Monday, December 20, 2010

Coubertin’in çöken hayalleri ve Spor Başkentliği hikâyesi


HAYAT DERGİ'NİN ARALIK SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

Kasım ayı içerisinde İstanbul, AB’ye bağlı bir kurum olan Avrupa Spor Başkentleri Birliği(ACES) tarafından 2012 Spor Başkenti seçildi. ACES, 2001’den bu yana her yıl bir Avrupa şehrini spor başkenti ilan ediyor. Bugüne kadar Madrid, Stockholm, Glasgow, Alicante, Rotterdam, Kopenhag, Stuttgart, Varşova, Milano ve Dublin başkentlik yaptı. 2011’de sıra Valencia’da, 2012’de ise İstanbul’da.

İstanbul’a bahşedilen bu paye Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın da hazır bulunduğu bir basın toplantısıyla açıklandı. Bağış, hadiseyle yakından ilgiliydi. Ancak açıklamalarında spor başkentliğinden ziyade Türkiye’nin AB nazarında arttırdığı saygınlıktan bahsetmeyi tercih etti ve bir anlamda da bu kararı “başarılı” hükümranlıklarına bağladı: “Türkiye şu anda Avrupa’nın 6.büyük ekonomisi. Avrupa’nın en hızlı ve sağlıklı büyüyen ekonomisine sahibiz. Avrupa’nın en güçlü ordusu da bize ait.” Gördüğünüz gibi sporla gayet alakalı cümleler!

Aslında şaşıracak bir şey yok. Politikacıların sporla bu denli içli dışlı gözükürken dahi spordan başka her şeyden bahsetmeleri bir tesadüf değil, aksine siyasetin gereği. Sporun AB hatta genişleterek söyleyeyim Batı Medeniyeti için önemi ezelidir. AB tarafından yayınlanan “White Paper on Sport”-Sporda Beyaz Sayfa- deklarasyonunda şöyle bir tanım vardır:
“Spor, Avrupa Birliği’nin stratejik hedeflerine önemli bir katkısı olan sosyal ve ekonomik bir fenomendir. Uluslar ve kültürler arasında barış ve kardeşliği geliştirmeyi hedeflediği kadar halkın spor aracılığıyla eğitimini de amaçlayan olimpik ideal Avrupa’da doğmuş ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Avrupa Olimpiyat Komitesi tarafından geliştirilip, yayılmıştır.”


Doğru teşhis yanlış tedavi

Spor aracılığıyla barış, kardeşlik geliştirme ülküsünün kökenleri Modern Olimpiyatların kurucusu sayılan Pierre de Coubertin’e kadar dayanır. 1863-1937 yılları arasında yaşayan Fransız pedagog ve tarihçi Coubertin, Marx’la ya da sosyalist külliyatla hiçbir alakası olmamasına rağmen 19.yüzyıldaki eşitsiz kapitalist gelişmenin toplumlar üzerinde yaratacağı tahribatın farkına varmıştı.

Yaşanacak ahlaki ve entelektüel çöküşün devası olarak öne sürdüğü şey ‘Kaslı Hıristiyanlar’ felsefesinin kurucuları Canon Kingsley ve Thomas Arnold’un düşüncelerinin ve Antik Yunan ideallerinin yeniden canlandırılmasıydı. Coubertin’e göre bu yolla spor, Avrupa gençliği üzerinde endüstriyel kapitalizmin yaratacağı ahlaki çöküşü tersine döndürecek ve sağlam karakterli bireyler yaratacaktı.

Coubertin, kapitalizmin yaratacağı yıkım konusunda haklıydı. Amatör sporların özünde sahip olduğu erdemler hususunda da çok yanlış bir yerde durduğu iddia edilemez. Hatası bir üst yapı kurumu olan sporu kapitalizmden özerk bir yapı sanmasında idi. Coubertin’in iyi niyetli Olimpiyat Projesi doğumundan itibaren Avrupa’daki piyasa ekonomisinin egemenliği altındaydı dolayısıyla hiçbir zaman amaçlarına ulaşamadı.

İlk modern olimpiyat, Atina 1896, George Averoff’un “hayırsever” katkılarıyla gerçekleşti. 1900, 1904 ve 1908(Paris, St.Louis, Londra) olimpiyatlarının, endüstriyel kapitalizmin ürünlerinin kutsandığı Dünya Fuarı organizasyonu ile aynı dönem ve şehirlerde gerçekleştirilmesi elbette bir tesadüf değildi. 1928’den itibaren olimpiyatlar Coca-Cola gibi firmaların sponsorluğunda gerçekleşmeye başladı ve Coubertin’in kapitalizmin tahribatlarına karşı yola çıkan projesi kapitalizmin oyuncağı oldu.

