışlar 69-75 arasına. Bir Türkiye Kupası ve Avrupa zaferleri de cabası. Sıra dışı ve asi tavırları taraftarlarına da sirayet etmiş ve efsane amigoları Orhan’ın önderliğinde dönemin en ateşli ve renkli tribün hareketi oluşmuş. “Fethi-Nihat-Ender/Filelere Gönder”li naif tezahüratlardan, rakiplerine bir yandan korku bir yandan da ilham veren tribün şovlarına, futbolun hakikatinin her çeşidini yansıtmışlar spor kültürümüze. Eskişehirspor diyince Fethi Heper’i unutmak olmaz. O sadece rekortmen bir golcü değil aynı zamanda Türkiye tarihinin futbolculuktan sonra profesörlüğe yükselen ilk ismidir. Brezilyalıların felsefe doktoralı Socrates’i varsa bizim de Profesör Fethi Heper’imiz var yani.
TURBEYLER
70’lerin sonu ve 80’lerin başında en şaşaalı günlerini yaşayan Akdeniz takımlarından bir tek Adanaspor şampiyonluğa yaklaşabilmiştir. 80/81 mevsiminin yenik, sıkılgan ve postallı havasında Fenerbahçe averajla küme düşmekten kurtulur, Trabzonspor aldığı 7 mağlubiyete rağmen şampiyon olurken güneyin en büyük şehrinin “Turuncu tarafı” neredeyse ipi göğüsleyen taraf olacaktı. Şampiyonluk umutlarını sonlandıran kaybın, 28. haftada komşu Mersin’de gelmesiyse -ki Mersin İdman Yurdu o sene küme düşmüştü- Çukurova’nın doğusu ve batısında farklı ruh halleri yaratmıştı doğal olarak. O günden bugüne Adana’yı ve Mersin’i kaplayan spor sessizliği ise bir Akdenizli/Çukurovalı olarak en hayıflandığım hadiselerden biridir (Mersin’in 83’teki
Türkiye Kupası finalini saymazsak).
GOLCÜLERİN ŞEHRİ SAMSUN
“Her ölüm erken ölümdür” demiş ya Cemal Süreya, ya böylesine ne denir? Samsun’un 85’ten 88’e büyüklere korku salan armadasını, hiçbir şeyin değil ama 20 Ocak 1989’daki o elim trafik kazasının parçalaması kadar acı ne olabilir? “Zoolog Roberto Fontanarosa der ki: “Nesli tükenen iki tür var biri panda ayıları, biri de golcüler.” 80’lerde Samsun’un böyle bir sıkıntısı yoktu. Golcülerin şehridir Samsun ve kırmızı beyazlıların 85’teki ilk yükselişinde Tanju Çolak’ın payı büyüktür. O, “Hayatta üç hayalim var; biri Galatasaray, biri Hülya Avşar, biri de BMW” deyip Samsun’u terk ettiğinde geride hala taş gibi bir takım vardı, ta ki o canavar kazaya kadar. 80’lerin unutulmaz Samsun takımı, iki lig üçüncülüğü bir de dördüncülük elde etmiş ama belki de en kıymetlisi kente renkli bir futbol ekolü miras bırakmıştır.
Adını anamadığım Göztepe, Altay, Ankaragücü, Kocaelispor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği gibi camialar kusura bakmasın. Elbette daha nice takım vardı bizleri heyecana sürükleyen. Şimdiyse Sivas’ın Yiğidoları, Anadolu’nun yegâne muzaffer devrimcisi Trabzonspor’un ardılı olarak tarihe adını yazdırma peşinde. Bol şans Sivas, Anadolu arkanda!..
Bir dönemler Eskişehirspor, Adanaspor ve Samsunspor’un yaşadığı başarılar Anadolu’yu gururlandırırken, iki sezondur bayrak Sivasspor’un ellerinde.
Tanıl Bora, geçtiğimiz Pazartesi günü Radikal’deki yazısına çok doğru ve güzel bir cümleyle başlamıştı: “Bülent Uygun’un dilinde hiç yakışmıyor ama!- ‘ihtilâl’, ‘devrim’…” Doğru söze ne hacet! Lakin ortada bir gerçek var ki 2 senedir hızı “ha kesildi ha kesilecek” diye her hafta dedikodusu yapılan Sivasspor adım adım şampiyonluğa doğru ilerliyor. Olabilir mi, olamaz mı ukalalığa kaçmadan bir şeyler söylemek güç! Zaten 18 yıllık futbol izleyiciliğimden öğrendiğim bir şey varsa o da tahminde bulunmaktan mümkün olduğunca kaçınmanın en makul yol olduğudur. Zira ömür boyu unutamayacağımız enstantaneler yaratma konusunda bir hayli becerikli olan sporcu milletinin ne yapıp ne yapamayacağını biz “çokbilmişler” asla tam olarak kestiremeyiz.
