Monday, January 24, 2011

Tekneyle gelenler...



BU YAZI İLK OLARAK 16 OCAK 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Anladığı dilden konuşmak lazım. Anladığı ama nefret ettiği, küçümsediği, iğrendiği bir dilden. Fransa’da yaşayan Mağribilerin, siyahilerin, Müslümanların, emekçilerin dilinden...

Memleketimizde ırkçı Fransız Lider Jean Marie Le Pen’le ondan pek de aşağı kalır yanı olmayan Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy arası bir “sanatçı” yaşıyor farkında mısınız? En az onlar kadar beyaz bir Fransız, en az onlar kadar burjuva, en az onlar kadar faşist... Üstelik sanatçı olmasından mütevellit bohemlik, “aykırılık” filan gırla gidiyor. Eski halini daha çok sevdiğimiz Fransız Şarkıcı Renaud’nun deyişiyle bir “Les Bobos”muz var bizim en monşerinden.

E faşist dedik, monşer dedik, pabucumun aykırısı dedik anlamışsınızdır artık kimi çekiştirdiğimi... Elbette Okan Bayülgen’den bahsediyorum. Bayülgen, geçtiğimiz haftaki programında artık kendisinden duymaya alıştığımız türde bir şeyler zırvaladı. Kardemir Karabükspor’un Nijeryalı Santrforu Emmanuel Emenike’nin ekranlara yansıdığı bir anda konuşturdu eşsiz zekasını: “Tekneyle gelenlerden mi bu?”
Programı izlemedim. Okan Bayülgen izlemeyeli seneler oldu. Yaptığı televizyonculuğun bir zamanlar “medya arkası” köşesinde dalga geçtiklerinden pek farkı yok. Fakat Bayülgen’in “patlattığı” bu espriden sonra gülüşmeler olmuştur eminim. Irkçılığın bu kadar özümsendiği, sıradanlaştırıldığı bir ülkede hele ki bu ırkçılık “aydın” diye bilinen bir insanın ağzıyla üretiliyorsa buna ilk anda kayıtsız kalmak zor olabilir. Irkçılığa prim veren şartlı reflekslerimiz var. Bu ve bunun gibileri sayesinde...

Aydınlanmanın Diyalektiği adlı eserde şöyle yazar Adorno ve Horkheimer: “İdeolojisinin haklılığına inanmış bir faşist buradan aldığı destekle kendisini “normal” kısıtlamalardan azade hisseder ve insandışılaştırdığı kurbanını bilinçsizce şaka konusu yapabilir.” Memleketin genel hali için tekrarlanabilecek bir şey bu. “Bilinçsizce” ırkçıyız. Sıradan faşizm her yerde. Medyanın, politikacıların, sözde aydınların ağzında...

Fakat Okan Bayülgen’inki sadece ırkçılık değil. Aslında çoğu zaman olduğu gibi işin içinde bir de sınıfsal nefret var. “Tekneyle gelenler” derken Bayülgen kendi pirupak dünyasını istila etmeye gelen ve kendi sınıfından olmayan bir güruhu korkuyla işaret ediyor ve aklınca bunu alaya alıyor. “Tekneyle gelenler”, “dağdan gelenler”, “göbeğini kaşıyanlar”, “kebap kokanlar”, “kırolar”, “kara kafalılar”, “apaçiler”... Hepsine aşinayız biz bu sözlerin. Mizahi müzik yaptığı iddia edilen Ufuk-Ercan’ın hatta Grup Vitamin’in şarkı sözlerini hatırlıyor musunuz? Bir çoğu köyden kente yeni göçmüş yoksul Kürtleri, eski köylüleri hedef alır ve onları şivelerinden, alışkanlıklarına kadar aşağılar.

“Tekneyle gelenler...” Hayatta kalabilmek için ölümü göze alarak bir tekneye sıkışan ve emeğinden, kol ve kafa gücünden başka satabilecek hiçbir şeyi olmayan, kendisine hiçbir ayrıcalık verilmemiş, hiçbir miras bırakılmamış, kapitalist emperyalist sistemin en büyük kurbanlarına nasıl da şevkle saldırıyor Türkiş Sarkozy, Le Pen ya da Chirac...

“Yalnızca bir şaka...” diyecektir Okan Bayülgen. Özür dileyeceğine dair iddialar var. Bu yazı yazıldığında henüz böyle bir şeye lütfetmemişti. Lakin ne diyeceğini az çok kestirebiliyoruz. “Yalnızca bir şaka...” Hep aynısını derler ve bu yolla “şakaların” imlediklerini masumlaştırmaya çalışırlar. Oysa “şaka” sosyal bir iletişim biçimidir ve durağan değildir. Bir karşılık görür, reaksiyon alır, gülünür, başkasına anlatılır, yeniden üretilir.