1936 Berlin Olimpiyatlarından günümüze sermaye ve AB, IOC, FIFA gibi hakim spor kültürünü yönlendiren kurumların öncülüğünde spor, Coubertin’in iyi niyetli ama saf ve derinliksiz projesinin hedeflediklerinin aksine ticarileşmeye, milliyetçiliğe ve sporun özünü yitirmesine, yabancılaşma aracı haline gelmesine yol açan profesyonelleşmeye ön ayak oldu. Yani Coubertin, ne arzuladıysa spor onun tersi işlevler kazandı. Zaten aksi de maalesef mümkün değildi çünkü kapitalizm buna izin veremezdi.

Ne dersiniz? İstanbul, 2012 spor başkenti ilan edilirken Egemen Bağış’ın, “Ekonomimiz şöyle süper, ordumuz şöyle yiğit” gibi açıklamalar yapması pek de uçuk sayılmazmış, öyle değil mi?

Sunday, December 12, 2010

Kabahatin çoğu...

BU YAZI İLK OLARAK 12 ARALIK 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Dışarıdan bakınca ne kadar acayip değil mi? Polis diye bir örgüt var. Kaskı, copu, biber gazı, silahı, zırhıyla tam teşekküllü sayısız robokoptan oluşan bir yapılanma. Arkadaşımız, dostumuz olduğuna dair iddialar var. Ha bir de memleketteki asayişi sağlamak gibi de bir “kutsal” görev bahşedilmiş kendilerine.

Bu “arkadaşlar” aynı bölgede, birer gün arayla karşımıza çıkıyor. Yer: Beşiktaş. 4 Aralık Cumartesi günü…

ÖĞRENCİYE KARŞI ASLAN…

Birkaç yüz kişilik bir öğrenci grubu, “darbe yapılanması YÖK’ün kaldırılması”, “anadilde, parasız, bilimsel eğitim” ve “üniversitelerden güvenlik kuvvetlerinin çekilmesi” gibi iktidar ve yandaşlarının tahayyül dahi edemeyeceği demokratlıkta talepleriyle kendilerini yok sayan Başbakan ve rektörleri protesto ediyor. Üstelik cehaletini ön yargısına ve tarafına borçlu olan basın ve siyasilerin iddialarının aksine anayasal haklarına dayanarak gerçekleştiriyorlar bu eylemi.

Cengaver polisimizin tepkisiyse malum! “Türk polisi sahibini gururlandırırken” adlı filmden bilindik kareler… Protestoyu hazmedemeyen makatımın sultanının emriyle orantısız şiddeti de aşan işkence seviyesinde bir saldırı, yere düşmüşleri, silahsızları, zırhsızları hatta hamile bir arkadaşımızı bile hunharca coplayan, tekmeleyen bir barbarlık performansı.

Ha tabii bu arada Ankara’dan İstanbul’a gelmek isteyen öğrencilerin sanki kent OHAL şartlarındaymış ya da bu öğrenciler katil sürüsüymüş gibi şehre alınmamaları, otobüsleriyle geldikleri yere yallah geri postalanmaları gibi bir saçmalık da var.

HOLİGANA KARŞI KEDİ…

O günün ertesi… 5 Aralık Pazar. Yine Beşiktaş’tayız. Bursaspor taraftarına 7.5 yıl sonra izin çıkmış. Onlar da fırsat bu fırsat zulada ne kadar satır, katana, İsviçre çakısı falan varsa doldurmuşlar, otobüslerle İstanbul’a gelmişler. Bir gün önce yek yüreklerini ve demokratik taleplerini kuşanmış gelen öğrencileri şehre sokmayan “yiğitler” nedense bu bıçaklı arkadaşlara pek söz geçirememiş. Büyük ihtimalle otobüslerini aramaya dahi gerek duymamışlardır.

Pazar günü Beşiktaş’ta yaşananlar da malum! Çatışacağı kabak gibi meydanda olan iki taraftar grubu bir şekilde punduna getiriyor, birbirine giriyor ve 3 kişi bıçaklanıyor. Bir gün önce aynı caddede meydanda kül bırakmayan, silahsız öğrencilere karşı Conan kesilen polislerimiz bu kez ortalıkta yok! Ancak olay bittikten sonra şüphelileri gözaltına alırken görebiliyoruz onları.