Tarih dersi vermek haddime düşmez ama gelin geçmişten birkaç ihtilalciyi anıverelim. 1968’den 1989’a, Anadolu’nun üç farklı köşesinden çıkıp İstanbul’a korku düşüren kulüplerimizi hatırlayalım: Eskişehir’i, Adana’yı ve Samsun’u…
KIRMIZI ŞİMŞEKLER
Yaşadıysanız zaten bilirsiniz de benim gibi yaşı tutmayanlar için diyorum: “70’lerde Eskişehirspor bir başkaymış.” Hala okumadıysanız Özgür Topyıldız’ın nefis “Anadolu Yıldızı Eskişehirspor” kitabını, ben size böylece özetleyeyim. Eskişehirspor’un, 60’ların sonunda başlayan ve 75/76 sezonuna kadar süren yürekli yürüyüşü, İzmir’i saymazsak Anadolu’dan yükselen ilk isyan sesiydi. 3 ikincilik, 2 üçüncülük, 2 de dördüncülük sığdırmışlar 69-75 arasına. Bir Türkiye Kupası ve Avrupa zaferleri de cabası. Sıra dışı ve asi tavırları taraftarlarına da sirayet etmiş ve efsane amigoları Orhan’ın önderliğinde dönemin en ateşli ve renkli tribün hareketi oluşmuş. “Fethi-Nihat-Ender/Filelere Gönder”li naif tezahüratlardan, rakiplerine bir yandan korku bir yandan da ilham veren tribün şovlarına, futbolun hakikatinin her çeşidini yansıtmışlar spor kültürümüze. Eskişehirspor diyince Fethi Heper’i unutmak olmaz. O sadece rekortmen bir golcü değil aynı zamanda Türkiye tarihinin futbolculuktan sonra profesörlüğe yükselen ilk ismidir. Brezilyalıların felsefe doktoralı Socrates’i varsa bizim de Profesör Fethi Heper’imiz var yani.
TURBEYLER
70’lerin sonu ve 80’lerin başında en şaşaalı günlerini yaşayan Akdeniz takımlarından bir tek Adanaspor şampiyonluğa yaklaşabilmiştir. 80/81 mevsiminin yenik, sıkılgan ve postallı havasında Fenerbahçe averajla küme düşmekten kurtulur, Trabzonspor aldığı 7 mağlubiyete rağmen şampiyon olurken güneyin en büyük şehrinin “Turuncu tarafı” neredeyse ipi göğüsleyen taraf olacaktı. Şampiyonluk umutlarını sonlandıran kaybın, 28. haftada komşu Mersin’de gelmesiyse -ki Mersin İdman Yurdu o sene küme düşmüştü- Çukurova’nın doğusu ve batısında farklı ruh halleri yaratmıştı doğal olarak. O günden bugüne Adana’yı ve Mersin’i kaplayan spor sessizliği ise bir Akdenizli/Çukurovalı olarak en hayıflandığım hadiselerden biridir (Mersin’in 83’teki
Türkiye Kupası finalini saymazsak).
GOLCÜLERİN ŞEHRİ SAMSUN
“Her ölüm erken ölümdür” demiş ya Cemal Süreya, ya böylesine ne denir? Samsun’un 85’ten 88’e büyüklere korku salan armadasını, hiçbir şeyin değil ama 20 Ocak 1989’daki o elim trafik kazasının parçalaması kadar acı ne olabilir? “Zoolog Roberto Fontanarosa der ki: “Nesli tükenen iki tür var biri panda ayıları, biri de golcüler.” 80’lerde Samsun’un böyle bir sıkıntısı yoktu. Golcülerin şehridir Samsun ve kırmızı beyazlıların 85’teki ilk yükselişinde Tanju Çolak’ın payı büyüktür. O, “Hayatta üç hayalim var; biri Galatasaray, biri Hülya Avşar, biri de BMW” deyip Samsun’u terk ettiğinde geride hala taş gibi bir takım vardı, ta ki o canavar kazaya kadar. 80’lerin unutulmaz Samsun takımı, iki lig üçüncülüğü bir de dördüncülük elde etmiş ama belki de en kıymetlisi kente renkli bir futbol ekolü miras bırakmıştır.