“Yalnızca bir şaka” değildir yani hiçbir zaman ve Bayülgen’in şahsına, daha önceki vukuatlarına baktığımızda bunun bir seferlik had bilmezlikten öte bir zihniyet problemi olduğunu görüyoruz, zira kendisinin daha önce de siyahilere yamyam demek gibi bir falsosu var. (Rojin’i konuk listesinden çıkarmak da kariyerinin diğer yaldızlı ayrıntılarından)

Monşerin anladığı dilden konuşmaya devam etmek istiyorum. Jean Paul Sartre okumuştur herhalde... Antisemit’in Portresi’nde Sartre der ki, “Bir ‘bağnaz’ nefret etmekten zevk alır. Nefret dolu söylemi onu eğlendirir, ona şaka gibi gelir çünkü diğerlerinin ciddiye aldığı hassasiyetlerden bihaberdir.” Okan Bayülgen bir bağnaz, o aptalca “espriyi” yumurtlarken duyduğu hazzın sebebi de budur.

Tekneyle gelen arkadaşlar... Le Pen’imiz, Sarkozy’miz Bayülgen’in tek nefret ettiği onların derisinin rengi değil. Daha doğrusu onların derilerinin rengine duyduğu nefretin sebebi onların tekneyle gelmek zorunda kalan “arkadaşlar” olması... Bu zihniyetin Fransızcasından da Türkçesinden de çok çektik.

Fransa’da muhalif göçmenlerden oluşan müzik grubu Zebda’nın, adını Jacques Chirac’ın 1991’de yaptığı ve Fransız işçileri göçmen işçilere karşı kışkırttığı bir konuşmadan alan bir şarkısı var. “Le Bruit et L’Odeur” yani “Gürültü ve koku”. Anladığı dilden konuşalım demiştik. Bayülgen’e cevabı nefret ettiği insanların müziği versin: “Eşitlik kardeşlerim, ancak rüyalarımızda mümkün...Gürültümüzden ve kokumuzdan şikayet edenler, bu yolları, bu şehri kim inşa etti?”

“Tekneyle gelenler”, bir gün çok fena gelecekler. Onları hor görenler artık orada olamayacak ve eşitlik o gün mümkün olacak.

Sunday, January 9, 2011

Sporda şiddetin sorumluları ve garabet kanunlar



BU YAZI İLK OLARAK 9 OCAK 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Aslında hiç de enteresan, “aşırı”, cesur insanların ülkesi olmamamıza rağmen memlekette sık yaşanan “acayip” olayların ardından hep şu kalıbı duyarız: “Burası Türkiye.” İşin ilginci bu acayiplikler genelde bireylerin değil devlet ya da iktidar bloğunun bileşenlerinin eseridir. Kolektif olarak saçmalarlar ve her seferinde bizden

“Burası Türkiye” diyip geçmemiz beklenir.
Kusura bakmayın ağalar. Tamam, burası Türkiye, buradaki tahtlar sümüklüböceği bile asilleştiren cinsten. Bir kere gücü eline geçiren başımıza Sultan Süleyman kesiliyor da yahu padişahtan büyük Allah vardı. Sizden büyük bir şeylerin de olması gerek değil mi? “Demokrasi” ile yönetildiğimize göre bu “büyük” özne “halk” filan olabilir mesela!?

Naçizane halkın bağrından bir adam olarak “Burası Türkiye” kalıplarını kabullenmiyorum. Sporda şiddeti önlemek üzere çıkarıldığı iddia edilen yasa tasarısına bakalım örneğin. -Zira işçinin iki sendikaya üye olabilmesine olanak tanıyan(ulan birine üye olunca anamızı belliyorsunuz!) yasadan sonra gördüğüm en ucube yasalar bu tasarıda.- Diyor ki sporda şiddeti çözecek ulu yasalardan biri: "Taraftarların grup halinde veya münferiden belirli bir kişiyi hedef veya muhatap alıp almadığına bakılmaksızın, kişilerin rencide olmasını sağlayacak tarzda aleni olarak söz ve davranışlarda bulunmaları halinde şikayet şartı aranmaksızın, bu kişiler hakkında 6 aydan 3 yıla kadar hapis cezasına hükmolunacak."