Hiç kimsenin canına kastetmeyen öğrencinin karşısında aslan, eli bıçaklı holiganların karşısında kedi! Gücü yeten yetene mi? Başka bir durum mu var?

Aslında biraz sakin kafayla resmin dışına çıkıp düşününce ortada hiç de genel yapıyla, statükonun kaygı ve emelleriyle uyumsuz bir durum olmadığını fark edebiliriz. Fanatik futbol taraftarlığı ve bunun üzerinden oluşturulan, emekçilerin hayatını domine eden kültür müthiş bir “işgal” aracıdır. Egemen kültür, emekçinin reel yaşantısı ve içinde bulunduğu üretim koşullarını sorgulamasını engellemek üzerine tasarlanmıştır. Futbol fanatizmiyle yatıp kalkan milyonlarca gencin kendilerine devamlı olarak düzene itaat, milliyetçilik ve cinsiyetçilik aşılayan bu mikro ideoloji dışında bir şeyle, hele ki devrimci siyasetle uğraşması elbette ki hakim siyasi çevrelerin işine gelmez. Dolayısıyla iktidarın gözünde hangisi makbuldür, eli bıçaklı holigan mı, anadilde eğitim talep eden sosyalist öğrenci mi sorusunun cevabı tereddütsüz a şıkkıdır. Eh, bu şartlarda saldırıya uğrayanın b şıkkı olması da şaşırtıcı değil.

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN YENİDEN ÜRETİMİ

Farkında mısınız bilmiyorum ama her sene benzer süreçleri 2-3 kez yaşıyoruz. Stadyum önünde birileri bıçaklanıyor. Ana akım medya çok üzülmüş pozlarına giriyor. Siyasiler kınama yayınlıyor. Futbol Federasyonu yasa çıkarmaktan falan bahsediyor. Holiganizmin neden kaka olduğuna dair sosyolojik 1-2 tefrika yayınlanıyor. Maşallah sporda şiddet ve sporda ırkçılığa karşı her türden lakırdı var. Ortada olmayan tek şey çözüm ve çözüme dair somut adımlar.

Türkiye ve dünyada bu soruna çözüm bulunamamasının birincil nedeni çözümün kimsenin umurunda olmaması. Yönetici elitlerin önem verdiği tek şey bu sorunun yarattığı marjinal “yıkıcılığın” azaltılması. Sorunun ortadan kaybolamayacağını kendileri de biliyor çünkü problem düzen içerisinde kendini sürekli olarak yeniden üretmekte. Sistem içi çözümlerle yoksulluğu, şehirciliği, eğitimi, sağlığı neden düzeltemiyorsak sporda şiddeti de aynı sebeplerden düzeltemiyoruz. Ehlileştirebilir miyiz? Kısmen. Bu çözüm müdür? Kesinlikle hayır! Bu sorunun ehlileştirilmesi gecekonduları yıkıp yoksul halkı kent çeperlerine süren ve “gözden ırak” yeni gettolar oluşmasına sebebiyet veren kapitalist şehirciliğin çözümlerine benzer. Engels’in deyimiyle “çözümsüzlük üreten çözüm.”

Son olarak kimin ne cibilliyette olduğunu açıkça ortaya seren bir haftayı geride bıraktık. Hamile arkadaşımızın karnındaki bebeği öldürenleri yakından tanıyoruz, unutmayacağız. “19 yaşında ve hamile…”, “hamilenin eylemde ne işi var…”, “hamile değil, yalan” diye yazanları yakından tanıyoruz, unutmayacağız. Bu cinayeti haber yapmayan, küçük gören sözde gazetecileri unutmayacağız! Bütün medya organları ve teşkilatlarıyla o gencecik arkadaşımızın üzerine gidenleri, onu harcamaya çalışan şerefsizleri bu ülkenin vicdanı körelmemiş insanları affetmeyecektir…

Kuru kuruya destek sözleriyle olmaz biliyorum. Daha fazlasının yapılması gerekir! Bunun neden yapılamadığını, polis cinayetine karşı neden yeri göğü inletemediğimizin cevabını da biz, yani sosyalist gruplar verelim. Bir sosyalistin “bu ülkenin insanları niye böyle” diye sızlanmaya hakkı yoktur. O yüzden Nazım Usta’nın şiirini biraz bozacağım: “Kabahat bizim demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu bizim canım kardeşlerim…”

Sunday, December 5, 2010

Para, şike! İşte FIFA işte!