Adını anamadığım Göztepe, Altay, Ankaragücü, Kocaelispor, Gaziantepspor, Gençlerbirliği gibi camialar kusura bakmasın. Elbette daha nice takım vardı bizleri heyecana sürükleyen. Şimdiyse Sivas’ın Yiğidoları, Anadolu’nun yegâne muzaffer devrimcisi Trabzonspor’un ardılı olarak tarihe adını yazdırma peşinde. Bol şans Sivas, Anadolu arkanda!..
Etiketler:
adanaspor,
eskişehirspor,
Evrensel,
mithat fabian sozmen,
samsunspor
Thursday, April 30, 2009
Bir sendika vardı ne oldu?
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
“Futbolcu işçidir, kendisine söyleneni yapar, kafasına estiğini değil”, “Futbolcu işçidir, fazla büyütmeyin yollayın gitsin”, “Futbolcu işçidir ama şamar oğlanı da değildir”, “Futbolcu işçidir, işine küsme hakkı yoktur.” Spor basınını yakından takip eden herkes bu söylemlere aşinadır. Spor yazarlarımızdan yahut bizzat sporcularımızın ağızlarından çıkmış demeçler bunlar. Google’a, “Futbolcu işçidir” diye yazın yüzlercesini karşınızda görebilirsiniz. Sporcunun, zanaatkârlıktan, mahalle kahramanlığına oradan da milyonerliğe uzanan serüveninin ülkemizde geldiği nokta işte budur: “Modern çağ köleliği.”
Eduardo Galeano’nun deyimiyle günümüzde arkeolojik bir olguymuş gibi gösterilmeye çalışılan işçi haklarının ülkemizde belki de en savunmasız olduğu alan spor sahaları. Spor sendikası kurulması yönünde hukuki hiçbir engel olmamasına rağmen bu konuda 1980’den beri atılmış hiçbir somut adım da yok. 3-4 senede bir yanan saman alevi gibi girişimler nedense hep sonuçsuz kalıyor. İleri kapitalist ülkelerde neredeyse sendikasız spor dalı yokken bizim bu bilinçten bu denli yoksun olmamızın baş sorumlusu sosyal olduğunu iddia eden devletimiz.
Türkiye’deki ilk futbol sendikasının 60'ların görece özgürlükçü ortamında kurulması bir tesadüf olmadığı gibi 12 Eylül sonrası bu konuda hiçbir somut adım atılmamış olması da şaşırtıcı değil. Akıl düzenleyicilerin tüm yıkıcı etkilerine rağmen başından benzer hadiseler (darbe vs) geçen Güney Amerika ülkelerinin sendikacılık konusunda bizden fersah fersah ileride olmaları hatayı biraz da kendimizde arama zorunluluğunu doğuruyor. Bu noktada oklar elbette medya ve sporcularımızın ta kendisine çevrilmeli.
Bugün spor medyamızın birinci gündemi, 2009 Türkiye’sinde spor sendikası lafının s’sinin bile gündeme gelmeyişi olmalıdır. 2 milyona yakın lisanslı sporcusu olan bir ülke için yüz kızartıcı bir durum. Holding medyalarının bu konudaki suskunluğu bir dereceye kadar anlaşılabilir; peki ya sporcularımızın ketumluğunu neye bağlamalıyız? Bir avuç azınlık olan “süperstarları” hesaba katmazsak, binlerce sporcumuz karın tokluğuna çalışır ve tüm hakları vahşi piyasa koşulları tarafından belirlenirken, bu sessizliğin sebebini anlamak güç. Maalesef ulusal bir karakter haline gelen sosyal bilinçsizlik ve lider bağımlılığımız bu konuda da egemen anlaşılan. Metin Kurt gibi karizmatik bir figür çıkmadıkça kimsenin hakkını arama, kollama gibi en basit dürtüleri dahi depreşmiyor. Bu isteksizliğin, bilinçsizliğin nedenleri aslında başta sıraladığım cümlelerde gizli. Sporcularımız, işçi olduklarını kabul ettikleri halde işçi olmanın beraberinde getirdiği haklardan bihaberler. Daha da kötüsü işçi olmayı kul olmakla karıştırıyorlar. Sosyal bilinç, ülkemizde unutulmuş bir türküden farksız.