Öncelikle bu yasayı akıl eden arkadaşı tebrik etmek istiyorum. Tribünde “ayıp” kelimeler söyleyene 3 yıla kadar hapis cezası öyle mi? Yahu siz manyak mısınız? Misal, Diyarbakır’da 10 bin kişi hakeme sövdü. Bu yasayı uygulayabilecek misiniz? Hadi diyelim uyguladınız, 10 bin kişiyi de Erdoğan’ın Diyarbakır’a verdiği tek “müjde” olan Ortadoğu ve Balkanlar’ın en büyük cezaevine tıktınız. Ulan o şehirde devrim olur be, halk isyanı çıkar. Siz bu yasayı uygulayın, ilk mahpus ettiğiniz “terbiyesiz” arkadaşın ağzına biberi bizzat ben süreceğim. Hadi hodri meydan!

Ucube yasalar bununla sınırlı değil. Tüm tribünleri kriminalize eden kafa kağıdı uygulaması, taraftarlara getirilen maçları ayakta izleme yasağı, gazetecilere getirilen “medya yoluyla suç oluşturmak”, “herkesin stadyumda kendi koltuğuna oturması” gibi kanunlar… Cem Dizdar çok güzel yazmış: “Oturduğun yerden tezahürat yap” diyorlar. Yani diyorlar ki, başlama vuruşuyla önce üçlü, sonra zıplaya zıplaya “lay lay” yapma, golden sonra “Pınarbaşı” çekme, maçın son beş dakikasında “Yumruklar havaya”nın ardından “Gündoğdu hep uyandık” söyleme!
Bu benim gibi biri için maça gitmemek anlamına geliyor. Çünkü ben evde bile Beşiktaş maçını ayakta izliyorum. Anlıyorum ki, tasarı yasalaşırsa İnönü artık bana kapalı…”

Nerden baksan tutarsız, nerden baksan ahmakça, uygulanamayacak, uygulansa bile büyük haksızlıklara sebebiyet verecek bu yasa tasarısının niye bunca garabetle dolu olduğunu anlamak zor değil. Devamlı yazıyoruz, 12 Aralık tarihinde yazdığım yazıda yine belirtmiştim, ortada çözüme dair bir şey yok çünkü gerçek bir çözüm kimsenin umurunda değil. Sporu yönetenler sporu idare eden sistemden bağımsız değil dolayısıyla umurlarında olan tek şey İngiltere’de olduğu gibi tribünlerin “neo-liberal” dönüşümünü gerçekleştirmek. Tribünleri “halktan” kurtarmak ve müşterilere armağan etmek, böylece ucuz biletlerle maç izleyen, spordaki şiddetin sorumlularını(dolayısıyla küfrü, şiddeti, kavgayı vs.) soylulaştırılan “arenalardan” defetmek.

Tahammülsüz kodamanlar ve Metin Göktepe

Kentteki hikâyelerimize, kentsel dönüşüme uğrayan, soylulaştırılan mahallelerin öykülerine ne kadar benziyor değil mi? Yine 12 Aralık’taki yazımda Engels’in ‘Konut Sorunu’ adlı kitabından alıntı yaparak sporda şiddetin bu kafalarla niye çözülemeyeceğini anlatmaya çalışmıştım. Bir kez daha tekrarlayayım: “Sistem içi çözümlerle yoksulluğu, şehirciliği, eğitimi, sağlığı neden düzeltemiyorsak sporda şiddeti de aynı sebeplerden düzeltemiyoruz. Ehlileştirebilir miyiz? Kısmen. Bu çözüm müdür? Kesinlikle hayır! Bu sorunun ehlileştirilmesi gecekonduları yıkıp yoksul halkı kent çeperlerine süren ve “gözden ırak” yeni gettolar oluşmasına sebebiyet veren kapitalist şehirciliğin çözümlerine benzer. Engels’in deyimiyle “çözümsüzlük üreten çözüm.”

Sporda şiddeti çözmek mi istiyorsunuz ey kodamanlar? İşe kendinizden ve şeref tribününde beraber oturduğunuz takım elbiseli zat-ı muhteremlerden başlayabilirsiniz. Hafta içi Türk Telekom Arena’nın açılışında yaşanan bir olay aslında sporda şiddetin niye var olduğunun da bir açıklamasıydı. Galatasaraylı ve Fenerbahçeli başkan ve yöneticiler stadyumu geziyor. O sırada iki işçi biri Galatasaraylı, biri Fenerbahçeli, yan yana kendi takımlarının atkılarını açıyor. İki işçinin bu gayet normal kabul edilmesi, sevindirmesi, verse verse kardeşlik mesajı verebilecek eylemi sonrası Fenerbahçe atkısı açan yaka paça dışarı atıldığı yetmezmiş gibi işinden de kovuluyor. Sporda, toplumda şiddet sorunu niye çözülemez biliyor musunuz? Çünkü sporu, toplumu yönetenlerin, köşe başlarını tutmuş kodamanların, başkanların, patronların bir atkıya, bir dostluk mesajına bile tahammülü yok da o yüzden.