BU YAZI İLK OLARAK 5 ARALIK 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


“Yeni ülkelere gidiyoruz. Futbolu yeni topraklara taşıyoruz.”


FIFA başkanı Sepp Blatter, 2018 ve 2022 dünya kupalarının sırasıyla Rusya ve Katar’da düzenleneceğini bu cümlelerle açıkladı. Yeryüzünün en şaibeli organizasyonlarından biri adına sarf ettiği bu cümlenin meali tabii ki şuydu: “Yeni pazarlara gidiyoruz. Futbolu kârın daha yüksek olduğu yeni marketlere taşıyoruz.”

FIFA artık şaibe ve yolsuzluk kelimeleriyle eş anlamlı hale gelmiş durumda. Dünya kupasını düzenleyecek ülkelerin belirlendiği bu süreçte de 6 üyesi ciddi suçlamaların odağındaydı. 2 üye, Nijeryalı Amos Adamu ve Tahitili Reynald Temarii, Amerikan şirketleri adına lobi faaliyeti yürütüyormuş gibi yapan Londra Sunday Times gazetesi muhabiri tarafından “suçüstü” yakalandı. Adamu, oyunu 500.000 sterline sattı. Temarii ise bir spor akademisinin finanse edilmesi karşılığında oyunu satabileceğini söyledi. Bu 2 üye, FIFA tarafından 3 yıllığına cezalandırıldı ve oylamaya katılamadı. Kurumun eski genel sekreteri Michel-Zen Ruffinen de hangi yetkililerin rüşvet almış olabileceğini muhabirlere söylerken gizlice görüntülendi.

FIFA’NIN KİRLİ ÇAMAŞIRLARI

Geçtiğimiz Pazartesi günü(29 Kasım) BBC, ‘Panorama’ programıyla hem muhteşem bir habercilik örneği sundu hem de FIFA’nın kirli çamaşırlarını açığa çıkardı. Programı, olimpiyat ve dünya kupalarında dönen yolsuzluklarla ilgili yazdığı kitaplarla yakından tanıdığımız Andrew Jennings hazırladı. Jennings, 2018 ve 2022 seçimlerinde de oy kullanan üst düzey isimlerden Nicolas Leoz, Issa Hayatou ve Ricardo Teixeira’nın 1990’larda rüşvet karşılığı oylarını sattığını belgeliyordu. Aynı zamanda FIFA as başkanı Jack Warner hakkında ayyuka çıkan hatta belgelenen “usulsüz bilet satışı” hakkındaki iddialar da yeniden dile getirildi.

FIFA’nın tüm bu belgelere, cevapsız kalan iddialara, kamuoyu baskısına rağmen hiçbir şey olmamış gibi seçim takvimini aynen uygulaması ibretlik olsa da şaşırtıcı değil. FIFA, milyarlarca doları yöneten bir kurum olmasına rağmen tamamen bağımsız ve hiçbir dış yapı tarafından denetlenemeyen bir organizasyon. Hafta içerisinde Uluslararası Şeffaflık Örgütü de rüşvet iddiaları açığa çıkarılana kadar seçimlerin ertelenmesi gerektiğini belirtmişti. Şeffaflık Örgütü yalnızca şeffaf değil safmış da. Çünkü FIFA’nın tarihi -özellikle Joao Havelange’dan bu yana- kurum içi skandalların örtbas edilmesinden ibarettir.

Panorama programında benim asıl ilgimi çeken nokta Hollanda hükümetinin açıkladığı FIFA taahhütleriydi. Bilindiği üzere FIFA, dünya kupası düzenlemek için kendisine başvuran ülkelerden çeşitli taahhütler istiyor. Bu taahhütler, kupayı düzenleyen ülkede –gerekirse- yeni yasalar demek ve bu yasalar ilk aşamada FIFA ve sponsorlarının kârını garanti altına almak için çıkarılıyor. Bunlar neler mi? Örneğin vize kurallarının gevşetilmesi, işçi haklarının “esnekleştirilmesi”, sponsorlar için vergilerin düşürülmesi, yabancı bankalar için işlemlerin kolaylaştırılması vs… Hollanda Parlamentosu milletvekillerinden Renske Leijten bu konuda söylenmesi gerekenleri çok net bir şekilde söylüyor: “Hükümet olarak bizim herhangi bir organizasyon için özel olarak kanun yapmamız beklenemez. Yasalar herkes için yapılmalıdır, yalnızca bir kurum için değil.”