1 Mayıs arifesinde, suni tartışmaların hâkim olduğu spor sayfalarımızda 100 yıllık savaşımlar sonucu elde edilmiş olan sporcu sendikası ve sporcu hakları gibi “arkeolojik!” konuların gündeme gelmesi dileğiyle: Bayramımız kutlu olsun!..
“Futbolcu işçidir, kendisine söyleneni yapar, kafasına estiğini değil”, “Futbolcu işçidir, fazla büyütmeyin yollayın gitsin”, “Futbolcu işçidir ama şamar oğlanı da değildir”, “Futbolcu işçidir, işine küsme hakkı yoktur.” Spor basınını yakından takip eden herkes bu söylemlere aşinadır. Spor yazarlarımızdan yahut bizzat sporcularımızın ağızlarından çıkmış demeçler bunlar. Google’a, “Futbolcu işçidir” diye yazın yüzlercesini karşınızda görebilirsiniz. Sporcunun, zanaatkârlıktan, mahalle kahramanlığına oradan da milyonerliğe uzanan serüveninin ülkemizde geldiği nokta işte budur: “Modern çağ köleliği.”
Eduardo Galeano’nun deyimiyle günümüzde arkeolojik bir olguymuş gibi gösterilmeye çalışılan işçi haklarının ülkemizde belki de en savunmasız olduğu alan spor sahaları. Spor sendikası kurulması yönünde hukuki hiçbir engel olmamasına rağmen bu konuda 1980’den beri atılmış hiçbir somut adım da yok. 3-4 senede bir yanan saman alevi gibi girişimler nedense hep sonuçsuz kalıyor. İleri kapitalist ülkelerde neredeyse sendikasız spor dalı yokken bizim bu bilinçten bu denli yoksun olmamızın baş sorumlusu sosyal olduğunu iddia eden devletimiz.
Türkiye’deki ilk futbol sendikasının 60'ların görece özgürlükçü ortamında kurulması bir tesadüf olmadığı gibi 12 Eylül sonrası bu konuda hiçbir somut adım atılmamış olması da şaşırtıcı değil. Akıl düzenleyicilerin tüm yıkıcı etkilerine rağmen başından benzer hadiseler (darbe vs) geçen Güney Amerika ülkelerinin sendikacılık konusunda bizden fersah fersah ileride olmaları hatayı biraz da kendimizde arama zorunluluğunu doğuruyor. Bu noktada oklar elbette medya ve sporcularımızın ta kendisine çevrilmeli.
Bugün spor medyamızın birinci gündemi, 2009 Türkiye’sinde spor sendikası lafının s’sinin bile gündeme gelmeyişi olmalıdır. 2 milyona yakın lisanslı sporcusu olan bir ülke için yüz kızartıcı bir durum. Holding medyalarının bu konudaki suskunluğu bir dereceye kadar anlaşılabilir; peki ya sporcularımızın ketumluğunu neye bağlamalıyız? Bir avuç azınlık olan “süperstarları” hesaba katmazsak, binlerce sporcumuz karın tokluğuna çalışır ve tüm hakları vahşi piyasa koşulları tarafından belirlenirken, bu sessizliğin sebebini anlamak güç. Maalesef ulusal bir karakter haline gelen sosyal bilinçsizlik ve lider bağımlılığımız bu konuda da egemen anlaşılan. Metin Kurt gibi karizmatik bir figür çıkmadıkça kimsenin hakkını arama, kollama gibi en basit dürtüleri dahi depreşmiyor. Bu isteksizliğin, bilinçsizliğin nedenleri aslında başta sıraladığım cümlelerde gizli. Sporcularımız, işçi olduklarını kabul ettikleri halde işçi olmanın beraberinde getirdiği haklardan bihaberler. Daha da kötüsü işçi olmayı kul olmakla karıştırıyorlar. Sosyal bilinç, ülkemizde unutulmuş bir türküden farksız.
1 Mayıs arifesinde, suni tartışmaların hâkim olduğu spor sayfalarımızda 100 yıllık savaşımlar sonucu elde edilmiş olan sporcu sendikası ve sporcu hakları gibi “arkeolojik!” konuların gündeme gelmesi dileğiyle: Bayramımız kutlu olsun!..
Etiketler:
eduardo galeano,
Evrensel,
metin kurt,
mithat fabian sozmen,
sendika
Wednesday, April 22, 2009
Değişim Zamanı
BU YAZI İLK OLARAK EVRENSEL GAZETESİ'NDE YAYINLANMIŞTIR.