Son olarak Metin Göktepe… Metin Göktepe’yi anarken şunu kesinlikle unutmamak lazım. O, yalnızca bir gazeteci değildi. Zaten sade gazeteci olunamaz, gazetecinin bir tarafı vardır. Ya egemenlerin tarafındadır, ya ezilenlerin. Bu kelimeyi cimri kullanma taraftarı olsam da Göktepe bir kahraman, bir işçi sınıfı kahramanıdır. John Lennon’ın meşhur şarkısında dediği gibi “işçi sınıfı kahramanı olunmalı”… Tüm gazetecilere, hele ki bizim gibi genç olanlara bir vasiyet: “Metin Göktepe olunmalı…”

Sunday, January 2, 2011

Zamanın egemen ruhuna karşı...



BU YAZI İLK OLARAK 2 OCAK 2011 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.


Tarihsel dönemleri sportif figürlerle eşleştirmek benim için eski bir oyun. Ortaokulda Can Kozanoğlu’nun ‘Türkiye’de Futbol’: “Bu maçı alıcaz” kitabını okuduğumdan beri bu işe mesai harcarım. Kozanoğlu kitabında Galatasaray’ın 14 yıllık şampiyonluk kıtlığından ülkenin 80’lerde geçirdiği neo-liberal dönüşüme başarıyla ayak uydurarak çıktığını belirtir. Çok haklıdır! Bu adaptasyonun önemli bir yerine de dönemin “acar” yöneticisi Ergun Gürsoy’u koyar. Şöyle der hocamız: “Ergun Gürsoy ‘çağdaş’ Galatasaray’ın ‘elit’ yöneticilerinden. Önüne geleni teper, arkadan geleni kapar. Onun her şeye hakkı var. “Mert Karadeniz uşağı” ya…”

80’lerin sonu… 24 Ocak kararları ve 12 Eylül ülkeyi iyiden iyiye dönüştürmüş, işçinin, yoksulun beli fena bükülmüş. “Çankaya’nın şişmanı işçi düşmanı” sloganı kapıda bekliyor ve tabii ah nasıl unuturuz “post-ideolojik halay başları” dünyanın her yerinde bitmeye başlamış. Böyle bir ortamı “hin”, “her şeye gücü yeten”, “her şeyi kılıfına uydurabilen”, kibarca söylersek “hallediveren” kapitalistlerle eşleştirmek gayet yerinde. Bu yüzden Ali Şen ve Ergun Gürsoy dönemin temsilcileri olmak için uygun seçimler.

Oyunumuza devam edelim. 60’lara, işçilerin, köylülerin ve öğrencilerin yavaş yavaş uyandığı, o naif ama sapasağlam döneme gelelim. Bu çağa elbette Metin Oktay ve Lefter Küçükandonyadis gider. 70’lerin militan, direngen, iniş çıkışlarla dolu ortamı Metin Kurt’la özdeşleştirilebilir! Hep “bizim” taraftan değerlendirdik. 80’lerle birlikte muktedirlerin dönemi başlıyor merak etmeyin. 90’ların başı, Hakan Şükür’ün çıkışı ve İslami cemaatlerle, Refah Partisi’nin yükselişinin denk gelmesi anlamlıdır. Ve elbette kanlı OHAL günleri, fail-i meçhuller, köy boşaltmalar, türlü zulüm, baskı, tavan yapan milliyetçilik, Tansu Çiller, Necdet Menzir, Mehmet Ağar… O günleri de en iyi ‘imparator’ Fatih Terim temsil eder desek çok mu acımasız davranmış oluruz? Bence cuk oturur!

VAY ASKER, MİLLİYETÇİ, MAÇO BÜLENT UYGUN VAY!