DAHA KÂRLI PAZARLAR!

Mega spor organizasyonları hakkındaki yanlış efsanelerin önde geleni “kârlı” olduğudur. Dünya kupaları kâr getirir ama sadece FIFA ve sponsorları için. Ev sahibi ülkeler nadiren kâr eder ve bu da FIFA’nın kâr rakamlarına yaklaşamaz bile. Örneğin 2018 adaylarından Hollanda’nın hesabına göre kupanın ülkeye getireceği zarar 150 milyon Euro idi. 2010 dünya kupası FIFA’ya tam 3 milyar dolar kazandırdı. Karşılığında Güney Afrika halkı daha da fakirleşti, evlerinden oldu, teneke kentlerde yaşamaya mahkum edildi. Bugün ülkenin her yerinde gecekondu isyanları baş gösteriyor. Geçtiğimiz hafta El-Cezire televizyonu bu konuya özel bir program hazırladı ve bu süreçte dünya kupasının rolünü de vurguladı.

Bu gerçekleri göz önüne aldığımızda FIFA’nın neden aniden “futbolu yeni ülkelere götürme” elçisi kesildiğini anlayabiliriz. FIFA, İngiltere, ABD, Hollanda gibi ülkelerde istediği kârları elde edemez. Çünkü bu ülkelere kafasına estiği gibi “işçi haklarını esnetin, vergileri düşürün” dediği zaman problemlerle karşılaşacağını bilir. “Yeni ülkeler” ise “yeni pazarlar” demektir. Kapitalizme nispeten yeni angaje olan, otoriter kapitalist ülkeler sermaye için biçilmiş kaftanlardır. Dolayısıyla bu mesele ABD, İngiltere gibi klasik odakların güçsüzleşmesiyle değil, “yeni pazarların” daha kârlı olmasıyla ilintilidir. Bunların örneklerini Pekin’de, Shanghai’da, Güney Afrika’da, Delhi’de gördük. Şimdi de 2014 Dünya Kupasının ev sahibi Rio De Janeiro’da görüyoruz. Başkan Lula, şehirdeki favelalara(gecekondu mahalleleri) karşı askeri bir operasyon başlattı. Elbette, bu mahallelerin uyuşturucu baronlarından temizlenmesi önemli ama benim içimden bir ses bu “temizliğin” uyuşturucu baronlarıyla sınırla kalmayacağını ve bu favelaların kentsel dönüşüm adı altında hepten yok edileceğini, sakinlerinin de kentin çeperlerine postalanacağını söylüyor. Devlete karşı potansiyel teşkil eden mahallelerin kriminalleştirilmesinin artık bayatlamış bir taktik olduğunu bilmesek ve yetkililer tüm bu operasyonların 2014 Dünya Kupası ve 2016 Olimpiyatları için gerçekleştirildiğini itiraf etmeseler daha rahat olurduk ya… Bakalım Lula’nın tavrı farklı olacak mı?

2018 ve 2022, Rusya ve Katar… FIFA’ya şimdilik hayırlı olsun, iyi para kaldırırlar bu pazarlardan. Hani FIFA ve IOC hep diyor ya “spora politika karıştırmayın” diye, bunca belgeli yolsuzluk, iddia, istatistik, rant… Siz spora başka şeyler karıştırıyor olmayasınız?

Sunday, November 21, 2010

Çapsız tiradın anlattıkları


BU YAZI İLK OLARAK 21 KASIM 2010'DA EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR


"At sahibine göre kişner” denir ya, bu medyada da aynen böyle. Sahibi kimse ona göre, onun çıkarlarına göre yayın yapar medya organları. Televizyon, bunun görsel olarak en gelişmiş örneklerini en yaygın şekilde sunma becerisine sahiptir. Bu bakımdan düzene eleştirel bir gözle bakabilenler için de önemli bir laboratuardır. Spor medyasına gelince, bu laboratuar bir panayır halini alır.

Spor ve spor basını sistemin önemli ideolojik uzuvlarından biri haline getirildiği ve dinamikleri militarizm, milliyetçilik ve cinsiyetçilikle harmanlandığı için onun aracılığıyla düzenin en realist fotoğraflarını çekebilirsiniz. Bu fotoğraflar realist olmalarından mütevellit eleştirel gözlere bir o kadar da can sıkıcı gelir. Ne de olsa gerçektir ve günümüzün gerçekliği en kibar tabirle mide bulandırıcıdır.