Türkiye’nin “futbol dilencileri” bu hafta yine aç gezdi. Şampiyonluk kovalayan takımlarımız alışılageldiği üzere pek bir sıkıcıydı. Hafta sonunun en renkli mücadelesinde Diyarbakırspor, Güngören Belediye’yi 2-0 geriden gelip 3-2 yenmesini bildi. Basketbolda, NBA salonları play-off heyecanıyla şenlenirken, bizim ligimizde Galatasaray, Beşiktaş’ı çok keyifli bir mücadeleden sonra 111-94 yenmeyi başardı. Kortlarda ise “Baharın ve Toprağın Kralı” Rafael Nadal, Monte Carlo’da üst üste beşinci şampiyonluğunu kazandı.
Gördüğünüz gibi spor dünyasında haber bol. Nicelik konusunda maşallahımız var! Peki ya nitelik? Arda Turan’ın maç sonunda güvenlik görevlileriyle arasında geçenlerden, Beşiktaş-Bursaspor maçının hakemi Deniz Çoban’ın ağzından çıktığı iddia edilen cümlelerin dedikodusuna kadar her şeyden(!) haberimiz oldu. Ya da şöyle mi demeliydim; “Hiçbir şeyden haberimiz olmadı.”
Batılılar, gazetelerin spor sayfalarını “oyuncakçı dükkânı” olarak tanımlarlar. Onlara göre medya, demokrasilerde bekçi köpeği işlevi görmelidir. Spor basını ise rahat olabilir. Zira spor, tek işlevi halkı uyutmak olan, daha önemsiz, lakayıt bir alandır. Bize dayatılan söylemi bir kenara bırakırsak hakikaten böyle midir bu? Ekonomi ve siyasetten bağımsız düşünemez olduğumuz spor dünyası bu kadar safça bir gazetecilik anlayışına mahkûm edilebilir mi? Kuşkusuz egemenlerin istediği budur. Spor endüstrisinden göz ardı edilemeyecek büyüklükte rantlar elde eden devlet mekanizması ve medya sahibi holdinglerin bu vurgunu gizli tutmak istemeleri kendi haklarına doğaldır. Halkın hakkını ise zaten hiçbir zaman önemsemezler.
Sporun bu devasa işlevleri artık yadsınamayacak büyüklüğe eriştiğinde devreye romantik bakış açıları sokuldu. “Biz bu oyunu seviyoruz”, “Futbol asla sadece futbol değildir” gibi sloganlar iyi niyetli olsa da safçaydı. Bunu, “spora politikayı alet etmeyin” diyen FIFA, IOC gibi organizasyonların yöneticilerinin veya devlet başkanlarının söylemlerinin benzerliğinden de anlayabiliriz. Oysa gitgide otantikliği ve özerkliği yok edilen sporun ihtiyacı olan tavır daha cesur ve devrimci olmalıdır.
Bir üstyapı kurumu olarak spor, bu kadar dallanıp budaklanmış ve egemenlerin mutlak kontrolüne girmişken ona, muhalif düşüncelerin sokulması “büyüklerin” işine gelmez. Oysaki ilerici, devrimci fikirlerin hayatın ta kendisi olan sporda var olamaması için hiçbir sebep yoktur. Bu fikirlerin oluşması ve geliştirilmesinde en önemli rol ise spor gazetecilerine ve bağımsız medya organlarına düşmektedir. Winston Churchill’e atfedilen bir söz vardır: “Savaş generallere, ekonomi ise akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi işlerdir.” Spor dünyasını bugün ne savaşlardan, ne siyasetten, ne de ekonomiden (pardon üçü de aynı şeydi değil mi?) soyutlayabiliriz. Öyleyse “Spor gazeteciliği holding medyalarına bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” desek hiç de abartmış olmayız. Tarih, içinde yaşadığımız haksız düzene kafa tutan sayısız sporcuyla doluyken onların mücadelesini yazmak elbette spor gazetecilerine düşer. Oyuncakçı dükkânında değişim zamanıdır.
*Bu, aynı zamanda bir “Merhaba” yazısıydı. Okan Yüksel üstadımızın deyimiyle “palto değil kafa tutan” gazetecilerle birlikte çalışacağım ve daha güzel bir dünyanın umuduyla yaşayan siz değerli Evrensel okurlarına ulaşabileceğim için bir hayli heyecanlıyım. O yüzden kalemim bu tatlı heyecanı gizleyemediyse bu seferlik mazur görünüz.