2000’lere geldiğimizde kriz, banka hortumları, yolsuzluklar, işsizlik ve IMF karşılıyor bizi. Öte yandan Aziz Yıldırım’ın yükselişini görüyoruz ve elbette AKP’nin. İktidarda “istikrar” dönemi başlıyor her iki tarafta da. Ama bir o kadar da hoyrat, kendisine tanınan güveni suistimal eden, iki yüzlü bir istikrar. Tabii ki 10 yılın ikinci yarısından itibaren yükselen Anadolu sermayesiyle, Anadolu kulüplerinin çıkışı arasında da bir korelasyon kurulabilir, bu ikisi birçoklarının iddia ettiği üzere birbirinin direkt sonucu olmasa da…

Fakat oyunumuza dönersek ve bugünün ruhu nedir, zamanın ruhunu en iyi hangi sportif figür karşılıyor sorusuna yanıt ararsak benim aklıma ilk Bülent Uygun ve bu hafta kurduğu kendince esprili ve zeka dolu(!) cümle gelir: “Futbolcularım ne zaman Nadide Sultan’a, ne zaman Eyüp Sultan’a gitmeleri gerektiğini bilecek.” Kafiyeni, her tarafından yaratıcılık akan metaforunu sevsinler senin asker Bülent, milliyetçi Bülent, aslan Bülent!

Zamane iktidarının yansıttığı maço, cinsiyetçi, muhafazakar ve otoriter söylemi kusursuz bir şekilde yansıtıyor Bülent Uygun. Sivasspor’un başındayken maçlardan önce takımını Onuncu Yıl ve Mehter Marşı’yla hazırladığı için köşemize daha önce de konuk olmuştu. Nazi Almanyası’ndaki Riefenstahlvari motivasyon yöntemleri es geçilemezdi elbette.

Son dönemde liberallerin kendisine biçmeye çalıştığı “demokrat” elbisenin aslında ne kadar bol ve uyumsuz geldiğini rahatlıkla gözlemlediğimiz, tek dil, tek milletçi başka bir deyişle enikonu statükocu AKP’nin Kürtlere karşı askerle birlikte oluşturduğu ittifak da “Asker” Bülent’i bu role daha da uygun hale getiriyor. Tabii oyunumuzu sportif figürlerle sınırlamasak dönemin ruhunu en iyi yansıtan isim olarak “Ayazma Fatihi” Ali Ağaoğlu’nu gösterirdim ama o işi Express dergisinde yazdığı “Bir istilacının portresi: Ali Ağaoğlu” başlıklı yazısıyla Ulus Atayurt kusursuz bir şekilde icra etmiş zaten.

YENİ YIL DİLEĞİ: OTOKRAT KAPİTALİZME KARŞI ORTAK CEPHE

Yeni yıla adımımızı attık, yeni yıl mesajları da gırla gidiyor haliyle. Bizleri, bu ülkenin ezilen emekçilerini, köylülerini, Kürtlerini, Alevilerini baskılar ve saldırılarla dolu bir yıl bekliyor, bundan hiç şüpheniz olmasın. 2011’in hemen öncesindeki çıkışlarıyla AKP bunu açıkça ortaya serdi.

“İşçi gerekirse 16-18 saat çalışacak” beyanıyla, tek dil, tek millet, tek bayrak söyleminin arka arkaya gelmesi aslında iyi bir kombinasyon oluşturdu. “Tanı bunları, tanı da büyü” diyor ya Ahmed Arif. Düşmanımızı iyi tanıyalım. Karşımızda liberal falan da değil tüm silahlarını emekçilere, kadınlara, Kürtlere, Alevilere, ormanlara, derelere, mahallelere, öğrencilere, sosyalistlere doğrultmuş otokrat kapitalist bir hükümet var. Liberal aydınların tüm hegemonik bombardımanına karşın sosyalistler bunun böyle olduğunu uzun süredir söylüyordu zaten. Fakat dönem haklı çıkmakla böbürlenecek dönem değil. Proudhon’un dediği gibi şafağı önceden gördü diye hiç övülür mü insan?

Kemalistler uzun süre “Türkiye İran oluyor, Malezya oluyor” gibi aptalca yaygaralar kopardı. Size otokrat kapitalizmin, bu köleci, baskıcı zihniyetin Türkiye’yi nereye benzetmek istediğini söyleyeyim: Çin! Yeni yılda ve önümüzdeki on yılda bunu engelleyebilecek tek bir güç var o da emekçilerin, Kürtlerin, Alevilerin, kadın, LGBTT ve ekoloji mücadelelerinin ortak cephesi! Kapitalist talana karşı tarihi bir direniş dönemine adım atıyoruz. Sporda savunmanın hücumu tetiklemesi gibi, direnişimiz kontra atağımızı yaratsın kararlılığıyla; hepimize şimdiden kolay gelsin…

Monday, December 20, 2010

Coubertin’in çöken hayalleri ve Spor Başkentliği hikâyesi


HAYAT DERGİ'NİN ARALIK SAYISINDA YAYINLANMIŞTIR.