13 Kasım 2010’da oynanan Bursaspor-Trabzonspor maçı sonrası Bursaspor TV’de karşımıza çıkan spiker Seda Çapçı ülke sporundaki tüm çarpıklıkları 16 dakikalık hezeyan tiradına sığdırmayı başararak bu alanda önemli bir kaynak vazifesi gördü. Her cümlesinden fanatizm, hazımsızlık, erkek egemen söyleme bulanmış bir cinsiyetçilik, sosyal ırkçılık ve ayrımcılık akan Çapçı’nın mevzubahis sözlerini internete erişme olanağınız varsa kolayca dinleyebilirsiniz. Ben yine de o meşum cümlelerin üzerinden gitme ve sakatlıklarını teşhir etme niyetindeyim.

HEGEMONİK KÜLTÜRÜN ÖZETİ

“Biz bağrımızda, içimizde yaşattığımız Trabzonluları her zaman kanıksadık, kendimizden gördük, ayırt etmedik. Zaten T.C hudutları içerisinde bu dili konuşan, ben Türk’üm diyen herkes Türk’tür, kardeştir. Burada ekmek yediler, burada kazandılar. Biz mutlu olduk, hiçbir zaman bu ayrımı algılamadık ama bize algıda seçicilik yaptırdılar. Onları hemşeri kabul etmiştik, meğer değillermiş.”
Çapçı’nın şoven, sosyal ırkçı ve banal faşist söylemlerin en klişelerini derleyerek seslendirdiği bu türküye sebep olarak gösterdiği şey Trabzonsporlu taraftarların galibiyetlerini kutlamaları, “Bize her yer Trabzon” gibi sloganlar atmaları, “Bursa pabucu yarım çık dışarıya oynayalım” demeleri. “Küfür ettiler” de diyor Çapçı, etmişlerdir doğrudur ama bu, Çapçı gibi tüm şehre yayın yapan bir kanalın spikerinin tavrını haklı çıkarır mı? Bursa’daki Karadenizli ve Trabzonlu nüfus epey fazladır. Çapçı’nın fanatizmle dışa vurdukları kentteki ayrımcı, tepeden bakan, ötekileştirici görüşleri ortaya dökmekle kalmıyor televizyon aracılığıyla bunları yaygınlaştırıyor ve besliyor da.

Çapçı burada kalmıyor. Üzerine futbol taraftarlığı elbisesi geçirilmiş erkek egemen söylemleri, “yiyorsa, çıkışta bekleyin ulan” düzeyiyle şakımaya devam ediyor. Biliyorum, benzetme ve mübalağa sanatlarına başvurduğumu sandınız ama vallahi öyle değil. Şöyle diyor spikerimiz:
“Madem her yer Trabzon diye tezahürat yapmayı biliyorsunuz, maç çıkışı Heykel’e gelseydiniz. Özellikle de Bursa’da EKMEK (burası vurgulu) yiyen Trabzonlulara sesleniyorum. Haydi giyin formalarınızı, çıkın gelin, bekliyorum. Gelemiyorsunuz çünkü…”


Bu noktada Çapçı, fanatizmin dayattığı yaygın bir saçmalığı da dillendiriyor: “Kendini, taraftarı olduğu takımın sözde karakteriyle özdeşleştirmek.” Çapçı’ya göre Bursaspor asil ve büyük bir camia bu sebepten “hayali bir cemaat” (Benedict Anderson’ın bu tabiriyle ulusçuluk-taraftarlık korelasyonuna da selam göndermiş olalım) olan Bursaspor taraftarları da asil, büyük ve elbette kaçınılmaz olarak diğerlerinden daha ayrıcalıklı.
“Biz her zaman olgun, asil bir duruş gösterdik. Yendiğimiz zaman karşı tarafı rencide etmeden sevindik, çünkü biz adam gibi(buralar ekstra vurgulu) bir camiayız.”


GERÇEKTEN KÜÇÜK, KÜÇÜĞÜ DESTEKLESE…

Seda Çapçı örneğinde de gördüğümüz gibi kadınların “adam gibi” benzeri cinsiyetçi söylemleri niye benimsediğini tüm bu tiradı dinleyince kestirmek zor değil. Çapçı, bu ülkenin nahoş fotoğrafını neredeyse eksiksiz bir şekilde vermeyi başarıyor. Futbol maçında alınan bir mağlubiyet, biraz sinir bozukluğu, biraz hazımsızlık birikmiş tüm nefreti, ayrımcılığı ve ideolojik çiğliği yansıtmaya yeterli.