Türkiye’nin “futbol dilencileri” bu hafta yine aç gezdi. Şampiyonluk kovalayan takımlarımız alışılageldiği üzere pek bir sıkıcıydı. Hafta sonunun en renkli mücadelesinde Diyarbakırspor, Güngören Belediye’yi 2-0 geriden gelip 3-2 yenmesini bildi. Basketbolda, NBA salonları play-off heyecanıyla şenlenirken, bizim ligimizde Galatasaray, Beşiktaş’ı çok keyifli bir mücadeleden sonra 111-94 yenmeyi başardı. Kortlarda ise “Baharın ve Toprağın Kralı” Rafael Nadal, Monte Carlo’da üst üste beşinci şampiyonluğunu kazandı.
Gördüğünüz gibi spor dünyasında haber bol. Nicelik konusunda maşallahımız var! Peki ya nitelik? Arda Turan’ın maç sonunda güvenlik görevlileriyle arasında geçenlerden, Beşiktaş-Bursaspor maçının hakemi Deniz Çoban’ın ağzından çıktığı iddia edilen cümlelerin dedikodusuna kadar her şeyden(!) haberimiz oldu. Ya da şöyle mi demeliydim; “Hiçbir şeyden haberimiz olmadı.”
Batılılar, gazetelerin spor sayfalarını “oyuncakçı dükkânı” olarak tanımlarlar. Onlara göre medya, demokrasilerde bekçi köpeği işlevi görmelidir. Spor basını ise rahat olabilir. Zira spor, tek işlevi halkı uyutmak olan, daha önemsiz, lakayıt bir alandır. Bize dayatılan söylemi bir kenara bırakırsak hakikaten böyle midir bu? Ekonomi ve siyasetten bağımsız düşünemez olduğumuz spor dünyası bu kadar safça bir gazetecilik anlayışına mahkûm edilebilir mi? Kuşkusuz egemenlerin istediği budur. Spor endüstrisinden göz ardı edilemeyecek büyüklükte rantlar elde eden devlet mekanizması ve medya sahibi holdinglerin bu vurgunu gizli tutmak istemeleri kendi haklarına doğaldır. Halkın hakkını ise zaten hiçbir zaman önemsemezler.
Sporun bu devasa işlevleri artık yadsınamayacak büyüklüğe eriştiğinde devreye romantik bakış açıları sokuldu. “Biz bu oyunu seviyoruz”, “Futbol asla sadece futbol değildir” gibi sloganlar iyi niyetli olsa da safçaydı. Bunu, “spora politikayı alet etmeyin” diyen FIFA, IOC gibi organizasyonların yöneticilerinin veya devlet başkanlarının söylemlerinin benzerliğinden de anlayabiliriz. Oysa gitgide otantikliği ve özerkliği yok edilen sporun ihtiyacı olan tavır daha cesur ve devrimci olmalıdır.
Bir üstyapı kurumu olarak spor, bu kadar dallanıp budaklanmış ve egemenlerin mutlak kontrolüne girmişken ona, muhalif düşüncelerin sokulması “büyüklerin” işine gelmez. Oysaki ilerici, devrimci fikirlerin hayatın ta kendisi olan sporda var olamaması için hiçbir sebep yoktur. Bu fikirlerin oluşması ve geliştirilmesinde en önemli rol ise spor gazetecilerine ve bağımsız medya organlarına düşmektedir. Winston Churchill’e atfedilen bir söz vardır: “Savaş generallere, ekonomi ise akademisyenlere bırakılmayacak kadar ciddi işlerdir.” Spor dünyasını bugün ne savaşlardan, ne siyasetten, ne de ekonomiden (pardon üçü de aynı şeydi değil mi?) soyutlayabiliriz. Öyleyse “Spor gazeteciliği holding medyalarına bırakılmayacak kadar ciddi bir iştir” desek hiç de abartmış olmayız. Tarih, içinde yaşadığımız haksız düzene kafa tutan sayısız sporcuyla doluyken onların mücadelesini yazmak elbette spor gazetecilerine düşer. Oyuncakçı dükkânında değişim zamanıdır.
*Bu, aynı zamanda bir “Merhaba” yazısıydı. Okan Yüksel üstadımızın deyimiyle “palto değil kafa tutan” gazetecilerle birlikte çalışacağım ve daha güzel bir dünyanın umuduyla yaşayan siz değerli Evrensel okurlarına ulaşabileceğim için bir hayli heyecanlıyım. O yüzden kalemim bu tatlı heyecanı gizleyemediyse bu seferlik mazur görünüz.
Subscribe to:
Posts (Atom)