Kasım ayı içerisinde İstanbul, AB’ye bağlı bir kurum olan Avrupa Spor Başkentleri Birliği(ACES) tarafından 2012 Spor Başkenti seçildi. ACES, 2001’den bu yana her yıl bir Avrupa şehrini spor başkenti ilan ediyor. Bugüne kadar Madrid, Stockholm, Glasgow, Alicante, Rotterdam, Kopenhag, Stuttgart, Varşova, Milano ve Dublin başkentlik yaptı. 2011’de sıra Valencia’da, 2012’de ise İstanbul’da.

İstanbul’a bahşedilen bu paye Devlet Bakanı Egemen Bağış’ın da hazır bulunduğu bir basın toplantısıyla açıklandı. Bağış, hadiseyle yakından ilgiliydi. Ancak açıklamalarında spor başkentliğinden ziyade Türkiye’nin AB nazarında arttırdığı saygınlıktan bahsetmeyi tercih etti ve bir anlamda da bu kararı “başarılı” hükümranlıklarına bağladı: “Türkiye şu anda Avrupa’nın 6.büyük ekonomisi. Avrupa’nın en hızlı ve sağlıklı büyüyen ekonomisine sahibiz. Avrupa’nın en güçlü ordusu da bize ait.” Gördüğünüz gibi sporla gayet alakalı cümleler!

Aslında şaşıracak bir şey yok. Politikacıların sporla bu denli içli dışlı gözükürken dahi spordan başka her şeyden bahsetmeleri bir tesadüf değil, aksine siyasetin gereği. Sporun AB hatta genişleterek söyleyeyim Batı Medeniyeti için önemi ezelidir. AB tarafından yayınlanan “White Paper on Sport”-Sporda Beyaz Sayfa- deklarasyonunda şöyle bir tanım vardır:
“Spor, Avrupa Birliği’nin stratejik hedeflerine önemli bir katkısı olan sosyal ve ekonomik bir fenomendir. Uluslar ve kültürler arasında barış ve kardeşliği geliştirmeyi hedeflediği kadar halkın spor aracılığıyla eğitimini de amaçlayan olimpik ideal Avrupa’da doğmuş ve Uluslararası Olimpiyat Komitesi ve Avrupa Olimpiyat Komitesi tarafından geliştirilip, yayılmıştır.”


Doğru teşhis yanlış tedavi

Spor aracılığıyla barış, kardeşlik geliştirme ülküsünün kökenleri Modern Olimpiyatların kurucusu sayılan Pierre de Coubertin’e kadar dayanır. 1863-1937 yılları arasında yaşayan Fransız pedagog ve tarihçi Coubertin, Marx’la ya da sosyalist külliyatla hiçbir alakası olmamasına rağmen 19.yüzyıldaki eşitsiz kapitalist gelişmenin toplumlar üzerinde yaratacağı tahribatın farkına varmıştı.

Yaşanacak ahlaki ve entelektüel çöküşün devası olarak öne sürdüğü şey ‘Kaslı Hıristiyanlar’ felsefesinin kurucuları Canon Kingsley ve Thomas Arnold’un düşüncelerinin ve Antik Yunan ideallerinin yeniden canlandırılmasıydı. Coubertin’e göre bu yolla spor, Avrupa gençliği üzerinde endüstriyel kapitalizmin yaratacağı ahlaki çöküşü tersine döndürecek ve sağlam karakterli bireyler yaratacaktı.

Coubertin, kapitalizmin yaratacağı yıkım konusunda haklıydı. Amatör sporların özünde sahip olduğu erdemler hususunda da çok yanlış bir yerde durduğu iddia edilemez. Hatası bir üst yapı kurumu olan sporu kapitalizmden özerk bir yapı sanmasında idi. Coubertin’in iyi niyetli Olimpiyat Projesi doğumundan itibaren Avrupa’daki piyasa ekonomisinin egemenliği altındaydı dolayısıyla hiçbir zaman amaçlarına ulaşamadı.

İlk modern olimpiyat, Atina 1896, George Averoff’un “hayırsever” katkılarıyla gerçekleşti. 1900, 1904 ve 1908(Paris, St.Louis, Londra) olimpiyatlarının, endüstriyel kapitalizmin ürünlerinin kutsandığı Dünya Fuarı organizasyonu ile aynı dönem ve şehirlerde gerçekleştirilmesi elbette bir tesadüf değildi. 1928’den itibaren olimpiyatlar Coca-Cola gibi firmaların sponsorluğunda gerçekleşmeye başladı ve Coubertin’in kapitalizmin tahribatlarına karşı yola çıkan projesi kapitalizmin oyuncağı oldu.