Bu arada atlamayalım. Trabzonspor cephesinden Seda Çapçı’ya gösterilen kimi tepkiler de tüm bu “güzel ortam”la gayet kafiyeli. Çapçı’nın işine son verilmesi üzerine, “Biz adamı böyle kovdururuz”’dan başlayarak galiz küfürlere uzanan reaksiyonlar aslında Çapçı’nın varlık sebebi. Egemenlerin dilini kullanarak nefret saçan, birbirinin kopyası 2 ayrı kutuptan başka bir şey olmadıklarının maalesef farkında değiller.

Gazetelerde Trabzon’un başarısı üzerine atılan manşetleri, “Küçük, küçüğü desteklermiş her zaman, hayatta da böyledir bu…” diye tanımlayarak sonlandırıyor tiradını Çapçı. Eh, böyle sözler sarf eden birinin “küçük” kelimesiyle imlediklerini, kastettiklerini anlamak zor olmasa gerek. Umarız öyle olacak Seda Çapçı, size göre “küçük, sıradan, asil olmayan, bayağı insanlar” birbirini desteklemeye başlayacak ve egemenlerin değerlerini bir virüs gibi oradan oraya taşıyan, sizin gibilerden kurtulacağız…

Sunday, November 14, 2010

Enes Kanter, NCAA ve amatörlük ilkesi



BU YAZI İLK OLARAK 14 KASIM 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Amerikan Kolej Basketbol Ligi, NCAA’in arifesinde Türkiyeli basketbolseverler kötü bir haber aldı. Neslinin en yetenekli uzunlarından Kentucky Wildcats’li Enes Kanter, NCAA’de forma giymekten men edildi. Kurum, Kentucky’nin itiraz hakkını açık tutuyor fakat bu yolun sonuç vermesi şimdilik düşük bir ihtimal…

Fenerbahçe Ülker Basketbol Şube Direktörü Nedim Karakaş’ın geçtiğimiz sene New York Times’a verdiği röportajda yaptığı, “Enes’e 3 yıllık bir süreç içinde 100 bin dolardan fazla para ödedik” şeklindeki açıklama bu kararın geçmesinde önemli rol oynadı. Kanter’i belirli bir ücret karşılığı profesyonel olarak basketbol oynadığı, dolayısıyla amatörlük ilkesine uygun olmadığı gerekçesiyle NCAA’de izleyemeyeceğiz. Peki, oyuncularının amatörlüğüne bu kadar önem veren NCAA bu “ilkeli” amatör ruh tablosunun neresinde yer alıyor?

Her şeyden önce NCAA deyince, basketboldan Amerikan futboluna birçok sporu kapsayan ve binlerce öğrenciyi şemsiyesi altında bulunduran devasa bir endüstriden söz ettiğimizi belirtmek lazım. NCAA, her ne kadar “kâr amacı gütmeyen kurum” statüsünde yer alsa da aşırı ticarileşmiş ve kitlesel bir endüstri olmanın getirdiklerinden azade değildir. Sadece meşhur “March Madness” (Mart Çılgınlığı) adı verilen ve şampiyonun belirlendiği turnuvanın yıllık televizyon geliri bile 700 milyon doları aşmaktadır. Tarihi, gelenekleri, işlevleri bakımından önemli bir ideolojik yapının parçasıdır ve açıklaması bu yazının sınırlarını aşar ama sistemin yeniden üretilmesi hususunda profesyonel ligler kadar önemli bir yere sahiptir. Sadece “okul ruhu” olarak fetişleştirilen mikro-ideoloji bile başlı başına bir tez konusudur.

Üniversiteler her yıl spor programlarına muazzam miktarda para harcar. NCAA dışı gelirlerin kaynağı, “okul ruhu” gelişkin mezunların bağışlarına ve “merchandizing” satışlarına dayanır. Okul takımının formaları, anahtarlığı, şusu, busu… Birçok kolej programı toplam gelir olarak ülkemizdeki üç büyükleri kıskandıracak bir “merchandizing” kalemine sahiptir.

Enes Kanter’in koçu John Calipari, 2009’da Kentucky ile 8 yıllık bir sözleşme imzaladı. Bu sözleşme karşılığında alacağı ücret: 31.65 milyon dolar. Kimi NBA koçlarını bile kıskandıracak bir rakam. NCAA’de üniversitelerin spor harcamaları muazzamdır çünkü bu harcamalar aslında bir yatırım stratejisidir. Spor takımının sürekli başarısı gelir kalemlerinin önemli bir itkisi olan “okul ruhunu” zinde tutmaya yardımcı olur ve tüm bu ticari ilişkiler üniversiteleri kaçınılmaz olarak kârlarını maksimize edip genişlemeyi amaçlayan şirketlere çevirir. Ernest Mandell, “geç” kapitalizmin tekel kârlarını üniversitelere yatırarak güdülendiğini iddia ederken haksız değildi. Sadece ABD değil tüm dünyadaki üniversitelerin son 30 yılda izlediği seyre bakarsak bunu daha iyi anlayabiliriz.

NCAA şemsiyesi altına girmiş “amatör” bir atletin bütün “lisans hakları” kuruma aittir. Sporcu bunlar üzerinde hiçbir hak iddia edemez. NCAA ise bilgisayar oyunlarından formalara bu oyuncuların sahip oldukları ve ürettikleri her şeyi tepe tepe kullanır. Kurum sadece bu yolla senede 4 milyar dolarlık bir gelir elde eder. Açıkça holdingvari bir işleyişi olduğu halde amatörlük ilkesine sıkı sıkıya bağlı olduğunu belirten, bununla övünen hatta bundan mistik bir sempati yaratan NCAA, her maç, her turnuva, her sezon kendi gelir kalemlerini devamlı yeniden üreten atletlere bu emekleri karşılığında 1 lira dahi ödemez. Evet, birçoğuna burs verir, üniversitede eğitim görme şansı tanır ve bu kapitalist eğitim ölçütleri içerisinde bir nimet gibi görünebilir. Fakat bu, maddi olarak atletlerin toplamda ürettiği değerin yanına bile yaklaşamayan eşitsizlikte bir mübadeledir.

NCAA şu anki haliyle atletlerin önüne konmuş bir staj dönemi gibidir. Tamamen profesyonelleşmiş, ticari bir ortamda sıkı çalışma, uyum, disiplin, itaat gibi her türlü “profesyonelliği” oyuncularından talep eder ama tek bir şartla: Oyuncuların amatör olarak kalması yani ücret almaması. Elbette bir de sporun “sakatlık” gibi bir gerçeği var. Sakatlıklar amatör/profesyonel ayrımı yapmaz. Bir sporcunun yıpranmasıyla eş değer olarak ortaya çıkma oranı da artar. NCAA’deki yoğun çalışmalarına dizlerini verdiği için profesyonel olma, yani bu işten para kazanma hakkını kaybetmiş yüzlerce “büyük yetenek” var.

Kolej yerine İtalya’da 1 sene profesyonel olarak oynayıp drafta katılan Brandon Jennings örneği sonrası “Ailemi geçindirmek zorundayım. 1 yıl daha para almadan bekleyemem” diyecek atletlerin sayısının artacağına dair korku henüz gerçekleşmedi. Fakat Ed O’Bannon gibi sağlığını ve kariyerini NCAA’de heba etmiş “eski yıldızlar” artık kurumun yarattığı haksız ilişkilere yavaş yavaş başkaldırıyor. 1995 NCAA finalinin unutulmaz ismi UCLA’li O’Bannon bir bilgisayar oyunundaki UCLA’95 takımında kendisinin olduğunu görünce NCAA’e dava açmıştı. Yine California, Maryland gibi okulların öğrencileri, spor bütçeleri yüzünden eğitim harcamalarını düşürdükleri gerekçesiyle geçtiğimiz sene kitlesel protesto eylemleri düzenlediler. Marylandli öğrencilerin hedefinde senede 1.75 milyon dolar kazanan Amerikan Futbolu koçu Ralph Friedgen vardı. Californialılar ise 2.8 milyon dolar karşılığı görev yapan Jeff Tedford’a kızgındı.

NCAA’in kaymağını yediği amatör spor mistisizmi, yaratılan gelirin bir kısmı oyunculara geri verilmedikçe, sakatlanan oyuncuların bursları kesilmedikçe ve okulu bırakıp profesyonel olan oyunculara geri döndüklerinde yine aynı burs ve olanaklar tanınmadığı sürece hikâyeden de öte basit bir reklamcılık hamlesinden ibarettir. Bir holding ne kadar amatörse NCAA de o kadar amatördür.