1936 Berlin Olimpiyatlarından günümüze sermaye ve AB, IOC, FIFA gibi hakim spor kültürünü yönlendiren kurumların öncülüğünde spor, Coubertin’in iyi niyetli ama saf ve derinliksiz projesinin hedeflediklerinin aksine ticarileşmeye, milliyetçiliğe ve sporun özünü yitirmesine, yabancılaşma aracı haline gelmesine yol açan profesyonelleşmeye ön ayak oldu. Yani Coubertin, ne arzuladıysa spor onun tersi işlevler kazandı. Zaten aksi de maalesef mümkün değildi çünkü kapitalizm buna izin veremezdi.

Ne dersiniz? İstanbul, 2012 spor başkenti ilan edilirken Egemen Bağış’ın, “Ekonomimiz şöyle süper, ordumuz şöyle yiğit” gibi açıklamalar yapması pek de uçuk sayılmazmış, öyle değil mi?

Sunday, December 12, 2010

Kabahatin çoğu...

BU YAZI İLK OLARAK 12 ARALIK 2010 TARİHİNDE EVRENSEL GAZETESİNDE YAYINLANMIŞTIR.

Dışarıdan bakınca ne kadar acayip değil mi? Polis diye bir örgüt var. Kaskı, copu, biber gazı, silahı, zırhıyla tam teşekküllü sayısız robokoptan oluşan bir yapılanma. Arkadaşımız, dostumuz olduğuna dair iddialar var. Ha bir de memleketteki asayişi sağlamak gibi de bir “kutsal” görev bahşedilmiş kendilerine.

Bu “arkadaşlar” aynı bölgede, birer gün arayla karşımıza çıkıyor. Yer: Beşiktaş. 4 Aralık Cumartesi günü…

ÖĞRENCİYE KARŞI ASLAN…

Birkaç yüz kişilik bir öğrenci grubu, “darbe yapılanması YÖK’ün kaldırılması”, “anadilde, parasız, bilimsel eğitim” ve “üniversitelerden güvenlik kuvvetlerinin çekilmesi” gibi iktidar ve yandaşlarının tahayyül dahi edemeyeceği demokratlıkta talepleriyle kendilerini yok sayan Başbakan ve rektörleri protesto ediyor. Üstelik cehaletini ön yargısına ve tarafına borçlu olan basın ve siyasilerin iddialarının aksine anayasal haklarına dayanarak gerçekleştiriyorlar bu eylemi.

Cengaver polisimizin tepkisiyse malum! “Türk polisi sahibini gururlandırırken” adlı filmden bilindik kareler… Protestoyu hazmedemeyen makatımın sultanının emriyle orantısız şiddeti de aşan işkence seviyesinde bir saldırı, yere düşmüşleri, silahsızları, zırhsızları hatta hamile bir arkadaşımızı bile hunharca coplayan, tekmeleyen bir barbarlık performansı.

Ha tabii bu arada Ankara’dan İstanbul’a gelmek isteyen öğrencilerin sanki kent OHAL şartlarındaymış ya da bu öğrenciler katil sürüsüymüş gibi şehre alınmamaları, otobüsleriyle geldikleri yere yallah geri postalanmaları gibi bir saçmalık da var.

HOLİGANA KARŞI KEDİ…

O günün ertesi… 5 Aralık Pazar. Yine Beşiktaş’tayız. Bursaspor taraftarına 7.5 yıl sonra izin çıkmış. Onlar da fırsat bu fırsat zulada ne kadar satır, katana, İsviçre çakısı falan varsa doldurmuşlar, otobüslerle İstanbul’a gelmişler. Bir gün önce yek yüreklerini ve demokratik taleplerini kuşanmış gelen öğrencileri şehre sokmayan “yiğitler” nedense bu bıçaklı arkadaşlara pek söz geçirememiş. Büyük ihtimalle otobüslerini aramaya dahi gerek duymamışlardır.

Pazar günü Beşiktaş’ta yaşananlar da malum! Çatışacağı kabak gibi meydanda olan iki taraftar grubu bir şekilde punduna getiriyor, birbirine giriyor ve 3 kişi bıçaklanıyor. Bir gün önce aynı caddede meydanda kül bırakmayan, silahsız öğrencilere karşı Conan kesilen polislerimiz bu kez ortalıkta yok! Ancak olay bittikten sonra şüphelileri gözaltına alırken görebiliyoruz onları.

Hiç kimsenin canına kastetmeyen öğrencinin karşısında aslan, eli bıçaklı holiganların karşısında kedi! Gücü yeten yetene mi? Başka bir durum mu var?

Aslında biraz sakin kafayla resmin dışına çıkıp düşününce ortada hiç de genel yapıyla, statükonun kaygı ve emelleriyle uyumsuz bir durum olmadığını fark edebiliriz. Fanatik futbol taraftarlığı ve bunun üzerinden oluşturulan, emekçilerin hayatını domine eden kültür müthiş bir “işgal” aracıdır. Egemen kültür, emekçinin reel yaşantısı ve içinde bulunduğu üretim koşullarını sorgulamasını engellemek üzerine tasarlanmıştır. Futbol fanatizmiyle yatıp kalkan milyonlarca gencin kendilerine devamlı olarak düzene itaat, milliyetçilik ve cinsiyetçilik aşılayan bu mikro ideoloji dışında bir şeyle, hele ki devrimci siyasetle uğraşması elbette ki hakim siyasi çevrelerin işine gelmez. Dolayısıyla iktidarın gözünde hangisi makbuldür, eli bıçaklı holigan mı, anadilde eğitim talep eden sosyalist öğrenci mi sorusunun cevabı tereddütsüz a şıkkıdır. Eh, bu şartlarda saldırıya uğrayanın b şıkkı olması da şaşırtıcı değil.

ÇÖZÜMSÜZLÜĞÜN YENİDEN ÜRETİMİ

Farkında mısınız bilmiyorum ama her sene benzer süreçleri 2-3 kez yaşıyoruz. Stadyum önünde birileri bıçaklanıyor. Ana akım medya çok üzülmüş pozlarına giriyor. Siyasiler kınama yayınlıyor. Futbol Federasyonu yasa çıkarmaktan falan bahsediyor. Holiganizmin neden kaka olduğuna dair sosyolojik 1-2 tefrika yayınlanıyor. Maşallah sporda şiddet ve sporda ırkçılığa karşı her türden lakırdı var. Ortada olmayan tek şey çözüm ve çözüme dair somut adımlar.

Türkiye ve dünyada bu soruna çözüm bulunamamasının birincil nedeni çözümün kimsenin umurunda olmaması. Yönetici elitlerin önem verdiği tek şey bu sorunun yarattığı marjinal “yıkıcılığın” azaltılması. Sorunun ortadan kaybolamayacağını kendileri de biliyor çünkü problem düzen içerisinde kendini sürekli olarak yeniden üretmekte. Sistem içi çözümlerle yoksulluğu, şehirciliği, eğitimi, sağlığı neden düzeltemiyorsak sporda şiddeti de aynı sebeplerden düzeltemiyoruz. Ehlileştirebilir miyiz? Kısmen. Bu çözüm müdür? Kesinlikle hayır! Bu sorunun ehlileştirilmesi gecekonduları yıkıp yoksul halkı kent çeperlerine süren ve “gözden ırak” yeni gettolar oluşmasına sebebiyet veren kapitalist şehirciliğin çözümlerine benzer. Engels’in deyimiyle “çözümsüzlük üreten çözüm.”

Son olarak kimin ne cibilliyette olduğunu açıkça ortaya seren bir haftayı geride bıraktık. Hamile arkadaşımızın karnındaki bebeği öldürenleri yakından tanıyoruz, unutmayacağız. “19 yaşında ve hamile…”, “hamilenin eylemde ne işi var…”, “hamile değil, yalan” diye yazanları yakından tanıyoruz, unutmayacağız. Bu cinayeti haber yapmayan, küçük gören sözde gazetecileri unutmayacağız! Bütün medya organları ve teşkilatlarıyla o gencecik arkadaşımızın üzerine gidenleri, onu harcamaya çalışan şerefsizleri bu ülkenin vicdanı körelmemiş insanları affetmeyecektir…

Kuru kuruya destek sözleriyle olmaz biliyorum. Daha fazlasının yapılması gerekir! Bunun neden yapılamadığını, polis cinayetine karşı neden yeri göğü inletemediğimizin cevabını da biz, yani sosyalist gruplar verelim. Bir sosyalistin “bu ülkenin insanları niye böyle” diye sızlanmaya hakkı yoktur. O yüzden Nazım Usta’nın şiirini biraz bozacağım: “Kabahat bizim demeye de dilim varmıyor ama kabahatin çoğu bizim canım kardeşlerim…”